chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip düşük hapı antalya escort bayan antalya escort
1914-1923 Yılları Arasında Türk-Ermeni İlişkileri | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

1914-1923 Yılları Arasında Türk-Ermeni İlişkileri

20. yy. başlarında yaklaşık 600.000 Ermeni ve 1.500.000 Müslüman acımasız bir sivil savaşta yaşamlarını yitirmişlerdir. Her iki taraftaki kurbanların sayısı aslında anlaşılması güç bir faciadır. Ayrıca bu çift taraflı katliamın ‘Ermeni Soykırımı’ adlı tek taraflı bir terminolojiyle anılması da anlaşılmaz bir diğer husustur. Osmanlı Türkleri ve ‘Sadık Ulus’ arasındaki 800 yıllık barış dönemi, Ermeni Azınlığın sadakatsizliği, sabotajları ve ihanetleri sonucunda aniden sona ermişti. Bugünlerde ise ‘Ermeni Sorunu’ politize edilmiş ve duygusal bir platforma taşınmıştır. Bu nedenle siyasetçiler ve gazetecilerin bu kadar hassas bir konuyu bu konuya dâhil olan tüm tarafların bilim adamları ve tarihçilerine bırakmasında fayda vardır.

GİRİŞ

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü 19.yüzyılın başlarında doruk noktasını yaşamıştır. Jöntürk İhtilâli, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı’nın çıkması, bağımsızlık mücadelesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Türk Devleti’nin varlığını sürekli biçimlendirmiş ve değiştirmiştir. Özellikle de azınlığın, Müslüman çoğunluk ile olan barış içindeki yaşamları dramatik bir şekilde değişmiştir. Türk- Ermeni ilişkilerindeki bu gelişmeler, Avrupa’daki büyük devletler gibi dış etkilerden ayrı yorumlanamaz. 1878’deki Berlin Konferansı ve 1912 ile 1913 yıllarındaki Balkan Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin gerçek niyetleri iyice ortaya çıkar: Niyetleri Osmanlı İmparatorluğu’nu aralarında pay etmektir.[1]

9 Mayıs 1916 tarihinde İngiliz Mark Sykes ile Fransız Charles Georges-Picot, ülkeleri adına Anadolu’nun paylaşılmasında anlaşırlar. Bunu takip eden Sevr Barış Antlaşması’nda, Rusya, Yunanistan ve İtalya’ya da pay verilir[2].

Avrupa ülkeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf durumundan giderek kendi çıkarları yönünde daha fazla yararlanırlar. 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı bölgelerini ele geçirerek, bu bölgeleri kolonilere dönüştürürler. “İngiltere Mısır’ın dışında, Suriye ile Mezopotamya’yı da kontrolü altına almak ister; Fransa Kuzey Afrika ile Lübnan’a göz diker; İtalya Tripolis ile Arnavutluk’u talep eder; Rusya ise Ermenistan ile Kürdistan için spekülasyon yapar”[3].

Avrupa ülkelerinin bu agresif ve kısmen aşağılayıcı politikası, Doğu’daki Müslüman olmayan azınlıkların, Müslüman çevrelerle olan kaçınılmaz gerginliklerini arttırır. Ermeniler açısından bu gerginliklerin daha trajik sonuçları olmuştur. Hınçak ve Taşnak Komiteleri’nin tahriklerine maruz kalan Ermeniler açıkça özerklik istediler ve düşman taraf olan Rusya ile kısmen işbirliği yaptılar. Osmanlı yönetimi bu tehdit içeren gelişmelerin varlığını “Ermeniler Sorunu”na radikal çözüm üretme vesilesi saymıştır. 1915’de Ermeni azınlığın büyük bir kısmı savaş koşullarında hayatlarını kaybettiler. Ancak bununla birlikte toplu ölümler gerçeği vardır. Süreklilik gösteren gıda kıtlığı ve bunun sonucunda yaşanan açlık, çok sayıdaki bu ölümlerin öncelikli sebepleri arasındadır. Bu gıda teminindeki sıkıntılar ayrıca, Osmanlı ordusunda da hatırı sayılır kayıplara neden olmuştur. Bundan başka, Ermeni İhtilâl Komitesi’nin terörist saldırıları da, her iki tarafın çok sayıdaki kayıplarından sorumludur. Nadiren de olsa Osmanlı ordusunun, jandarmanın ve göçebe konumundaki Kürt çetelerin saldırıları da söz konusudur. Buna rağmen Ermeniler özellikle de diaspora Ermenileri, iskân politikasına dayalı göç ettirme planını bugün, Osmanlı İmparatorluğu’nun uyguladığını ileri sürdükleri bir “sistematik soykırım” olarak görüyorlar. Türkler buna itiraz etmekte ve her iki tarafın büyük kayıpları olduğuna dikkat çekmektedirler.

Ermeni tarihçiler ve politikacılar tarafından tarihî olayların büyük ölçüde tek taraflı olarak anlatılması ve Müslüman tarafta çok daha fazla olan kaybedilen insan sayısının gizlenmesi, 90 yıldan fazla bir süreden beri bu çatışmanın uluslararası boyut kazanmasına neden oldu. Bu makalede, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadar olan sürede Türk-Ermeni ilişkilerindeki gelişmeler, I. Dünya Savaşı’nın başlaması, Van’daki Ermeni isyanı, İstanbul’daki Ermeni ihtilâlcilerin tutuklanması, stratejik açıdan önemli bölgelerdeki Ermeni azınlığın başka yerlere göç ettirilmeleri konuları ele alınarak, soruna objektif bir bakış açısı getirilmeye çalışılacaktır.

Birinci Dünya Savaşı’nın Çıkışına Kadarki Gelişmeler

Devletin hızla çökmeye doğru gitmesi, politik ve toplumsal bir hareket olan, askerî açıdan da geniş destek gören, “birlik, beraberlik ve ilerleme”nin temellerinin atılmasını ve kuvvetlenmesini getirmiştir. 2 Temmuz 1908 tarihinde, 30 yıl önce kaldırılmış olan Kanuni Esasiye’nin (Anayasa) Sultan II. Abdülhamit tarafından yeniden yürürlüğe konması yönünde faaliyetlerde bulunan Jöntürk İhtilâli gerçekleşir. 1909 Nisan’ında eski Türk muhafazakârlar ve din hocalarının yardımıyla “eski düzen”in yeniden kurulması denenir[4]. Bu girişimler birkaç hafta içinde başarısızlıkla sonuçlanır, II. Abdülhamit tahttan indirilerek sürgüne gönderilir. Jöntürkler, kardeşi V. Mehmet’i yerine getirirler, ancak devlet yönetimini ellerinde tutarlar. Bu Ulusal-Türklük hareketi, Jöntürk hareketinin üstüne çıkar. Bu her şeyden önce Hıristiyanları kızdırmakla birlikte, Araplar ve Acemler (İranlılar) gibi Türk olmayan Müslümanları da kızdırmış ve güvensizlik yaratmıştır. 1912 ve 1913 yıllarında yenilgiyle sonuçlanan Balkan Savaşları’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu Balkanlarda geniş toprak kaybına uğramıştır. Yalnızca Batı Trakya, Osmanlı egemenliği altında kalmıştır.

Osmanlı’nın çöküş dönemi şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslüman olmayan halkın yüzyıllar boyu görmüş olduğu hoşgörü ve inayetin de kanıtı olduğu dönemdir. Osmanlı egemenliği altında bulunan Gayrimüslimlerin (reâyâ) durumu yeni yöneticilerin[5] egemenliği altındaki ulusal ve dinsel azınlığın durumlarından çok daha iyi idi.

Alman İmparatorluğu (Deutsches Reich) Hükümeti ile 19. yüzyıldan beri süregelen iyi ilişkiler, Jöntürkler ile daha da kuvvetlenmiştir. Alman “Reich”ini  “kendilerine” devlet modeli olarak görürler. Alman Askerî Komisyonu Başkanı Korgeneral Otto Liman von Sanders’i, Boğazların savunmasından sorumlu I. Kolordu Komutanlığı’nın başına getirirler. Bu karar itilaf devletlerinin tepkisine neden olur. İstanbul buna karşı çıkar. Gerçi Türkler Liman’ı Osmanlı mareşalliğine ve ordu başmüfettişliğine terfi ettirdiler ama ordu kumandanlığını kendisine vermediler[6].

İtilaf Devletleri ve Merkezi Avrupa Devletleri’nin aksine, Osmanlı devleti savaş çıkmadan önce hiçbir anlaşmaya dâhil olmamıştı. Savaşa girme kararı, Merkezi Avrupa Devletleri’nin yanında, Rusya’ya[7] karşı olmuştur. Farklı cephelerdeki savaş Osmanlı İmparatorluğu’nu yıpratmıştır. Kafkasya’da Rusya’ya, Irak ve Süveyş Kanalı’nda ise İngiltere’ye karşı savaşmıştır. Ayrıca Galiçya, Makedonya ve Romanya’da da savaşılmıştır.

İngilizlerin bir Ulusal Arap Devleti vaadine kapılan Araplar, Osmanlı içinde ayaklanma başlattılar, Ruslar ise aynısını Ermenilere vaat ettiler. Böylece İtilaf Devletleri, Osmanlı devleti içindeki etnik ve dinsel azınlıkların kendi menfaatleri içersinde yer almalarını sağlamaya çalıştılar. Bu durumda gerçek savaş suçu ortaya çıkar. Anadolu’da Türkler ile Araplar ve Ermeniler arasında yüzyıllardır süregelen barış, böylece kendini gösteren savaş çıkarları nedeniyle tehlikeye sokulur.

Rusya gerçekte bağımsız bir Ermenistan devleti’nden yana değildir. 1878 Berlin Konferansı ile San Stefano’nun özgürlüğünün yeniden gözden geçirilmesinden sonra Çar, Avrupa devletlerinin Balkanlarda Rus hâkimiyetini kabul etmeyecekleri gerçeğini anlar. Rusya’nın, Akdeniz’e geçiş sağlama planı, yalnızca Doğu Anadolu üzerinden mümkün olabilmesi ile sınırlı kalacaktır. Ruslar yalnızca bu nedenden Ermenileri kullanarak, kendilerini Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanların resmî koruyucusu ilan ederler. Aslında, daha önce değinildiği gibi, böyle bir himayeye ihtiyaç yoktu, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlıkların durumları başka hükümranlık altında bulunan azınlıkların durumundan çok daha iyi idi.

Rusya, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Ermenistan İhtilal Komitesi’nin kurulmasını destekler. Ancak bunlar, Ermeni vatandaşlar arasında özellikle çok rağbet bulamayan bölgesel küçük gruplardı. Çünkü Ermenilerin büyük bir kısmı Osmanlı egemenliği altında mutluydu ve bu mutluluk ve barışı devam ettirmek istiyordu. Herfried Münkler’n tesbiti şöyleydi: “Osmanlı İmparatorluğu  […], bağımsızlıkları ve özerklikleri sadece Osmanlı İmparatorluğu içinde güvencede olan Hıristiyan grupların ve cemaatlerin hamisi olabiliyordu.”[8] Yirminci yüzyılın başlarında, Romanya sabık başbakanı Prof. Dr. Nikolae Jorga, Polonyalı Mikoscha’ya şunları söyler:

Ermeniler Türklerden, diğer uluslardan gördüklerinden daha çok itibar görmektedir. Yunanlara göre daha çok inanç özgürlüğüne sahiptiler.[…] Zekâları, devrim planı yapacak kapasitede değildi… Türk İmparatorluğunun çöküşe doğru gittiğinin ifade edilmesini duymak istemiyorlardı[9].

Osmanlı devletinin savaşa girmesi Rusya’nın çoktandır dört gözle beklediği, Akdeniz’e geçişi ele geçirme isteği açısından bir fırsattı. Çar, bir taraftan Hınçak ve Taşnak Komiteleri’nin daha önce başlattıkları terör eylemlerinden, diğer taraftan da Kafkas ordusunun hücuma geçmesinden medet umuyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması ile Osmanlı devleti’nin kendini kurtarma savaşı da başlamış oldu. Daha önce de değinildiği gibi, büyük devletlerin epeydir Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma emelleri vardı. Şimdi, “Emperyalizmin sunulan bu ganimeti”[10] pek de sevilmeyen Alman İmparatorluğu hükümeti ve Habsburg Hanedanlığı’nın yanına katılınca, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması tam anlamıyla kesinlik kazandı.

Düşmanla İşbirliği ve Van Ayaklanması 

İhtilal Komitesi tarafından uygulanan sürekli terör ile Ermeni halkının gözünün korkutulması zaman içersinde başarılı olmuştur. Ama buna rağmen, soykırım teorisyenlerinin çoğu, 1890 ve 1915 yılları arasında meydana gelen olaylar karşısında tek taraflı ve çoğu zaman da inkâr edici bir tutum içerisinde olmuşlardır. Genellikle Osmanlı yönetiminin Ermenileri gereksiz yere sürgüne gönderme kararı aldığı iddia edilmektedir. Oysa tam tersi söz konusudur. Bu konuda Şahin Ali Söylemez’in tespiti, Ermeni ihtilalcilerin I. Dünya Savaşı sırasında büyük ölçüde vatan hainliği yaptıkları ve sivil halka silahlı terörist hareketlerde bulunarak düşmana yardım ettikleri[11] şeklindeydi. Savaşın ilanından beş gün sonra, 6 Kasım 1914 de,  Rostow’daki bir önceki İngiliz viskonsülü Blyth Kirby, Londra’daki Dışişleri Bakanlığı’na, Türkiye’deki Ermenilerin Ruslara silahlı bir şekilde yardım etmek üzere hazırlık yaptıklarını bildirmiştir[12].

Bazı başka İngiliz kaynaklarında da Ermenilerin vatan hainliğinden söz edilmektedir:

Ayrıca Türkiye, Kafkas cephesinde ve Doğu Anadolu’da içten vurulmak istenmektedir. Ermenilere, General Andranik ve İşkan’ın talimatlarıyla Kafkasya’da gönüllü birlikler oluşturma ve Rus ordusu ile savaşma talimatı verilmiştir. 1915 yılı başında bu birlikler Türk Ermenilerinden asker sağlayarak hattın gerisinde organize olmuşlardır[13].

İstanbul Hükümeti, General İsmail Enver Paşa komutasındaki Osmanlı birliklerinin 1914/1915 kışında Sarıkamış’ta Rus ordusuna karşı giriştikleri harekâttan sonraki yenilgi karşısında şaşırmış ve şoke olmuştur. Bu yenilgi iç politikada, değişik toplum ve din grupları arasında daha da kötüleşen ruh halini de beraberinde getirir. Sarıkamış yenilgisinden sonra gerginlik iyice tırmanır. Hosfeld, Ermenilerin,  yenilgiye uğramış Osmanlı Birliklerinde aynen Türk arkadaşları gibi temsil edildikleri için,  hükümet tarafından günah keçisi ilan edilmelerini pek mantıklı bulmaz. Ancak bu ifade daha sonra kendi kendine gerçek anlamını bulacaktır. O, Bryce Raporu’ndan şu alıntıyı yapar: “Türkler, Ermeni gönüllülerinin Ruslarla aynı tarafta savaştıklarını saptamışlardır”[14].  Hosfeld  ilaveten, Ermeni kökenli Osmanlı Generali  Armen Garo Pastırmacıyan’ın  Mehmet Talat  Paşa’nın askerî-stratejik bir kararına kızarak Rusların tarafına geçtiğini dile getirmektedir. General Pastırmacıyan Sarıkamış’ta felaket bir yenilginin yaşandığı 1914/1915 kışında Ermeni gönüllü birliklerine ülkelerine karşı olma emri vermiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir ajanı, 1914’de Rusya’daki Ermenilerin gönüllü olarak silâhaltına alındıklarından bahsetmektedir[15]. Ermeni İhtilal Komitesi’nin ve bireysel olarak kimi Ermenilerin provokasyonları devam eder. “Pastırmacıyan, […]London Daily Graphic’e kendini ve başkalarını Rusların tarafında savaşan ‘Ermeni İhtilalciler’ olarak gösteren bir fotoğraf gönderir”[16]. Bu olay çok sayıdaki Ermeni arasında da izansızlık olarak nitelenmiştir. “Bu aptalca eylem, Türk iktidar sahiplerini ve Ermenilerin silahsız ve çaresiz kaldıklarında kendilerini nefretle anacakları geniş halk kesimini tahrik etmiştir”[17].

Bu insanlık felaketi 1915 yılı ilkbaharında meydana gelmiştir. Van’daki Müslüman ahali ile Hıristiyan Ermeniler arasında sürekli artan gerginlikler 1915 yılı Nisan ayının ilk haftasında patlak verir.

“Ermeni Ayaklanması 1915 yılı Nisan ayının ilk haftası başlar ve bir ay sonrasında Rus ordusu ile birleşmeye kadar devam eder”.[18] “ Van ayaklanması” olarak adlandırılan olaylarda Ermeni ihtilalciler şehri ele geçirerek Polis Merkezini ve diğer sivil yönetim binalarını ateşe verirler. “Türklerin iç ayaklanma ile ilgili kaygıları, bir sonraki ay Van’da gerçekleşen bir başka olay ile daha da artar. Rus sınırı yakınında […] Van epey zamandır ulusal propaganda merkeziydi”.[19] Van Valisi, aslında Kafkas cephesinde Rusların taarruzuna karşı önemli bir savunma için gerekli olabilecek bir Osmanlı tümenini şehre getirtti. Rus Çarı II. Nikolaus 21 Nisan 1915 de Van’daki Ermeni İhtilal Komitesine bir telgraf çekerek, Rus taarruzuna, Van’daki ayaklanmalar ile verilen destek için teşekkürlerini iletmiştir. Ayaklanmalar Mayıs ayı sonuna kadar devam eder. Osmanlı ordusundaki birçok birlik kuşatma altına alınır ve bu sayede Rus ordusuna Mayıs 1915’de Van’ı ele geçirme ve ihtilalcilere yardım etme imkânı doğar. Şehir, 17 Mayıs 1915’de tamamen Rusların ve Ermenilerin kontrolüne geçtiğinde, henüz öldürülmemiş ve kaçamamış olan Müslümanlar Ermeniler tarafından öldürülürler. Dört Hafta boyunca Ermeni ihtilalciler ile Osmanlı askerleri çetin sokak savaşları yaparlar. Müslüman halka ait çok sayıdaki ev yakılmış ve Ermeniler Doğu Anadolu merkezinde yaşayan tüm Müslüman halkı ya öldürmüşler ya da yerlerinden etmişlerdir. ABD’de yayımlanan Ermeni Gazetesi Gocnak’ta 24 Mayıs 1915’de yayımlanan bir makalede gururla şöyle denmektedir: “Van’da yalnızca 1500 Türk kalmıştır”. Ancak burada, Amerikalı bir profesör olan David Maggie’nin verdiği, o zamanlar Van’da 260.000 Müslümanın yaşadığına dair bilgi unutulmamalıdır.[20] Böylece, Van’daki Müslüman halkın % 1’inden de azının hayatta kalabildiği ortadadır. Ermenilerin sergilediği bu vahşeti, soykırım teorisinin ateşli savunucusu Wolfgang Gust bile dile getirmek durumunda kalır. Gust, Van’daki Alman misyonunun İsviçreli yöneticisi papaz Spörri’den şu alıntıyı yapar:

Öfkeli Ermeniler Genf Konvansiyonu hükümlerinin aksine tutum içindedirler ve intikam hırsı ile davranırlar. Yangınlar artar. Türk evlerinde ve kışlalarında tahrip olmamış ne kaldıysa, acımasızca yakılıp yıkılır. Türkler, hasta ve kötü durumda olsalar bile, merhametsizce katledilir[21].

Misyondaki Alman bir rahibe olan Gust Käthe Erhold ise şöyle devam eder:

Coşkun seyelânların, hoşnutsuzluğun ve şüphenin, intikam hırsı ve ilkel tutkuların savaklarından boşandığı ilk özgürlük günlerinin ve geride kalanların, onların yaşlılarının, hastalarının ve Türk halkının kaçacak gücü kalmayan kadınlarının oluşturduğu bu manzara üzerine bir örtü açmak istiyoruz. Çoğu fiziken ve ruhen yıpranmış ve ölümle yüzyüze gelmiş savaş tutsağı Türk kadınları gözlerimizin önünde çiftliklerimizde amansız hastalıklar ve kırılmış kalplerle solup tükeniyorlardı.… Mağlup duruma düşmüş Türk halkının bu tamamen çaresiz, zafer kazanmış olanların keyfi davranışlarına terkedilmiş kadınlarını daima o döneme ait en derin acıları duyarak anacağız[22].

Ermeniler, Rus ordusu için hatırı sayılır bir […] destekti[23]. Van’daki başarılı ayaklanmadan sonra, bunu İhtilal Komitesi’nin düzenlediği diğer ayaklanmalar takip eder. Bayburt, Erzurum, Beyazıt, Tortum ve Diyarbakır’dan da huzursuzluklar bildirilmektedir. İstanbul Hükümeti buna tepki göstermek durumundadır.  Çar’a doğrudan asker olarak hizmet eden 150.000 Ermeni dışında sabotajcı ve işbirlikçi olarak Çarlık Rusya’sına hizmet eden çok sayıda Türk Ermenisi de Osmanlı İmparatorluğu için bir tehdit oluşturmaktaydı. Araziyi iyi tanıyan Ermeniler de rehberlik yaparak ülkelerine ihanet etmişlerdir.  Kafkasya’daki Rus kuvvetleri Komutanı General Mishlayevsky, örneğin,  Ermeni General Andramik Ozanian’dan bölgedeki dağlar ve tercih edilecek güzergâhlar ile ilgili bilgiler almaktaydı[24].

Ermeni İhtilal Komitesi ve Amaçları

Osmanlı’nın 17. yüzyılda başlayan çöküşü, yukarıda da belirtildiği gibi, dış etkenler ile olmuştur. Ermenilerin halen yayımlanmakta olan “Hairenik” isimli haftalık gazetenin 28 Haziran 1918 tarihli baskısında şunlar yazılmaktaydı: Türkiye’deki Ermeniler arasında ihtilal ruhunun yaratılmasının nedeni Rus provokasyonudur. Rusya […] sınır bölgelerindeki halk arasında merkezkaç kuvveti niteliğinde bir eylem yürütmüştür[25].

Ermeni Luase Nalbandian, Hınçak Komitesi ile ilgili şu açıklamayı yapar:

Ermeni halkının duygularını harekete geçirmek için terör ve provokasyona ihtiyaç duyulmaktaydı. Halk, düşmanına karşı tahrik edilmeliydi.  O zaman düşmanın misilleme eylemlerinden yararlanabilirdi. Halkın Hınçak Programına güvenini sağlamak amacıyla terör, bir araç olarak kullanılmalıydı. Komitenin amacı,  Osmanlı yönetimini terör ile huzursuz etmekti. Böylece rejim itibar kaybederek zedelenecekti. Terörist taktiklerin esas hedef noktası yalnızca hükümet değildir. Hınçak Komitesi, hükümet için çalışan Türk ve Ermenileri öldürmek istemiş, tüm ajan ve muhbirleri bertaraf etmeyi denemiştir. O zaman parti yani komite, terör eylemlerini hayata geçirebilmek için kendine has bir teşkilât kurmalıydı[26].

Amerikalı tarihçi Justin McCarthy de Anadolu’daki Ermeni azınlığın sürgündeki Ermeniler ya da Ermeni diasporası aracılığıyla aktif biçimde kışkırtıldığını belgeleyen kaynaklara işaret ediyor. Taşnak’ın 1892 yılında düzenlediği ilk Genel Kurul toplantısında bir İlkeler Programı hazırlanmıştır. Bu programda her şeyden önce, Taşnak Komitesi’nce Türk Hükümetine karşı savaş başlatılması hususu yer almıştır.  Taşnak Komitesi’nin hedefleri doğrultusunda Türkler, nerede olursa olsun öldürülmeliydi. Türk çocukları da, Ermeni ulusu için tehdit oluşturduğundan dolayı öldürülmeliydi[27].

İstanbul’daki Tutuklamalar ve Ermenilerin Tehciri

Van’daki ayaklanma ile birlikte Osmanlı Hükümeti de İstanbul’da tutuklamalara başlar. Aralarında çok sayıda politikacının da bulunduğu epeyce entelektüel Ermeni tutuklanır. Bunun arkasında epeydir süregelen terör eylemleri, sabotaj ve ayaklanmalar yatmaktadır.

Bu kişiler, yalnızca Ermeni oldukları için değil, aynı zamanda Ermeni İhtilal Komitesi’nin üyeleri oldukları için tutuklanmaktaydılar. Çünkü tüm bu eylemlerin, Hınçak ve Taşnak İhtilal Komiteleri’nin işi olduğu düşünülmektedir. Talat Paşa, Alman Konsolosu Hans Freiherr von Wangenheim’e “politik açıdan güvenli olmayan şahsiyetler”den söz etmiştir[28]. Savaş esiri olan bu ihtilalciler, aynen stratejik açıdan önemli bölgelerde yaşayan Ermeniler gibi göçe tabi tutulur.

27 Mayıs 1915 tarihli Meclis Kararına göre, Osmanlı Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Talat Paşa Van olayları nedeniyle bir zorunlu iskân yasası çıkartır. Bu yasa ile cephe bölgeleriyle diğer stratejik açıdan önemli bölgelerde oturan Ermeniler Suriye-Halep’e gönderileceklerdi[29]. Bu, istekleri dışında Türkiye’nin iç kısımlarına ve Suriye’ye göç ettirilen Ermenilerin açlıktan ölmesi ya da Türk asker veya polisi tarafından korunamadığı için öldürülmelerini beraberinde getiriyordu[30]. Ancak bu durum Hükümetin, Ermenilerin saldırılara karşı korunmaları emrine rağmen yaşanmaktaydı. Göç ettirilenlerin korunmaları amacıyla hükümet trenlerde polis, jandarma ve askerlerden oluşturulmuş güvenlik birlikleri görevlendirmişti. Ancak bu maalesef saldırılara karşı korumaya yetmiyordu. Zaten her birlik de kafilesinin korunmasını ciddiye almayabiliyordu. Bazıları Ermenilerin mal ve mülkleri üzerinden ticaret yapıyordu. Ana Britannica Ansiklopedisi’nde şöyle der: “Bu operasyon sırasında […] Ermeniler, Türk hatlarının gerisinde Rusların desteklenmesi şeklinde Türklerle aralarının açılmasına zorlanmışlardır. Türk Hükümeti 11 Haziran 1915’de Ermenilerin tehcirini öngören kararı resmen alır[31]”.

Taner Akçam,  tehcir emri ile sözde soykırım arasında bir ilişkiye değinmektedir. O, tehcir kararının çok dar bir çevrede alındığı görüşündedir. Çok gizli olarak yapılan toplantılara yalnızca, Harbiye Nezareti’nin, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi’nin, Teşkilat-ı Mahsusa gizli servisinin seçilmiş üyeleri ile bazı politik şahsiyetler katılabilmekteydi. Bu güvenlik konusu o kadar sıkıydı ki, bazı kabine üyeleri bu toplantılarla ilgili bilgilendirilmiyorlardı bile[32]. Gerçi bu hükümet çevrelerinde, özellikle de kriz durumlarında olağan kabul edilmekteydi. 1945 yazında Başkan Harry S. Truman ve en güvendiği kişi olan Dışişleri Bakanı James F. Byrnes’ın kabineyi, parlamentoyu ve hatta Amerikan Ordusu Komutanı Mareşal Dwight D. Eisenhower’ı, Amiral William D. Leahys ve General Curtis Lemay’ı bilgilendirmeden Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasını organize etmiş olmalarından dolayı[33], hiçbir Amerikan bilimadamı ABD’nin Japonya’ya soykırım planladığını söylemeyecektir. Savaşa ilişkin stratejik kararların gizli tutulması, bu gizli toplantılarda insanlığa karşı suçların konuşulup kararlaştırıldığının ispatı sayılmaz.

Bu göç ettirmeler, Müslümanların Anadolu’daki Hıristiyanlara karşı ölçüsüz bir şekilde kötü muamele uyguladıklarının belgesi olarak gösterilmek istenmektedir. Ancak bu doğru değildir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu diğer Müslüman –Türk vatandaşlarına da, güvenlik ve istikrara yönelik devlet kararlarına karşı çıkmaları halinde aynısını uygulamaktaydı. Örneğin 1865 yılında Müslüman Avşar’lar, sürekli Çukurova’da ikamet etmek istemedikleri için o dönemde Osmanlı sınırları içinde bulunan Suriye ve Sivas yöresine göç ettirilmişlerdir[34]. Onlar yazları dağlarda, kışları da Çukurova’da yaşayan göçebe bir aşiretti. Tüm bu grupların gidiş ve gelişleri ile artan hırsızlık, kaçakçılık ve benzeri kriminal eylemleri önlemek amacıyla devlet yeni bir iskân yasası çıkardı. Avşar’lar bu yasaya uymadıkları ve devlet güçleriyle çatıştıkları için, göçe zorlandılar[35]. Hatta Türk Halk Ozanı Dadaloğlu 19. yüzyılda bu “Türkmen Ayaklanması” ile ilgili bir türkü bestelemiştir.

Aslında, bir hükümetin bu türden uygulamaları yalnızca Osmanlı devleti için söz konusu değildi. İlgili gruplara uygulanan sert ve acımasız cezalar, yalnızca kolektif cezaları kapsadığından o kadar korkutucu görünmüyordu. Yani bu, oluşmuş ferdi suçlar için tüm bir grubun cezalandırılması uygulamasıdır. Bu müşterek ve hatta önleyici ceza yöntemleri Osmanlının yanı sıra diğer ülkelerde de, hatta bugün bile uygulanmaktadır.  Bununla ilgili aşağıdaki iki örnek verilebilir.

1. 1899–1902 yılları arasındaki Burlar Savaşı’nda İngilizler çok sayıdaki sivili (kadınlar ve çocuklar dâhil)  hayatlarını kaybettikleri toplama kamplarına kapatmışlardı[36].

2. ABD de “ iç düşman”a karşı bu yöntemi uygulamıştır. Japon Hava Kuvvetleri’nin Pearl Harbor’da 7 Aralık 1941’de düzenlediği hava saldırısını takiben, Başkan Roosevelt 1942’de tüm (yaklaşık 120.000) Japon kökenli Amerikan vatandaşını ABD’nin batı sahilinden iç kesimlere sürmüştür. Bu zoraki yer değiştirme nedeniyle çok sayıda kişi yaşamını yitirmiştir[37].

İstanbul’daki ihtilal üyelerinin gözaltına alınması, Ermeni halkın savaş bölgelerinden ve stratejik bölgelerden alınarak göçe tabi tutulmaları, yalnızca koruyucu önlemler çerçevesinde anlaşılması gereken bir husustur[38]. Bu, Türk askerini, sivil halktan gelebilecek pusu kurma eylemlerinden, diğer taraftan da İhtilal Komitesi tarafından Müslüman halka yapılabilecek saldırılardan da koruyacaktır. Ayrıca Ermenilerin tehciri sırasında yaptıkları yolculukta, Müslüman halkın bizzat kendisinden gelebilecek eylemlerden de koruyacaktır. Bu yolculuk esnasında yiyecek kıtlığı, hastalıklar ve çetelerin saldırıları ile çok sayıda Ermeni ve onları korumakla görevli Müslüman asker hayatını kaybetmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın Sona Ermesinden Cumhuriyetin Kurulmasına Kadarki Dönem

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ordusu, Mondros’ta galip devletlerle imzalanan mütareke sonucunda terhis edilir. Galip devletlerden İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi dış, etnik- dinsel azınlıklar olan Ermeni ve Yunanlılar gibi iç mihraklar Anadolu’yu hemen paylaşmaya koyulurlar.

1919 – 1922 yılları arasında Mustafa Kemal’in Ulusal Kurtuluş Hareketi giderek artan bir ilgi görmekte ve taraftarlarının sayısı sürekli artmaktadır. Bu arada eski Osmanlı ordusundan kaçanlardan ve gönüllülerden oluşan bir ordu kurulmaktaydı. Halkın artan desteği ve askerî başarılar elde edilmekteydi. 1920’de, doğuda bağımsızlık savaşı veren Ermeniler yenilgiye uğramışlardır. Ağustos ayı sonunda da Yunanlar birkaç gün içinde yenilgiye uğratılarak, son Yunan askerleri de Eylül ayında İzmir’i terk ederler. Askerlerle birlikte hemen hemen tüm Yunan sivil halk da gider. Türk ordusunun bu beklenmeyen başarısı, 11 Ekim 1922’de Mudanya’da güçlerin uzlaşması ile ilgili bir mütarekeye götürür. 19 Ekim 1922’de Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun ilk birliği İstanbul’a girer. Mudanya Mütarekesi 24 Temmuz 1923’de, Lozan Antlaşması ile kabul edilir ve aynı haklara sahip Türkler tarafından imzalanır.

SONUÇ

Türk-Ermeni İlişkileri 20. yüzyıl başlarında acılar ve tahribatlarla iz bırakmıştır. Bilhassa yurtdışı kaynaklı İhtilal Komitesi, Müslümanlara, hatta yerleşik Ermenilere de terör uygulamışlardır. Her iki taraftan da çok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir. Ermeni terörüne Türklerden misilleme önlemleri gelir. Bu kışkırtmaları Osmanlı Devleti’nin katı ancak bilinen önlemleri takip eder: Ermenilerin tehciri. Kayıpların tek nedeni sadece Ermeni terörü ve Türklerin aldığı önlemler değil, aynı zamanda açlık ve yol koşulları idi. Tahminlere göre 600.000 – 800.000 Ermeni ve 1.500.000 Müslüman hayatlarını kaybetmişlerdir. Bugün bunun sorumluluğu hayret verici bir şekilde yalnızca Türklerde aranmaktadır. Hemen hemen hiçbir bilim adamı bunun sorumluluğunu Avrupalı devletlerde bulmamakta, hiçbir bilim adamı Ermeni İhtilal Komitesinin acımasız eylemlerini görmemekte, hiçbir bilim adamı, üzerlerinde tahrifat yapılmış belgelerin peşine düşmemektedir. Doğrudan doğruya buna iştirak eden bunları yaşayan bu bölgedeki Türklerin ve Ermenilerin kavgası bir diyaloğa bağlanamamaktadır. Avrupa’da çok sayıdaki Parlamenter, Ermeni sorunu ile ilgilenmekte, ancak Türk Hükümetinin bir temsilcisini görüşme partneri olarak kabul etmemektedir. Türkiye’deki Ermeni Patriği Mesrob II’nin bile farklı görüşleri vardır. Mesrob II kendi Patrikliğini, diğer dört Ermeni (Ejmiatsin, İstanbul, Kudüs, Beyrut) Patrikliği arasında Türkiye ile karşılıklı gerçek bir değiş-tokuş yapacak tek patrik olarak görmektedir[39].

Bu noktada ise araştırma etiği sorusu akla gelmektedir. Bir tarih araştırmacısı olarak konuya ihtiyatla yaklaşarak kaynakları gözden geçirip bir kanıya varmak durumundayız. Bazıları daha araştırmalarının başında, sonuca vararak belge olarak yalnızca kaynaklara bakarlar. O zaman doğruluğa ulaşmak, özellikle imkânsızdır. Örneğin, yaptığı açıklamaların içerik olarak çoğu kez çelişkili olduğu ve Alman konsülleri tarafından verilen bilgileri bizzat tahrif ettiği veya en azından değiştirdiği yeterince bilinmesine rağmen,  onlar Johannes Lepsius’un notlarını belge olarak yayınladılar[40]. Johannes Lespius’un bu yaptıklarını Albert Einstein’ın aşağıdaki sözleri ile pekiştirmek istiyorum: “Küçük şeylerde gerçeği ciddiye almayana, büyük şeylerde de güvenilmez”. Lepsius’un yaptığı yanlışlıklar çoğunlukla, konsüller tarafından verilen bilgileri ve sayıları “düzeltmek”, sayıları kendi amaçlarına, hedeflerine uygun hale getirmekten ibaretti. Bu “küçük” yanlışlar, Honore de Balzac’ın tarih ile ilgili bir ifadesinde de olduğu gibidir. Dünya Tarihinin iki ayrı yüzü vardır: Bunlardan biri resmî, ancak hatalı, okullarda okutulan tarih; diğeri ise olayların gerçek yüzlerinin gizli tutulduğu tarihtir”.

Avrupalılar ve diğer Batılı tarihçiler ne yazık ki bugüne kadar lobi faaliyetleri ve ideolojinin dışında kalmayı başaramamışlardır. Büyük bir kısmı Anadolu’da 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında meydana gelen karışıklıklarda kendi ülkelerinin tarihi rolünü bilmemektedirler. Avrupa daha da ileri giderek, Türkiye’nin AB üyeliğine koşul olarak, Ermeni toplu ölümlerinin Türkler tarafından yapıldığının kabul edilmesini istemektedir. Bu, ya konunun tarihî içyüzünü bilenlerin bir oyunudur ya da cehalettir. Meselenin bu yanına gönderme yapmak üzere, 13.yüzyılda yaşamış Türk Halk Ozanı Yunus Emre’nin şu sözlerini hatırlamakta, hatırlatmakta yarar var:

“ İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır [41]“

Sonuç olarak, bu konuyla ilgilenen herkesin bu aşırı duygusal, politik platforma taşınmış tartışmanın, çıkarlar doğrultusunda yönlendirilmemesi hususunda duyarlı davranması gerekir. “Ermeni Sorunu” ve 19. yüzyıl başlarındaki Türk- Ermeni İlişkilerinin artık politikacılardan, parlamenterlerden hatta gazeteci ve gazetelerin ilgi alanlarında olmaktan çıkarak, üniversitelere ve bilim adamlarının ilgi alanına girmesi gerekmektedir. Bu makalenin yazarı Türklere, bu konuyla ilgili görüşmelerden uzak durmak yerine, tarih ve kültürleri ile birlikte, sağlam kanıtlarla görüşmelere girmeyi önermiştir.

İlk yayınlandığı yer: Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi (UHP), Cilt: 3, Sayı: 11, 2007, ss. 41-52. UHP bir USAK yayınıdır. Tüm hakları saklıdır.

pdf versiyonu için linke tıklayınız!


*Makale, bir yeminli tercüme bürosunca Almanca metinden çevrilmiş, ayrıca Prof. Dr. İbrahim S. Canbolat tarafından dil ve akademik disiplin/içerik açısından gözden geçirilmiştir.

[1] Bkz: Danica Milić, “Die ökonomische Penetration des Balkans und der Türkei durch die Industriestaaten”, Ralph Melville; Hans-Jürgen Schröder (Hrsg.), Der Berliner Kongress von 1878. Die Politik der Großmächte und die Probleme der Modernisierung in Südosteuropa in der Zweiten Hälfte des 19. Jahrhunderts, (Wiesbaden: Franz Steiner Verlag, 1982), içinde: s. 475.

[2] Bkz: The New Encyclopaedia Britannica, Vol. 11, 1985, s. 454.

[3] Fikret Adanır, ‘Der Zerfall des Osmanischen Reiches’, In: Alexander Demandt (Hrsg.), Das Ende der Weltreiche: Von den Persern bis zur Sowjetunion, (München: Verlag C. H. Beck, 1997), içinde: s. 124.

[4] Bertrand Michael Buchmann, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte(Wien: WUV, 1999), s. 254.

[5] Katrin Boeckh, Von den Balkankriegen zum Ersten Weltkrieg. Kleinstaatenpolitik und ethnische Selbstbestimmung am Balkan, (München: R. Oldenbourg Verlag, 1996), s. 382.

[6]Buchmann, a.g.e., s. 260.

[7] Aynı yer, s. 261.

[8] Herfried Münkler, Imperien: Die Logik der Weltherrschaft – vom alten Rom bis zu den Vereinigten Staaten, (Berlin: Rowohlt, 2005), s. 141.

[9] Nicolae Jorga, Geschichte des Osmanischen Reiches: Nach den Quellen dargestellt, 1908–1913, Bd. 1–5, (Gotha: Friedrich Andreas Perthes Verlag, 1913), s. 606.

[10] Adanır, a.g.e., s. 125.

[11] Şahin Ali Söylemezoğlu (Hrsg.), Die andere Seite der Medaille: Hintergründe der Tragödie von 1915 in Kleinasien. Materialien aus europäischen, amerikanischen und armenischen Quellen, (Köln: Önel Verlag, 2005), s. 88.

[12] Söylemezoğlu, a.g.e., s. 89.

[13] Encyclopaedia Britannica, 1971, Vol. 22, s. 385.

[14] Rolf Hosfeld, Operation Nemesis: Die Türken, Deutschland und der Völkermord an den Armeniern, (Köln: Kiepenheuer und Witsch Verlag, 2005), s. 141.

[15] Aynı yer, s. 141.

[16] Aynı yer, s. 142.

[17] Peter Balakian, The Burning Tigris: The Armenian Genocide and America’s Response, (New York:Harper Collins, 2003), s. 199.

[18] Hüseyin Çelik, [Ataöv, Türkkaya (Hrsg.,), The Armenians in the Late Ottoman Period, (Ankara, 2002)], içinde: s.105.

[19] Guenter Lewy, Der erste Genozid des 20. Jahrhunderts? Aus: American Jewish Commitee (Hrsg.), Commentary, Ausg. Dezember 2005, s. 3.

[20] Bkz.: Cem Özgönül, Der Mythos eines Völkermordes: Eine kritische Betrachtung der Lepsiusdokumente sowie der deutschen Rolle in Geschichte und Gegenwart der “Armenischen Frage”,(Köln: Önel Verlag, 2006), s.164.

[21] Wolfgang Gust (Hrsg.), Der Völkermord an den Armeniern 1915/16. Dokumente aus dem Politischen Archiv des deutschen Auswärtigen Amts, zu Klampen Verlag: Springe 2005, s. 182.

[22] Aynı yer, s.183.

[23] Lewy, a.g.e., s.3.

[24] Aynı yer, s. 3.

[25] Hairenik vom 28.06.1918.

[26] Luase Nalbandian, Armenian Revolutionary Movement, (University of California Press, 1963), s.110.

[27] M. Varandian, History of the Armenian Revolutionary Federation, Dashnaktsutiun: 1890–1924, (Mailand: Oemme Edizioni, 1990), s. 85.

[28] Hosfeld, a.g.e., s. 177.

[29] Bugün Suriye kenti olan Halep, o dönemde Osmanlı ülkesinin sınırları içerisindeydi.

[30] Encyclopaedia Britannica, 1971, Vol. 22, s. 385.

[31] Encyclopaedia Britannica, 1971, Vol. 22, s. 716.

[32]Taner Akçam, Armenien und der Völkermord: Die Istanbuler Prozesse und die türkische Nationalbewegung, (Hamburg: Hamburger Edition, 1996), s. 41.

[33] Bkz.: Gar AlperovitzHiroshima: Die Entscheidung für den Abwurf der Bombe,1995.

[34] Büyük Larousse, 1986, s. 2815.

[35] Prof. Dr. İbrahim S. Canbolat ile 17.03.2006 tarihinde yapılan söyleşi.

[36] Bkz.: Koutcharian, [ Tessa Hoffmann (Hrsg.), Verfolgung, Vertreibung, Vernichtung der Christen im Osmanischen Reich 1912-1922. (Münster: LIT-Verlag, 2004)], içinde s. 61.

[37] Söylemezoğlu, a.g.e., s. 101.

[38] Bkz.: İbrahim S. Canbolat, Savaş ve Barış Arasında Dünya: Korku ve Umut Arasında İnsan, (İstanbul: Alfa, 2003), s. 174 ff.; Justin McCarthy, Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims: 1821-1922, (New Jersey: Darwin Press, 1995), ss. 2–13; 31–32; 127–129 ve 267–268.

[39] Bkz: http://kath.de/kino/03_wiewir/laenderberichte_tuerkei_mesrob.php vom 01.05.2006.

[40] Bkz: Özgönül, a.g.e., s. 158 ff.

[41] Bkz. http://www.yunusemre.com/,17.03.2006; ayrıca bkz.: İbrahim S. Canbolat,”Küreselleşen Dünyaya ve Zamana Evrensel Bakış”, Ervin Laszlo, Küresel Bakmak Evrensel Düşünmek,çeviren: İbrahim S. Canbolat, 3. Baskı, (Ankara: Nobel Yay., 2004), içinde, s.11.

Yazar: Christian JOHANNES HENRICH

Kaynak: Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi (UHP), Cilt: 3, Sayı: 11, 2007, ss. 41-52.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle