Güncel Yazılar

2012 Amerikan Başkanlık Seçimi

Amerikan medyasında 2012 seçiminin tartışması çoktan başladı, başkan adayları birer birer öne çıkmaktadır. Amerikan başkanlık seçimleri Türk dış politikası için oldukça önemlidir. Ankara’nın Washington ile 2003’ten beri açık olan arası ne yazık ki Obama’nın başkanlığı döneminde düzelmedi. Türkiye’nin İran’la ilişkileri, İsrail’le yaşanan gerginlik ve özellikle Gazze filosu olayının bu durumda rolü büyüktür.

Bütün bunlara rağmen Başkan Obama’nın ikinci bir dönem için seçilmesi Türkiye’nin hem Avrupa’ya hem de Ortadoğu’ya yönelik politikalarının önünü açabilecektir. Barack Obama’nın 19 Mayıs’ta açıkladığı Ortadoğu politikası Türkiye’nin bir süredir bölgede biriktirmiş olduğu politik sermayenin akılcı kullanımı için önemli bir fırsat olabilir. Eğer Amerikan yönetimi İsrail’i 1967 sınırlarını temel alan iki devletli bir çözümü tartışmak için masaya oturtmayı başarabilirse, Türkiye barış sürecinde kilit oynayarak bölgedeki rolünü perçinleyebilir. Amerikan hükümetinin Türkiye’nin AB adaylığını da açıkça destekledigi bilinmektedir. Obama liderliğindeki Amerika’nın imajının Avrupa’da nisbeten iyileşmiş olması da Türkiye için bir artı.  Kısacası, Obama’nın ikinci dönem için seçilmesi Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşecektir.

Peki, Obama 2012’de tekrar seçilebilecek mi? Kâğıt üstünde Obama’nın başkanlıktaki ilk dönemi çoğu kimse için büyük bir hayalkırıklığı. Sosyal politikalardan uluslararası terrorizmle savaş stratejilerine kadar pek çok alanda Obama seçim sırasında verdiği sözleri tutamadı. Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Obama’nın seçimden tekrar zaferle çıkması mümkün. Çoğu seçimde olduğu gibi Amerikan başkanlık seçimlerinin sonucunu politikacıların performanslarından çok siyasal rekabetin karmaşık iç dinamikleri belirleyecek. Obama’nın şansını arttıran nedenleri tartışmadan önce Amerikan hükümetinin iki buçuk yıllık performansını değerlendirmekte yarar var.

Obama neredeyse Beyaz Saray’a adım attığı günden beri kan kaybediyor. Araştırma kuruluşu Gallup’a göre başkanı desteklediğini söyleyenlerin oranı Mayıs 2011 itibariyle %44 civarında. Karşılaştırma yapmak gerekirse George W. Bush’un başkanlığının üçüncü yılının Mayıs ayındaki destek oranı %74, George H.W. Bush’un Mayıs 1991 ortalması ise %64.  Obamanın seçimden bu yana ortalama destek oranı ise %51 civarında seyrediyor ki bu değer de son 100 yıldaki Amerikan başkanlarının sahip olduğu ortalama değerin altında (%54). Osama Bin Ladin’in Amerikan komandolarınca öldürülmesi Obama’nın popüleritesini artırdı kuşkusuz. Yine Gallup’un yayınladığı rakamlara göre başkana destek oranı bir gecede %10 kadar yükselmiş. Ancak bu zafer rüzgârının Obama’yı seçim gününe kadar taşıması zor. Yakın tarih benzer örneklerle dolu. İlk Körfez savaşının ardından George W.H.Bush’a destek % 90’a kadar çıkmıştı. Yakın dönem Amerikan tarihi için rekor olan bu destek oranı baba Bush’un 1992 seçimlerinde hemen hiçkimsenin şans vermediği Bill Clinton’ın başkan seçilmesine engel olamadı.

Obama’nın uykularını kaçıran asıl konu 2008’de kendisine zaferi getiren kesimlerin desteğini yavaş yavaş çekiyor olmasıdır. Kampanya sırasında Obama “Değişim” sloganıyla Demokrat partinin ilerici kesimlerini, bağımsızları ve siyasetten uzak kalmış olan 25-yaş altı nüfusu mobilize etmeyi başardı, ki bu da Obama’ya seçimlerde zaferi getirdi. Değişim vaadinin ana unsurları arasında evrensel sağlık sigortası, vergi reformu, her kesim için iş olanaklarının genişletilmesi vardı. Ne var ki Obama hükümetinin şimdiye kadar bu kritik alanlarda yaptığı atılımlar kendi tabanını hayal kırıklığına uğrattı. Başkanlık döneminin ilk büyük kazanımı olacağı düşünülen sağlık politikası reformu, Kongre’de cumhuriyetçilerin engellemesiyle karşılaştı. Obama’nın liderliğindeki demokratların bu muhalefet karşısındaki duruşu ise beklemedik derecede zayıf ve etkisizdi. Uzun pazarlıklar sonunda üzerinde anlaşılan yeni sağlık sigortası düzenlemeleri içi boşaltılmış orijinal amaçlarından uzak bir uzlaşı metninden öteye gidemedi.

Demokrat seçmeni hayal kırıklığına uğratan bir diğer gelişme de vergi reformu konusunda cumhuriyetçi kanada verilen tavizlerdir. Tartışma önceki başkan Bush döneminde geçirilen üst düzey gelir grubunun tabi olduğu vergi oranlarını düşüren yasanın geçerlilik süresinin dolması üzerine koptu. Ekonomik krizin etkilerinin sürdüğü, dış ticaret ve bütçe açığının rekor düzeylere ulaştığı bir dönemde varlıklı kesimin tarihsel ortalamaların çok altında oranlarda vergi veriyor olması tepki çekti. Sağlık reformu sırasında olduğu gibi cumhuriyetçiler vergi kesintilerinin uzatılması konusunda da amansız bir muhalefet yaptı. 2010 ara seçimlerinde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etmiş olan cumhuriyetçiler sıkı bir pazarlıkla Obama’yı köşeye sıkıştırıp istediklerini elde ettiler: yıllık geliri $250,000 fazla olanlar önceki gibi düşük oranlarda vergi vermeye devam edecektir.

Obama’nın 2012 seçimlerindeki kaderini belirleyecek olan en önemli unsur ekonomidir. Obama hükümetinin hakkının teslim edilmesi gerekmektedir. 2009 başından beri uygulanan mali ve para politikalarının ülkeyi daha da derin bir resesyonun eşiğinden döndürdü. Krizin çıkmasında kuşkusuz en büyük paya sahip olan finans kuruluşlarına devletçe aktarılan 700 milyar dolarlık kaynak Amerikan ekonomisini mutlak bir çöküşten kurtardı. Ancak ekonomideki düzelme halkın beklentilerine göre yavaş ve dengesiz görünmektedir. Finans sektörü hızla toplandığı halde genel işsizlik oranı  %9 civarında seyretmeye devam etmektedir. Krizden ders çıkaran pek çok küçük ve orta ölçekli firma artık daha düşük maliyetli işgücüne dayalı üretim yapmaya çalışıyor. Dolayısıyla kriz sırasında işsiz kalanların büyük bir kısmı aynı koşullarda iş bulmakta zorlanıyor. Ekonomik kriz Amerika işgücü piyasasını derinden ve geri dönülemez bir şekilde yeniden şekillendirdi. Ekonominin kırılığanlığını yansıtan bir diğer veri ise benzin fiyatlarıdır. Ortadoğudaki politik gelişmelerin de etkisiyle yükselen benzin fiyatları Amerikalilar için psikolojik bir sınır olan galon başına 4 dolar seviyesini geçmiş durumda. Her ne kadar hükümetin mali araçlarının tüketici benzin fiyatlarına doğrudan etkisi az da olsa sıradan bir seçmen için pompadaki rakam Amerikan başkanının ne derece başarılı olduğunun en somut göstergesidir.

Peki, Obama’nın iki buçuk yıllık performansı beklentilerin altında kaldı ise, nasıl olur da kendisinin tekrar seçilme şansının yüksek olduğu iddia edilebilir? Sorunun anahtarı Cumhuriyetçi Parti’nin bünyesindeki güç mücadelesinde gizlidir. Cumhuriyetçiler içinde henüz bütünüyle yüzeye vurmamış olsa da gittikçe derinleşen bir bölünme söz konusudur. 2010 ara seçimleri sırasında sesini duyuran ve kendilerine “Tea Party” (Çay Partisi, 1773 Boston Çay Partisi olayına atıfla) adını veren muhalif grup parti dinamiklerini yerinden oynatmıştır. Kökeni 1800’e dayanan iki partili sistem, Franklin D. Roosevelt’in kazandığı 1932 seçimlerinden beri bu kadar büyük çapta bir değişime uğramamıştır. “Çay Partisi” bağımsız bir siyasal parti olmayıp cumhuriyetçi partinin içinde hareket eden bir oluşumdur. Ancak tabandan aldığı yoğun destekle parti içindeki ağırlığı artmaktadır. 2010 seçimlerinde bazı Cumhuriyetçi parti adayları Çay Partisi’nin açık desteğiyle geleneksel cumhuriyetçi adayları geride bırakmıştır. Süregelen bu parti içi mücadelenin ve iki partili sistemin dengelerindeki değişikliğin Obama’nın elindeki en büyük koz olduğu zannedilmektedir.

Çay Partisi hareketinin arkasında iki ayrı destek grubu vardır. Birincisi, Obama’nın sosyal politikalarından rahatsız olan “mali muhafazakârlar.” Bu grup bütçenin ana giderlerini oluşturan sosyal harcamalarının kısılmasını (askeri kalemler dışında) ve vergi oranlarının asgariye indirilmesini talep etmektedir. Bu grubun Kongredeki ideolojik muhalefeti Nisan ayındaki bütçe görüşmelerini tıkayarak neredeyse federal hükümetin kepenk indirmesine neden oluyordu. İkinci grup ise “sosyal muhafazakârlar.” Amerika’nın orta kesimlerindeki kırsal nüfustan destek alan bu grup dine dayalı bir tutuculuğu çarpıtılmış bir ulusalcılık ile harmanlıyor. Sosyal muhafazakârlar eşcinsellerin evliliği, kürtaj, silah sahibi olma özgürlüğü gibi konularda kesinlikle taviz vermeye yanaşmayan bir tutum sergilemektedir.

Amerikan başkanlık seçimlerinden önce partiler adaylarını belirlemek için her bir eyalette önseçimler (“primaries”) düzenlemektedir. Seçim yılının Ocak ayında başlayan önseçimler sonunda Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler birer başkan adayı çıkarmaktadır. Demokratik Parti’nin adayının yine Barack Obama olacağı ortadadır.  2012’de Obama’nın karşısına çıkmak için Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinde yarışacak adaylar iki ayrı grupta toplanabilir. Bir tarafta partinin geleneksel kanadını temsil eden Mitt Romney (Massachussets eski valisi, 2008 seçimlerinde de aday olmuştu) ve Newt Gingerich (33 yıllık Kongre üyesi). Çay Partisi grubunca desteklenen adaylar hem mali hem de sosyal konularda çok daha radikal pozisyonlar almayı seçmektedir. Örneğin, Michelle Bachmann (Minnesota’dan Kongre üyesi) ve Tim Pawlenty (Minnesota valisi) emeklilik, işsizlik ve sağlık sigortası gibi sosyal devlet harcamalarında eşi görülmemiş kesintiler yapmayı vaad etmektedir. Henüz 2012 için adaylığını açıklamamış olan 2008 başkan yardımcısı adayı Sarah Palin de mali konulardaki bu ultra-muhafazakârlığı, Amerikan halkını “gerçek Amerikalılar” ve diğerleri diye ikiye bölen çatışmacı bir siyasal söylemle beslemektedir.

Bu durumda Cumhuriyetçi partiyi bir ikilem beklemektedir. Eğer Cumhuriyetçi Parti’nin önseçimleri sonucunda geleneksel kesimi temsil eden bir aday seçilirse, bu aday 2012 Başkanlık seçimlerinde Çay Partisi tabanını hareketlendirmekte büyük güçlük çekebilir. Merkeze yakın, demokratlarla diyaloğa açık olacağı sinyalini veren bir Cumhuriyetçi adayın Çay Partisi seçmeninden oy alması zor görünmektedir. Sosyal ve mali politikalar konusunda gerçekçi ve uzlaşmacı olan bir adayı büyük zorluklar beklemektedir. Massachussets valisi iken çok kapsamlı bir evrensel sağlık sigortası reformu gerçekleştirmiş olan cumhuriyetçi aday Mitt Romney, bu “hatası”nın hesabını her tartışmada vermek zorunda kalmaktadır. Romney cumhuriyetçilerin adayı seçilirse, Çay Parti’nin oylarını almak için seçmeni evrensel sağlık sigortasına ne kadar karşı olduğunu tekrar inandırması gerekecektir.

Peki, ön seçimlerden Çay Partisi’nce desteklenen bir aday çıkarsa? Bu durumda Cumhuriyetçi adayinin Çay Partici muhafazakâr tabanının desteğini alması mümkündür. Ancak radikal ekonomik ve sosyal politikaları savununan bir cumhuriyetçi aday  “kararsızlar” ya da “bağımsızlar” olarak bilinen ve tüm seçmenlerin yaklaşık üçte birini oluşturan kesimini kolay kolay kazanamaz. Cumhuriyetçi tabanı hareketlendirecek bir aday Cumhuriyetçi partiye yakın merkezi seçmeni karşı kampa kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Hatta Çay Partisi grubunun uzlaşmaz duruşundan ve “gerçek Amerikalılar” ve diğerleri söyleminden, rahatsız olan aklıselim cumhuriyetçi seçmenin oyunun bir bölümünün demokratlara kayması da mümkündür. Sonuç olarak Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünme sürdükçe, önseçimlerden hangi aday çıkarsa çıksın Barack Obama’yla yarışa iki adım geride başlayacak.

Sonuç olarak, her ne kadar ilk dönem karnesi pek parlak olmasa da şu anda Barack Obama 2012 seçimlerinin favorisi görünmektedir. Obama’nın Beyaz Saray’daki ikinci döneminde 2008’de vaad ettiği “değişim”i gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini ise zaman gösterecektir.

Yazar: Tolga DEMİRYOL

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Amerikan Gücünün Gerileyişi: Mit mi Gerçeklik mi?

1-) Giriş Bugünkü Amerikan gücü, kendisinden sonra gelen Çin, Rusya, Japonya ve Almanya’nın güçlerinin kat …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle