ankara escort
Güncel Yazılar

Avrupa Birliği ve Türkiye

Geçtiğimiz günlerde hatırlanacağı gibi, Yunanistan’ın çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis, Washington’da ABD Başkanı George W. Bush’un ev sahipliğinde, Yunanistan’ın bağımsızlığını kutladı. Osmanlı’dan bağımsızlığını almasından günümüze 185 yıl geçmiş. 25 Mart 1821, Yunanistan ve hamisi Batı için son derece önemli bir tarih. Beni ilgilendiren ne bu kutlanan bağımsızlık yıldönümü ne de Condoleezza Rice’ın meslektaşı Bakoyannis ile görüşmesinde serdettiği Yunanistan’ı “stratejik” ortak olarak nitelemesi. Dikkatimi celbeden ve a’sabımı harekete geçiren asıl husus Bakoyannis’in sözleri: “Türkiye’nin Avrupa geleceği kendi elinde. AB normlarını kabulü, hem içerde hem de Yunanistan ve Kıbrıs gibi konularıyla ilişkilerindeki uygulamalara bağlı.”

Bu muhtevada bir açıklama ilk olmadığı gibi son da olmayacak. Benzer açıklamaları zaman zaman yetkili ağızlardan duymuşuzdur ya da ajanslara düşen haberlerden okumuşuzdur. Türkiye’nin üyeliğinden bahisle laf açılınca istikrarlı ve değişime açık bir Türkiye talebiyle; olgunlaşmış bir demokrasi, tam işleyen bir ekonomi, hukukun üstünlüğünü yönetimde tesis etmiş bir devletten,..(bu istekler silsilesini uzatmak pekala mümkün ama kanaatimce yekfi) dem vurulmasına aşinayız millet olarak. AB üyesi müstahkem devletlerden gelen bu açıklamalara, Türkiye’nin istenilen düzeye gelmesi de hayli zaman alacağı genelde eklenir. Kıbrıs’ın üyeliğiyle beraber Kıbrıs Meselesi de Türkiye’nin aşması gereken engeller listesine ilave edildi. Bu noktada Yunanistan, meseleyi Avrupa Birliği mercilerine havale etmiş olmanın rahatlığıyla hareket ediyor. Çözüm için topu Türkiye’ye atarak hiç de uzlaşmacı görünmüyor zannımca.

Avrupa Birliği (AB) ile geçmişimize dönüp baktığımızda, Türkiye’nin AET’ye ortaklık için başvurusu Yunanistan’la eş zamanlı dersek yanlış olmaz. 8 Haziran 1959 tarihli Yunanistan’ın başvurusu, taraflar arasında gerçekleşen iki yıllık bir müzakere sürecinden sonra 1981 yılında tam üyelikle neticelenmiştir. Türkiye’nin 31 Temmuz 1959’daki başvurusu ile 12 Eylül 1963’de Ankara Anlaşmasıyla başlayan ve o gün bugündür kırk küsur yıldır devam eden tam üyelik serüveni, inişli çıkışlı bir yolda, bazen sisli bazen fırtınalı ve çok zamanda sonbahar karamsarlığında bir havada seyir halindedir. Bu yolun kendisi gibi akibeti de meçhuldür.

Ne içerde ne dışarda arafta bekletilen bir ülkenin evladı olarak Karacaoğlan’ın satırlarından biraz değiştirerek hem AB’ye hem de Türkiye’ye seslenmek isterim: “Nedendir de kömür gözlüm nedendir/Sendeki bu tutkunluğum.”?

AB’nin onuncu üyesi Yunanistan’ın ve 1986’da katılarak bu sayıyı onikiye çıkaran İspanya ve Portekiz’in de Türkiye’nin önüne konulan kriterlerin ve beklentilerin hangisini tam anlamıyla yerine getirdiklerini bilmek isterim. Birlik içinde birçok sorunları halledilen, mali destekle adeta beslenen adı geçen ülkeler, bugün Türkiyem için yok şunu, yok bunu halletmeden üye olamazsınız pervasızlığını nasıl gösterebiliyor doğrusu şaşırıyorum. Beni asıl şaşırtan ve anlama zorluğu çektiğim husus ise, Türkiye’nin bu ulus üstü entegrasyona kendini neden bu kadar iştah ve hevesle eklemlemek isteğidir. Atatürk’ün ortaya koyduğu dış politika hedefi, Batıyla bütünleşmek değildi, bilakis muasır devletlerin de fevkine yükselmiş bir Türkiye’ydi. Hedeften sapan Türkiye dış politikasında, AB üyeliğinde de Batı’lı her örgüte “dahil olma kompleksi” çerçevesinde hareket etmiştir. Batılıların da Türkiye’ye yönelik bir nevi “dışlama kompleksi-excludingcomplex” gibi bir tavır içinde olduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür.(Şaban H. Çalış, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Kimlik Arayışı ve Politik Aktörler, s.43)

Fransız halkının %56’sı bir İslam ülkesi olarak gördükleri Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı olduğunu açıkça belirtirken, %30’luk bir kesim dini ve kültürel yapıdan dolayı Türkiye’nin asla üye olmaması görüşünde. Fransa Başbakanı Jean Pierre Raffarin de Türkiye’nin kültürel kimliğine karşı net bir duruşla “İslam ırmağının laikliğin nehir yatağına akmasını mı istiyorsunuz?” sualiyle Türkiye’nin İslam kimliğine vurgu yaparak AB üyeliğine karşı oluşunu aleni beyan etmişti.

Bugün Avrupa’daki Müslümanların, kahir ekseriyeti yaşadıkları ülkenin vatandaşlığına geçmiş olsa da ne yazık ki “öteki” nitelemesinden ve 11 Eylül’ün akabinde yaygınlaşan “içerdeki tehdit” algılamasından kendilerini kurtaramamışlardır. Türkiye-AB ilişkileri açısından da ciddi sıkıntı oluşturan bu durum, üyelik sürecini zora sokmakta ve dahi son yıllarda Batı ülkelerinde giderek yükselen ve güçlenen aşırı milliyetçiliğin ve ırkçı akımların da etkisiyle Türkiye’nin beklentilerinin aksine imkansıza doğru gitmektedir. İki taraf da müzakere hedefini “üyelik” şeklinde belirlemiş olsa da, hedef aslında “Birliğin hazmetme kapasitesine” bağlı olarak AB veya bazı üyeler, müzakereleri reddetme olanağına sahip. Ve bunu yaparken, Türkiye’ye hukuki ya da demokrasi eksikliklerini öne sürmeleri bile gerekmiyor.

Önümüzde pamuk ipliğine bağlanmış bir üyelik müzakere süreci var. AB, her ne kadar Türkiye’nin özel konumuna ve Avrupa’nın güvenliği açısından vazgeçilmezliğine atıfta bulunsa da AB’yi samimi ve dürüst bulmadığım gibi gerçekçi de görmüyorum. Avrupa Birliği, çıkarlarını gözden geçirdiğinde Türkiye’nin Birlik içinde olması gerektiğini savunurken, kendi iç dinamiklerini dikkate aldığında Batı dışındakiler için “öteki” demekten kendini alıkoyamıyor. Bu çelişkili ikilem, kırk yıldır oyalama politikalarıyla varlığını sürdürme başarısını göstermiştir.

Muzaffer AKDOĞAN (Twitter’dan takip et – Acedemia’dan takip et)

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir