Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

ABD-İsrail İlişkileri ve ABD Başkanlık Seçimi

ABD Başkanı Barak Obama’nın İsrail Başbakanı Netanyahu ziyareti nedeniyle yaptığı konuşma İsrail ile gergin olan ilişkileri yumuşatma açısından yeni bir dönem başlatmıştır.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ABD ziyareti sırasında ABD Başkanı Barak Obama konuşmasında büyük ihtimalle ülkesindeki Yahudi oylarını toplayabilmek için neredeyse hiçbir çatışmalı konuya değinmeden direkt İran’ın nükleer politikasını hedef alan tavrıyla puan kazanmaya çalıştığı söylenebilir.

Başkan Obama göreve geldiği ilk aşamalarda özellikle Mısır ziyareti (2009) sırasında yapmış olduğu konuşması ve sonrasında Filistin sorununu çözülmesi konusunda kararlı olduğu imajını vermeye çalışarak Orta Doğu’da istikrar ve barış için umut ışığı olmuştu. Yahudi yerleşimlerinin durdurularak, bağımsız bir Filistin Devleti kurulmasını arzu ettiğini ifade etmesi, İsrail ve Filistinlilerin iki ayrı devlet olarak birbirleri ile barış içinde yaşaması gerektiği tasavvuru o zaman büyük bir alkışla karşılanmıştır. Ancak, şimdi bu sözlerin göz ardı edildiğini ve geride kaldığını söyleyebiliriz. Nedeni, Başkan Obama’nın bu niyet ve politikasının İsrail tarafından tepkiyle karşılanması ve Obama ile İsrail Başbakanı Netenyahu arasında soğuk rüzgar esmeye başlaması ile iki ülke arasında gerilimin doğmasıdır.

ABD’nin her türlü baskısına rağmen İsrail, Filistin konusunda kendi belirlediği politikanın bir milim dahi dışına çıkmadı. Sonuçta, İsrail başardı, yerleşim bölgelerinde inşaat faaliyetleri hala bütün yoğunluğu ile devam etmektedir. Filistin ile müzakereler İsrail’in herhangi bir koşulu kabul etmemesi sonucunda kesilmiş durumda. Filistin ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde veto tehlikesi karşısında ancak, BM Genel Kurulu’nda kısmi tanınma arayışları içinde zavallı bir durumda mücadele etmektedir. Sonuçta; ABD Başkanı Barak Obama uluslar arası arenada bu konuda verdiği sözlerin hiç birisini tutamamış ve başarısız bir manzara sergilemiştir. Sonuçsuz olan bu çıkışlar üstüne üslük İsrail ile ABD arasında bir gerilime neden olmuştur.

ABD’deki Yahudi lobisinin bu gerginliğin nedenini Başkan Obama’nın şahsında bulacakları ve bunalımı yaratan başkan giderse ilişkiler düzelir mantığına bağlı olarak, Yahudilerin seçimlerde farklı adaya oy vermesi korkusundan dolayı Başkan Obama eski sözlerini unutarak, farklı bir yaklaşımla Netanyahu ile ilişkileri geliştirme politikası uygulamaya koymuştur. Bu çerçevede, Başkan Obama konuşmasında neredeyse hiç Filistin konusuna değinmeden, İsrail ile ilan stratejik çıkarların ne kadar derin olduğu ve İsrail’e yapılan tehdidin ABD’i ne kadar etkileyeceğini açık bir şekilde ifade etmiştir. Sözü İran konusuna getirerek, İsrail’in varlığını tehdit eden bir İran’ın asla nükleer güç olmasında müsaade etmeyeceklerini belirtmiştir. Bu nedenle İran’ı ikna için masada her türlü seçeneğin olduğunu, buna silahlı müdahalenin de dahil olduğunu belirtmiştir. Bu arada sözün arasında amacının diplomasi yoluyla çözüm olduğunu, ancak, İsrail’in egemen bir devlet olarak kendi kararını kendisinin vereceğinin altını çizmiştir. Uzmanlara göre, Başkan Obama İsrail’in silahlı müdahale için en azından ABD seçimlerinin ertesini beklemesini istediği belirtilmektedir.

Netanyahu bu ziyareti öncesi Avrupa’da yapmış olduğu görüşmelerde, Nisan ayında muhtemelen Türkiye’de yapılması planlanan İran 5+1 görüşmelerinin İran tarafından oyalama taktiği olarak kullanılacağını ifade ederek, İran’ı sıkıştırmak için ön şartlı müzakere edilmesini tavsiye ettiği ifade edilmektedir. Bu ön şart, İran’ın kesin olarak, nükleer programından vazgeçmeyi kabul etmesidir. Eğer bu sağlanamaz ise, görüşmeler kesilmeli ve yaptırımlarla birlikte, İran’a önleyici askeri harekat gündeme getirilmelidir. Nitekim Avrupa Birliği (AB) Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya adına, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakere talebine olumlu yanıt verdiğini basından öğrenmiş bulunuyoruz (AB’den İran’a Yeşil Işık, 2012).

Başkan Obama’nın İsrail’e şirin gözükmek ve ülkesindeki Yahudi lobilerini kendi lehine çevirmek için İran aleyhine yaptığı çıkışlar kendi kamuoyunda ciddi bir şekilde eleştirilmesine neden olmuştur. Kamuoyuna göre ABD’nin “önleyici savaş” seçeneğini devamlı gündeme getirmesi onun İran tarafından etkin bir şekilde algılanmasına engel olacağı ve ciddiye alınmayacağı endişesini gündeme getirmektedir. Bu nedenle bu hususun çok fazla ortaya getirilmesinden sakınılmalıdır. Gerçekte de, ABD zaten İran’ı bütün cephelerde sıkıştırmak ve istediği şekilde yönlendirmek için bir seri yaptırımları gündem getirmiş ve uygulamaktadır. Bu yaptırımlar ekonomik ağırlıklı olması nedeniyle İran’ı uzun vadede derinden sarsacak gibi görünmektedir. İran Merkez Bankası’na ve ham petrol ihracatına konulan yasaklar önemli adımlar olarak algılanmaktadır. Diğer taraftan siber saldırılarla programa ait bilgisayar veri tabanının çökertilmesi, Tahran’da gündüz vakti İran nükleer bilim adamlarının öldürülmesi İsrail ve ABD’nin İran’ın içine ne kadar sızdığının göstergesi olarak kabul edilebilir.

Buna ilave olarak, İran’ın Hürmüz Boğazı bölgesinde yarattığı askeri gerilimin ABD’nin işine yaradığından hiç şüphe yoktur. Bu durumdan faydalanarak ABD askeri tırmanmayı gündeme getirmiş ve yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak teyakkuz durumuna gelmiştir. Diğer bir değişle, İran’ın bu tavrı, ABD’nin bir askeri harekat için gerekli her türlü hazırlığı gerçekleştirmesine ve tedbiri almasına vesile teşkil etmiştir. Bununda ötesinde, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili ileri sürdüğü güvenlik mülahazalarında ne kadar ciddi olduğunu test etme imkanını bulmuştur. İran bu konuda bir blöf yapmış, ABD bunu yememiştir. ABD, İsrail ve Batı’nın bütün imkanlarını kullanarak İran’ı yola getirme yolunda kararlılıkla yürüdüğünü görmekteyiz. Bu konuda yardım ve destek için zaman, zaman Rusya’yı ve dolayısıyla Çin’i de yanlarına aldıklarını görmekteyiz. Nitekim, daha önce Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyinde desteklediği yaptırımlar yürürlüğe girmiştir (Türkiye ve Brezilya’nın gerçekleştirdiği takas anlaşmasına rastgelen dönemde).

Önleyici saldırı konusuna gelince, İsrail’in 1981 senesinde Irak’ın nükleer reaktörüne yapmış olduğu önleyici saldırıyı BM’lerde ABD’nin de daimi üyesi  olduğu Güvenlik Konseyi kınanmıştır. Bu defa da İsrail’in İran’a “önleyici saldırı” adıyla yapacağı bir harekatın makul bir gerekçesi olmadığından BM hukukuna aykırı bir durum ortaya çıkacağı ileri sürülmektedir. Nitekim 1981’deki İsrail saldırısı sırasında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, bu şartlar altında yapılan önleyici saldırının uluslararası hukuku ihlal eden kabul edilemez bir hareket olduğunu açıklamıştır (Ackerman, 2012).

Bütün imkanlar seferber edilerek çözüm aranmadan acele ile yapılacak bir askeri harekatın başka ülkeler tarafından da benimsenerek uygulanmaya çalışılmasının ileride sonuçları oldukça kötü olabilecek yeni bir konsept geliştirebileceği çekincesi doğurmaktadır. Bu endişe oldukça haklı bir gerekçeye sahiptir. Hasım ülkeler önceden önlem almak için birbirine karşı önleyicilik arkasına sığınarak, askeri darbe uygulamaya başlarsa Dünya büyük bir belirsizlik ve kaos ortamına çekilir. Kimin, ne zaman, kime nasıl bir önlem alacağı belirsiz bir dünya oluşur. Bu durum aşırı güvenlik kaygısıyla silahlanmayı ve hatta nükleer silahlanma ile birlikte, tırmanmayı gündeme getirerek kontrolsüz bir dünyaya doğru yol alınmasına neden olabilir. Bu bakımdan karakteri itibarıyla son derece tehlikeli gelişmelere neden olabilecek bu konsept çok dikkatli ve kontrollü bir şekilde kullanılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında önleyici savaş konseptinin şartlarının ciddi bir şekilde BM tarafından kontrol altında tutulması zorunluluğu doğmaktadır.

Başkan Obama’nın bu çıkışına rağmen ABD’nin Başkanlık seçimleri sonuçlanana kadar herhangi bir askeri müdahaleye kalkmayacağı değerlendirilmektedir. Aslında ABD kamu oyununda bir askeri müdahalede tarafsız kalınması yönünde tavır belirlediği kamuoyu yoklamalarında belirlenmiştir. Buna ilave olarak, 5+1 tarafından E 3+3 olarak yürütülen görüşmelerin hemen bu ziyaretin arkasından başlatılmasının muhtemel bir İsrail saldırısını önlemeye yönelik olduğu ifade edilebilir.

Anlaşıldığı kadarıyla AB ve 5+1 tarafından diplomasi yoluyla çözüm arayışları, Netanyahu’nun dediği gibi, diplomasi yoluyla çözüm arayışlarının bittiği yolundaki ısrarına rağmen sürdürülmek istenmektedir.

Yazar: Serdar Erdurmaz

06 Mart 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

American Politics

How do you approach the disputes about secularism in the United States and evaluate it …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret