kaçak bahis guvenilir bahis siteleri antalya escort bayan antalya escort pendik escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort ataşehir escort
ABD - Rusya Stratejik İşbirliği Bildirisi Ve Türkiye | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

ABD – Rusya Stratejik İşbirliği Bildirisi ve Türkiye’ye Olası Etkisi

Soğuk Savaş dönemini yönlendirmiş olan hemen tüm stratejik, politik ve ekonomik gerçekler Sovyeler Birliği’nin yıkılmasının ardından yerlerini yenilerine bıraktı. Bu yeni düzen kapsamında ikili ya da çok taraflı ilişkilerin hedefi ve stratejileri de değişti. Bunun en sıcak örneği 24 Mayıs 2002 tarihinde ABD Başkanı George W. Bush ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında gerçekleştirilen Moskova Zirvesi’ni takiben imzalanan ‘Stratejik İşbirliği Bildirisi’ oldu. 11 Eylül 2001’den sonra gözlemlenen ABD-Rusya yakınlaşmasının ilk somut örneği olarak kabul edilen Moskova Anlaşmasının nedenleri üzerinde geçen süre içinde çeşitli spekülasyonlar yapıldı. Bu makalede, Bush ve Putin’i adı geçen bildiriyi imzalamaya yönlendiren çeşitli nedenler ve bu bildirinin imzalanmasının ardından Türkiye’yi etkileyebilecek olası gelişmeler tartışılacaktır.

Bilindiği üzere daha iyi niyetli bir zemin üzerine inşa edileceği düşünülen ABD-Rusya ilişkileri Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Rusya Federasyonu’nun kurulması ile ikinci dönemine başlamıştır. Fakat 1990’lı yıllar kısmen Soğuk Savaş döneminden miras kalan her iki tarafın da karşılıklı olarak hissettiği yoğun psikolojik güvensizlik kısmen de yeni icraatları takiben oluşan hoşnutsuzluk gibi nedenlerden dolayı istenen düzeylere ulaşamamıştı. 1991 tarihinden ilişkilerde dönüm noktası kabul edilen 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan dönemde hem Rusya Federasyonu hem de ABD hissettikleri hoşnutsuzlukları çekinmeksizin karşılıklı olarak dile getirmişlerdir. Öncelikle ABD Rusya Federasyonu’nun Sovyetler Birliği’nin siyasal, sosyal, ekonomik ve stratejik özelliklerinin hemen tümünü büyük bir gururla muhafaza etmeye çalışan özenle minimize edilmiş bir kopyası olduğunu düşünüyordu. Buna paralel olarak da yeni bağımsız eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerinde zaman içinde Rus siyasal ve de ekonomik otoritesini tesis edebilmek için etkin bir çevreleme politikası uyguladığını belirtiyordu. Kafkasya’da bilinçli bir biçimde karışıklık çıkararak adı geçen bölgede siyasal nüfuz sahibi olma isteğini ve bu isteğini gerçekleştirmek için benimsediği ve uygulamaktan kaçınmadığı politikaları şiddetle eleştiriyordu. Rus yetkililerin Nato’nun genişleme politikasını engelleyici askeri ve siyasi politikalar izlemelerini ve bu süreci sabote etme girişimlerini bölgesel istikrarın tesisi ve devamı için tehlikeli buluyordu. Bunun yanı sıra, Rusya Federasyonu’nun nükleer silahları kendi etki alanı olarak gördüğü bölgelerde ortaya çıkabilecek küçük çaptaki karışıklıkları engellemek için dahi kullanabileceğini sıklıkla ima ederek dağıldıktan sonra adeta birer slogan haline getirdiği demokratikleşme ve uluslararası toplumla entegrasyon söylemlerini yine kendi icraatları vasıtasıyla zedelediğini savunuyordu. Füze Savunma Sistemi geliştirme çabalarını dengelemek için Çin ile stratejik işbirliği geliştirmeye yönelerek kendisine karşı stratejik bir kutuplaşma çabasında olduğunu düşünüyordu. Rusların bazı bölgesel ve global güçlerin Orta Asya bölgesine yakınlaşma çabalarını kötü niyetle algılayarak 1993 yılında Yakın Çevre politikasını uygulamaya başlamasını Rusya’da ‘Büyük Rusya’ hayalinden hiçbir zaman vazgeçilmediğine ve de vazgeçilmeyeceğine ilişkin inancı pekiştirdiğini vurguluyordu. 1991-2001 arası dönemde ABD yetkilileri bu türden şikayetlerini sıklıkla ve ısrarla dile getirirken Rusya Federasyonu da ABD’yi Türkiye’yi Orta Asya Cumhuriyetleri’ne bir model olarak sunarak Orta Asya bölgesine yönelik politikalarını bu sadık müttefik üzerinden gerçekleştirmeye yeltenmekle; eski müttefiklerini Nato’ya dahil ederek kendisi için ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmakla; 1972 yılında imzalanan Anti Balistik Füzeler Anlaşmasını feshetmek istemekle; Çin ile geliştirmekte olduğu ikili ilişkileri kendisi için bir tehdit olarak algılamakla; şer eksenine dahil ettiği İran ile mevcut ilişkilerini hoş karşılamamakla suçluyordu.

Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’nin yaşadığı terör saldırısı sadece uluslararası siyasal dengeler bağlamında değil ABD-Rusya Federasyonu ilişkileri özelinde de olumlu gelişmelere yol açmıştır. 1991-2001 döneminde Rusya Federasyonu ile ABD arasında yaşanan ve genelde olumlu bir görünüm arzetmeyen ilişkiler bütününün 11 Eylül 2001’i takiben kabuk değiştirmeye başlaması 24 Mayıs 2002 tarihinde imzalanan Moskova Anlaşmasıyla ilk somut gelişimini göstermiştir. Bu Anlaşmanın arka planını verebilmek için adı geçen anlaşmanın temelini hazırlayan ve kabaca 1991 yılından itibaren süre gelen olaylardan bahsetmek yerinde olacaktır. Bu başat olaylardan bahsederken ABD ve Rusya Federasyonu’nu Stratejik İşbirliği Bildirisine imza atmaya götüren nedenleri de sıralamış olacağız.

ABD – Avrupa İlişkilerindeki Gerginlik: 
11 Eylül 2001 tarihinden itibaren İngiltere hariç diğer Avrupa devletleri ABD’nin çeşitli uygulamalarını daha şiddetle eleştirmeye başlamışlardır. 11 Eylül’den sonra ABD ile Avrupa arasındaki gerginliğin artan dozunu ve ciddiyetini daha iyi kavrayabilmek için ABD ve Avrupa devletleri arasında II. Dünya Savaşı’nın bitiminden Soğuk Savaş’ın bitimine kadar olan devrede ve Yeni Dünya Düzeni’nin başlamasından 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan devrede yaşanmış olan gerginlikleri kabaca belirtmek gerekmektedir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından ilk ABD-Avrupa gerginliği 1956 yılında ABD’nin İngiltere ve Fransa’nın Süveyş kanalını işgaline karşı çıkmasıyla yaşandı. 1966 yılında Fransa’nın ABD’yi eleştirerek Nato’nun Birleşik Komutanlığı’ndan çekilmesi ABD-Avrupa arasındaki ikinci gerginliği gösteriyordu. 1968 Vietnam Savaşı’nda Avrupa’daki ABD karşıtı gösteriler iki kıta arasındaki gerginliğin üçüncü halkasını oluşturuyordu. 1983 yılında ise Cruise ve Pershing füzeleri Avrupa’da ABD karşıtı protestolar yaratıyordu. Soğuk Savasın bitimine kadar görülen bu gerginlikler ABD ve Avrupa arasında bir sonraki ilişkileri zedeleyecek ya da engelleyecek nitelikte değil genel-geçer özellik taşıyordu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise ilk gerginlik Bosna iç savaşının nasıl sona erdirileceği ile ilgili ABD-Avrupa arasında görüş ayrılıkları şeklinde belirdi. 11 Eylül’e dek yaşanan ikinci gerginlik ise AB’nin Nato’dan bağımsız hareket etme isteğinin ABD tarafından eleştirilere maruz kalması oldu. Bu iki huzursuzluk yine geliştirilen dialoglarla büyümeden ya tümüyle giderildi ya da yatıştırıldı.

Ancak ABD’ye düzenlenen 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırısını takiben ABD ile Avrupa arasındaki gerginlikler saman alevi özelliğinden uzaklaşıp daha ciddi, kapsamlı ve ancak uzun vadede çözülebilecek nitelik almıştır. Bu yeni dönemde yaşanmakta olan gerginlikler siyasal, stratejik ya da ekonomik alanlardan sadece birinde değil aynı anda hem siyasal hem stratejik ve hem de ekonomik alanların tümünde gözlemlenebilmektedir. Diğer bir deyişle, 11 Eylül 2001 tarihinden sonra ABD-Avrupa arasındaki gerginlikler hem çok boyutlu ve hem de derin tarihsel arka plana sahip gerginlikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, bir yandan Avrupa, ABD’nin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’a yönelik destekleyici tavrını abartılı bularak bu tavrın Orta Doğu’daki Arap-İsrail anlaşmazlığını olumsuz yönde etkileyeceğini düşünerek Orta Doğu’daki kırılgan siyasi yapıyı daha da kırılgan hale getireceği öne sürerken, aynı Avrupa devletleri ABD’nin kendi çelik sektörünü korumak için %30’luk ek bir gümrük vergisi getirmesini ticari ahlak açısından hoş karşılamadıklarını ifade ediyorlar. Buna ilaveten, 11 Eylül’den sonra Irak’ın terörle mücadele kapsamına alınarak ABD tarafından saldırıya uğraması durumunda istikrarsız Orta Doğu’nun daha fazla istikrarsızlığa sürükleneceği hususu Avrupa’da huzursuzluk yaratmakta. En büyük gerginlik kaynağı ise ABD’nin uzun yıllar nükleer dengenin en temel unsuru olarak görülen Anti Balistik Füze Anlaşması’ndan çekileceğini açıklaması oldu. ABD’nin Füze Kalkanı Projesine devamı ise Avrupa tarafından silahlanma yarışını körükleyecek bir ABD uygulaması olarak kabul edilmekte. ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne karşı olan negatif duruşu, küresel ısınmaya bir tedbir olarak düşünülen Kyoto anlaşmasını dikkate almaması ve idam cezasını uygulamadaki ısrarı da ABD ve Avrupa ilişkilerini 11 Eylül 2001 sonrasında gerginleştiren ve Avrupa’nın ABD’ye bakışını olumsuz yönde etkileyen diğer konular arasında.

Olaylara ABD tarafından bakıldığında ise, Avrupa’nın teröre destek veren İran ve Libya gibi ülkelerle ticari ilişkilerini terörle mücadele politikasını desteklemek için kesmemesi; pek çok Avrupa devletinin İran, Irak ve Kuzey Kore için kullanılan ‘şer ekseni’ tanımını paylaşmaması; Avrupa’nın kendi savunma harcamalarını artırmadığı için Nato’nun aşırı mali yük üstlenmek zorunda kalması; Avrupalıların ortak bir dış politika stratejisi geliştirmemesi; İngiltere dışında terörle mücadeleye yeterince bağlılık göstermemesi gibi hususlar ABD yetkililerince sıklıkla telaffuz edilerek, Avrupa devletleri bu konulara yaklaşımı nedeniyle ABD tarafından net bir biçimde eleştiriliyorlar.

İşte özellikle 11 Eylül 2001’den sonra ABD ve Avrupa arasında karşılıklı duyulan bu güvensizlik ve hoşnutsuzluk ABD’nin Rusya Federasyonu’na yakınlaşma nedenlerinden biri olmuştur. ABD zaten mevcut şartlarda tatmin edilemeyen Avrupa devletlerinin kendisinin Rusya Federasyonu ile geliştireceği stratejik işbirliğinden daha az ya da çok rahatsızlık duymayacağını duysa dahi Avrupa ile ilişkilerin daha az iyiye ya da daha fazla kötüye gitmeyeceğini düşünmüş olmalı.

Terörün Belirlediği Kader Ortaklığı:
Oldukça farklı zaman dilimleri ve yine oldukça farklı nedenlerle de olsa ABD ve Rusya Federasyonu gibi Soğuk Savaş döneminin iki prensi ve yeni düzenin büyük ve küçük çaptaki iki komutanı terör illetiyle tanışma şanssızlığını yaşadılar. Bu konuda Soğuk Savaş döneminde yaşadığı tecrübelerden dolayı daha metanetli olması beklenen ABD 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kuleler’de meydana gelen ve binlerce masum insanın ölümüyle neticelenen terörist saldırının hemen ardında yaşadığı kısa bir şaşkınlığın ardından terörizme karşı top yekun bir mücadelenin başlatılması için kolları sıvadı. Tarihinde ilk kez bir terör saldırısı karşısında bu denli derin bir hezimete uğradığı için mi yoksa Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından tek başına dünya jandarmalığına oynayan bu büyük gücün böyle hain bir saldırı karşısında çaresiz kalmasını içine sindiremediği için mi ya da bu terörist saldırının aynen Orta Doğu’ya komünizmin sızmasını engellemek amacıyla uyguladığı politikalarda olduğu gibi Sovyetlerin Afganistan’ı işgali esnasında da komünist yayılmayı islamı şırıngalayarak durdurabilmek için yıllarca beslediği ve desteklediği Usama bin Laden’den gelmesini affedemediği içindir mi bilinmez hem Birleşmiş Milletler’i hem de NATO’yu globalleşen ve asimetrik özelliğe bürünen terör eylemleri karşısında seferber etmiştir. Bu tarihten itibaren sadece terörist faaliyetleri planlayan ve uygulayan devletlerle değil aynı zamanda hangi nedenlerle olursa olsun terörist faaliyetleri planlayan ve uygulayan devletlere maddi, lojistik, politik ve psikolojik yönlerden gizli ya da açık destek veren devletlerle de mücadele etme politikası izlemeye başlayan ABD bu politikasını başarıyla uygulayabilmek ve olumlu sonuç alabilmek için terörizme karşı ortak mücadeleyi sıklıkla vurgulamaya başlamıştır.

İşte globalleşen teröre karşı bu toplu mücadelenin telaffuz edilmeye başlamasından sonradır ki ABD’nin İngiltere hariç kimi ‘eski’ Avrupalı dostları ile ilişkileri geçmişteki büyüsünü kaybetmekle kalmamış, ABD Soğuk Savaş dönemi boyunca yukarıda değinilen birkaç nokta hariç Sovyetler Birliği karşısında kader ortaklığı yapmış o Avrupalılara eleştiri oklarını yöneltmeye başlamıştır. ABD öncelikle ‘şer ekseni’ olarak nitelediği İran, Irak ve Kuzey Kore ve ‘terörist ülkeler’ kategorisine koyduğu İran, Irak ve Libya gibi ülkelerle mevcut ticari menfatlerini gözeterek ilişkilerini kesmekten kaçınan Avrupa devletlerini uluslararası terörizme karşı mücadeleye yeterince bağlılık göstermedikleri için kınadığını belirtmiştir. Avrupa devletleri ise özellikle ABD’nin ‘şer ekseni’ tanımlamasının uluslararası siyasal düzlemde yeni stratejik ve siyasi bir kutuplaşmaya yol açabileceğini bu durumun ise yeni bir istikrarsızlığa ve hatta yeni bir Soğuk Savaş ortamının yaratılmasını kolaylaştıracağına ilişkin kaygılarını dile getirmeye başlamışlardır. Avrupa ve ABD arasında bu türden bir soğukluk yaşanırken Rusya Federasyonu 11 Eylül’ün hemen ardından uluslararası terörle mücadele kapsamında ABD ile tam bir uyum içinde hareket etmeye hazır olduğunun ilk sinyallerini vermeye başlamıştır. İngiltere’nin ardından ABD’ne en yoğun desteği sunan Rusya Federasyonu 11 Eylül olaylarının planlandığı ve buradan hayata geçirildiği ülke olan Afganistan’a düzenlenen harekattan ABD tarafından istenen sonucun alınabilmesi için ‘Yakın Çevre Politikası’ kapsamında gördüğü üç Orta Asya ülkesine ABD’nin adete askeri ve siyasi açıdan konuşlanmasına karşı çıkmamıştır. Tam tersine, ABD’nin yeni tehdit algılamalarında 11 Eylül’den sonra birinci sıraya yerleşen terör kaynaklarının büyük ölçüde yer aldığı Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinden Orta Asya’nın ABD tarafından dikkatle takip edilmeye ve gerekli askeri ve siyasi politikaların bu bölgede uygulanmaya başlanması Rusya Federasyonu’nun rahatlamasına neden olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve bağımsız Orta Asya Cumhuriyetleri’nin kurulmasından itibaren bu bölgedeki örgütler tarafından desteklenen aşırı dinci ve ayrılıkçı hareketlerin ve uyuşturucu kaçakçılığının farklı nedenlerle de olsa bir büyük güç tarafından kontrol edilmeye başlanması Rusya tarafından kendi istikrarı ve bütünlüğünün korunması için bir şans olarak değerlendirilmiştir.

11 Eylül’ü takiben Avrupa’dan arzuladığı desteği bulamayan ABD Rusya’nın kendi ‘arka bahçesi’ olarak gördüğü ve hemen hiç bir bölgesel ya da global aktörü yaklaştırmadığı Orta Asya’nın kapılarını ABD’ye açması ve uluslararası terörle mücadelede ABD’ye tam destek vereceğini ifade etmesi ABD-Rusya yakınlaşmasının sadece terörle mücadele alanında değil diğer alanlarda da yoğunlaşacağını gösteriyordu.

Vladimir Putin’in Politikaları:
Rusya Federasyonu devlet başkanı Vladimir Putin iktidara geldiğinden bu yana Orta Asya bölgesinde en etkin konumda bulunma, Çin ile stratejik işbirliği geliştirme, İran’ın Buşehr kentinde bir nükleer santral kurma, Batı’ya daima temkinli yaklaşma, Nato’nun genişlemesi gibi konularda ‘ABD’ye rağmen’ de olsa kararlılığını sürdürmesine karşın diğer Rus liderlerinden farklı olarak diğer bazı konularda gayet mantıklı bir politika sürdürmektedir. Öncelikle Putin belki Rus politikacılarının tümüne özellikle de muhalefete değil ama Rus halkının büyük çoğunluğuna Rusya’nın artık Soğuk Savaş zamanındaki iki süper güçten biri olmadığını kabul ettirmiş durumda. Bunun yanı sıra, Rusya’nın uluslararası topluma entegrasyonunun, uluslararası ekonomik, siyasal ve askeri örgütlere üyeliğinin, ekonomik açıdan güçlenmenin, uluslararası toplumun saygın üyelerinden biri olmanın ve bölgesindeki istikrarı sağlamanın yolunun Batı’yla ters düşmekten değil uzlaşmadan geçeceğini kavramış durumda. Ayrıca muhalefeti susturmanın değil fakat frenlemenin ancak Batı’yla iyi ilişkiler kurarak mümkün olabileceğini düşünüyor. Yine, Rusya’nın eski gücüne kavuşamayacağını bilse dahi Batı’la iyi niyet çerçevesinde geliştireceği ilişkiler neticesinde Rusya’nın uluslararası bağlamda ekonomik, siyasal ve askeri saygınlık kazanabileceğine inanıyor.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı aslında Vladimir Putin başkanlığındaki Rusya Federasyonu 11 Eylül’ü bir şans olarak değerlendiriyor ve 11 Eylül’ü takiben ABD’ye yaptığı diplomatik jestleri, bölgesinde ABD için gerçekleştirdiği stratejik özveriyi bir ödün olarak değil politikalarını gerçekleştirmek için akılcı bir yatırım olarak görüyor.

George W. Bush’un Politikaları:
ABD Rusya Federasyonu’ndan farklı olarak özellikle 1993 yılından 11 Eylül 2001 tarihine kadar çeşitli nedenlerle Rusya’ya karşı daha tavizsiz politikalar izlemekten yana oldu. 1991-1993 yılları arasında yeni kurulan Rusya Federasyonu’nda siyasal istikrarın ve ekonomik gelişmenin sağlanması, demokratikleşmenin kurum ve de kurallarının geliştirilmesi, serbest piyasa ekonomisine geçişi sağlayacak ortamın hazırlanması, Rusya’nın uluslararası toplumla entegre olabilmesi, siyasi ve ekonomik açılardan kötümser psikolojiden kurtulması amacıyla ve de en önemlisi ‘istikrarsız Rusya istikrarsız bölge ve bölgeler yaratır’ düşüncesiyle Rusya Federasyonu’na hem ekonomik hem de siyasi destek sağlamıştır. Ancak 1993 yılında Rusya Federasyonu’nun büyük ölçüde iç muhalefetteki ‘Büyük Rusya’ yaratma hayalindeki politikacıların direncinden dolayı gündeme getirdiği ‘önce kendi bölgesinde hakim ve de güçlü Rusya daha sonra uluslararası zeminde başat güç Rusya’ şeklindeki dış politik söylem değişikliği ABD’nin Rusya’ya ilişkin hoşgörülü ve destekleyici politikalarını askıya almasına ve hatta bu politikaları değiştirmesine neden oldu. 1993 yılından itibaren ABD Rusya’nın bölgede izlediği politikaları yakın takibe aldı. O güne dek sağladığı maddi ve siyasi desteğin ne demokratikleşme ne de serbest piyasa ekonomisine geçme gibi Batı’nın en çok önem verdiği alanlarda yeterince ve istekli bir biçimde kullanılmadığını gören ABD kaynakları kıstı. Nato’nun genişleme sürecine hız verdi, eski uyduları adeta güvenlik ablukasına aldı, Hazar Bölgesi petrollerinin çıkartılması, işletilmesi ve dünya pazarlarına ulaştırılması aşamalarında Rusya’nın etkinliğini kırabilmek için kendileri güçsüz fakat kendi tanıdığı imkanlar sayesinde bölgede güçlenebilecek çeşitli aktörler öne sürdü, özellikle Orta Asya bölgesi için farklı devletlerle işbirliği stratejileri geliştirdi, Yakın Çevre politikasını uygularken bölgesel istikrarı bozmaması için uyarılarda bulundu, zamanında bölgesel ya da uluslararası istikrarın tesisi ve devamını sağlamak amacıyla karşılıklı olarak imzalanan START I, START II ve AKKA gibi anlaşmaları diğer çeşitli devletlerle gerçekleştirdiği işbirliği vasıtasıyla delme girişimlerini sert bir dille eleştirdi ve gerektiğinde yaptırımlar uyguladı. Diğer bir deyişle, ABD 1993-2001 tarihleri arasında dünyanın tek süper gücünün dünyanın eski bir süper gücü üzerinde sergileyebileceği tüm hünerleri büyük bir ustalıkla sergilemeyi başardı.

Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde dünyanın tek süper gücü adi bir terör saldırısı karşısında uğradığı şaşırtıcı hezimeti takiben dünya devletlerine ve de özellikle güçlülere ve ileride güç vaad edenlere yöneldi. Rusya Federasyonu da Bush’un uluslararası işbirliği önerdiği devletlerden birisiydi. 2001 öncesi gerginlikleri, kırgınlıkları bir tarafa bırakıp bir süper güç eskisine zeytin dalı uzatıyordu ve de en önemlisi geçmişte yaşanan tüm gerginliklerden kaynaklanan psikolojik güvensizliği görünmeyecek bir rafa kaldırarak.

24 Mayıs 2002 – Stratejik İşbirliği Bildirisi
Yukarıda ABD-Avrupa arasındaki gerginlik, terörün belirlediği kader ortaklığı, Putin’in politikaları, Bush’un politikaları başlıkları altında incelemeye çalıştığımız olaylar, 24 Mayıs 2002 tarihinde Moskova’da ABD ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanları George W. Bush ve Vladimir Putin arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi’nin birdenbire ortaya çıkmadığını, bu Bildirinin imzalanmasını sağlayan ya da kolaylaştıran olayların bir kısmının aslında uzun bir zamandır bu türden bir gelişmeyi tetikleyici özellikler taşıdığını vurgulamak için bir arka plan olarak sunuldu. Şimdi bu başlık altında adı geçen Bildiri’nin ne anlam taşıdığını ve hangi siyasal, stratejik ve askeri unsurlara gönderme yaptığını açıklamaya çalışacağız.

ABD ve Rusya Federasyonu’nun ellerinde bulundurdukları stratejik nükleer silahların miktarlarının on yıl içinde büyük ölçüde azaltılmasını amaçlayan bu anlaşmayla ABD ve Rusya Federasyonu karşılıklı olarak sahip oldukları nükleer başlıkların miktarını on yıl içinde üçte iki azaltarak altı-yedi binden iki bin adet seviyelerine indirmeyi taahhüt etmiş bulunuyorlar. İlk bakışta ABD ile Rusya arasında bu türden bir işbirliğinin bir ilk olmaması ve zamanında denenmişlerin hiçte kalıcı sonuçlar üretememesi (START I hariç) nedeniyle 2002 tarihli bu anlaşma iki dev arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi açısından çok önemli bir adım olarak değerlendirilmeyebilir. Gerçekten de 1972 yılında ABD ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan ABM (Anti Balistik Füze Anlaşması) uzun menzilli stratejik füzelere karşı savunma girişimlerini sınırlıyordu. Ancak Bush Füze Kalkanı Projesi’ni gündeme getirince geçen kış Anti Balistik Füze Anlaşması’ndan çekildiğini açıklamıştı. 1970’lerin başından itibaren Stratejik Silahların İndirimi (SALT) görüşmelerinin en uzun soluklu ve de en olumlu sonucu olarak değerlendirilen ve her iki tarafın sahip olduğu nükleer silahlarda yüzde 30-40 oranında bir indirimi öngören 1991 yılında imzalanan START I Anlaşması 1994 yılında yürürlüğe girmiş ve 2001’de taraflar 6000 savaş başlığı tavanına uyduklarını duyurmuşlardı. 1993 yılında yine ABD ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve nükleer savaş başlıklarını 3.500’e indirmeyi hedefleyen START II Anlaşması ise Rusya tarafından ancak 2000 yılında onaylandı böylece sadece kağıt üstünde kalmış oldu. START II Anlaşması gecikince bir çözüm amacıyla başlatılan START III görüşmeleri esnasında Rusya nükleer savaş başlıklarının 1500’e indirilmesini önerdi fakat bu anlaşma hiç uygulanamadı.

Sıralanan bu üç örnekte (START I hariç) görüldüğü üzere uygulama aşamasında işlevselliğini yitiren ABD-Rusya arasındaki stratejik anlaşmalar ilk bakışta 24 Mayıs 2002’de yine aynı iki devlet tarafından imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi’ni doğal olarak gölgelese de bu anlaşma içerdiği hususlardan ve taraflarca sahip olunan nükleer silahlarda önemli oranlarda bir indirimi gerçekleştirmesinden çok öte anlamlar taşımaktadır. Öncelikle bu anlaşma Soğuk Savaş dönemi’nin sona ermesinin ardından ABD ve Rusya Federasonu arasında gerçekleştirilen ve yeni barış döneminin başlatılması için varılan ilk resmi anlaşmadır. Bu anlaşmayla Bush ve Putin birbirlerini bir stratejik tehdit ya da düşman olarak görmeyeceklerini aksine global düzeydeki siyasal, ekonomik ve stratejik meselelerde ve de özellikle global terörle mücadelede ortak hareket edeceklerini, görüş ayrılıklarının bulunduğu konularda ise karşılıklı saygı ve hoşgörüyü ilke olarak kabul edeceklerini resmi olarak belgelemişlerdir. Bu anlaşmayla, global terörizmle mücadele, Çin Halk Cumhuriyeti’ni dengeleme, nükleer silahların yayılmasını ve kullanılmasını önleme, Rusya’nın bulunduğu bölgede mevcut enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılması, Nato-Rusya ilişkileri ve Kafkasya’nın istikrarı gibi konular masaya yatırılıp, karşılıklı görüşler bildirilip, kararlar alındı. Değinilen konulara ilişkin olarak tespitedilen hareket tarzlarının satırbaşları şu şekilde verilebilir.

Terörle Mücadele:
ABD ve Rusya Federasyonu arasında global terörle mücadele hususunda taraflarca tam bir işbirliği kararına varıldı. Bu işbirliği tüm uluslararası örgütler kapsamında özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Terörle Mücadele Komitesi nezdinde yoğunlaştırılacak.

ABD-Rusya Federasyonu İkili İlişkileri:
İki devlet arasında kardeş şehir uygulamasının başlatılması, okullar arasında işbirliği ve öğrencilerin vize ücretlerinin azaltılmasını öngören anlaşmalar imzalandı.

Orta Asya ve Kaf kasya:
Bush ve Putin Moldovya, Abhazya ve Karabağ sorunlarının çözümü için işbirliği geliştirileceğini ve Azerbaycan ve Ermenistan’ın ise aralarındaki mevcut sorunları çözmeleri için teşvik edileceğini bildirdiler. Her iki devlet de Kafkasya ve Orta Asya’da barış ve istikrarın temini için rekabet yerine işbirliğini hedeflediklerini açıkladılar.

Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları:
ABD ve Rusya devlet başkanları Hazar Denizi havzası ve Rusya Fedrasyonu’nda bulunan doğal gaz ve petrol rezervlerinin çıkarılması, işletilmesi ve çeşitli güzergahlardan dünya pazarlarına aktarılması aşamalarında Rusya Federasyonu’nun etkinliğinin artırılması gerektiği hususunda hem fikir oldular. ABD başkanı Bush bölgedeki enerji kaynakları için ortaklık başlatılacağını ve Amerikan firmalarının bölgede bu işleri yapmak için etkin bir rol üstleneceğini belirtti.

Nato-Rusya İlişkileri:
Nato ile Rusya arasında bir süredir devam eden diyalog eksikliği sürecinin ilişkiler geliştirilerek aşılacağını ve Nato’nun 28 Mayıs’taki Roma zirvesinde Nato-Rusya Konseyi’ni kuracak olan Roma Bildirisine Rusya Federasyonu’nun imza koyacağını açıkladılar.

Bu tarihi Moskova Anlaşması hem içerdiği tüm bu hususlarla hem de verdiği net mesajlarla hem ABD hem de Rus yetkililer (Rusya’daki milliyetçi kanat hariç) nezdinde iki devlet arasındaki büyük bir gelişme olarak yorumlanmıştır.

Bu anlaşmadan dört gün sonra 28 Mayıs 2002’de İtalya’nın başkenti Roma’da Nato’ya üye on dokuz devletin liderleri ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin Nato-Rusya Konseyi’nin kurulmasını öngören Roma Bildirisini imzaladılar. Bu Bildiri uyarınca kitle imha silahlarının ortadan kaldırılması, terörün her türü ile mücadele, kriz yönetimi, önleyici diplomasi, insani yardım operasyonları gibi konulara ilişkin kararları uzlaşma yoluyla alıp hareket tarzını belirleyecek olan Konsey’de Rusya’nın eşit söz hakkına sahip olacağı kararlaştırıldı. Ancak Rusya’nın veto hakkına sahip olmayacağı belirtildi. ABD, Roma Bildirisi’yle Rusya Federasyonu’na veto hakkına sahip olamayacağı için Nato bünyesinde tam bir serbestiyet tanımadı fakat dünyadaki en geniş askeri güvenlik örgütüne Konsey kapsamında girmesini sağlayarak bu devletin uzlaşmacı tavrını hem bir şekilde ödüllendirmiş oldu hem de uzun yıllar önce diğer Batılı müttefikleriyle biraraya gelip Sovyet tehdidine karşı oluşturdukları bu büyük askeri ittifakın Rusya’yı ve Rusları artık bir tehdit değil bir ortak olarak kabul ettiğini göstermiş oldu.

Stratejik İşbirliği Bildirisi ve Nato-Rusya Konseyi’nin Türkiye’ye Olası Yansımaları 
Aslında farklı kesimlerce farklı yorumlara gayet açık olan Stratejik İşbirliği Bildirisi ve Nato-Rusya Konseyi temelinde tek başat bir düşünceyi barındırmaktadır: Rekabet yerine ortaklık, kavga yerine uzlaşı ve savaş yerine barış. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti’ni ve biz Türkleri ilgilendiren ise biri Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndan itibaren en güçlü müttefiki ABD’nin diğeri ise hemen yanı başındaki iri zor komşusu Rusya Federasyonu’nun bu ortaklık, uzlaşı ve barış çabalarının, faaliyetlerinin, stratejilerinin devletimize ve halkımıza nasıl yansıyacağı, devletimize ve bizlere ne türden avantajlar ya da dezavantajlar getireceği konularıdır. Bu türden sorulara yanıt bulmak amacıyla birkaç makul senaryo geliştirmek yerinde olacaktır.

Türkiye – Rusya İlişkileri:
Yeni dönemde ABD-Rusya Federasyonu ilişkilerinin olumlu tarzda yükselmesi Türkiye’nin Rusya ile geliştirmeyi arzuladığı ilişkileri ABD’den tedirginlik duymaksızın geliştirebileceği düşüncesini güçlendirdi. Türkiye özellikle son yıllarda Rusya Federasyonu ile geliştirmeye gayret gösterdiği ilişkilerde öncelikle ABD-Rusya ilişkilerini gözönünde bulundurmak durumunda kalıyordu. Rusya ile ilişkilerinin düzeyini, bu makalede değinilen nedenlerden dolayı 1993-2001 arasında iyimser bir görünüm arzetmeyen ABD-Rusya ilişkilerine göre tespit etmek zorunda hisseden ve bu nedenle de Rusya ile ilişkilerini hep alt seviyelerde tutmayı tercih eden Türkiye’nin bu ilişkileri 24 Mayıs 2002’den itibaren, normal dışı sapmalar yaşanmadığı takdirde, istediği yoğunlukta geliştireceği çok olasıdır.

Türkiye – ABD İlişkileri:
1993-2001 döneminde Rusya Federasyonu’nu doğrudan ya da dolaylı yollardan ilgilendiren ve ABD’nin de bizatihi dahil olduğu konularda Türkiye Rusya Federasyonu’ndan duyduğu güvenlik endişesinden dolayı çok temkinli bir tutum izlemiştir. Özellikle İran, Irak ve Suriye’ye gönderme yapan Orta Doğu sorunlarında, ABD’nin tam anlamıyla desteklediği Nato’nun genişleme politikalarında, Orta Asya ve Kafkasya’nın enerji kaynaklarının dünya pazarlarına aktarılmasında Türkiye güzergahının telaffuz edildiği ve desteklendiği hususlarda ve AKKA meselesinde Türkiye Rusya Federasyonu ile mevcut ilişkilerini gözönünde bulundurarak ve bu nedenle de Rusya’yı tedirgin etmemek amacıyla Amerikan politikalarına istediği desteği, istediği oranda verme lüksünden mahrum kalmıştır. Ancak 24 Mayıs 2002’de yaşanan ABD-Rusya yakınlaşmasıyla birlikte Türkiye de bu tedirginlikten kısmen de olsa kurtulmuş oldu.

Türkiye ve Füze Savunma Sistemi Projesi:
ABD’nin geçen kış Füze Kalkanı Projesi’ni hayata geçirebilmek için 1972 tarhli Anti Balistik Füze Anlaşması’nı rafa kaldırması ile Avrupa’nın ve Rusya’nın dikkatlerini kendi üzerine çekmesi aynı zaman dilimine denk düşmektedir. Avrupa ABD’yi bu projeyi geliştirmekle Rusya’yı kışkırtıp dünyayı yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine getirmekle suçlarken Rusya da Bush’u ABD’nin verdiği sözlere ve attığı imzalara sadık kalmamakla ve Rusya’ya karşı psikolojik güvensizliğinin devam ettiğini açıkça beyan etmekle eleştirmişti. İşte Türkiye hem yanı başındaki komşusunun tedirginliğini daha fazla artırmamak hem de Avrupa Birliği’ne tam üyelik beklentilerini karşılayacak olan Avrupa devletlerinden kaynaklanabilecek olumsuz bir tavırla yüzleşmemek için Füze Savunma Sistemi Projesi kapsamına dahil olmakta yavaş davranmıştır. ABD-Rusya arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi’ni takip eden süreçte Türkiye’nin bu projeye dahil olma ya da olmama isteğini daha rahatlıkla realize edebileceği açıktır.

Türkiye – Orta Asya ve Kafkasya:
Bilindiği üzere imzalanan Bildiri’yle iki lider Orta Asya ve Kafkasya’da büyük güçlerin rekabeti yerine işbirliğini, Orta Asya ve Kafkasya bölgesinde bulunan enerji kaynaklarının çıkartılması, işletilmesi ve dünya pazarlarına aktarılması konularında ise Rusya Federasyonu’na başat rol verilmesini kararlaştırmışlardı. Alınan kararlardan ilki ABD’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki mevcut varlığının Rusya tarafından sorgulanmayacağı ve ikincisi ise bölgedeki enerji kaynakları üzerinde Rusya’nın en yetkin konumda bulunacağı anlamına geliyordu. Bu durumda, bu iki kararın Türkiye’yi farklı biçimlerde etkileyeceği açıktır. İki bölgedeki ABD varlığının Ruslar tarafından fazlaca sorgulanmayacak olması, Türkiye’nin bu bölgelerde etkin olma isteğinin gerçekleşmesine ve Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun Türkiye’nin istediği şekilde çözümlenebileceğine dair olumlu sinyaller vermektedir. Öte yandan, Orta Asya ve Kafkasya enerji kaynaklarının kaderi üzerinde Rusya Federasyonu’nun başat rol üstlenmesi gerektiğinin kararlaştırılması Türkiye’nin adı geçen iki bölgeye ilişkin olarak geliştirdiği ve dünya nezdinde destek aradığı enerji politikalarında değişiklik yapmasını gerektirebilecektir.

Türkiye ve İran:
Uzun zamandır tecrübeyle sabit biçimde İran Türkiye’nin hem bölgesel hem de iç güvenliğini tehdit eden politik bir duruş arzetmektedir. Özellikle son zamanlarda Rusya’nın İran’a nükleer teknoloji ve silah satışını artırması ve İran’ın Buşehr kentinde bir nükleer santral kurma projesini hızlandırması Türkiye için İran’ı daha tehditkar bir havaya sokmuştur. İşte bu noktada ABD ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi Türkiye için rahatlatıcı bir gelişme olmuştur. Her ne kadar Putin Rusya ile İran arasındaki işbirliğinin kitle imha silahlarının yayılmasını önleme girişimlerine bir engel teşkil etmeyeceğini vurgulayarak İran’la işbirliğinden vazgeçmeyeceğini belirtmişse de Rusya Federasyonu’nun bu işbirliğini ABD’yi gücendirmemek hatta kızdırmamak için en alt düzeye indireceği ve yasal sınırlar içine çekeceği büyük olasılık taşımaktadır. Bu olası gelişme de Türkiye’nin işine yarayacaktır.

Türkiye ve Terör:
1986 yılından bu güne terör örgütlerinin saldırıları karşısında on binlerce can veren Türkiye terör dehşetine karşı adeta tek başına mücadele vermeyi sürdürmüştür. Terör örgütlerine üye kişi ya da kişileri, terör örgütleri sorumlu ya da liderlerini yakalama ve yargılama aşamalarında ise çeşitli uluslararası örgütlerin, belli başlı ülkelerin ve de özellikle Avrupa Birliği’ne üye devletlerin insan hakları ihlallerine ilişkin uyarılarına sıklıkla maruz kalan Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı 11 Eylül 2002’den sonra teröre karşı girişilen top yekun mücadeleyi bir nebze de olsa iç burukluğuyla izlerken, ‘bizim başımızdayken, sizler neredeydiniz!’ demekten kendini haklı olarak alıkoyamamıştır. Günümüze dek İran, Suriye, Irak ve Rusya’nın Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ve Türk ekonomisini büyük kayıplara uğratan terör örgütlerine vermiş oldukları dolaylı destek, ABD ve Rusya arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi içinde yer alan ‘global teröre karşı ortak mücadele’ kararı uyarınca en azından artık Rusya Federasyonu tarafından verilemeyecektir.

Bu yazımızda, 24 Mayıs 2002 tarihinde ABD Başkanı George W. Bush ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından imzalanan Stratejik İşbirliği Bildirisi’nin gerçekleşmesini sağlayan nedenler, bu Bildiri’nin içeriği ve Türkiye’yi ne şekilde etkileyeceği üzerinde durduk. Yüce önder Atatürk’ün inanılmaz güçlüklerle kurduğu ve hep yaşatmakla yükümlü olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti ve bu genç Cumhuriyetin fedekar halkı için bu türden uluslararası gelişmelerin daima iyilikler getirmesini bu ülkeyi çok seven şahsım adına diliyorum.

Yazar: Gamze Güngörmüş Kona

Kaynak: M5 Savunma ve Strateji Dergisi (Özel Rapor), Sayı 110, Temmuz-Ağustos 2002

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Azerbaycan bir demokrasi mi?

Cumhurbaşkanlığı makamı babadan oğla geçen bir rejim demokrasi olabilir mi? Olamaz tabii ama Aliyev, demokrasi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle