Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

ABD’nin Petrostratejisi

Modern ekonominin kanı olarak nitelendirilen petrol, 20. yüzyıl başlarında, harp gemilerinde yakıt olarak kullanılmaya başlanmasıyla, savaşların kazanılması için en önemli gereksinim olarak kabul edilmiş ve endüstrinin gelişme temposuna paralel olarak giderek önem kazanmıştır.

Petrolün dünya ekonomisindeki sözü çok edilmiş olan önemini burada yinelemeye gerek duymadan doğrudan dünya ekonomisinin kanı olan ”Siyah Altın“ın, yaşadığımız yerküredeki bilinen petrol rezervlerinin üçte ikisinin yer aldığı Ortadoğu ve özellikle Basra Körfezi üzerine konuyu yoğunlaştırmakta yarar var.

Dünyanın şimdilik en büyük ekonomisi olan Amerika’nın tüketim temposu ve tüketici alışkanlıkları ucuz ve kesintisiz elde edilen petrole bağımlıdır. Amerika, petrole hakim ülkelerin ekonomik ve siyasal güç olacakları gerçeğini Birinci Dünya Savaşı’yla anladığında, Mayıs 1919’da tüm dış temsilciliklerine bulundukları ülkelerin petrol kaynaklarını ve bu petrol üzerindeki denetim durumları ile ABD’nin bu ülkelerdeki üretimlerden yararlanma olanaklarının araştırılmasını istedi. ABD, Fransa ve İngiltere, petrol ve kapitülasyonlar konusunda, ”Manda“ altında bulunan ülkelerde ABD’ye ”açık kapı“ bırakılması ve kapitülasyonların ABD’nin izni olmadan kaldırılmaması esaslarında anlaştılar. ABD bu tarihte henüz Orta Doğu’ya doğrudan karışabilecek durumda değildi. Çıkarlarını ancak Avrupa Devletleri üzerinde genel bir baskı ve onların kanalıyla sağlamaya çalışıyordu. Ayrıca Amerikan yönetiminin Monroe Doktrini’ne uygun olarak Avrupa sorunlarından kendini soyutlaması, İngiltere ve Fransa’yı Orta Doğu’da İkinci Dünya Savaşı’na kadar rakipsiz bırakmıştı. Bu iki geleneksel sömürgeci ülke bu koşullar ışığında Orta Doğu’yu istedikleri gibi paylaşabilmek olanağına sahip oldular.

Değişen ABD petrol siyaseti 
Ancak her iki dünya savaşının sağlamış olduğu deneyimler ve petrole dayalı hızlı endüstrileşme, o zamana kadar kendi bol petrol rezervlerini kullanıp, bunlar sonucu zenginleşen bir sanayici kesim yaratan ABD’nin, petrolün önemini uluslararası politikada en üst düzeydeki kriter olarak ele almasını gerekli kıldı. Petrole odaklanan ABD dış politikası, nasıl evvelce Güney Amerika’da uluslararası ticaret yapan kuruluşlarının muz cumhuriyeti yönetimlerini kendi istekleri doğrultusunda değiştirmişse petrol için de petrol zengini ülkelerin iktidarlarını yönlendirme ve değiştirme işleriyle uğraşmaya başladı. Özellikle petrolle ilgili gelişen krizlerden sonra petrol zengini Körfez ülkelerinin kontrolüne odaklanan ABD, bunun yanı sıra öteki OPEC ülkelerinin petrol arzını kendi inisiyatifleriyle kontrol altına almalarını engellemeye çalışarak bu ülkelerin dünya petrol ticaretindeki etkinliğini de kırma politikasına hız verdi. Gene, OPEC dışı rezervlerin işlenmesi ve kontrol altında tutulması olgusu da bu politika çizgisinin önemli unsurlarından biri olmuştur.

Son yıllarda ABD dış politikasının, Sovyetlerin dağılmasına paralel olarak petrolü silah gibi veya silahları petrol için kullanmada artan keyfilikte ileri gitmesi özellikle OPEC ve petrol üreten öteki ülkeleri rahatsız etmeye başlamıştır. Ayrıca, ABD’nin İsrail ile olan aşırı yakınlığının da etkisiyle bütün bu davranışlarından rahatsız olmaya başlayan Ortadoğu ülkelerinin çeşitli tepkiler göstermeye başlamaları süreç içinde kaçınılmazlaşmıştır. Ancak bu ülkelerin her şeye rağmen ABD ‘ye bağımlılıklarının sürdürülmesi gerektiği gerçeği bunların radikal davranmalarını engellemektedir. Nitekim bunların başında gelen Suudi Arabistan bu bağlamda tepkiler koymuştur. Ancak, bu ülke ABD için en önemli petrol tedarik kaynağı ise, ABD de Suudi Arabistan için en önemli pazardır.Her iki ülke de birbirinden vazgeçecek durumda değildir. Bu bağlamda, son zamanlarda ABD’nin Suudi Arabistan’dan 10.000 civarındaki askerini çekeceğini söylemesi, bu ülkedeki radikal İslamcıların sürekli eleştiri vasıtası yaptıkları Amerikan askeri varlığının ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Böyle bir gelişme içeride köktendincilerin baskısını azaltması açısından Vahabi rejimini bir anlamda rahatlatma anlamına gelir ki bu da Suudi Arabistan’ın iç siyasetini istikrarlı hale getirmesi açısından önemlidir. Böylelikle ABD’nin, dünyanın en büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan’la ilişkilerinin daha uzun bir süre olumlu çizgide süreceğini söyleyebiliriz. ABD’nin attığı bu adıma, 2. Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ta belli ölçülerde kontrol altına aldığı petrol kaynakları hakimiyeti de eklendiğinde, dünyadaki ”değişken“ petrol arzının önemli bölümünün ABD eline geçtiğini görebiliriz. Irak ve Suudi petrolleri, iklim koşullarının özellikle Rus ve Sibirya petrollerinin olumsuz koşullarına ve nakliye kolaylıklarına göre gerektiğinde daha kolay arttırılabilirlik sunması nedeniyle ABD açısından çok önem taşır. Bu kaynak ülkeler iyi kontrol edilebilirse ABD dünya petrol talebini, en büyük iki üretici olan bu iki ülke aracılığı ile rahatlıkla karşılatabilir ve hatta fiyatları kontrol altında tutabilir. Bu mekanizma ABD tarafından sürekli bir şekilde denetim altında tutulabilirse, dünya üzerinde süper güç olma çabasındaki Almanya, Japonya, Fransa, Çin ve hatta elinde büyük ihraç olanakları olmasına karşın fiyatların düşmesinden çok zarar görebilecek Rusya’ya karşı ABD’nin ciddi bir kontrol mekanizması kurabileceği gerçeği de apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır . Bu bağlamda ABD isterse ;

1) AB ülkelerini, petrol fiyatlarını arttırarak sıkıntıya sokabilir,
2) Bunun tersi olarak, fiyatları düşürerek finansman açısından petrol ihracına dayanan Rusya’yı sıkıntıya sokabilir,
3) Petrol kaynakları bakımından tamamen dışa bağımlı olan Japonya’yı ABD politikaları dışında kendi başına hareket etmesi durumunda sıkıştırabilir.
4) Yüksek kalkınma hızı tutturan ve gelecekte dünyanın en büyük ekonomisi adayı olan Çin’i ve daha az ölçüde gene bölgesel bir güç olma çabasındaki Hindistan’ı yükselen fiyatlarla sıkıntıya sokabilir .

Bütün bunları gerçekleştirebilecek konumda bulunmak herhalde ABD gibi, şu anda dünyanın tek kabadayısı konumuna gelmiş olma özelliğini taşıyan bir ülke için çok önemli ve yaşamsaldır. Ancak dünyada Amerikan hakimiyetini söz konusu eden bu olgunun yanı sıra ABD’nin bu hakimiyeti sağlayabilmenin önemini açıklayıcı başka endişelerine de bu bağlamda değinmek yerindedir.

ABD’nin ekonomik sorunları ve petrol 
Şu anda tek süper güç olarak gözüken ABD, İkinci Dünya Savaşından evvel hem petrol hem kredi ihraç eden ve dünyanın ¾ lük altın rezervlerine sahip ülkesi konumundaydı. 1944 Bretton Woods anlaşması sonunda da dünyadaki hakim para birimi olarak Amerikan doları kabul edilmişti. Sonraki süreç içinde gelişen ekonomik krizler nedeniyle dolar sarsıntı geçirdiyse de ortada onun yerini tam olarak alabilecek başka para birimi olmadığından dolar hakimiyeti devam etti. Dünya petrol piyasası da bu para birimine dayanıyordu ve bu olgu, dünya petrol rezervlerinin ¾ üne sahip Körfez ülkelerini bir anlamda üzerlerine oturdukları ve altın ile eş anlamlı muazzam dolar stoklarının da bekçisi haline getirdi. Bu petrol veya başka deyişle dolar stoklarının bekçisi de ABD’nin bölgedeki yeddi emini İran Şahı idi. Ancak devrim sonucu Şah’ın gitmesi işleri alt üst etti. Dolar sarsıldı, petrol fiyatları arttı.

Gene bu ekonomik krizlerle geçen süreç içinde ABD ekonomisi de çehre değiştirdi. 1945’lerde dünya üretiminin %50 sini gerçekleştiren Amerika şimdilerde dünya üretiminde ancak %25 lik bir paya sahip. Eskiden petrol gereksiniminin %30 kadarını ithal ederken şimdi %60 ‘ını dış alımla karşılıyor. Dış ticaret açığı 2003 ‘lerde 400 milyar doların üzerine çıkan ABD ‘ye yabancı sermaye girişi de azalıyor. Dünyadaki en büyük dış borç ve ciddi bir bütçe açığına sahip olan ABD’nin Federal borcu da 6 trilyon dolar civarlarına geldi.

Petrol ödemesinde Dolar-Euro çekişmesi
Birinci Körfez savaşı nedeniyle ABD ile kanlı bıçaklı duruma düşmüş olan Saddam Hüseyin doların zayıflamasının söz konusu olabileceğini anlayınca 2000 sonbaharında BM’den petrolünü Euro ile satmak için izin istedi. Bu dolardan Euro’ya yönelme girişimi de muhtemelen Saddam’ın sonunun başlangıcı oldu. İran, Rusya, bir kısım OPEC üyeleri, hatta belki de ilerde İngiltere ve Norveç tarafından da benimsenebilecek bu başlangıcı ABD Saddam’a ağır bir şekilde ödettirdi. Parasını belli ölçülerde istediği gibi basan, dolar ile dünya piyasalarını her anlamda kontrol edebilen ama buna karşın ciddi borç ve ticaret açıklarına rağmen dünyanın tek süper gücü olan ABD’nin bu gelişme eğilimlerini kabul etmesi olanaksızdı. Nitekim, şimdilik bu olguyu engellemiş gibi gözüküyor.

Ancak ABD’nin petrolle ilgili kaygı ve girişimlerini yalnız dolarının ve ekonomisinin zayıflamasıyla açıklayamayız. Dünyanın 2020’lerdeki enerji gereksiniminin bugüne göre % 60 civarında artacak olması ve ABD’nin 2020‘lerdeki yıllık petrol tüketiminin bugüne oranla yaklaşık % 33, gelişen ekonomileriyle dünyanın en büyük nüfuslarına sahip Çin ve Hindistan’ın da buna yakın bir artış göstereceği gerçeği ABD’nin petrol kaynaklarını ciddi bir şekilde kontrol altına alma gerekçelerinden bir başkasıdır. Halen günlük 75 milyon varil olan tüketiminin 2010’larda yaklaşık 95 milyon varil ve 2020’lerde 115 milyon varile yükseleceği öngörülen ABD, son yıllarda %3,5 – % 4 civarındaki bir kalkınma hızını sürekli gerçekleştirmiştir. Bunu daha uzun bir süre sağlayacağı olası ve zorunluluk olan ABD için, hem ekonomisini ayakta tutmak ve hem de özellikle, ekonomisine savaş ekonomileriyle zaman zaman ivme kazandırmak bir süper güç olarak kalabilmesi açısından önemlidir.

Rezervler ve olası dar boğazlar 
İlgililerce bugünkü tüketim temposuyla ve bilinen rezervlerle dünya petrol rezervlerinin 40 yıl sonra tükeneceği söylenmektedir. Ancak şu gerçek de bu bağlamda ekonomik açıdan göz önünde tutulmalıdır ki, azalan dünya rezervleri ve buna bağlı azalan üretim ile dünya nüfusunun giderek artan temposuna paralel olarak artan tüketimin ters orantılı olması, dünya petrol fiyatlarını giderek arttıracağı gibi, ülkelerin endüstrilerini petrol tedariki açısından da dar boğaza sokabilecektir. 1970’lerden sonra dünyada hiçbir dev petrol sahası keşfedilememiş olması bu gerçekleri çok açık bir şekilde söz konusu etmektedir.

Bütün bunların yanı sıra dünya için önemli bir gerçek de, şu anki büyük petrol üreticisi ülkelerin hemen hepsinin, dünyanın en istikrarsız ve savaşlara gebe bölgelerinde olmasıdır. Bu ülkelerin petrollerinin kontrol altına alınması veya bu bölgelerdeki ülkeler arasındaki savaşların önlenmesi ile bunlara taraf olunması gibi olgular da bu noktada önem kazanmaktadır. Bu olguların en önemli aktörü de, ekonomik çıkarları ve bu çıkarların korunmasını gerektiren nedenlerinden dolayı dünya jandarması rolünü sahiplenmiş olan ABD’dir.

Kaynakların güvence altına alınması 
Bu kontrol kaygısı nedeniyle, ülkelerinin siyasal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda ABD stratejistleri son 20 yılda, “kaynakların güvence altına alınması” şeklinde adlandırılabilecek strateji planları geliştirmeye başlamışlardır. Bu bağlamda harekete geçen Pentagon, petrol ve doğalgaz açısından zengin olan Orta Asya Cumhuriyetleri bölgesini, bağlı bulunduğu Pasifik Komuta merkezinden alıp dünyanın en büyük petrol yataklarının bulunduğu bölgenin komutanlığı olan, Amerikan Merkezi Komutanlığı (CENTCOM)’na bağlamıştır. Bu girişim, hayati kaynaklara verilen önemi göstermesi ve Amerikan stratejik düşüncesinin uzun vadeli çıkarlarını hesaplayıp önlem alabilme esnekliğini göstermesi açısından çok önemlidir. Ayrıca böyle bir uygulama ve refleks gösterebilme yeteneğinin şu anda dünyada 25 ülkeden meydana gelmiş AB’de veya endüstri devi Japonya’da ve hatta nükleer güç olması nedeniyle süper güç olarak kabul edilebilecek Rusya’da mevcut olamaması önemli bir göstergedir.

Bu bağlamda, çok büyük iddialarla ortaya çıkmış olan AB’nin, uzun vadeli ve enerji gibi hayati sorunlarını planlayabilecek yetenekte olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta AB’nin bu gün için bile enerji kaynaklarını garanti altına alamamış olması ciddi bir zafiyet belirtisidir. ABD’nin 400 milyar dolar civarındaki askeri bütçesine karşın 150 milyar doları bile bulmayan toplam askeri bütçesiyle ve artan ekonomik ve siyasi sorunlarıyla gelecekte koca bir fiyasko olma olasılığını tartışılır hale getiren AB geleceği açısından Türkiye’ye muhtaçtır. Birçok noktada güçsüz olan ve olaylara karşı tavır koymakta zafiyet gösteren Avrupa Birliği, ABD’ye karşı gösterdiği bu güçsüzlüğü, giderek kuvvete ve askeri gereksinimlere muhtaç olma özelliği gösteren ve ekonomik kaynakların yarınlarda giderek artan bir şekilde askeri güçle garantiye alınmasını gerektirecek dünyamızda çeşitli açıklarını Türkiye ile telafi edebileceği gerçeğini hala kavrayamamış gibi gözükmektedir. Bugünlerde Türk ordusunun gücü yabancı kaynaklarda, altı çizilerek yinelenmekte ve güçlü bir Avrupa’nın, ancak Fransız ihtilalinden bu yana süregelen idealleriyle Fransa ve güçlü bir orduya sahip Türkiye’nin beraberlikleriyle meydana gelebileceği söylenmektedir. ABD’nin petrostratejisine karşın hiçbir stratejisi olmayan AB’nin bu gerçekleri göz önüne alması geleceği açısından yaşamsaldır.

Enerji yolları üzerindeki Türkiye ve AB
Dünya haritasında, petrol rezervlerinin en fazla bulunduğu ve bütün bölgelere kuş uçuşu mesafede olduğu kolayca gözüken, bunun yanı sıra bütün petrol sahibi ve dünya barışı için potansiyel sorunlar yaratabilecek ülkelere sınırdaş olan ve bölgesindeki en çağdaş ve büyük ülke konumundaki Türkiye, ayrıca topraklarından geçmesi giderek zorunlu hale gelen petrol boru hatları ve petrol ulaşımını sağlayan deniz yolları nedeniyle özellikle Avrupa için yaşamsal bir ülkedir. Asırlardır yaşamsal önemini bildikleri halde stratejik olarak, büyük ve güçlü Türkiye yerine, parçalanmış ve Sevr sınırları içine hapis olmuş bir Türkiye’yi yeğlemiş olan AB ülkelerinin bu bakış açılarını değiştirmeleri kendileri için yararlı olacaktır. Dünya enerji kaynaklarının en yoğun şekilde yer aldığı Ortadoğu bölgesi, bir anda ateş topuna bürünüp, yanmış ve yıkılmış Yugoslavya gibi anlayamayacakları ve kontrol edemeyecekleri bir bölgedir. Geçmişte yanları başındaki Yugoslavya’da olan vahşeti önleyemeyen AB ülkeleri çeşitli nedenlerle küçülmesini arzuladıkları parçalanmış ve zayıf bir Türkiye’nin yer alacağı Ortadoğu’da neler olabileceğini, istikrarsız bu bölgede ne denli alevlerin yükselebileceğini tahmin edemiyorlar. Böyle bir olasılıkta da, ellerinde zaten olmayan petrolün daha ne kadar kıtlaşacağı ve petrol fiyatlarının onların dahi erişemeyeceği düzeylere çıkabileceğini hala düşünmek istememektedirler. Bunları göz önüne alarak, Türkiye’ye karşı bütün komplekslerinden arınarak ve bunu iyi bilen ABD’yi örnek alarak daha güçlü ve üniter bir Türkiye’nin yanlarında olmasının önemini kavramaları, yaşamsal çıkarları açısından önemlidir.

Yazar: Ali KÜLEBİ

Kaynak: tusam.net/makaleler.asp?id=50&sayfa=25

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Amerikan Gücünün Gerileyişi: Mit mi Gerçeklik mi?

1-) Giriş Bugünkü Amerikan gücü, kendisinden sonra gelen Çin, Rusya, Japonya ve Almanya’nın güçlerinin kat …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret