ankara escort
Güncel Yazılar

AİHS’nin Türk Hukundaki Yeri

1. Uluslararası Hukuk
Uluslararası Hukuk denilen hukuk dalının geleneksel konusu devletler arasındaki ilişkileri düzenlemektir. Bu nedenle, bu hukuk dalına “Devletler Hukuku” ya da “Devletler Umumi Hukuku” denir. Tam anlamıyla devlet niteliğinde olmayan, ama devlete benzer statüde bazı varlıklar da görülebilmektedir. Geleneksel anlayışa göre, devletlerin ve devlete benzeyen varlıkların birbirleriyle ilişkilerinde hangi kurallara uyulması gerektiğini, hakların ve yükümlülüklerin neler olduğunu saptayan hukuk dalı Uluslararası Hukuktur. Uluslararası hukuk, devletlere, uluslararası örgütlere, devlet niteliği kazanmamış örgütlenmiş toplumlara ve uluslar arası toplumun bütününün genel çıkarlarını ya da paylaştığı değerleri ilgilendiren bireylere ilişkin durumlarda doğrudan bireylere yönelik kuralları kapsamaktadır. Dünyanın gelişen ilişkilerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere devletlerin kurduğu fakat devletlerden ayrı bir kişiliğe sahip olan milletlerarası teşkilatlar da gittikçe artan oranda milletlerarası toplumda yer almakta ve onu çeşitlendirip zenginleştirmektedir.

2. Uluslararası Hukuk Kuralları Arasında Hiyerarşi
Kaynaklar arasındaki hiyerarşi denince, birbirine aykırı hüküm taşıyan ve aynı olaya uygulanması gereken antlaşma, teamül ve genel hukuk ilkelerinden hangisine öncelik verileceği ilk akla gelen düşüncelerdir. Burada sorabileceğimiz en basit sorulardan biri “Genel hukuk ilkeleri ile diğer kaynaklar çatışırsa ne olur?”

Mahkeme kararları ile doktrin milletlerarası hukukun yardımcı kaynak olduğunu ve bu sebeple bunlarla diğer kaynaklar arasında bir çatışma olamayacağını hemen hatırlatmakta yarar vardır.

Kaynakların hiyerarşisi konusunda farklı farklı görüşler olmakla beraber, milletlerarası hukuk kendisi kurallar hiyerarşisi ile ilgili açık kural koymamaktadır. Farklı görüşlerden pozitivist hukukçuların oluşturduğu akımın üstlendiği düşünce; milletlerarası hukuk kuralları arasında bir hiyerarşi olmaması gerekir. İç hukuktaki hiyerarşinin sebebi merciler olduğundan ve milletlerarası hukuk dalında ise kuralları koyan meriler arasında bir hiyerarşi yoktur. Bu görüşe göre antlaşma ile teamül arasında bir ast-üst ilişkisi yoktur. Bununla beraber, bazı milletlerarası hukuk kurallarının açık kesin ve ispata gerek göstermeyen ve anayasal olduğu ve diğer kurallardan daha esaslı ve daha önemli oldukları ve onlardan önce geldikleri de kabul edilmektedir. Mesela Birleşmiş Milletler(BM) Antlaşmasının 103. maddesi, bir üye devletin BM Antlaşmasından doğan yükümlülükleri ile sıradan antlaşmalardan doğan yükümlülükleri arasında bir çatışma olursa, Antlaşma yükümlülüklerinin üstün olacağını öngörmektedir.

Milletlerarası hukukun bazı kuralları daha temeldir ve önemlidir. Mesela jus cogens kurallara aykırı antlaşmalar ve teamüli kurallar olamaz, olurlarsa batıl olurlar.

3. Uluslararası Hukuk Ve İç Hukuk 
Uluslararası hukukla iç hukuk değerlendirmelerini yaparken karşımıza iki ihtimal çıkar: i)ya bu iki hukuk düzeni birbirinden bağımsız, ayrı iki düzeni oluşturmaktadır ii)ya da bir takım farklılıklara rağmen iki hukuk düzeni de bir bütünün parçalarıdır. Şimdi u konudaki görüşleri maddeler halinde inceleyelim.

a)İkici (dualiste) görüş
Bu görüşe göre, uluslar arası hukuk ile iç hukuk birbirlerinden farklı ve bağımsız iki ayrı hukuk düzenini oluşturmaktadır. Bu görüşün savunucuları, ki en bilinenleri Alman hukukçu H. Tripel ile İtalyan hukukçu D. Anzilottidir, görüşlerini iki temel nedene dayandırmaktadırlar. Birinci neden, kapsadıkları alanlarla ilgilidir. Yani iç hukuk daha çok tüzel kişilerle ilgilenirken, uluslar arası hukuk ise genellikle devletler arasındaki ilişkileri düzenlemektedir. İkinci neden ise, söz konusu hukuk düzenlerinin kaynaklarının farklı yerlerden doğmuş olmalarıdır.

Bu görüşü kabul edilirse şu sorunlarla karşılaşırız: en başta ikisi de farklı hukuk düzenleri oldukları için uyuşmazlıkları söz konusu olamayacaktır. İkinci olarak ise; bir hukuk düzeninde oluşturulan kuralların, kural nitelikleriyle ötekinde hukuksal etkiler doğurması mümkün olamayacaktır.

b)Tekçi (moniste) görüş
Tekçi görüşe göre dünyada varolan hukuk düzeni tek bir düzen olup, uluslararası hukuk ve iç hukuk düzenleri bu bütünün birbirinden bağımsız birer parçalarıdır. Bu noktada ise üstünlük sorunu ortaya çıkıyor. Bu konuda da iki görüş vardır. i)ulusla arası arena da devletten üstün bir varlık yoktur. ii)iç hukuk uluslararası hukuka üstündür. Bu görüşü savunanlar ise iki ana okul çerçevesinde toplanmışlardır.

A- Gerçekçi (realiste) okul görüşü
B- Normcu (normativiste) okul görüşü

Yukarıda ana hatlarıyla belirtmeye çalıştığımız kuramsal görüşlerden hiçbiri uygulanan hukuku tam olarak yansıtmamaktadır. Uygulama uluslar arası hukuk ile iç hukuk düzenleri arasında her hangi birinin ötekine genel ve ilkesel üstünlüğüne kesin karar verme olanağı tanımadığı ortaya çıkmaktadır. Uluslararası hukukun iç hukuk düzenlerine üstünlüğü bir konuda genel bir biçimde kabul edilir: uluslararası sorumluluk.

Uluslararası hukuk ile iç hukuk arasında ilişkilerde her devletin durumunu özel olarak değerlendirmek gerekir.

II. Uluslararası Hukuk Ve Türk Hukuku
1.Anayasa Hükümleri

1982 Anayasasını incelediğimiz zaman, uluslararası hukukun, Türk hukuk düzeninin bir parçası olduğu yönünde herhangi bir genel ilkeye rastlanmamaktadır. Buna karşılık Anayasanın 90. maddesinde Türkiye’ nin taraf olduğu antlaşmaların yasa hükmünde olduğunu söyleyerekten, antlaşmaların iç hukukumuzda doğrudan etki doğurmasını kabul etmiş bulunmaktadır.

1982 Anayasası m.90: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

Ekonomik, ticari yada teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan antlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yükleme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunamamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde bu antlaşmalar, yayımlarından başlayarak ili ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur.

Milletlerarası bir antlaşmaya dayanan uygulama antlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik veya idari antlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren antlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü antlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır.

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

Aynı şekilde Anayasanın 15, 16, 42. ve 92. maddelerinden kimi sınırlı konulara ilişkin olarak uluslararası hukuk kurallarının Türk hukuk düzenin de doğrudan hüküm doğuracağı ortaya çıkmaktadır. Anayasamızın 15. maddesi savaş, seferberlik, sıkı yönetim ya da olağanüstü durumlarda temel hak ve özgürlüklerin, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla sınırlandırılabileceğini kabul eder. 16. maddede ise temel hak ve hürriyetler, yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlandırılabileceğini kabul eder. 42. maddede; Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarının ana dili olarak okutulmayacağını belirtir. 92. maddede ise uluslar arası hukuka iki gönderme yapılır. Birincisi; savaş ilanı konusunda T.B.M.M.‘nin yetkili olduğunu bildirir, ikincisi ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine yada yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ de bulunmasına izin verme yetkisinin T.B.M.M.’ye ait olduğunu söyler.

2.AİHS(Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)
Uluslararası sözleşmeler; imzacı devletlerin tek taraflı taahhütlerini içeriyorken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi taahhütlere bağlılığı denetleme sistemi kurmasıyla, sözleşmelere ciddi bir yenilik getirmiştir.

Türkiye 1954 yılında imzalayıp onayladığı AİHS’ nin, 1987 yılında Komisyonun ve 1989 yılında Divan’ın yargılama yetkisini tanımasıyla denetleme sistemine dahil olmuştur.

Avrupa’nın birleşmesi yolundaki düşünceler üzerine bir araya gelen devletler, daha yakın birliğe kavuşturacak örgüt kurma amacıyla Avrupa Konseyi Statüsünü 1949 yılında imzalamışlardır. Aynı yıl içinde sözleşme hazırlanmasını kararlaştırmışlar ve Türkiye dahil on iki üye ülke, AİHS’ni imzalamışlardır.

Sözleşme 1953 yılında yürürlüğe girmiş, TBMM’si 1954 yılında 6366 sayılı kanunla sözleşmeyi onaylamıştır.

Sözleşmenin girişinde; Konseyin amacının üyeler arasında daha sıkı birlik kurmak olduğu, bu amaca ulaşmak içinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisindeki hakların her yerde etkin olarak uygulanması, insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi bunun içinde hakların güvenceye kavuşturulmak istenildiği açıklanmıştır» Sözleşmenin 1.maddesi, hakların üye devletlerin sınırları içindeki herkese tanınacağına amirdir.

Sözleşmenin 52.maddesi, üye devletlere sözleşme hükümlerinin kendi iç hukuklarında fiilen nasıl uygulanmasını sağladıkları konusunda açıklama yapma yükümlülüğü getirmiştir.

Sözleşmenin 55.maddesi, sözleşmenin yorum ve uygulamaları hakkındaki uyuşmazlıklarda, üye devletlerin kendi aralarında ikili anlaşma yapabilmelerini sınırlamaktadır.

Bu sözleşme, Konsey üyesi ülkelerin imzalarına isteğe bağlı olarak açık bırakılmış, keza önceden haber vermek şartıyla sözleşmeye taraf olmaktan vazgeçme imkanı da vermiştir.(söz.58, 59)

Zaman içinde sözleşmede değişiklik yapan veya maddi kurallar, haklar tanıyan, ek protokoller üye devletlerin imzasına açılmıştır. Protokollerin maddi ve usul kurallarının, sözleşmenin ayrılmaz parçası olduğu, sözleşmenin bütün hükümlerine tabi olduğu belirtilmektedir, (l. ek protokol m.5 vd.)

Türkiye, yargı yetkisini tanıyan beyanında, bazı çekincelerini bildirmiştir. Buna göre, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, askeri personelin hukuki statüsü ve disiplin sistemiyle ilgili konularda, demokratik toplum kavramının T.C. Anayasasında ki ilkelere uygun yorumlanması gibi çekinceler sunmuştur. Bakanlar Kurulunun 1992 yılındaki kararıyla, söz konusu çekincelerini kaldırdığını Konseye bildirmiştir.

3.Anayasa ve AİHS ilişkisi
Anayasamız açıkça AİHS’ ne kanun gücü vermiş olmakla beraber, anayasaya aykırılığının ileri sürülememesi özelliği vererek, kanundan daha güçlü hale getirmek istemiştir. Bu durumda anayasaya aykırı AİHS’ si hükümlerinin yürürlükte kalacağı kabul edilmiştir. Sözleşme hükümleri anayasaya aykırı olsa dahi geçerli mevzuat olarak yürürlükte kalmasının yanında, Türk kanunlarında değişiklik getirdiğinde sonraki kanun olma özelliği nedeniylede, kanun hükmünü zımmen ilga etmiş olacaktır. TBMM bir kanunu değiştirme yetkisine sahip olmasına karşın, sözleşmeyi değiştirme yetkisine sahip değildir. Yine Anayasa hükümlerini değiştirebilen TBMM, sözleşmede değişiklik yapabilme yetkisine sahip değildir. Ayrıca, Türkiye sözleşmeyi onaylayarak, Anayasada dahil iç hukukun sözleşmeye uygun olması taahhüdünde bulunmuştur. Anayasadan kaynaklanan bir hak ihlali halinde dahi, AİHM sözleşmeye aykırılık tespiti yaparak Türkiye’yi mahkum edebilmektedir. Türkiye Anayasası da dahil bütün mevzuatının sözleşmeye uygun olacağı taahhüdünde bulunmuş, ihlal halinde de yargılanmayı kabul etmiştir. Dolayısıyla Anayasanın temel hak ve özgürlükleri ve protokoldeki maddi hükümler ve sözleşmenin hükümlerine uygun olmak zorundadır.

Buradan şu sonuç açıkça çıkmaktadır ki, sözleşme hükümleri anayasanın hükümlerinden yukarıda korunmaktadır. Bu nedenle AİHS’nin etkisi, değeri, sonucu itibariyle Anayasadan üstün norm niteliğindedir. Yani normlar basamağında en üst sırada AİHS bulunmaktadır. Bu yorum Avrupa Konseyi statüsünün amacı ve sözleşme ile sağlanmak istenilen hukuk birliği amacına da uygundur. 800 milyon Avrupa’ nın insan hakları kapsamlı ortak hukuku nitelemesi de böyle olmayı gerektirir. Ayrıca devletlerin birbiri aleyhine sözleşme hükümlerini ihlal halinde AİHM’ ne başvurmaları da bu yorumu doğrulamaktadır.

Anayasa Mahkememiz, hukuk devleti tanımını yaparken “anayasanın açık hükümlerinden önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkelere uygun olması gerektiğini belirtmiştir. Bu yorum sözleşmelerin anayasadan önceliği bulunduğunu dolayısıyla anayasadan üstün norm kabulünü doğrulamaktadır. Türkiye de başlayan bu tartışmada, değişik görüşler savunulmakta değişik ülkelerdeki gibi farklı eğilimler zamanla değişmektedir. Sözleşme ve AİHM kararlarına uyma yükümlülüğü her devletçe kabul edilmesine karşın sözleşmelerin normlar hiyerarşisindeki yeri genellikle tartışma konusu olmuştur. Her ülkede anayasa gücünde olduğu, kanun ile anayasa arasında olduğu, anayasa üstü olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Almanya da, sözleşmelerin dayanağı olan anayasa gücünde olması görüşü genel kabul görmüştür. .İsviçre de, uluslararası hukukun iç hukuka önceliği temel ilkesinden hareket edilmektedir. İsviçre ceza yargılaması açısından sözleşmeler anayasaya eşdeğer görülmektedir.

İspanyada AİHS’ nin anayasadan üstün olduğu ağırlıklı olarak kabul edilmiştir, İspanyada anayasanın da sözleşmeye uygun yorumlanması görüşü geçerlidir.

Avusturya Hükümeti bir dava nedeniyle Bakanlar Komitesine yaptığı açıklamada, AİH Sözleşmesinin maddi hükümlerinin Avusturya anayasa hukukunun bir parçası olduğundan, ulusal mahkemelerce doğrudan uygulanacağını bildirmiştir. Sözleşmeyi anayasasına eşdeğer gören Avusturya, yasalarında sözleşmeye uygun olması gerektiği yolunda düzenleme yapmıştır.

Hollanda anayasasına göre sözleşmelerin anayasanın üzerinde olduğu yalnızca nitelikli çoğunlukla kabul edilmesi, gerekmektedir. Bir dava nedeniyle Hollanda Hükümetinin Bakanlar Komitesine yaptığı açıklamada, Sözleşmenin iç hukukta doğrudan uygulanabilir olduğunu ve mahkemelerce de böyle uygulandığını bildirmiştir. Sözleşmelerin anayasa karşısındaki yeri, tartışmayla sonuçlanabilecek kapsam, ve nitelikte değildir. Bir anlamda bir tercih yapılarak konunun anayasa düzeyinde açık düzenlemeye kavuşturulması ihtiyacı gözükmektedir.

Ancak, 41 üye ülkenin anayasalarının da, sözleşmeye uygun olma yükümlülüğü ve uyulmadığında da mahkemece yargılanarak mahkum olabilmesi ayrıca anayasada dahil sözleşmeye uygunluk denetimi sistemi sözleşmelerin anayasadan üstün olmasını zorunlu kılmaktadır kanısındayım. Nitekim Türkiye anayasası da, sözleşmeden esinlenmekten öteye tıpkı alıntılar yaparak sözleşmeyi anayasal hüküm haline getirmeye çalışmıştır. Diğer üye ülkelerde de bu yöndeki gelişmeler görülmekte ve hukuk birliği sağlanarak Avrupa Konseyinin asıl amacına yaklaşılmaktadır. Sözleşme kısaca 41 üye ülkenin insan hakları anayasası olarak görülmelidir.

4.AİHS’ nin Ülkeler Açısından Yorumu
AİHS ülkeler açısından iki türlü yorumlanmıştır.

a)Yasalar Üstünde Değer Taşıdığı Ülkeler
Avrupa Sözleşmesi’nin “Parlamento’ nun çıkardığı olağan yasalar” üzerinde bir yerde bulunduğunu ülkelere örnek olarak Avusturya, Hollanda ve Fransa verilebilir.

4 Mart 1964 tarihinde, Avusturya Parlamento’ su Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Anayasal değer kazandıran bir Anayasa değişikliği kabul etmiştir. Böylece AİHS Avusturya’ da yasaların uymak zorunda oldukları bir üst kural olarak yer almaktadır.

Hollanda da ise, Anayasa’nın 66. maddesi, Hollanda iç hukuku ile sözleşmelerden kaynaklanan Uluslararası Hukuk arasındaki ilişkilerde, “krallık içinde yürürlükte olan yasal hükümlerin, yürürlüğe girişlerinden önce ya da sonra onaylanmış olsun, kişilere hak ve yükümlülükler getiren bir sözleşmenin hükümleri ile çelişmeleri durumunda uygulanma imkanı kalmaz.” Diyerek, AİHS’ nin ülke hukuk düzeyinde en üst derecede kural olarak uygulanacağını göstermektedir.

Fransa da ise biraz daha uzun bir süreçten sonra, 20 Ekim 1989 tarihli “her halükarda yasaya karşı uluslararası antlaşmanın uygulanması gerektiği” gibi bir kararla, bu konudaki tartışmalar sonlandırılmış olup, AİHS’ yi yasaların üstünde uymak zorunda oldukları bir üst kural olarak görmüşlerdir.

b) Olağan Yasalara Eşdeğer Taşıdığı Ülkeler
Usulüne göre yürürlüğe girmiş Sözleşmenin yasa değeri taşıdığı ülkelere örnek olarak Federal Almanya ve Türkiye’yi verebiliriz.

Almaya Anayasasının 59. maddesinde Almayan’ da Sözleşmenin federal yasa değerinde olduğu kabul edilmiştir.

Asıl konumuz olan AİHS’ nin Türk hukukundaki yerini ise Anayasamız 90. maddesinde belirtmiştir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya’ ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”

5.AİHS’ nin Türk Hukukundaki Yeri
AİHS’ nin Türkiye Anayasasındaki bu konumu hakkında farklı düşünceler mevcuttur. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bir grup AİSH’ nin Türkiye’deki uygulamasının yasa değerinde olduğudur. Bir başka grup ise AİHS’ nin, Anayasa üstü olup normlar hiyerarşisinin en üst noktasında bulunduğudur.

AİHS’ nin Türk hukukunda yasalarla eşit değerde olduğunu ileri sürenlerin söylemlerini şöyle özetleyebiliriz:

“Anayasamızda antlaşmaların Anayasaya aykırılıklarının öne sürülememesinin öngörülmesi olgusunun antlaşmaları yasalarımıza üstün tuttuğu yolunda yorumlanamayacağı, Anayasamızda antlaşmaların “kanun hükmünde” olmalarının değil, ama yasaların üstünde olmalarının açıkça öngörülmesi bir mantık gereği olmaktadır. Nitekim antlaşmaların kimi koşullarda yasaların üstünde kabul eden Fransız Anayasasında (madde 55) bu durumun açıkça bildirildiği görülmektedir. Oysa, Türk Anayasasında bu yola başvurulmaması bu hükmün başka amaçlarla ilgili düşünüldüğünü ve antlaşmaların yasalara üstünlüğü konusunda herhangi bir anlam taşımadığını göstermektedir. İkinci olarakta anayasamızın sonradan çıkartılacak bir yasanın varolan bir antlaşmaya aykırı olmayacağı yönünde herhangi bir hüküm içermemesi karşısında bu yolla yapılacak bir yasanın, ortaya çıkaracağı uluslararası sorumluluk sorunlarına rağmen iç hukuk düzenimizde geçerli olması gerekmektedir. Sonuç olarak, Türk hukuk düzeninde antlaşmalarla yasalar eşdeğerli olarak kabul edilip, ilke olarak, birinin ötekine üstünlüğü yoktur. Bunun tek kural dışılığını anayasamızın 15, 16,, 42 ve 92. maddelerde düzenlenen konularda varolan yada yapılacak olan antlaşmalar oluşturmaktadır.

İkinci görüşü iddia edenlerin ileri sürdükleri düşünceyi şöyle özetleyebiliriz:
“Anayasamız, sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu belirttikten sonra, anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği özelliği vererek yasa üzerinde bir konuma getirmiştir. Anayasa tasarısı hazırlanırken, sözleşmelerden alıntı yapmaktan öteye uygunluk sağlanmaya çalışılarak AİHS rehber kabul edilmiştir. Sözleşmenin 1.maddesi iç hukuk kurallarımızın sözleşmeye uydurulacağı taahhüdünü içerdiği gibi, AİHM’ nin yargılama yetkisi tanınarak sözleşmeye aykırılık halinde müeyyideyle karşılaşmak kabul edilmiştir. Yine sözleşmenin 41 inci maddesi uyarınca sözleşmenin yorumu ve uygulanması konusunda AİHM’ nin yetkisin kabulü sözleşmenin üst norm olarak, kabulünü gerektirmektedir. Üye devletlerin sözleşmeye aykırı uygulamaları ve mevzuatı olan diğer üye devleti şikayet hakkı sözleşmenin bir anlamda insan hakları anayasası düzeyinde olduğunu göstermektedir. İhlal doğrudan anayasadan kaynaklandığında, AİHM’ nin sözleşmeye uygunluk denetimi yapması, anayasanın sözleşmeye uygun olmasını zorunlu kılmaktadır. Anayasanın ulusal merciiler de değiştirilebilmesine karşın sözleşmenin ancak üye ülkelerin uluslararası organlarınca değiştiriliyor olması sözleşmeye değiştirilemez bir güç vermektedir. Sözleşmenin yapılış şekli itibariyle devletler topluluğunca yapılması, bir devlet hukuku olan anayasadan üstün tutulmayı gerektirmektedir. Avrupa Konseyinin kuruluş amacının hukuksal birliği sağlamak olması bu ortak hukukun üye devlet anayasasından üstün tutulmayı zorunlu kılar. Anayasanın hükümleri de dahil iç yargı yolunun tüketilmesi, sözleşmeye aykırılığın ulusal sınırlar içinde giderilmesini amaçladığından anayasa sözleşmenin değer olarak altında olmayı gerektirir. Sözleşmenin özelliği, AİHM ‘nin kararlarının etki ve değeri ve Bakanlar Komitesinin sözleşmeye ve mahkeme kararına uygunluğu sağlama görevi sözleşmenin anayasalardan üstünlüğünü kabul etmeyi zorunlu kılmaktadır. Anayasaya aykırı olsa da geçerli AİHS, Anayasanın üzerinde olup, normlar hiyerarşisinde en üst norm niteliğindedir.

III. AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)
1.AİHM’nin Niteliği

Üye devletin, hâkim statüsündeki bir üyesinden oluşan AIHM , sözleşmede kabul edilen yükümlülüklere uygunluğu denetlemek için kurulmuştur. Komisyon ve Divan’ dan oluşan ikili yargılama yerine 11 nolu protokolle 1 kasım 1998 tarihinden itibaren AİHM ismiyle tanımlanmaktadır.(söz.m.19)

Mahkemenin görevi, sözleşmenin yorumu ve uygulanmasına dair tüm konuları kapsamakta, yargı yetkisinin olup olmadığı hakkındaki uyuşmazlıklarda da yetkili kılınmıştır.(söz.m.32)

Mahkemenin kesinleşmiş kararlarına, davada taraf olan üye devlet uyma taahhüdünde bulunmuştur.(söz.m.46) Mahkemeye bireyler başvurduğu gibi, üye devletlerde birbirleri aleyhine başvurabilmektedir.(söz.m.33, 34) Mahkeme, kararının uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesine kesinleşmiş kararını göndererek görevini tamamlamaktadır.(m.46) Ayrıca Mahkeme, Bakanlar Komitesinin talebi üzerine, sözleşmenin yorumlanmasıyla ilgili sorunlarda görüş bildirebilmektedir. (söz.47, 48, 49 m., ayrıca içtüzük m.69-77)

2.AİHM’ nin Kararlarının Niteliği
AİHM sözleşmenin ihlalini tespit ettiğinde üye devleti mahkum ederek, gerektiğinde tazminata karar vermektedir. İhlal genellikle uygulamadan kaynaklanmakla beraber, bizzat kanuni mevzuatın kendisinden de kaynaklanabilmektedir. Uygulamadan kaynaklanan ihlal hallerinin tekrarlanmaması idari tedbirlerle mümkün olabilmektedir. Ancak, ihlal doğrudan kanunun uygulanmasından kaynaklanıyorsa AİHM’ si her ne kadar ‘kanun değişikliğini tavsiye’ kararı olamasa da ihlalin tekrarlanmaması yükümlülüğü zorunlu olarak kanuni değişikliği gerektirmektedir. Diğer yandan AİHM, kararlarında gerekçe ve hüküm bölümü KARAR başlığı altında birlikte yazılmaktadır. Dolayısıyla teknik olarak hüküm bölümü ve gerekçe bölümü ayırımıda yapılamadığından, ihlale neden gösterilen gerekçe doğrudan bağlayıcı bulunmaktadır. Gerekçe, açıkça kanun değişikliğini gerektiriyorsa, ihlalin tekrarlanmasını önlemek için kararın gereği olarak kanun değişikliği yapmak zorunlu olmaktadır. Nitekim Bakanlar Komitesi, üye devletin ihlalin tekrarlanmaması için nasıl bir tedbir aldığını takip etmekte ve yeterli tedbir alındığı kanaatine ulaştığında bir raporla, dosyayı kapatmaktadır.

AİMH bazı davalarda doğrudan soyut norm denetimi de yapmaktadır. Açıkça zarar gören sıfatını, dolaylı mağdur veya mağdur olma ihtimaline kadar genişleterek, kanun hükümlerinin sözleşmeye aykırı olduğu yönündeki başvuruları inceleyerek karar verebilmektedir. AİHM bazı davalarda ihlal tespiti yaptıktan sonra, tazminat istemini saklı tutarak erteleyebilmektedir. Bu arada Hükümetin ihlali önleyici, mağduriyeti giderici aldığı tedbirleri beklemekte ve buna göre tazminatın miktarını tespit ederek karar verebilmektedir. Yine sözleşmede (m.41) ihlal kararı üzerine, devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderebiliyorsa, mahkeme gerektiği takdirde tazminata karar verebilmektedir. Bazı kararlarında, AİHM kendi kararıyla ihlal tespiti yapmış olmasının, başvurucu için yeterli bir tatmin oluşturduğu gerekçesiyle tazminat talebini reddedebilmektedir. AİHM yargılama boyunca tarafların dostane anlaşması yolunda özenli ve gizli bir çaba göstermekte ve genellikle davaların dostane şekilde sonuçlanmasını arzulamaktadır. Tarafların dostane anlaşması AİHM’ yi doğrudan bağlayıcı olmamakta, anlaşma şartlarını inceleyerek olayın özelliğine uygun yeterlilikte değerlendirdiğinde dostane çözümü kabul ederek davanın düşmesine karar vermektedir.

3.Mahkemenin Sözleşmeyi Yorumu
Mahkemeye başvurular, Sözleşmeye taraf devletlerin yasama, yürütme ve yargı organlarının tavırlarını gözden geçirilmesi talebiyle yapılır. Sözleşme, taraf devletlerin egemenlik hakları ile Sözleşme kurumlarının denetim gücü konusunda bir denge oluşturma çabası içerisindedir. Sözleşme taraf devletlerin karşılıklı menfaatleri için haklar değiştirmelerine imkan sağlayan geleneksel anlamda bir Sözleşme olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Sözleşmenin konusu ve amacı, bireylerin temel haklarının hem vatandaşı olduğu devlete karşı, hem de diğer taraf devletlere karşı korunmasıdır.

Sözleşmede yer alan hükümlerinin amacını tespit etmek ve hayata geçirmek açısından Sözleşmenin Mahkeme tarafından yorumu çok önemli bir ihtiyaçtır. Sözleşmede yer alan güvencelerin pratik ve etkin olmasını sağlayacak şekilde Sözleşme yorumlanmalıdır.

Sözleşmenin belirli karakterlerini dikkate alarak mahkeme birkaç yorum prensibi getirmiştir. Bu prensiplerden en önemlileri şunlardır. İlk olarak, milli hukuklarda yer alan benzer kavramlara karşı Sözleşme kavramları bağımsızdır. Birçok hükmünde Sözleşme taraf devletlerin iç hukuklarında bulunan kavramlara yer vermektedir. Sözleşme kavramlarına verilecek olan somut anlam milli hukukun bu kavramlara verdiği anlamla özdeşleştirilecek olursa, çeşitli taraf devletlerin milli hukukları farklı şekillendiğinden dolayı Sözleşme sistemi altında eşit olmayan bir koruma söz konusu olurdu. Bu tür bir eşitsizlikten kaçınmak ve Sözleşmede korunan haklar açısından ülkeler arası tutarlılığı sağlamak amacıyla Mahkeme, Sözleşmede kullanılan terimlerin iç hukuklardaki anlamlarından bağımsız olduklarını kabul etmiştir. Bununla birlikte, ilgili devletlerin yasaları büsbütün önemsiz değildir; analiz için başlangıç noktaları oluşturur. Benzer şekilde, taraf devletlerin hukuk sistemlerinin mukayeseli çalışılması ortak yaklaşımların varlığını ve Sözleşmedeki kurumların özünün tek tip olmasını ortaya koyabilir.

İkinci olarak, toplumun değişen ihtiyaçlarına göre Sözleşme güvenceleri uyarlanarak Sözleşme metni geliştirici olarak yorumlanmalıdır. Sözleşmede ifade edilen kavramların çoğu, demokratik toplumun hukuki ve sosyal yapısıyla bağlantılıdır. Bunun sonucu olarak, Sözleşme normları statik olmayıp zamanın geçmesi ile ilerlemeye ve geliştirmeye açıktır. Sözleşmenin zaman içinde etkisiz kalmasının önlenmesi ve demokratik toplum hayatındaki değişen değer yargılarını yansıtılması açısından geliştirici yorum tarzının benimsenmesi çok önemli bir ihtiyaçtır. Mahkeme bu işlevinin farkındadır ve bunu kararlarında açıklıkla dile getirmektedir. Tyres davasında , örneğin, Sözleşmenin yaşayan bir enstrüman olduğuna açıklıkla vurgu yapılmıştır. Bu yaklaşımın sonucu olarak Mahkeme, Sözleşmenin önceden izin verdiği bazı durumları daha fazla izin verilemez bulmuştur. Örneğin, evli olmayan anne ile kızının aile ilişkileriyle ilişkili bir davada Mahkeme, evlilik içi çocukla evlilik dışı çocuk arasındaki geçmişte kabul edilebilir bulunan farklılaştırmanın daha fazla kabul edilebilir olmadığına karar vermiştir. Diğer bir örnek, Kuzey İrlanda’da homoseksüelliği cezalandıran kanununun Sözleşmeye aykırı olduğu tespitini, yasanın kanunlaştığı dönemle mukayese edildiğinde günümüzde homoseksüellere karşı büyük oranda Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde hoşgörü mevcut olduğunu, dolayısıyla ceza tehdidinin uygulanması yerinde olmadığı gerekçesine dayandırmıştır.

Sözleşmenin geliştirici şekilde yorumlanmasının elbette sınırları vardır. Prensip olarak, güvence altına alınan hakların genişletilmesi “yasama” faaliyeti ile, yani ilave protokollerle yapılmalıdır. Ancak, Sözleşmedeki mevcut hakların önüne olayların geçmesini önlemek ve günümüz ile yarının Avrupa toplumlarının uyumunu sağlamak açısından Mahkeme önemli bir sorumluluğa sahiptir.

Üçüncü olarak, taraf devletlere Sözleşmede güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesinin yöntemi hakkında takdir yetkisi tanınmıştır. Bazı konularda Sözleşmenin metni esnek olmaktan ziyade oldukça sınırlıdır. Örneğin, 5. maddenin 3. fıkrası bir suç işlendiği şüphesi ile gözaltına alınan herkesin “en kısa zamanda” (hemen) hakim önüne çıkarılmasını düzenlemiştir. “hemen” kavramının yorumu ve uygulamasında hareket alanı oldukça sınırlıdır. Bununla birlikte, bir bütün olarak Sözleşme genel ifadelerle standartlar koyar, tek tip kurallar koymaz. Sözleşme standartlarını yerine getirme, ülkelerin hukuki, sosyal ve siyasi şartları ve yetenekleri doğrultusunda farklı şekillerde olabilir. Milli makamlar, öngörülen standartları hayata geçirme yolları hakkında bir tercihe veya bir takdir yetkisine sahiptir (Örneğin, Sözleşme işkence yasağını içerir, bunun nasıl yapılacağı milli Devletlerin yetkisi içindedir). Strasbourg içtihat hukuku bu durumu, taraf devletlerin “hareket alanı”na sahip oldukları şeklinde ifade etmektedir. Mahkeme, Sözleşmenin ihlali tespit edilirse, milli makamlar hareket alanlarını aşmışlardır demektir.

Mahkemenin ekonomik bağımsızlığını halen sağlayamamış olması, mahkemenin yorum faaliyetini olumsuz etkileyebilecek niteliktedir. Mahkeme, Avrupa Konseyinden bağımsız bir bütçeye sahip de?ildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin giderleri Avrupa Konseyi tarafından üstlenilmektedir. Avrupa Konseyinin gelirlerine ise üye ülkelerin katkıları oluşturmaktadır. Mahkemenin kararlarından tatmin olmayan ülkeler mali katkıda bulunmakta gönülsüz davranabilmektedirler. Bütçe yoluyla mahkeme etkilenmeye çalışılmaktadır. Bu durumu iyileştirme arayışları devam etmektedir.

İyileştirme çalışmalarında Avrupa Birliği’nin bütçe yönteminin esas alınması önerilebilir. Avrupa Birliği’nin ve Birliğin Lüksenburg’da bulunan yargı organının bütçesi, üye ülkelerin katkılarından değil, üye ülkelerde geçerli olan Katma Değer Vergisinin belli bir oranının Birliğe aktarılması yoluyla oluşturulmaktadır.

4.Mahkeme Kararlarının Türk hukukunun Gelişimine Katkısı
Sözleşme sistemi insan haklarını korumaya yönelik iç hukuktaki mekanizmaları tamamlamaya yöneliktir, iç hukuktaki mekanizmaların yerini almaya yönelik değildir. Bunun nedeni, insan haklarının uluslararası seviyede korunmasının mümkün olmamasıdır. Bugün mahkemenin yargı alanında 800 milyon insan yaşamaktadır. Mahkeme istemiş olsa bile, 41 devlette her gün binlercesi gerçekleşen insan hakları ihlallerini engelleme veya müeyyideye bağlayabilme konumunda değildir. Pratikteki söz konusu olan rakam buna imkan vermez. Düzeltme, iyileştirme milli otoritelere bırakılmak durumundadır. Mahkeme, taraf devletlerin devlet menfaatleri ile birey çıkarları arasındaki dengeyi çok aşırı olarak devlet menfaatleri lehine bozmadıkça müdahale etmemektedir. Sözleşmenin ikincilliği ve tamamlayıcılığı Mahkemenin Sözleşme haklarını geliştirmesini önemli ölçüde sınırlamaktadır.

Taraf Devletler iç hukuklarını Sözleşme ile uyumlaştırmak yükümlülüğü altındadır; ancak, bu uyumu nasıl gerçekleştireceği konusu ilgili Devlete kalmış bir konudur. Böyle olmakla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir devletin mevzuatının veya uygulamasının Sözleşme ile uyum içinde olup olmadığını tespitte son sözü söyleme hakkına sahiptir. Taraf Devletler Sözleşmeyi yorumlama ve uygulama yetkisini mahkemeye vermişlerdir.

Mahkeme Sözleşmeyi yorumlarken dinamik bir yorum anlayışı benimsemektedir. Birinci maddede ifade edilen “hak ve özgürlükleri sağlama (secure)” devamlılık arz eden bir süreçtir. Mahkeme bir devletin belirli bir hukuk normunun veya pratiğinin Sözleşmeyle uyum içinde olmadığına karar verdiği zaman ilgili Devlet normlarını veya uygulamalarını Sözleşmeyle uyumlu hale getirmek için gerekli değişiklikleri yapmak yükümlülüğü altındadır. Bu konuda genel devlet uygulamaları mevcuttur.

Avrupa İnsan hakları Sözleşmesini iç hukukun parçası yapmak yükümlülüğü mevcut olmamasına rağmen, Sözleşmedeki hakların iç hukukta yeterince korunabilmesi için bunu iç hukukun parçası yapılmasının en etkin yollardan biri olduğunu Mahkeme kararlarında ifade etmiştir. Sözleşmenin iç hukukun bir parçası haline getirilmesi kendiliğinden Sözleşmeye bağlılığı sağlayamayacak olmakla birlikte, milli mahkemelere Sözleşme hükümlerini direkt uygulama fırsatı verecektir.

Yeni Mahkeme, mirasçısı olduğu Divan ve Komisyon gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal eden milli mevzuatları geçersiz sayma, idari kararları iptal etme, mahkeme kararlarını bozma yetkisine sahip değildir. Mahkeme sadece bir tespit yapar. Sözleşmeye aykırılığı tespiti yapılan durumun ortadan kaldırılması ilgili devletin sorumluluğundadır. Devletin bu sorumluluğunu yerine getirip getirmediğinin denetimi ise Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılır. Yapılması gereken değişiklikler zaman zaman mali sebeplerle, devlet organları arasında güç mücadelesi, siyasi cehalet veya Parlamentonun zamanının olmaması gibi sebeplerle engellenebilmekte veya geciktirilebilmektedir.

1987 yılına kadar, Türkiye vatandaşlarının kendi aleyhine Strasborg mekanizmasını işletebilmesine imkan sağlamadığından dolayı bu tarihe kadar Strasbourg organlarının kararlarının Türk hukukunun gelişimine fazla bir katkısı söz konusu olmamıştır. Bu dönemde diğer bazı taraf devletler tarafından Türkiye aleyhine birkaç dava açılmış ancak genellikle sonuna kadar takip edilmeden dostça çözümle sonuçlandırılmıştır. Bu dönemde açılan diğer bazı davalar ise, Kıbrıs Rum Kesimince Türkiye aleyhine açılan dava gibi, siyasi nitelik taşımalarından dolayı Türk hukukunun gelişimine fazla bir katkı sağlamamıştır.

1997 yılında Komisyona , 1990 yılında da Divana bireysel başvuru hakkı tanınmasıyla Türk hukuku ve Strasbourg organları daha yakın bir ilişki içine girmişlerdir. 2000 yılı itibariyle mahkemenin iş yükünün büyük bir bölümünü, yaklaşık beşte bir, Türkiye aleyhine açılmış davalar oluşturmaktadır.

Türk vatandaşları tarafından Strasbourg’a bu yoğunlukta başvurulmasının önlenebilmesi, ancak Türk Mahkemelerinin iç hukuk normlarını, Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleriyle çelişki arz eder şekilde yorumlamaktan kaçınmaları ile mümkün olabilir. Türk Parlamentosu ve hükümetinin Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleriyle uyum arz etmeyen kuralları yürürlüğe koymayacağı varsayımı, hukukun yazılı olmayan bir kuralıdır. Türk mahkemeleri Sözleşmeyi incelemeli ve iç hukuk normlarını yorumlarken Sözleşmenin amaç ve konusu ile uyum içinde olan yorum tarzını seçmelidir.

Başvuru sayısını azaltmak amacıyla bireysel başvuru hakkını kullanmak isteyenlerin başvurusunu Strasbourg organlarına sunmasını engellemeye yönelik girişimlerden kaçınılmalıdır. Bu tür olayları (Akdıvar/Türkiye, Kurt/Türkiye, Ergi/Türkiye) Mahkeme sözleşmede düzenlenen bireysel başvuruyu engellememe yükümlülüğünü ihlal olarak tespit etmiştir.

Türkiye aleyhine Mahkemeye yapılan başvurular birçok insan hakları ihlallerini kapsamakla birlikte, köy yakmaları, gözaltına alınanlara kötü muamele, işkence dahil, yapılması, siyasi partilerin kapatılması, ifade özgürlüğü ihlalleri gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır.

İç hukuk yollarının etkin hale getirilmesine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi katkıda bulunmuştur. Mahkemenin inceleme yapabilmesi için, kurul olarak, ilgili devletin iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekmektedir. Örneğin, şikayet bir yargı kararı ile ilgili ise, varsa temyiz yoluna başvurulması ve sonucun alınması lazımdır. Özel durumların varlığı halinde iç hukuk yollarının tüketilmesi gereği askıya alınabilmektedir. Türkiye ile ilgili davalarda istisnai durumlar; soruşturmanın yetersizliği, iç hukuk yollarına başvurulduğunda kamu makamlarının reaksiyon göstermeleri, mağdur olan kişiye herhangi bir yardım ödemede yetersizlik, yerel halk ile kamu makamları arasında gerilim şeklinde ifade edilmiştir.

Türkiye, Sözleşmenin ihlal edildiğini tespit eden Mahkeme kararlarında ödenmesine hükmedilen tazminatı süresi içerisinde başvuru sahibine ödemektedir. Bu durumun tek istisnası, Lousio/Türkiye davasıdır. Bu davada hükmedilen tazminatı ödemekten Türkiye ısrarla kaçınmaktadır.

Mahkemenin verdiği kararlar Türk hukuk uygulamasını ve mevzuatını önemli ölçüde etkilemektedir. İncal davasında Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri hakimin görev yapmasının adil yargılama hakkını ihlal ettiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tespit edilmesi üzerine 1999 yılında Anayasa ve yasa değişikliği yapılarak asker hakimin Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapması uygulamasına son verilmiştir. Öcalan davasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararı, verilen cezanın infazı sürecini durdurmuştur.

Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda 1992 ve 1997 tarihinde yapılan değişikliklerle gözaltında bulundurma süreleri kısaltılmış, kişi özgürlüğünü sınırlayan yakalama ve tutuklama tedbirine başvurulabilecek durumlar sınırlandırılmış, hazırlık soruşturmasına müdafiin, doktorun katılımına sağlanarak kötü muamele uygulamalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Türk Ceza Kanununda ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümlerden bazılara (TCK 141, 142, 163 gibi) 1991 yılında yürürlükten kaldırılmıştır.

Geride bırakılan yıllarda Sözleşme sisteminin işleyişi, bireysel olarak karar verilen davaların ötesinde bir etki sağladı. Belirli bir hüküm davanın tarafı olan Sözleşmeci devlet için bağlayıcı olmasına rağmen, diğer devletlerde kendi iç hukuklarını ve pratiklerini Sözleşme ile uyumlu olması için bu davaların yol göstericiliğinden istifade etmiştir. Hatta birkaç olayda, Sözleşmeye taraf olmayan devletler bile içtihat hukuku ve uygulamasına uyum sağlamak için yasalarını değiştirmişlerdir.

IV.SONUÇ
Uluslararası insan hakları normlarını içeren en önemli uluslararası metin, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Sivil ve siyasi hak ve özgürlükler katalogu oluşturmasının yanında, Sözleşme, taraf devletler açısından taahhüt edilen yükümlülüklerin hayata geçirilmesinin sistemini oluşturmuştur. Taraf devletlerin, bireylerin, birey grupların ve hükümet dışı kuruluşların Sözleşmeye taraf olan herhangi bir devlet aleyhine Sözleşmede korunan değerleri ihlal ettiği gerekçesi ile Sözleşme organlarına başvurabilmesine imkan sağlanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bireyin uluslar arası hukuk bağlamında hak ve özgürlüklere sahip olmasını sağlamıştır. Devletin kendi vatandaşlarına nasıl muamele ettiğinin kendi iç meselesi olamayacağı tezini hayata geçirmiştir. Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında milyonlarca kişinin (genel olarak Yahudilerin) tüm hakları Alman milli mevzuatı ile gasp edilerek öldürülmüşlerdir. Sorumlular daha sonra yargılandıklarında savunmaları şöyle olmuştur; yapılan soykırım o dönemde yürürlükte olan Alman yasalarına uygundu ve bir devletin vatandaşlarına nasıl muamele ettiği devletin kendi iç meselesidir. Milli hukuklarıyla temel insan değerlerini koruyacakları hususunda Devletlere güvenilemeyeceğini yaşanan vahşetle anlaşılması, milli hukuk ve uygulamaları denetlemekle görevli organların ortaya çıkmasına yol açtı.

Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi milli hukuktaki insan hakları koruma mekanizmalarının yerini almayı amaçlayan bir sistem kurmamıştır. Sözleşmede öngörülen insan haklarının etkin koruması konusunda öncelikli sorumluluk, Sözleşmeye taraf devlete ve onun yargı organlarına, özellikle Anayasa Mahkemesine, aittir.

Eğer burada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk hukukundaki yeri, yani yasalara eşdeğer mi yoksa Anayasanın üzerinde olup, normlar hiyerarşisinde en üst norm niteliğinde olup olmadığı konusunda son bir söz söyleyecek olursak; Anayasamızın 90. maddesine dayanaraktan, Anayasamızın AİHS’ ye Anayasa üstü bir konum biçtiğidir. Ayrıca sözleşmenin 1. maddesi iç hukuk kurallarımızın sözleşmeye uydurulacağı taahhüdünü içerdiği gibi, AİHM’ nin yargılama yetkisi tanınarak sözleşmeye aykırılık halinde müeyyideyle karşılaşmak kabul edilmiştir. Yine sözleşmenin 41 inci maddesi uyarınca sözleşmenin yorumu ve uygulanması konusunda AİHM’ nin yetkisinin kabulü sözleşmenin, üst norm olarak kabulünü gerektirmektedir.

AİHM sözleşme hükümlerini yorumlamaya tek ve kesin yetkili tek mahkemedir. Taraf devletler AİHM kararına mutlak uymak zorundadır. AİHM kararları üye devletlerin Anayasa Mahkemeleri de dahil bütün yargı mercilerini bağlayıcı özelliktedir. Ulusal mahkemelerin kararlarını değiştirmek, ortadan kaldırmak yetkisi olmasa da sözleşmeye uygunluğunu denetleyerek ihlal halinde üye devleti tazminat ödemeye mahkumu edebilmektedir. Üye devletin ihlalin tekrarını önlemesi için gerekli her türlü tedbir alma yükümlülüğü vardır. Anayasa Mahkememiz anayasaya uygunluk denetimi yapmakta, ulusal mahkemelerimiz yasaları uygulamakta ama AİHM sözleşmeye uygunluk denetimi yapmaktadır. Üye devletin anayasası dahil yasaları ve mahkeme uygulamalarının tamamı AİHM’ nin ve sözleşmenin hüküm ve içtihatlarına aykırı olamaz. AİHM insan hakları alanında özel uzman mahkeme niteliğindedir. AİHM Anayasa Mahkemeleri dahil ulusal mahkemelerin farklı bir işlevle üzerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla uluslararası mahkeme olarak, ulusal mahkemelerin üzerinde bir niteliğe sahiptir. AİHM’ in oluşumu da bunu da gerektirir.

Anayasa “Mahkemesi de dahil ulusal mahkemeler, sözleşmeye uygunluk denetimi yapmalıdır. Anayasaya aykırı olsa dahi uygulanacak olan sözleşmelere yasaların uygunluk denetimini Anayasa Mahkemesi yapmalıdır. Diğer yüksek mahkemeler Danıştay, Yargıtay yerel mahkeme kararlarını sözleşmeye aykırı bulduklarında bozmalıdırlar. Yerel mahkemeler kanun hükümlerini, sözleşmeye aykırı bulduklarında uygulamayarak sözleşme hükümlerine göre karar vermelidirler.

AİHM’ nin bir içtihat mahkemesi olması nedeniyle zaman içinde değişen içtihatlar üretmesi yanında sözleşme hükümlerini de değişen koşullara göre yorumlama eğiliminin varlığı bilinmektedir. Yine soyut norm denetimi sayılacak nitelikte kararlar vermektedir. Bu nedenle sözleşmenin karşılığı olan iç hukuk kurallarımızın incelenip uygun hale getirilmesi ihtiyacı vardır. Uygulamadan kaynaklanan ihlal halini önlemek içinde görevli memurun cezai ve disiplin sorumluluğu getirilmesi yerinde olacaktır. Ayrıca tazminatın kendisine rücu edilerek sözleşmeye uygunluğun sağlanması, da düşünülebilir.

Diğer yandan mağdur olan başvurucuya,. AİHM’ nin mahkumiyet kararından sonra yargılamanın yenilenmesi kurumu ile yeni bir hak verilmesi isabetli olacaktır. Çünkü, sözleşmenin 41.maddesi AİHM’ ye verilen ihlal kararının telafisi taraf devletin iç hukukunda kısmen tazmin edilebiliyorsa şartıyla tazminat ödemeye karar verilmesine amirdir. Dolayısıyla iç hukukun mağduriyeti telafi imkanı verilmesi faydalı olacaktır (ör. geçici hükümlerle.)

Yazar: Ebubekir Akgül
V. EK
ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMELERİN İÇ HUKUKTAKİ YERİ İLE İLGİLİ ADALET BAKANLIĞININ GÖRÜŞÜ

T.C. ADALET BAKANLIĞI Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
Sayı : B.03.0.UİG.0.00.00.00.0.3.3. l .26.1995
Konu : İnsan Hakları Hukuku ve buna ilişkin uluslararası belgelerin Türk hukukunda yeri.

CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA
7.5.1991 gün ve CIGM-6-50 sayılı genelge ile; günümüzde evrensel ölçekli bir konum ve özerk bir disiplin niteliğini kazanan İnsan Hakları Hukukunun kaynağını oluşturan ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, bunların uygulanmasına yönelik denetim usulleri ile konuyla ilgili iç mevzuatımız hakkında Adalet Teşkilatımız bilgilendirilmişti.
Ancak, uygulamadan, bu husustaki uluslararası antlaşmaların Türk hukukundaki yeri ve değeri konusunda farklı yorumlar yapıldığı izlenimi edinildiğinden, aşağıda belirtilen açıklamanın yapılmasının uygun olacağı düşünülmüştür.
Anayasamızın 90’ncı maddesinin son fıkrasında;
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”
şeklinde yer verilen hükmün değerlendirilmesi sonunda şu sonuçlara ulaşılabilir; (Avrupa insan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara)
Ekim 1994, Prof.Dr. Feyyaz Gölcüklü – Avrupa İnsan Hakları Divanı Yargıcı, Prof. Dr. A.Şeref Gözübüyük – Avrupa insan Hakları Komisyonu Üyesi, sayfa: 18-19);
– Uluslararası antlaşmalar iç hukukun bir parçasıdır ve ayrıcalıklı bir statüye sahiptir.
– Uluslararası antlaşmalar iç hukukta doğrudan uygulanır; ayrıca bir düzenleme yapılmasına gerek yoktur.
– Uluslararası antlaşmaların Anayasaya aykırılık ileri sürülemez.
– Anayasaya aykırılığı nedeni ile uygulanmaması, Anayasanın kabul ettiği sisteme ters düşer.
– Antlaşmaların yasa değerinde olduğunu söylemek, antlaşmanın yasa olduğu anlamına gelmez. Antlaşma yasaya göre olan özelliklerini korur. Uluslararası hukuk bakımından da sözleşme Türkiye’yi bağlayan bir antlaşmalar, sözleşme bu yönden de bir yasa ile değiştirilemez. Antlaşmalar kendi koyduğu kurallara göre bozulabilir ya da değiştirilebilir. Sözleşme bozulmadıkça, bir yasa ile tek yanlı olarak değiştirilemez. Kaldı ki, bir Devlet uluslararası antlaşmayı tek yanlı olarak da değiştiremez. Sözleşmeden sonra çıkan Anayasa ya da yasa ile, ne açıkça, ne de kapalı bir biçimde Sözleşmede değişiklik yapma olanağı yoktur. Bu gibi durumlarda Sözleşme yürürlüktedir; hukuksal sonuçlarını hem ulusal hukukta, hem uluslararası hukukta doğurmaya devam eder.
Bu görüşler Yüksek Mahkemelerimizin birçok kararlarıyla da doğrulanmaktadır. Örneğin;
Danıştay 12.Dairesi 15.6.1970 gün ve E: 1968/117: K: 1970/ 1310 sayılı kararında:
Bu durum antlaşmaların iş hukuk kurallarına takdimen uygulanacağı yolundaki genel prensibin çiğnenmesi anlamına da gelmez.

KAYNAKÇA
AYBAY Aydın, AYBAY Rona; Hukuka Giriş; Aybay yay. İstanbul 98
AKILLIOĞLU Tekin, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İç Hukukumuz”Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XLIV, Temmuz-Aralık 1989
AKILLIOĞLU Tekin, “Uluslararası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri”İnsan Hakları Merkezi Dergisi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını), Cilt I, Mayıs-Eylül 1991
BATUM Süheyl; Doçentlik Tezi
ÇAVUŞOĞLU Naz; Anayasa Notları; Beta yay. İstanbul 97
ÇAVUŞOĞLU Naz, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, A.Ü.S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayını, Ankara 1994.
ÇELİK Edip F., “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk Hukukundaki Yeri ve Uygulaması”İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 9, 1988
GÖLCÜKLÜ A.Feyyaz ve GÖZÜBÜYÜK A.Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan Kitabevi, , Ankara 1996
GÖZLER Kemal, Hukukun Genel Teorisine Giriş: Hukuk Normlarının Geçerliliği ve Yorumu Sorunu, US-A Yayıncılık, Ankara 1998.
GÜNDÜZ Aslan; Milletlerarası Hukuk; Beta yay. İstanbul 2000
PAZARCI Hüseyin; Uluslararası Hukuk Dersleri; Turhan Kitabevi; Ankara 98
YÜZBAŞIOĞLU Necmi, “Avrupa İnsan Hakları Hukukunun Niteliği ve Türk Hukuk Düzenindeki Yeri Üzerine”İnsan Hakları Merkezi Dergisi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını), Cilt II, Mayıs 1994

Not: Bu çalışma yazar tarafından, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken Aralık 2001’de Anayasa Hukuku ders ödevi olarak hazırlanmıştır.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Hukuku, Ulusal Hukuk ve Uluslararası Hukuk Arasındaki İlişki

Kavramsal Çerçeve Günümüzde, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları, başlıca üç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir