ankara escort
Güncel Yazılar

AİHS Normları Çerçevesinde Kıbrıs’ta Mülkiyet Meselesi

Mülkiyet konusu, Kıbrıs sorununun en önemli çıkmazlarından biridir. Sorunun temelinde Kıbrıslı Rumların Türkiye’nin 1974 müdahalesinden sonra terk etmek zorunda kaldıkları ve üzerinde fiili haklarını kullanamadıkları mülklerinin statüsü bulunmaktadır. Müdahaleden sonra bu kişilerin geride bıraktıkları mülklerine erişme olanakları ortadan kalkmış, 1985 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Anayasası’nın yürürlüğe girmesi ile de devlet adına bu mülkler kamulaştırılmıştır.

Mülkiyet bireysel bir haktır ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) ek Birinci Protokolün birinci maddesi (P1-A1) (1)  ile korunur. Kıbrıs bağlamında ise önemi bir insan hakkı olmasından ibaret değildir. Mülkiyet hakkı, uzun zamandan beri uluslararası gündemi meşgul etmekte ve hala önemini korumakta olan Kıbrıs sorununun çözümüyle doğrudan bağlantılıdır. Zira mülkiyet hakkı, riayet edileceği toplumlararası görüşmelerin başından beri kabul edilmiş olan üç özgürlükten birisidir. Dolaşım özgürlüğü, yerleşim özgürlüğü ve mülkiyet hakkının oluşturduğu üç özgürlük de, Kıbrıs sorununun çözümünde kilit önem taşır. Çünkü adadaki taraflar birleşmeyi öngörmüş olsalar bile nasıl bir devlet yapısı altında birleşeceklerine dair farklı görüşleri vardır. Üç özgürlük de aslında bu devlet yapısının nasıl olacağını belirleyecektir.

Sorun, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini ve mahkemeye bireysel başvuru hakkını tanımasından sonra, hukuki açıdan daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu kabullerden sonra Rumlar terk ettikleri mülkleri ile ilgili olarak P1-A1’i mahkeme önünde Türkiye aleyhine öne sürmek olanağına sahip olmuşlardır.

Tarihsel Gelişim

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren ortaya çıkan toplumlararası gerginliğin, Yunanistan’daki askeri cuntanın Cumhurbaşkanı Makarios’a yönelik düzenlediği askeri darbe ile doruk noktasına çıkması üzerine Türkiye, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs askeri müdahalesini gerçekleştirmiştir. Aynı gün, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi 353 sayılı kararı ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’yi barışın yeniden tesis edilmesi konusunda görüşmelere çağırmıştır. (2) Bu karara uygun olarak yapılan görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanınca Türkiye, askeri müdahalesinin ikinci kısmını da 14 Ağustos’ta gerçekleştirmiş ve denetimi altına aldığı toprağı genişletmiştir.

İkinci müdahalenin sonundaki duruma bakılırsa, müdahale ile birlikte ada iki kısma ayrılmış, Türkiye, adanın %37’sini kontrolü altına almıştır. Bunun doğrudan sonucu olarak da adada geniş çaplı yer değiştirmeler meydana gelmiş, adanın demografik yapısı tamamen değişmiştir. 180.000 Kıbrıslı Rum güneye, 65.000 Kıbrıslı Türk kuzeye, geride mülklerini bırakarak kaçmıştır. (3)

1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuş ancak iki toplum arasındaki iletişim sona ermemiştir. Burada önemli olarak belirtilmesi gereken, federe devletin bağımsız bir devlet olarak kurulmadığı ve uluslararası tanınma aramadığıdır. Zaten bu ilandan sonra iki toplum arasındaki iletişim kopmamıştır. Yapılan görüşmelerin en önemli maddelerinden birisi göçmenlerdir. Göçmen sorununun çözümü için 2 Ağustos 1975’te Viyana’da bir nüfus mübadelesi anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre de kökenine bakılmaksızın isteyen kişi adanın istediği yerinde yaşamayı seçebilecekti.

Anlaşmanın önemli yanı, iki toplumun liderleri tarafından nasıl yorumlandığı ile ilgilidir. Rum Kesimi liderlerinden Dr. Vassos Lysarides bu antlaşmanın imzalanmasına karşı çıkmış ve böyle bir mübadelenin üstü kapalı olarak Kıbrıs sorununun iki bölgeli bir federasyon ile çözüleceğinin kabulü anlamına geleceğini bildirmiştir. Yani bir birleşme durumunda devlet yapısı, eşit egemen iki toplumun oluşturacağı bir federasyon olacak, bu da göçmenlerin geri dönmelerine önemli bir engel teşkil edecekti. Gerçekten de Türk tarafının yorumu bu şekilde olmuştur. (4)

Adanın geleceğine dair 1975’te BM Genel Sekreterliği’ne bağlı olarak başlayan görüşmelerde, mülkiyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken iki metin vardır. Bunlar 1977 ve 1979 tarihlerinde imzalanmış olan Doruk Anlaşmaları’dır. Bu iki metin bugün Kıbrıs sorunu ile ilgili kesin olarak kabul edilmiş yegâne belgeler olma özelliğini taşır. Bu metinlerle, iki toplumun birleşmesi ile oluşacak devletin iki bölgeli bir federasyon olacağı kabul edilmiştir. Konuyla ilgili olarak, federasyonun niteliğini belirleyecek 3 özgürlük, yani dolaşım özgürlüğü, yerleşme özgürlüğü ve mülkiyet hakkı da bu iki bölgeli yapıya uygun olacaktır. Sorun, iki tarafın “iki bölgeli” federasyon kavramını nasıl yorumladıkları noktasında kendini göstermektedir. Rum Kesimi federal hükümetin güçlü olduğu bir devlet yapısı tercih ederken Türk kesimi gevşek bir federasyon yapısı içinde iki egemen devletin birleşimini tercih etmektedir. (5)

Görüşmeler sürerken, BM Genel Kurulu, bugün geriye dönüp bakıldığında belki de tüm süreci olduğu gibi değiştirmiş olan bir karar almıştır. 1983 yılının Mayıs ayında alınan 37/253 sayılı karar Rum kesiminin (Kıbrıs Cumhuriyeti) adanın bütünü üzerinde egemenlik hakkı olduğunu ve daha önce bahsedilen 3 özgürlüğün içinde yer aldığı insan haklarına mutlak biçimde riayet edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Buna ek olarak da tüm mültecilerin güvenlik içinde evlerine geri dönebilmeleri için gerekli önlemlerin alınmasını istemiştir. (6)

Bu karar sonucunda Kıbrıs Türk kesimi, kendi tercihleri yönünde gevşek yapılı bir federasyonun asla oluşamayacağını değerlendirmiştir. Karara ilk tepki olarak 12 Haziran 1983 tarihinde Kıbrıslı Türklerin kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip oldukları Kıbrıs Türk Federe Devleti yasama organı tarafından teyit edilmiştir. Bu süreçte devam etmekte olan toplumlararası görüşmelerdeki başarısızlıklarla da bağlantılı olarak ikinci bir adım atılmış ve 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk halkının bağımsızlığı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ankara’nın da mutlak onayı ile ilan edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi, bağımsızlık ilanını ayrılıkçı bir hareket olarak görerek kınamış ve hukuken geçersiz ilan etmiştir. (7)

5 Mayıs 1985 tarihinde de KKTC Anayasası referandum yolu ile onaylanmıştır. Anayasanın 159. Maddesi, konumuz olan mülkiyeti düzenlemektedir. Bu maddenin birinci fıkrasının b bendine göre, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilan edildiği 13 Şubat 1975 tarihinde terk edilmiş olan veya bu tarihten sonra yasalarca terk edilmiş veya sahipsiz taşınmaz mal olarak nitelendirilen mallar, binalar ve tesisler; tapuda böyle kayıtlı olup olmadığına bakılmaksızın KKTC’nin mülkiyetine geçmiştir. Aynı maddenin dördüncü fıkrasına göre ise, bu mallarla ilgili olarak meşru hak iddia edenler ortaya çıkarsa bu kişilerin haklarının ispatı için gerekli usuller ve alacakları tazminat esasları kanun ile düzenlenecektir. (8)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Bağlamında Mülkiyet Sorunu

1) Loizidou Davası

Türkiye açısından duruma bakıldığında, 1980 darbesinden sonraki normalleşme ve demokrasiye dönüş sürecinde, Batının bir parçası olmak Türkiye için önem taşmaktaydı. Bu bağlamda Türkiye önce 28 Ocak 1987 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını, ardından da 28 Ocak 1990 tarihinde mahkemenin yargı yetkisini tanımıştır. Kıbrıs’taki mülkiyet konusunda Türkiye açısından hukuki anlamda Avrupa Konseyi’nin kapısını açan da bu tanımalar olmuştur.

Mülkiyet konusunun Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları koruma sistemi önüne getirilmesi, Rum kökenli bir Kıbrıslı olan Titina Loizidou’nun 22 Temmuz 1989’da Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na dava açması ile başlar. Loizidou başvurusunda diğer birçok maddenin yanında, Türk askeri güçlerinin 1974 müdahalesinden beri KKTC sınırları içersinde kalan eski mülküne ulaşmasını engellediklerini öne sürmüş ve bu nedenle Türkiye’nin P1-A1 ile korunan mülkiyet hakkını ihlal ettiğini savunmuştur. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu başvuruyu reddetmiş olsa da aynı başvuru Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından 9 Kasım 1993’te bu defa AİHM önüne getirilmiştir.

Mülkiyet konusunun Kıbrıs sorunu içinde tuttuğu önem ilk olarak bu noktada kendini belli eder. Loizidou davası ve ondan sonraki mülkiyet davalarında, Kıbrıs Cumhuriyeti her seferinde AİHS’nin 36. Maddesi (9) ile verdiği hakkı kullanmış, davalara üçüncü taraf olarak iştirak etmiş ve yazılı görüş sunmuştur. Türkiye ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ni siyasi propaganda yapıp Kıbrıs sorununda kendi pozisyonunu güçlendirmek ve KKTC’nin statüsü hakkında siyasi bir tartışma başlatmak amacıyla davalara müdahil olduğu gerekçesi ile mahkeme oturumlarında eleştirmiştir. (10)

Dava boyunca Türkiye’nin asıl savunduğu iddia, yargı yetkisinin Türkiye’ye değil, KKTC’ye ait olduğudur. Türk tarafı öncelikli olarak Kıbrıs’ta askeri birlik bulunduruyor olmasının, yargı yetkisinin kendiliğinden Türkiye’ye ait olduğu anlamına gelmeyeceğini öne sürmüştür. Çünkü Türkiye’nin savunmasına göre, birlikler burada sahip oldukları kontrolü KKTC ile paylaşmakta, kendi başlarına hareket ettikleri durumlarda da bunu KKTC adına yapmaktadır. Bunun da nedeni KKTC’nin yeterli gücü olmamasıdır. Yani Türkiye KKTC topraklarında, kendi deyimi ile küresel kontrol uygulamamaktadır. Zira KKTC anayasal, demokratik ve bağımsız bir devlettir. Yargı yetkisi açısından uluslararası toplumca tanınmıyor olması önemli değildir. (11)

Türkiye’nin siyasi propaganda suçlamasına karşılık olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Türkiye’nin “yasadışı işgali” sonucu o günkü durumda olan Loizidou’nun, binler arasından tek bir örnek olduğunu söyleyerek davaya müdahil olmasının vatandaşlarını korumak amacıyla doğal olduğunu belirtmiştir. (12) Bu argümanlarda not edilmesi gereken bir nokta, iki tarafın kullandığı terimlerdir. 1974 müdahalesinden bahsederken GKRY “yasadışı işgal” ya da “istila” terimlerini kullanırken, Türkiye “barışçıl müdahale” terimini kullanmıştır.

KKTC’nin hukuki statüsüne gelince GKRY, 1985 Anayasasının hukuka uygun olamayacağını çünkü Türkiye’nin yasadışı güç kullanımı sonucunda oluştuğunu ve KKTC’deki yönetimin etnik ayrımcılık üstüne kurulduğunu iddia etmiştir. (13)

AİHM, siyasi bir tartışmanın içine girmemek amacı ile 1974 müdahalesinin hukukiliği üzerine yorum yapmamıştır. Buna karşılık adadaki tek meşru hükümetin Kıbrıs Cumhuriyeti olduğuna kanaat getirmiştir. Türkiye’nin KKTC hâkimiyetindeki topraklarda yargı yetkisi kullanıp kullanmadığı meselesinde ise AİHM Türkiye’nin KKTC üzerinde ne derece kontrolü olduğunu detaylı şekilde incelemeyi reddetmiş, Türk askeri gücünün varlığının ise küresel kontrol demek olduğuna, bu nedenle de sorumluluğun Türkiye’ye ait olduğuna hükmetmiştir. (14)

Dava sonucu itibariyle AİHM Türkiye’yi mülkiyet hakkını ihlal etmekten mahkûm etmiş, söz konusu mülkün sahibine geri verilmesine hükmetmiş ve Türkiye’yi yüklü miktarda tazminat cezasına çarptırmıştır. Kararın alındığı tarihten 2003 yılı Aralık ayına kadar Türkiye bu tazminatı ödemeyi reddetmiş ancak bu tarihte, davanın emsal teşkil etmemesi şartı ile katlanarak 1 milyon avronun üstüne çıkmış olan tazminatı ödemiştir. Dikkat çekilmesi gereken bir nokta, aynı yıl Kasım ayında Avrupa Komisyonu’nun Türkiye hakkında olağan ilerleme raporunu yayınlamış olması ve raporda ödenmeyen tazminata gönderme yapılmasıdır. O tarihte henüz üyelik müzakerelerine başlamamış ancak AB tarafından bu konuya ilişkin kararın çok yakın bir tarihte verileceği göz önünde tutulursa, raporun Türkiye’nin kararı üzerinde etkili olmuş olabileceğini söylemek mümkündür. Emsal oluşturmama şartının ise pratikte bir değeri yoktur zira AİHM işleyişi ve AİHS maddelerinin yorumlanması içtihat üzerinden gerçekleşir. Nitekim birazdan inceleyeceğimiz Xenides-Arestis kararı da Loizidou davasına önemli atıflarda bulunmuştur.

2) Xenides-Arestis Davası ve Annan Planı Tartışmaları

Loizidou davasının karara bağlanmasından sonraki süreçte Kıbrıs sorunu ve buna bağlı olarak mülkiyet sorunu açısından önemli bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişme, Kıbrıs sorununa o güne kadar getirilen en kapsamlı çözüm önerisi olan Annan planıdır. Bu nedenle birazdan inceleyeceğimiz diğer bir önemli mülkiyet davası olan Xenides-Arestis davasına geçmeden önce plan ve mülkiyete yönelik maddeleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun görünmektedir.

Annan Planı, tarafların üzerinde yıllar boyunca tartıştıkları bir metindir ve referanduma sunulduğu hali metnin beşinci kez düzenlenmiş halidir. Plan aslı itibari ile iki ayrı kurucu devletin oluşturacağı bir federasyon öngörür. Mülkiyet ile ilgili düzenlemeler 10. maddede yer alır. Bu düzenlemelere göre dönem itibariyle KKTC’nin idaresi altındaki toprakların bir kısmı Rum kesimine devredilecekti. 1974’te terk edilmiş olan mülkler, asıl sahiplerine iade edilecek, edilemeyenler için ise tazminat ödenecekti. Bu yöndeki taleplerle de kurulacak olan “mülkiyet komisyonu” ilgilenecekti. İki bölgelilik prensibine uygun olarak, bir kurucu devlette yerleşmek isteyen diğer kurucu devletin vatandaşları için, kurucu devletlerin kota koyma hakkı olacaktı. Ayrıca Türk kesimine Türk topraklarında mülk edinmek isteyen Rumlar için bir kısıtlama hakkı verilmesi öngörülmüştü. Mülkiyet konuları için Avrupa mahkemelerine başvuru hakkı engellenmiş, özellikle Türkiye açısından önemli bir düzenleme olarak, AİHM önünde bekleyen mülkiyet hakkına dair tüm başvuruların da geri çekilmesi ve Kıbrıs mahkemelerine transferleri planlanmıştı. (15)

24 Nisan 2004’te referanduma sunulan Annan Planı, Türk kesiminin %75,83 evet oyuna karşılık Rum kesiminin %64,91 hayır oyu ile reddedilmiştir.

Başvurusu 1998 yılında yapılan Xenides-Arestis davası, mülkiyet konusunda içerik açısından Loizidou davası ile aynıdır. Kıbrıs Cumhuriyeti, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu defa da üçüncü taraf olarak davaya müdahil olmuştur. Ancak dava taraflarının Annan planına atıflar yaparak tezlerini öne sürmeleri Kıbrıs sorununda mülkiyetin tuttuğu yer açısından önemlidir. Mahkemenin bu davaya ilişkin verdiği hakkaniyete uygun tatmin kararı ise, Türkiye’nin yıllardır uğraştığı mülkiyet sorununun insan hakları hukuku bağlamında bir nevi hafifletilmesi demek olacaktır.

Xenides-Arestis davası taraflarının Annan Planı üzerinden karşılıklı tartışmalarını kısaca özetleyecek olursak, Loizidou davasından farklı olarak Türk tarafı, yargı yetkisinin kendisine ait olmadığı çünkü KKTC’nin anayasal bağımsız bir devlet olduğu tezini bu kez Annan Planı üstünden kanıtlamaya çalışmıştır. Planın geliştirilmesi sırasında KKTC’nin de hazır bulunmasını Türkiye, KKTC’nin siyasal bir yapı olarak adanın kuzeyinde tek otorite olarak tanınması olarak yorumlamıştır. Ayrıca Kıbrıs sorununun halen çözülememiş olmasının sebebini de GKRY yöneticilerinin vatandaşlarını hayır oyu vermeye teşvik eden kampanyasında görmektedir. Rum tarafı ise Türkiye’yi Annan Planı’nı adadaki mevcut durumun devamlılığı için kendi pozisyonunu sağlamlaştırmak için kullanmakla suçlamıştır. (16)

GKRY, mülkiyet sorununun çözümü için iç hukuk yolları önermiş olsa da, Annan Planı’nın özü itibari ile siyasi bir metin olduğunu, bu nedenle de AİHS ile uyum içinde olma iddiasında olmadığını savunmuştur. Ayrıca plan, tüm ihlallerin tam olarak giderilmesini sağlamamaktadır, örneğin restitutio in integrum (17) öngörmemektedir. Rum tarafı için, plan fazlasıyla iki bölgelilik prensibine odaklıydı ve üç özgürlükten dolaşım özgürlüğü hariç diğerlerine ciddi kısıtlamalar getirmekteydi. Bu nedenle de plan Kıbrıs sorununu çözmemekte, sadece adadaki de facto ayrılmışlık durumunu onaylayarak hukuki hale getirmekteydi. (18)

Emsal karar olan Loizidou davasında mahkemenin gerekçeleri bu davada da aynen devam etmiş, sonuç olarak Türkiye bir kez daha mülkiyet hakkını ihlalden suçlu bulunmuştur. Ancak bu defa mahkeme, oybirliği ile Türkiye’den bu hakkın korunmasına ilişkin bir iç hukuk yolu oluşturmasını istemiştir. AİHS’e göre, bir kişinin mahkemeye başvurmasının ön şartı, hakkında dava açtığı devletin iç hukuk yollarını tüketmesidir. (19) Bu tarihe kadar Kıbrıslı Rumlar, etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığı için doğrudan mahkemeye gitme şansına sahiptir.

Mahkemenin kararına uygun olarak 22 Aralık 2005’te, 67/2005 sayılı kanun ile Güney Kıbrıslıların kuzeyde terk ettikleri mülklerine ilişkin taleplerini değerlendirecek olan “Taşınmaz Mal Komisyonu” kurulmuştur. AİHM, Xenides-Arestis davasının hakkaniyete uygun tatmin kararında ise prensip olarak bu komisyonun mahkeme kararı ile uyum içinde olduğuna karar vermiştir. (20)

Taşınmaz Mal Komisyonu’nun sınandığı nokta ise Demopoulos davası ve bununla birleştirdiği 7 diğer dava olmuştur. Mahkeme 1 Mart 2010 tarihinde başvurulara ilişkin verdiği kabul edilirlik kararında, komisyonun etkin bir iç hukuk yolu olduğuna hükmetmiş, dolayısıyla Kıbrıslı Rumlar için mahkemeye doğrudan başvuru yolu kapanmıştır. Ancak mahkeme, gerekçeli kararında bu konudaki tutumunu da açıkça göstermiş, söz konusu kararın bireyleri komisyona başvurmaya zorlamadığını, isteyenlerin Kıbrıs sorununa siyasal çözüm bulunmasını bekleyebileceklerini bildirmiştir. (21)

GKRY’nin bu karara tepkisi ise beklenildiği gibi olumsuz olmuş, Ulusal Konsey yaptığı toplantı ile vatandaşları komisyona başvurmamaya teşvik etmeye karar vermiştir. Hükümet sözcüsünün “Rum yönetiminin, Rumların Taşınmaz Mal Komisyonu’na başvurmalarını, özellikle müzakere prosedürü varken, uygun bulmadığını” (22) ifade etmesi ilginç bir noktadır. Zira Türkiye’nin savunmalarında dile getirmiş olduğu mülkiyet sorununa çözümün bireysel başvurular ile değil toplumlararası görüşmeler sonucu oluşacak siyasal çözüm ile bulunması gerektiği tezinden içerik itibari ile farklı değildir.

7 Ekim 2011 tarihine kadar Taşınmaz Mal Komisyonu’na 2024 adet başvuru yapılmış, bunlardan 181 tanesi dostane çözüm yolu ile 7 tanesi de duruşma yolu ile sonuçlandırılmıştır. Bir başvuru için iade, 2 başvuru için takas ve tazminat, 5 başvuru için iade ve tazminat kararı alınmıştır. Bir başvuran ise siyasi çözümden sonra iadeyi beklemeyi tercih etmiştir. Aynı tarihe kadar ile ödenen toplam tazminat miktarı 58.614.200 İngiliz sterlinidir. (23)

Sonuç

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, mülkiyet sorunu Kıbrıs sorununun çözümünde kilit noktada bulunmaktadır. Bunun sebebi, adada olası bir birleşme durumunda, oluşturulacak olan devletin yapısını belirlemede taşıyacağı önemdir. KKTC’de oluşturulan Komisyon ile bu davaların artık Türkiye önüne doğrudan getirilemeyecek olması, Türkiye’nin insan hakları sicili açısından sevindirici bir gelişmedir. Ancak unutulmaması gereken nokta, AİHM yolunun tamamen kapanmadığıdır, Komisyon kararlarının temyiz yolu olarak kapı halen açıktır. Şu an için çoğunlukla tazminat ödeme yoluyla Türkiye soruna bir çözüm bulmuş olsa da, GKRY’nin bu yöntemi onaylamadığı, kendi beyanları ile de aşikârdır. Bu nedenle mülkiyet meselesine gerçek bir çözüm, ancak Kıbrıs sorununun tamamen çözülmesi ile mümkün olabilecektir. Böyle bir sürecin gerçekleşmesi dış müdahalelerden ziyade iki toplumun ortak bir noktada buluşması ile mümkün görünmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin önündeki en iyi seçenek, toplumlararası görüşmeleri mümkün mertebe desteklemektir.

Sonnotlar:

(1) P1-A1 Mülkiyetin Korunması: Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bu kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Bu hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.
(2) 20 Temmuz 1974 tarihinde alınan 353 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı.
(3) David Sauter, “An Island Apart: A Review of the Cyprus Problem”, Third World Quarterly, Vol.6 No.3 (Jul., 1984), s.664.
(4) Clerides, 1992:298-299; Ayla Gürel ve Kudret Özersay tarafından “Cyprus and the Politics of Property”, Mediterranean Politics, 11:3, s.39’da alıntılanmıştır.
(5) Ahmet Özen ve Kudret Özersay, “The Annan Plan: State Succession or Continuity”, Middle Eastern Studies, Vol. 43 No. 1 January, s. 127.
(6) BM Genel Kurulu A/RES/37/253. http://daccess-ddsny.un.org/doc/RESOLUTION/GEN/NR0/427/31/IMG/NR042731.pdf.  Open Element. (11 Ekim 2011 tarihinde erişildi).
(7) BM Güvenlik Konseyi 51 sayılı karar ( 18 Kasım 1983).
(8) KKTC Anayasası’nın tam metni için için bkz. http://www.cm.gov.nc.tr/Anayasa.aspx.  (11 Ekim 2011 tarihinde erişildi).
(9) AİHS Madde 36/1: Kendi vatandaşlarından birinin başvuran konumunda olması halinde, her Yüksek Sözleşmeci Taraf,  Daire ve Büyük Daire önündeki davalarda yazılı görüş sunma ve duruşmalara katılma hakkına sahiptir.
(10) Loizidou Türkiye’ye karşı (iptidai itirazlara ilişkin karar), s.41.
(11) Loizidou Türkiye’ye karşı (iptidai itirazlara ilişkin karar), s.50-51.
(12) Ibid., s.43.
(13) Loizidou Türkiye’ye karşı ( esasa ilişkin karar), s.36.
(14) Ibid., s.56.
(15) Annan Planı’nın tam metni için bkz. http://arsiv.sabah.com.tr/ozel/3142/annan.pdf.  (11 Ekim 2011 tarihinde erişilmiştir).
(16) Xenides – Arestis Türkiye’ye karşı (kabul edilirlik kararı).
(17) Restitutio in integrum, “bir durumu orijinal haline getirmek” demektir. İnsan Hakları Hukuku’nda bir hakkın ihlali durumunda asıl gerçekleşmesi istenen, sanki o ihlal hiç var olmamış gibi durumu eski haline çevirmektir.
(18) Xenides – Arestis Türkiye’ye karşı (kabul edilirlik kararı).
(19) AİHS Madde 35/1: Mahkemeye ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve iç hukuktaki kesin karar tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde başvurulabilir.
(20) Xenides – Arestis Türkiye’ye karşı (hakkaniyete uygun tatmine ilişkin karar)
(21) Demopoulos ve diğerleri Türkiye’ye karşı (kabul edilirlik kararı) s. 127-128.
(22) http://www.milliyet.com.tr/rumlara-komisyona-basvurmayin-cagrisi/dunya/sondakikaarsiv/29.04.2010/1231524/default.htm ( 11 Ekim 2011 tarihinde erişilmiştir).
(23) Bkz. Taşınmaz Mal Komisyonu internet sitesi http://www.northcyprusipc.org/index.html.

Yazar: Ezgi TUTKAL

Cuma, 11 Kasım 2011

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Hukuku, Ulusal Hukuk ve Uluslararası Hukuk Arasındaki İlişki

Kavramsal Çerçeve Günümüzde, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları, başlıca üç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir