Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Ankara Antlaşması’nın 50. Yılında Türkiye İlerleme Raporu Neyi İfade Ediyor?

 “Bir zamanlar açıklandığında yeri yerinden oynatan AB İlerleme Raporu sessiz sedasız açıklandı. Rapor, son dönemde iç politikada iktidara yönelik en önemli eleştiri kaynağı olan ‘anti-demokratikleşme eğiliminin varlığını’ reddediyor ve bazı aksaklıklara rağmen Türkiye’nin demokrasi yürüyüşünü olumlu karşılıyor. Eleştirilen konuların neredeyse tamamı, daha önceki ilerleme raporlarında da var olan ve şimdilik gelişme sağlanamayan noktalar.” (1)

(Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan)

İspanya’nın dönem başkanı olduğu Haziran 2010’daki açılan son fasıldan bu yana durma noktasına gelen ilişkilerimiz Güney Kıbrıs’ın dönem başkanı olmasıyla tamamıyla kilitlendi ve geleceği iyice belirsizleşti. Kurban Bayramı’nın ikinci günü (16 Ekim) açıklanması hasebiyle daha açıklanmadan eleştirilen İlerleme Raporumuz ise hepimize hayırlı oldu. Niye mi? Çünkü gerçekten 1998’den beri hazırlanan raporlar arasında en makul eleştirilerin yapılması dolayısıyla. Gerçi eksik bırakılan ve içi doldurulmamış bazı noktalar da var ama onları da normal karşılamak gerek.

Bu yazıda İlerleme Raporu üzerine bir değerlendirme yapacağız. Ancak, öncelikle ilerleme raporu nedir, ne iş yapar, kim hazırlar, neye göre hazırlar ve son ilerleme raporu Türkiye açısından nasıl yorumlanmalıdır diye kendimize hiç sorduk mu? Hayır. İşin içindeki siyasiler, bürokratlar, gazeteciler, akademisyenler ve az biraz meraklı olanlar dışında yorum yapan da yok. O zaman biraz kafa yormak gerek…

İlerleme Raporu:

Evvela ilerleme raporu dediğimiz bu “rapor” Avrupa Birliği (AB) Komisyonu tarafından “Bize aday olmak isteyen bu adaylar 1 sene boyunca ne yaptılar?” sorusunu cevaplamak için hazırlanır. Yani bir “karne”dir (her ne kadar bu ifade yazının ilerideki kısmında bizi yanlışlayacak olsa da). 1 sene boyunca gösterdiğiniz iyi ya da kötü performans sonucu aldığınız notlar iyi ya da kötüdür. Tabi bir de hocanın karneye ne yazdıkları vardır. Eğer hoca sizinle uğraşmayı seviyorsa vay halinize; çünkü o karneyi bu sefer sadece anne ve baba görmez; bütün el âlem görür. İşte ilerleme raporu dediğimiz bu düzinelerce kâğıt yığını AB’ye aday bir ülkeye ait son 1 yılın değerlendirmesidir. Komisyon tarafından atanan bir raportör yani raporu hazırlayan kişi, AB’nin ilgili ülkedeki Delegasyonu (Büyükelçiliği) ile koordineli çalışarak ülkeyi analiz eder ve komisyona ve parlamentoya bu analizlerini sunar.

Eser Karakaş hocanın nihai raporumuz açıklandıktan bir hafta sonra yaptığı değerlendirmeden aldığımız aşağıdaki alıntı (2) ise hem raporlarının değerlendiriliş kriterlerinin altını çiziyor hem de raporları neden sürekli eleştirdiğimizi açıklıyor.

İlerleme Raporları ağırlıklı olarak Kopenhag Kriterleri (ayrıntılı bilgi için Ek 2’ye bakın) yani siyasi kriterler ve güçlendirilmiş siyasi diyaloğa, ekonomik kriterlere, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığına, Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile baş edebilme kapasitesine odaklanıyorlar, özellikle siyasi kriterler daha fazla kamusal ilgi çekiyor, Kürt meselesi, sivil-asker ilişkileri tartışmalarda hep ön plana çıkıyorlar idi.”

Nihai İlerleme Raporumuz:

Hepimiz biliriz ki bizim karnemiz yıllardır hep kırıklarla doludur ama bu sene öyle bir azmettik ki geçmiş yıllardaki başarısız karnelerimiz yerine bu sene daha güzel bir karne aldık (gerçi güzelliği daha çalışkana göre kötüdür). Peki, neden geçmişte hep kötüydü? Çünkü AB’nin bizden istediği her şey biz de hiçbir şeydi. Yani yukarıdaki alıntıda da geçtiği gibi “sivil-asker” ilişkileri, “Kürt meselesi” (ya da azınlık hakları), eksik “siyasi diyalog” prensibimiz, ne şekilde işlediği belli olmayan ekonomimiz, hukukun tekelleşmesi, vb. gibi hususlar sebebiyle bizim karne hiç iyi olmadı. Sene boyunca ders çalışmayı hiç aklımıza getirmeyince haliyle hocanın kafasında “tembel öğrenci” olarak kaldık. Ancak, son dönemde hem içimizden gelerek hem de hocanın teşvikiyle dersimize çalışmaya başladık. Her ne kadar milli görüş tabanından gelmiş olsa da AB konusunda en mühim adımlar mevcut Ak Parti hükümeti döneminde atılmıştır ki ABGS’nin (Başbakanlık – Avrupa Birliği Genel Sekreterliği) bir bakanlığa dönüştürülmesi bile önemli bir atılımdır.

Rapor Neden Bahsediyor?

Ekim 2012’den bu yana geçen süre zarfındaki süreyi kapsayan rapor, raportör Ria-Ruijten tarafından hazırlanmıştır. Ekim ayında Rapordaki genel hava önceki raporlara göre siyasi eleştirilerden biraz uzak. Genel hatlarıyla önceki senelerde olduğu gibi siyasal ve toplumsal düzenlemeler ile ilgili olumlu ve olumsuz eleştiriler yapılmıştır. Raporda “Gezi Parkı” olayları ciddi anlamda eleştirilmiş “Açılım Süreci”nin son hamlesi “Demokratikleşme Paketi I” ise ciddi anlamda övülmüştür. Rapor açıklanmadan önce de üzerinde durulan birçok husus vardı ama bu yazıda özellikle Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü başlığı altında yer alan biri olumsuz eleştirilere maruz kalmış “Gezi Parkı Olayları” (aynı zamanda Sivil Toplum başlığı ve İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması başlığı altında da kendine yer bulmuştur) ile olumlu olarak eleştirilen “Demokrasi Paketi I” üzerinde durulacaktır.

Gezi Parkı eleştirisi:

“İstanbul’un merkezinde yapılması düşünülen bir projeye karşı başlatılan protesto olaylarının farklı şehirlere yayılmasıyla ortaya çıkan durum, AB Komisyonu tarafından hiç de iktidarın kalıpları çerçevesinde algılanmamış. Bunun yerine, protestocuların arasında bazı şiddet yanlılarının bulunduğu vurgulanmakla birlikte, geniş kesimin Türkiye’de büyüyen aktif sivil toplumu yansıttığı, raporda memnuniyetle ifade edilmiş.” (3)

Yukarıda Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’dan yapılan altında da belirtildiği gibi Gezi parkı olaylarının hükümetteki algısı ile AB’nin algısı olarak rapora yansıması bir olmadı. İlk etapta halkın yaşadığı şehir üzerindeki yapılan değişikliği uygun bulmaması üzerine başlayan ufak çaplı protestolar kitlesel bir durum almış ve ardından marjinaller tarafından oldukça farklı noktalara çekilmesi sonrası olaylar öyle bir dallandı budaklandı ki güzel meyvelerin yanı sıra “çürük meyve”ler de vermeye başlamıştı. Süreç içerisinde gerek “Geziciler”in marjinal kanadından gerekse hükümet kanadından çok sert ihlaller meydana geldi. Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü başlığı altında değerlendirilen olayların rapora yansıma ise“Mayıs ayı sonunda, İstanbul’un merkezinde yer alan Gezi Parkı’nda bir kentsel gelişim projesine karşı protestolar(4) şeklinde oldu ve bu olaylarda kullanılan orantısız polis gücü ve hükümet mekanizmalarının sivil topluma yeteri kadar önem vermeyişi, “hükümetin uzlaşmaz tavrı” (5) olarak nitelendirilmiştir. Zaten rapor açıklanmadan önce de bu olayların raporda olumsuz şekilde kendine yer bulacağı aşikârdı. Raporda olaylar dikkatli bir dille anlatılmakta, polisin birkaç vakada aşırı güç kullandığı ancak genelde barışçıl hareket eden göstericiler içinde de küçük bir topluluğun şiddete meylettiği, toplanma hakkını ve kolluk kuvvetlerinin gösterilere müdahale şeklini düzenleyen mevcut yasal mevzuatın Avrupa standartlarına uyumlu hale getirilmesi gerektiği kaydedilmektedir (6). Olayların raporun Sivil Toplum başlığı altındaki değerlendirmesi ise Türkiye’de etkin bir sivil toplum olduğunu göstermekle birlikte sivil toplum kuruluşlarının hükümet ve meclisle daha yoğun etkileşime girmesi gerektiği ve yasal çerçevenin sivil toplumun güçlenmesine imkân tanıyacak şekilde gözden geçirilmesi tavsiye edilmektedir (7).

Türkiye’nin komşusu olduğu geniş coğrafyada etkinliğini sürdürmekte olup, önde gelen bir bölgesel aktör olarak nitelendirildiği raporda Gezi Parkı olayları haricinde Türkiye hakkındaki diğer eleştiriler ise:

  • %10’luk seçim barajının Avrupa Komisyonu’na üye ülkeler arasında en yüksek oluşu,
  • Ana dil kullanımı konusunda daha fazla reform ihtiyacı,
  • Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun Venedik Komisyonu ile istişareler başlamadığı,
  • Kanun yapma sürecinde STK’lar ile koordinasyon halinde olunmayıştan,
  • IPA fonlarının daha etkili kullanılması gerekliliğinden,
  • Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile yaşanan politik münakaşalar,
  • Terörle mücadele mevzuatındaki eksiklikten,
  • Uludere olayının askeri ve sivil soruşturmalarının tamamlanamayışından,
  • İnsan hakları savunucuları üzerindeki baskıdan ve
  • Ekonomi politikalarının şeffaf olmayışıdır.

Son olarak raporda eleştirilen ya da birbiriyle karıştırıldığına inandığımız bir nokta ise “KCK” tutuklamalarının direkt olarak Barış ve Demokrasi Partisi ile ilintilendirilmesidir; çünkü raporda iddia edilenin aksine “KCK operasyonlarının hedefi BDP değil, terör örgütünün devletleşme hedefiyle yürüttüğü faaliyetleridir” (8). Bu sebepten Türkiye açısından yapılan tutuklamalar da herhangi bir yanlışlık aranması doğru olmaz. Her zaman olduğu gibi burada da Türkiye’ye çifte standart uygulanmaktadır. Yazıyı hazırlamadan önce yaptığımız kaynak taramasında Bilgesam tarafından yapılmış olan bir analizdeki örnek bu çifte standardı özetlemektedir. “Nitekim siyasi kanadı bulunan terör örgütleriyle mücadelede soruşturmanın partiye uzanması sadece Türkiye’ye özgü değildir. AB üyesi İspanya, terörle mücadele kapsamında ETA’nın siyasi kanadı niteliğinde faaliyet gösteren Herri Batasuna partisini 2003’te yasaklamıştır. Müteakiben Batasuna partisi ETA’nın bir birimi olarak AB terör örgütleri listesine dâhil edilmiştir. İspanya’da bu süreçte Batasuna partisi mensuplarının farklı isimlerde yeni partiler kurarak siyasi faaliyetler sürdürmesi de yasaklanmıştır.” (9)

Demokratikleşme Paketi:

Raporda kendine yer bulan en olumlu değerlendirme ise sonbaharın başında açıklanmış olan “Demokratikleşme Paketi – I” dir.  Gerçekten gerek direkt paket üzerinden gerekse paketle ilinti olarak yapılan değerlendirmeler gösteriyor ki Demokratikleşme Paketi, Avrupa Birliği’nce devamı gelmesi gereken ve Türkiye’yi AB normlarına daha fazla yaklaştırabilecek bir dizi reformlar paketidir. Paketle birlikte Türkiye’nin önünde yıllardır bir set olarak duran azınlık ve insan hakları ihlallerinin önüne geçilebilecek ve ileride azınlık ve insan haklarına daha saygılı bir Türkiye algısı oluşabilecektir.

Bu bölümde ayrıca özet olarak güvenlik güçlerinin terör örgütü KCK’ya yönelik operasyonlarından bahsedilmekte, tutuklamaların bölgesel ve yerel ölçekte demokrasinin işleyişine zarar verdiği iddia edilmektedir”. (10)

Demokratikleşme hamlelerinin Türkiye’nin geleceğine yapılacak olan yatırımların zeminin oluşturulması hasebiyle arz ettiği önem raporun kilit noktalarında yapılmış olan vurgulardan anlaşılabilmektedir. Doğrudan paket ile bağlantılı olmakla birlikte Türkiye’nin son 10 yıl öncesine nazaran ilerleme sağladığı alanlar da haliyle raporda kendine yer bulmuştur. Raporda kendine yer bulan diğer olumlu noktalar arasında:

  • Üçüncü ve Dördüncü Yargı Paketleri (Reformu) kapsamında yapılan değişikliklerin Avrupa standartlarına uyumu,
  • Roman Dil ve Kültür Enstitüsü’nün kurulması,
  • Mor Gabriel Süryani Ortodoks Manastırına ait taşınmaz malların Vakfa iadesi,
  • “Q, W, X” harflerine tanınan esneklik,
  • Genelkurmay’ın MSB’ye bağlanması,
  • Yeni vatandaşlık tanımının olumlu havası,
  • Ombudsmanlık (Kamu Denetçiliği) sisteminin getirilmesi,
  • Ana dilde eğitimin yaygınlaştırılması,
  • Ekonomik kriterler başlığı altında 2011 yılında %8,8 olan 20-64 yaş arasındaki nüfusa ait işsizlik oranının 2012 yılında %8,2’ye düşüşü (ek3’ye bakınız),
  • TSK İç Hizmet Kanunu’ndaki değişiklik ve
  • Ekonomik kriterler başlığı altında AB’nin içerisinde var olduğu krize karşın büyüyen Türkiye’nin pozisyonudur.

2012 itibariyle Suriye’deki iç savaştan kaçan göçmenlere ev sahipliği yapan ülkelerden biri olan Türkiye’nin misafirperver tavrı da olumlu olarak değerlendirilmiştir ki böyle de olması gerekir. AB’nin gerek rapor öncesinde yapmış olduğu açıklamalar gerekse rapora yansıyan değerlendirmelerinde Suriyeli göçmenler konusunda kolektif çalışmaların önü açılmıştır. 

Raporu Nasıl Yorumladık?

Nihai raporun değerlendirilmesi konusunda ise hükümet adına AB Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış’ın açıklamaları; devlet adına ise Dışişleri Bakanlığı ve AB Bakanlığı’nın resmi açıklamalarını incelemek gereklidir ki devlet ve hükümetin bakış açılarını anlayabilelim.

Öncelikle kurumlar bazında Dışişleri Bakanlığı, raporu “memnuniyet verici” olarak tanımlamışken AB Bakanlığı ise raporun Türkiye’de hükümetin “reform kararlılığını tescil ettiği vurgulanmıştır.

Durmak yok reforma devam” (Egemen BAĞIŞ)

Rapora hükümet kanadından açıklamayı yapan Bağış öncelikle raporun Kurban Bayramı’nda açıklanmasına tepki göstermiş ve “Siz nasıl ki Noel’de çalışmıyorsanız biz de Kurban Bayramı’nda çalışmıyoruz” demiştir. Rapora dair ise yapmış olduğu açıklamalarda genelde olumlu bir hava sezilmekle birlikte irili ufaklı taş atmalar da olmuştur. Ayrıca AB Bakanlığı sayfasından yapmış olduğu “AB Rapor Değerlendirmesi”nde şu dikkat çekici balıklara yer vermiştir: (11)

  • Cumhurbaşkanı kadar Başbakanın da her daim “uzlaştırıcı” rolünün öneminden,
  • AB raporundaki “ifade özgürlüğü” eleştirisine karşı “ifade özgürlüğü bakımından en şeffaf dönemde” oluşumuza,
  • AB raporundaki “insan hakları” ihlalleri eleştirisine karşı “insan hakları ve ekonomik gelişmişlik bakımından ulaştığımız noktanın AB’ye en yakın konum” olduğuna,
  • AB raporundaki yapıcı eleştirilere ise “reform kararlılığın tescil belgesi” olarak nitelendirme yapılarak “reforma devam” söylemi,
  • “Çözüm Süreci”nin tarihi bir önem arz ettiğinden,
  • “Azınlıklar konusunda en cesur hükümet”ten ve hükümetin azınlık cemaatlerinin mal varlıklarının iadesi konusunda göstermiş olduğu duyarlılıktan,
  • “Reformların halka danışılarak” yapıldığından,
  • AB’ye üye ülkeler için de ilerleme raporlarının gerekliliğinden,
  • Gezi Parkı olayları ile ilgili olarak üstü kapalı şiddet ile hak aranamayacağından,
  • Üyelik sürecindeki tıkanıklığın sebebinin “bizden” kaynaklanmadığından,
  • Türkiye’nin AB’ye yük değil tam tersine yükü paylaşacak potansiyele sahip bir ülke gözüyle bakılması gerekliliğinden,
  • Kıbrıs’ta çözümden kaçan taraf olmayacağımızın belirtilmesinden,
  • Vizesiz Avrupa hakkından,
  • Yeni fasılların açılması gerekliliğinden ve
  • İlerleme raporlarının “karne” olmadığından (bu ifadenin tersini en başta kullanmıştık) bahsedilmiştir. 

Rapor sonrası:

Raporun açıklanmasından sonra Almanya’nın da faslın açılmasını engellemeyeceğine dair teminat vermesiyle 22 numaralı “Bölgesel Politikalar ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” faslının açılması ise sadece uzun zamandır tıkanan müzakerelerin canlandırılmasını amaçlar. Ancak, hala 30’un üzerinde faslın var olması bu sürecin bitmeyeceğini adeta haykırıyor. Bugüne kadar “Bilim ve Araştırma, İşletme ve Sanayi Politikası, İstatistik, Mali Kontrol, Trans-Avrupa Ağları, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Çevre, Gıda Güvenliği” fasılları olmak üzere 13 fasıl açılmıştır. Ancak bu fasıllardan “Bilim ve Araştırma” faslı bilime verdiğimiz önemden ötürü (!) geçici olarak kapatılmıştır. 8’i Kıbrıs ve Yunanistan tarafından olmak üzere yaklaşık 17 fasıl da üyelerce çeşitli sebeplerce bloke edilmektedir. Rumların bloke ettikleri “Malların Serbest Dolaşımı, İş Kurma ve Hizmet Sunumu Serbestîsi, Mali Hizmetler, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Balıkçılık, Taşıma Politikası, Gümrük Birliği ve Dış İlişkiler” fasıllarıdır. 1995’de daha AB’ye üye olmadan Gümrük Birliği’ne girmemizin doğru olmadığı aşikârdır. Siyasi olarak tanımadığımız Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de AB’nin bir üyesi olduğunu bilerek ekonomik bütünleşmenin (ekonomik bütünleşme ile ilgili olarak ek1’e bakın) ikinci aşaması olan GB’ye girmek pek de açıklanabilecek bir husus değildir. Ancak, eğer AB, Türkiye’ye sunmuş olduğu fasıllarda ilerleme bekliyorsa bu fasılların açılmasının önünü açması gerekir ki bir ilerleme olsun. İnsanın aklına “yahu bunca fasıldan hiçbiri mi açılmaya layık değil?” diye sorası geliyor insanın. Bu hususla ilgili olarak İlknur Menlik’in oldukça güzel bir tespiti (12) var: “Türkiye, dünya 7’ncisi olduğu tarımda ve ilerleme kaydettiği balıkçılık alanında bu blokajlar nedeniyle müzakereleri başlatamıyor. Bu noktada teknik kriterleri yerine getirmeye devam eden Türkiye, AB’nin siyasi engelini aşamıyor.” O zaman burada bir şey daha eklemek lazım. Eğer üyelerden biri sadece ideolojik sebeplerden ötürü bu tür blokajlara yelteniyorsa bunun etik ve eşitlikle bağdaşır bir yanı olamaz. Bu husus zaten AB’nin genel sorunlarından olan “ulus üstücülük” (supranationalism) kavramını hala tam olarak oturmamasıdır. Yani hali kendi başına bir “Avrupa Birleşik Devletleri” olmadığı gibi net bir siyasi lideri ve komitesi de yoktur.

Bir de bizim isteyip açtıramadıklarımız gibi bizim açtırmak istemediğimiz fasıllar da var ki en güzel örneği “Sosyal Politikalar” faslı, “Kamu Alımları” faslı ve “Rekabet Politikası” faslı. Bu fasıllar açmaktan neden çekiniyoruz acaba?..

Eser Karakaş’ın aynı değerlendirmesinden bir alıntı yaptık ama bu alıntıya bir eleştiri yapmak gerekecek (13).

Daha müreffeh, yaşam kalitesi daha yüksek bir Türkiye’de yaşamak isteyen herkesin, AB tam üyelik hedefinden, tarihinden bağımsız olarak söz konusu fasılların müzakereleriyle ilgilenmesi, bu fasılların açılması, çabuk sonuçlandırılması, gereklerinin eksiksiz yerine getirilmesi için çaba sarf etmesi gerekmektedir.” (kalınlaştırma bana ait – H.M.B.)

Buradaki eleştirimiz ise “Yıllardır bu süreç sadece Müreffeh ve Yaşam Kalitesi daha yüksek bir Türkiye için mi yürütülüyor?”. Görüşümüzce tabi ki hayır. Her ne kadar Türkiye’nin bir AB üye olmasını temenni etmesek de işin tersi sürecin devam etmesini istiyoruz (ben H.M.B. olarak); çünkü mesela eğer bugün Türkiye’de 1982 anayasasının getirmiş olduğu “askeri vesayet” ortadan kalkmaya başladıysa bunun iki sebebi vardır: (a) liberalleşmiş hatta neo-liberalleşmiş dünyada örneklerinin azalması ve (b) AB ile yarım asırdan beri yürütülen müzakere sürecini oluşturan temel AB normları yani “Kopenhag Uyum Kriterleri”dir. Eğer bugün bu çağ dışı (askeri) vesayet kavramı ortadan kalkıyorsa bunun en önemli dış faktörü hiç kuşkusuz AB müzakere sürecimizdir.

Sonuç:

50 yıl önce İsmet İnönü tarafından imzalanan Ankara Antlaşması’ndan bu yana Türkiye’nin AB serüveni iniş çıkışlarla dolu olsa da bir yandan zevkli de bir oyun gibi. Acaba bu sefer kim zorluk çıkartacak? Acaba bu sefer kimler hangi argümanı önümüze engel koyacak? Acaba? Acaba? Acaba? Tam bir zekâ ve strateji oyunu…

Aday ülkelerin 1 yıl boyunca sarf ettikleri çabaların yansıması olarak kâğıda dökülen ancak ülkenin geleceğine dair bakış açısına göre hazırlanan (mesela bir ülke birliğe alınacaksa önüne çok fazla zorluk konulmaz ama alınmayacaksa önüne de onlarca zorluklar konulur) “İlerleme Raporları” dâhilinde Türkiye için hazırlananlar bu sene de dâhil olmak üzere hep aynı formatta yazıldı. Farklı olan bu sene yumuşaması ya da Türkiye’nin sadece 1 sene içerisinde dev ataklar yapması değildir. Bu seneki raporun hoş karşılanmasının sebebi sadece önceki yıllarda verilmiş olan tavsiyelerin kısmen de olsa uygulamaya konulmasından dolayıdır. Örneğin; yıllarca AB tarafından Türkiye’ye bulunan yakınmalardan tarihsel bloğun orta direğinin gücünün azaltılması (tarihsel blok: bürokrasi, ordu ve aydın) ya da Güneydoğu Anadolu/ Kürt/ PKK/ Kürdistan v.b. sorunun çözümü hususları adına yakın tarihte atılmaya başlandı. Demokratikleşme Paketi’nin I. ayağının bel kemiğini oluşturan Çözüm Süreci’nin getirisini “Nihai İlerleme Raporu”nda almakla beraber bu seneki yaz ayının sıcaklığını iyice arttıran “Gezi Parkı Olayları ya da Eylemleri”nin götürüsünü de aynen aldık.

Türkiye’yi 50 yıldır kapıda bekleten ve son yıllarda gelişen Türkiye’ye karşı kayıtsız kalarak “pacta sunt servanda” (14) örneği gösteremeyen AB’yi “Şanghay” ile korkutunca (!) AB de haliyle 50 Ortadoğu’daki stratejik ortağını kaybetmek istemedi ve raporun açıklanmasından kısa bir süre sonra 22 numaralı “Bölgesel Politikalar ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” faslını açarak müzakere sürecini bitkisel hayattan çıkartıp komaya soktu. Umarız bu fasılların devamı gelir aksi takdirde Türkiye’yi kaybetmesi içten bile değildir ve zaten fasılların amacı aday ülkeye ilgili fasıllar altında ilerleme sağlatmaktır.

Yazıyı kaleme aldığımızda “Vize Muafiyeti”ne ilişkin olarak bir takım haberler çıkmaktaydı. Bu konuda da fikirlerimizi kısaca tebliğ etmek isteriz. Dünyanın bir ucundaki adını sanı bilinmedik ülkelere bile vize uygulanmazken bize en katı şekilde uygulanıyor olması oldukça can sıkıcıdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşlarına tarafımızdan vize uygulanmazken AB’nin bize vize uygulaması kesinlikle kabul edilecek bir uygulama değildir. 2005’deki “Müzakere Çerçeve Belgesi”ndeki Müzakere Başlıklarının Ön Gösterge Niteliğindeki Listesi kısmında (madde 1) Malların Serbest Dolaşımı, (madde 2) İşçilerin Serbest Dolaşımı ve (madde 4) Sermayenin Serbest Dolaşımı’nı öngörmemekte iken bu çifte standart uygulamanın kalkması ikili ilişkilerde önemli bir yol kat edilmesine vesile olacaktır. Aksi takdirde malın, işçilerin ve sermayenin dolaşımı sadece Türkiye sınırları içinde uygulanırsa bu uygulama, karşılıklılık (reciptory) ilkesine uygun düşmemektedir. 3,5 yılda tamamlanması hedeflenen ve 16 Aralık’ta imzalanacak olan “Geri Kabul Antlaşması” bu sorunu çözebilecektir…

Son olarak bizim açımızdan bir noktaya daha parmak basmak gerekecek. Derinleşme ve Genişleme süreçlerini hala tamamlayamamış olan AB’ye giriş hem Türkiye’ye hem de AB’ye ciddi sorunlar yaşatabilir. Bizim AB’ye giriş amacımız Eser Hocanın bahsettiği toplumsal refahtan ziyade AB’nin siyasi değerlerine (demokrasi, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, vb.) daha fazla yaklaşmamız gerekliliğidir. AB’ye üye olmak her sorunu da çözmüyor ki bunun en güzel örneği aramızda dini özellik dışında pek de farklılık bulunmayan Yunanistan’ın içinde bulunduğu süreçtir. Ayrıca, Türkiye’nin her birliğe, topluluğa, kuruma ya da kuruluşa üye olması da gerekmiyor. Örneğin; OPEC’e üye olmak isteyebilirsiniz ama petrol zengini değilseniz üye olamazsınız ya da NAFTA’ya girmek isteyebilirsiniz ama bu bölgede yer almıyorsanız giremezsiniz. Tıpkı NAFTA ve OPEC gibi AB’ye üye olmak için de bazı genel şartlar vardır. Eğer siz bu şartları tam olarak yerine getiremezseniz üye de olamazsınız. Bu sebepten ötürü, Türkiye, AB’ye girmekten de öte AB normlarına yaklaşmayı kendine referans almalıdır.

Hacı Mehmet BOYRAZ, Gediz Üniversitesi Avrupa Birliği Kulübü Başkanı

boyrazhacimehmet@gmail.com

Bibliyografya:

Yararlanılan temel kaynak: “Avrupa Birliği – Türkiye İlerleme Raporu”, 2013

1)      http://www.turkiyegazetesi.com.tr/deniz-ulke-aribogan/576328.aspx (erişim 25.11.2013)

2)      Karakaş, Eser “AB İlerleme Raporu’nun bugünkü esas önemi”, bak.yer: http://zaman-online.de/ab-ilerleme-raporunun-bugunku-esas-onemi-74730 (erişim 25.10.2013)

3)      adı geçen site

4)      “Avrupa Birliği – Türkiye İlerleme Raporu”, 2013, sayfa: 5

5)      “Avrupa Birliği – Türkiye İlerleme Raporu”, 2013, sayfa: 8

6)      Dede, Orhan & Kaya, Erdem –AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu Üzerine Bir Değerlendirme”, bak.yer: http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2485:2013-11-01-17-15-56&catid=70:ab-analizler&Itemid=134 (erişim 02.11.2013)

7)      Dede, Orhan & Kaya, Erdem, adı geçen site

8)      Dede, Orhan & Kaya, Erdem, adı geçen site

9)      Dede, Orhan & Kaya, Erdem, adı geçen site

10)  Dede, Orhan & Kaya, Erdem, adı geçen site

11)  Bu özetlemede Zeynep Gürcanlı’nın www.hurriyet.com.tr adresindeki tarihli yazısına binaen yorum yapılmıştır: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24941255.asp (erişim 25.11.2013)

12)  Menlik, İlknur “İlerleme Raporu ve Türkiye”, bak.yer: http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2013/10/28/ilerleme-raporu-ve-turkiye (erişim 29.10.2013)

13)  Sn. Karakaş’ın konunun uzman isimlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçektir ki biz burada sadece kendi çapımızda fikrimizi ifade etme gereği hissettik.

14)  “Pacta sunt servanda” Türkçe anlamı “ahde vefa”dır.

Ek 1:

Ekonomik Bütünleşmenin Aşamaları:

  • Serbest Ticaret Bölgesi’nde bir araya gelen ülkeler kendi aralarında gümrük duvarlarını kaldırırlar ancak üçüncü ülkelere karşı uygulayacakları koruma önlemleri açısından bağımsızlıklarını muhafaza ederler.
  • Gümrük Birliği’nde üçüncü ülkelere karşı uygulanacak politikalar da üye ülkelerin yetkisinden çıkıp merkezi otoriteye devredilir.
  • Ortak Pazar’da daha da ileriye gidilir ve gümrük birliğine ek olarak, emek-sermaye-girişimci gibi üretim faktörlerinin üye ülkeler arasında serbest dolaşımı sağlanır.
  • Ekonomik Birlik ise en son safhadır. Üye ülkeler arasındaki ekonomi ve maliye politikalarının, sosyal politikaların uyumlaştırılmasına da el atılır.

Ek 2

Kopenhag_Kriterleri

 

 

 

 

 

Ek 3 (Kaynak: “Avrupa Birliği – Türkiye İlerleme Raporu”, 2013, sayfa: 81)

is-gucu-piyasasi

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret