Güncel Yazılar

Arap Baharı’na Farklı Bakış

Son aylarda bütün yakın coğrafyamızı saran ve genellikle medyada Arap Baharı diye adlandırılan kimi ülkelerde yönetim değişikliklerine varan, bazılarında ülkeyi iç savaş eşiğine getiren bazılarında da yabancı askeri işgale neden olan olaylara yönelik çeşitli yorumlar ve farklı yaklaşımlarla değerlendirilmeler yapılmaktadır.

Genellikle bazı çevreler bütün siyasal olayları ve gelişmeleri dış etkenli yaklaşım tarzı ile benimsemişlerdir. Ülkemizdeki kimi uzmanlar tarafından bu son olaylar hakkında yorumlar yapılmış ve Tunus’tan başlayarak bütün Arap dünyasını kasıp kavuran değişim rüzgârlarını ABD’nin kapalı kapılar ardındaki toplantılarda stratejistler tarafından kurgulandığı tezini ortaya atmışlardır.

Bu yaklaşım sahipleri işin kolayına kaçarak halkın demokrasi, değişim, anti-emperyalizm, anti-diktatörlük, demokratik hak ve hukuk talepleri ve yönetime katılım konusundaki haklı isteklerini görmezden gelerek bu büyük coğrafyadaki devrim niteliği taşıyabilecek kadar olan bu önemli gelişmeleri “Büyük Orta Doğu Projesi” ekseninde değerlendirme kolaylığına kaçtıkları kanaatindeyim.

Öncelikle aynı coğrafi alanda ve aynı zaman diliminde gerçekleşen bu hareketler özünde değişim ve demokrasi talepleri olsa da birbirlerinden bağımsız ve hatta kimi zaman farklı karakterler ve özellikler taşımaktadır. İlk önce Tunus’da (1) Zeynel Abidin bin Ali’nin devrilmesi ile Ortadoğu satranç tahtasında ABD ve dolayısıyla İsrail ve Suudi Arabistan bir uydusunu kaybetti. Bildiğimiz gibi bin Ali yönetimi, Batı ve özellikle ABD, Avrupa ve İsrail ile sıkı münasebetleri bulunan Batı yanlısı bir yönetimdi. Önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan seçimlerde kim iktidara gelirse gelsin Tunus artık eski Tunus olmayacaktır. Tunus halkı bundan sonra Batı karşısında bağımsız irade gösteremeyen İsrail yanlısı bir iktidara geçit vermeyecektir. Arap halklarının genel düşünce ve yaklaşım tarzını göz önünde bulundurduğumuz takdirde Filistin, Lübnan vb. sorunların çözümü uzak olduğundan Tunus halkının İsrail ile mesafeli ve İslami duyarlılığı olan bir yönetimi iş başına getireceği söylenebilir.

Mısır’a (2) baktığımızda ise kanımca ABD ve İsrail’in Camp David (3) Anlaşması bağlamında oluşmasına ön ayak olan ve destek veren Batı yanlısı Hüsnü Mübarek yönetiminin çöküşü ile en önemli istikrar kalelerini kaybetmiştir. Bildiğimiz gibi Camp David Anlaşması’nı imzalayarak Mısır’ın İsrail karşısındaki onurlu duruşunu bertaraf eden Enver Sedat bu dönüşün ve imzanın bedelini canı ile ödemiştir. ABD desteğini de alarak otuz yıllık baskıcı yönetimi ile Mısır gibi iddialı ve mazisinde Arap dünyasının liderliğini üstlenmiş Cemal Abdul Nasır gibi liderler yetiştirmiş, Süveyş kanalını İngiltere ve Fransa’ya rağmen kamulaştıran bir devleti İsrail devleti karşısında küçük düşüren Mübarek yönetimi başta ABD’nin, İsrail’in, Batılı devletlerin ve Suudi Arabistan gibi Arap devletlerinin desteğine rağmen ayakta kalamamıştır. Mısır halkı, büyük cesaret ve fedakârlıkla bu otuz yıllık dönemi Mübarek yönetimini devirerek ABD’nin bölgedeki en önemli kalelerinden birini düşürmüştür. Kuşkusuz ABD elindeki önemli ekonomik askeri, iletişim, istihbarat ve casusluk imkânları ile Mısır halkının devrimini yönlendirmeye gayret edecektir. Kısa dönemde muhtemelen geçiş sürecinde bu müdahaleler yoğun olarak sürecektir. Ama sonuçta ABD ve İsrail Ortadoğu bölgesindeki en büyük müttefiklerden biri sayılan Mübarek’i kaybetmekle büyük şok yaşamıştır.

Açıkçası Mısır halkının bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi taleplerinin tam olarak karşılanması uzun ve yorucu dönemeçlerden geçecek bir süreçtir. Hatta elde edilen ilk kazanımlara yönelik saldırılar daha şimdiden çeşitli terör saldırıları ile kendini göstermektedir. Nitekim geçen haftalarda Mısır’da kimi Müslüman gruplar ile Hıristiyanlar arasındaki kanlı çatışmalar bunun tipik örneğidir. Bildiğimiz gibi, Mısır’da yaşayan Kıpti Hıristiyanlar ülkenin seksen milyonluk nüfusunun % 12-15 civarında oluşturmaktadır. Mısır’da Mübarek’in devrilmesine neden olan halk ayaklaması sürecinde bu iki halk yan yana omuz omuza kardeşçe dayanışma içinde Mübarek’in saldırılarına karşı koymuş ve başarılı olmuşlardı. Esasen Mısır’ı yakından takip edenler bu ülkede Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında tarihten gelen yakın dostluk kardeşlik ve sıcak münasebetlerini bilmektedir. Öyle ki Mısırlı Hıristiyanlar, Müslümanların kutsal ayı ramazanda birkaç gün oruç tutarak Müslümanlara olan yakınlıklarını gösterirler. Peki, ne oldu da Mübarek devrildikten sonra bu iki halk arasına kin ve nefret tohumu ekilmeye başlandı? Burada şüpheler İsrail ve Suudi Arabistan kaynaklı Selefileri işaret etmektedir.

Bildiğimiz gibi Mısır’da Mübarek’in devrilmesine ülkedeki bütün siyasi akımlar yani reformistler, solcular, sosyalistler ve diğer bütün siyasi partiler iştirak etmiştir. Sadece Suudi Arabistan’ın destek ve sermayesi ile son yıllarda Mısır’da kendine yer bulan Selefiler bu isyana katılmamış hatta bu halk hareketini provoke etmeye gayret göstermişlerdir. Mübarek’in devrilmesinden sonra da İsrail istihbarat örgütleri ile işbirliği yaparak Hıristiyanların ve Müslümanların kutsal mabetlerine saldırılar düzenleyerek bin yıllardır barış içinde yaşayan toplumun iki temel unsurunu birbirlerine düşürme siyaseti gütmektedirler. Burada hedef kargaşa, kaos ve terör ortamı oluşturarak ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemek, mümkün olursa eski düzeni tekrar geri getirmektir. Açıkçası Mısır’da Mübarek’in devrilmesi ile Ortadoğu’daki taşlar yerinden oynamış ve sonuçta taşlar yerine oturma sürecine girmiştir. Mısır, otuz yıldan beri Mübarek ve Enver Sedat’ın izlediği ABD ve İsrail’e bağımlı dış politika sayesinde izole edilmekten kurtulmaya gayret ederek tekrar Arap ligi başkanlığına oynamaya hazırlanmaktadır.

Mısır’ın geçiş dönemi Dışişleri bakanı Nebil Arabî, Washington Post gazetesine verdiği bir demecinde Mısır’ın geriye değil ileriye baktığını söylemiştir. Açıkçası Mübarek’in devrilmesinden sonraki kısa dönemde Mısır yönetimi dış politikada gösterdiği farklı uygulamalarla değişimin işaretini vermiştir. Otuz yıldan beri İran’ın bütün taleplerine rağmen, Mübarek yönetimi bu ülkenin savaş gemilerinin Süveyş kanalından Akdeniz’e geçişine izin vermemekteydi. Oysaki yeni yönetim daha ilk icraatlarından birinde bu geçiş iznini İran savaş gemilerine vererek, ABD ve İsrail’in şimşeklerini üzerine çekmiştir. Ardından İran ile otuz yıldır kesik bulunan diplomatik ilişkiye yeşil ışık yakmış, Kahire’de bulunan devrik İran şahı Rıza Pehlevi’nin mezarı başındaki kraliyet sembolü taşıyan bayrağı iyi niyet işareti olarak kaldırtmıştır. Mısır, daha birkaç ay öncesine kadar İsrail işgali altındaki Gazze’ye uygulanan ambargoya tam destek sağlamakta hatta İsrail’in talebi üzerine bir buçuk milyon Gazzeli’ye ilaç ve yiyecek ulaşımı için kullanılan tek sınır kapısı olan Refah sınır kapısını kapalı tutmaktaydı. Ancak geçen haftalarda çatışma halinde bulunan Filistinli grupları El Fetih ve Hamas’ı başkent Kahire’de bir araya getirerek beş yıldan beri bu iki teşkilat arasında var olan savaş halini sona erdirmiş ve Filistin ulusal birlik hükümetinin tesisine önayak olmuştur.

Bilindiği gibi ABD, İsrail ve diğer Batılı devletler Gazze’de seçim ile iş başına gelen Hamas ve bu teşkilatın kurduğu hükümeti terörist olarak nitelemektedir. Mısır, Hamas ve El-Fetih’e ev sahipliği yaparak artık bu ülkelerin direktifleri doğrultusunda dış politika izlemeyeceğini göstermiş, tarihi konumuna geri dönmek için önemli adım sayılacak bu adımı atmıştır. Daha şimdiden Mısır halkı sokaklarda çeşitli miting ve eylemler ile Mısır’dan İsrail’e doğalgaz sağlayan hattın kapatılması, Camp David Anlaşması’nın iptali ve hatta İsrail Devleti’nin Kahire’deki büyükelçiliğinin kapatılmasını talep etmektedir. Doğal olarak bu İsrail’i tedirgin etmektedir. Önümüzdeki dönemde geçiş hükümeti yerini seçilmiş sivil bir yönetime bıraktığında seçilmiş yönetimin halkın talep ve isteklerini göz önünde bulundurarak bu doğrultuda yeni adımlar atacağından kuşku duymamaktayım. Başta Hüsnü Mübarek ve devrik yönetiminin diğer önde gelenleri adil mahkemelerde yargılandığında ülke kamuoyu ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın Mısır üzerindeki hedeflerini öğrendikçe Mısırlı olmanın sorumluluğunun bilincinde hareket edecektir. Mısır’ın ardından değişim rüzgârı etkisini Fas (4), Ürdün (5), Libya (6), Yemen (7), Bahreyn (8), Umman (9) ve diğer ülkelerde göstermeye başlamıştır.

Olaylar sırasında en çok hasar gören ve hala belirsizliğin sürdüğü ülke kuşkusuz Libya’dır. Libya’nın bugünkü yönetimi, ordunun genç subaylarından Muammer Abu Minyar El-Kaddafi ve bir grup subayın Kral İdris’i devirip 1969 yılında askeri bir darbe yaparak Libya Arap Cumhuriyeti’ni kurup İslam ve sosyalizm karışımı bir idare kurmasıyla ortaya çıkmıştır. Libya, uzun yıllar Batı karşıtı bir siyaset güderek bağımsız bir devlet görünümü sergilemiştir. Nitekim Mısır’la İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Araplara tahmil edilen zillet ve aşağılama politikasına karşın Cezayir (10), Suriye (11), Demokratik Yemen Cumhuriyeti ve benzeri devletlerden ret cephesi oluşunca Libya bu anti-emperyalist ve anti-Siyonist cephede yerini almıştır. 1990 yılından itibaren Libya gizli istihbarat servisinden bir subayın da iştirak ettiği öne sürülen Lockerbie Faciası’nın (12) ardından Batı ve özellikle ABD’nin tepkisine maruz kaldı. Nükleer faaliyetleri ve terörizme destek sağladığı iddiasıyla ABD’nin hava saldırısına maruz kalıp Kaddafi ailesinin yaşadığı çadır, ABD uçakları tarafından vurulunca bu ülke yeni bir dönemece girdi. Kaddafi uzun bir sessizlikten sonra 2005 yılından itibaren Avrupa devletleri özellikle Fransa ve İtalya’nın ara buluculuğu ile giderek Batıyla ilişkilerini normalleştirdi. Demokrasi talepleri Libya sınırlarına dayandığında kimse 40 yıldır ülkenin tek hükümdarı konumunda bulunan Kaddafi yönetiminin bu denli kırılgan olacağı ihtimalini düşünemezdi. Halk hareketi kısa sürede büyük bir halk ayaklanmasına dönüşüp merkezi Bingazi olmak üzere büyük bir toplumsal isyana dönüştü. Kaddafi yönetimi başından itibaren demokratik talep ve isteklere olumlu yaklaşacağına şiddet ve askeri güç kullanarak isyanı bastırmayı hedefine koyarken ülke fiilen Bingazi merkezli isyancılar ve Trablus merkezli Kaddafi yandaşlarının denetiminde bulunan iki bölgeye ayrıldı. Diğer kentler muhalefet ve yönetim güçleri arasında çatışma sahasına dönüşürken sivil halk büyük zarar görmeye başladı.

Batılı devletler başta Fransa-İngiltere-ABD, Birleşmiş Milletler’in belirsiz kararına dayanarak Libya’ya müdahale etti. Özellikle Fransa ve İngiltere ekonomik sanayi alt yapıyı tahrip etme saldırısına dönüşen bu harekâta öncülük etti. NATO uçaklarının saldırıları sivil kayıplara neden oldu. Kara savaşını ve muhtemel zayiat göze alınamadığından Kaddafi yönetiminin kolayca devrileceği öngörülmemekte, buna karşılık her gün bu ülkenin ekonomik sanayi alt yapısı yıkılmakta, kentler tahrip edilmektedir.

Ülke halkı Kaddafi güçleriyle, NATO güçleri arasında sıkışmıştır. Olay insani büyük bir krize dönüşmüştür. Ülkenin alt yapısı tahrip edilince sağlık sistemi çökmekte, temiz suya ve temel gıdalara ulaşmak imkansız hale geldiğinden ülkede büyük bir insani dram ve kaos yaşanmaktadır. Batı, Bingazi merkezli geçici yönetimi ülkenin yasal yönetimi olarak kabullendiğini, geçici yönetimin Batılı başkentlerinde irtibat büroları açmasına izin verdiklerine şahit olmaktayız. Hemen hemen bütün Batılı devletler başkent Trablus’daki diplomatik misyonlarını geri çekmiştir. Geçici yönetimin lideri konumundaki Mustafa Abdülcelil birkaç gün önce ülkemizi de ziyaret ederek başta Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ü ziyaret etmiştir. Ülkemiz de Mustafa Abdülcelil yönetimindeki geçiş dönemi konseyini Libya’nın yasal temsilcisi olarak gördüğünü açıklamıştır. Önümüzdeki dönemde Libya’da daha da fazla kan akacağından iç savaşa doğru hızla ilerleyen ülkede büyük can ve mal kaybı yaşanacağından kuşku duyulmaktadır. Libya’da gerçek bir kaos ve iç savaş yaşamaktadır.

Yemen, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısındaki Arap ülkeleri arasında ekonomik olarak en fakir ve yoksul ülke konumundadır. Yemen 1918’e kadar Osmanlı yönetiminde bulunmaktaydı. Lozan Antlaşması ile birlikte Kuzey Yemen bağımsızlığını kazanmış, Güney Yemen ise İngiliz işgaline girmiştir. Kuzey Yemen’de 1924 yılında İmam Yahya kendini Yemen Kralı olarak ilan etmiştir. 1948 yılında bir suikasta kurban gidince yerine oğlu Ahmet geçmiş, 1962 yılında oğlu Seyfül İslam lehine yönetimi bırakmıştır. 27 Eylül 1962’de gerçekleşen askeri bir darbe ile iktidarı Abdül Sellal ele geçirmiştir. Nihayet uzun, çalkantılı bir siyasi dönemden sonra halen iktidarı bırakmayarak yüzlerce Yemenlinin ölümüne sebep olan Ali Abdullah Salih 6 Şubat 1978 yılında iktidara gelmiştir. Güney bölgesi ise 30 Kasım 1967’ye kadar İngiliz işgalinde kalmış bu tarihte bağımsızlığını ilan etmiştir. 30 Kasım 1970 yılında adını Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti olarak değiştirmiş ve Salim Rubai Ali devlet başkanı olarak seçilmiştir. 1978 yılında iktidara Ali Nasır Muhammed getirilmiş daha sonra Sosyalist Parti genel sekreteri Abdül Fettah İsmail devlet başkanı olmuştur. 1986 yılında Komünist Partisi üyeleri arasında çıkan silahlı bir çatışma sonucunda Ali Nasır Muhammed taraftarları yenilgiye uğramış Ali Salim El-Beydi iktidara gelmiştir. Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti Arap coğrafyasının sosyalist yönetimiyle yönetilen ilk ve tek örneği olarak hayatını 1990 yılına kadar bütün zorluklara rağmen sürdürebilmiştir. Nihayet dünya konjonktüründe meydana gelen gelişmeler sonucunda 22 Mayıs 1990’da iki Yemen birleşme kararı almıştır. Bu birleşme çok sancılı bir süreçten geçmiştir. İki bölge arasındaki anlaşmazlık 1994 yılında ülkeyi iç savaşa sürüklemiştir. Birleşme ardından doku uyuşmazlığı sürmüş, Ali Abdullah Salih yönetiminin uyguladığı baskı ve ayrımcılık politikaları sonucunda ülkede gerçek bir birleşme sağlanamamıştır.

Öte yandan ülkedeki aşiretlerin yönetimle olan anlaşmazlıkları ayrıca kuzeyde El Husi hareketi şemsiyesi altında merkezi yönetimle çatışma halinde bulunan Şia azınlığın meselesi ve 2000’li yılların başında Yemen’i bir üs olarak kullanan El-Kaide’nin eylemleri ekonomik, sosyal ve siyasal olumsuzluklarla birleşerek Yemen’i bölgenin en istikrarsız ve sorunlu devletlerinden biri konumuna getirmiştir. 1978 yılından beri ülkeyi baskı ve şiddet yöntemleri kullanarak idare etmeye çalışan Ali Abdullah Salih ise Suudi Arabistan ve ABD’den aldığı destekle halkın demokratik taleplerini silah kullanarak bastırma yöntemini kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir. Bölge uzmanlarının ittifakla üzerinde durdukları konu, Yemen ve bölgenin diğer baskıcı yönetimlerinin temel güç kaynağının Suudi Arabistan, ABD ve İsrail üçgeninin yardım ve desteklerine dayandığıdır. Nitekim geçen sene El Husi hareketi isyanı sırasında da Suudi Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri bölgeyi işgal etmiş; köyler, kasabalar sürekli olarak bombalanmış ve bu hareket kanla, şiddetle bastırılmaya çalışılmıştır. Şimdi ise Yemen halkı fakirliğe, diktatörlüğe, rüşvete, yolsuzluğa ve ülkelerinin ABD ve İsrail güdümünde politika geliştirmesine karşı ayaklanmış aylardır, demokratik haklarını aramaya başlamıştır. Hiç bıkmadan Ali Abdullah Salih’in güvenlik güçleri, paralı milisleri ve Suudi Arabistan askeri birliklerine rağmen aylardır sokaklarda, meydanlarda ve özellikle Cuma namazı çıkışlarında barışçıl eylem ve yürüyüşüne devam etmektedir. Her gün birkaç gencin, kadının ve erkeğin güvenlik güçlerince öldürülmesine rağmen Yemen halkı onurlu mücadelesini sürdürmektedir. Suudi Arabistan yönetimi bir taraftan diktatör Ali Abdullah Salih yönetimine destek verirken öte yandan aşiret ve kabile reislerini petrol dolarlarıyla satın alarak etkisi altına almaya ve böylece halk isyanını zayıflatmaya yönelik çabalarını sürdürürmektedir. Riyad, Ali Abdullah Salih yönetiminin yumuşak bir geçişle “Körfez İşbirliği Konseyi”ni devreye sokarak devrimi yönlendirmeyi ve rayından çıkartmayı hedeflemektedir. Yemen halkı ise karşı direnişini sürdürmekte ve Ali Abdullah Salih yönetimi son bulmadıkça direnişini sürdüreceğini açıklamaktadır.

Kuşkusuz Yemen halkı bu demokrasi ve özgürlük savaşında büyük bedeller ödeyecektir. Ama çok uzun yıllardan beri Ali Abdullah Salih yönetiminin acımasız yönetimi altında onursuz bir yaşama mahkûm bırakılan Yemen’in onurlu halkı bu ağır bedeli ödemeye hazır görünmektedir. Yemen’de son olarak geçtiğimiz Cuma Başkent Sana’da bulunan başkanlık sarayına isabet eden roket atar mermileriyle diktatör Ali Abdullah Salih ve diğer yöneticiler yaralanmışlardır. Ardından Ali Abdullah Salih, Başbakan Muhammed Mecuz, Millet Meclisi Başkanı Yahya El Rai, Danışma Meclisi Başkanı Abdülaziz Abdülgani, Başbakan yardımcıları Raşit El Elimi ve Sadık İsna Uras’ın da içinde bulunduğu üst yönetim kadrosu Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kalmışlardır. Kamuoyuna bu adı geçen yöneticilerin Cuma namazı sırasında yaralandıkları ve tedavi maksadıyla Suudi Arabistan’a gittikleri haberi geçilmiştir. Aslında olayların şiddetlenmesi ülkenin en önemli aşiretlerinden Haşit aşireti lideri Şeyh Sadık El Ehmer’in evine yapılan saldırılar sonucunda gerçekleştirilmiştir. Ali Abdullah Salih ve diğer üst düzey yöneticilerin ülkeyi terk etmeleri halkta büyük sevinç ve mutluluğa neden olmuştur. Başkent Sana’da halk El Teğhir (değişim) ve ülkenin diğer önemli kenti olan Teğez’de El Hürriye (özgürlük) meydanlarında toplanarak diktatör ve yandaşlarının gidişini kutlamıştır. Öte yandan El Ahmer aşiretinden yapılan açıklamalara göre başkanlık sarayına yapılan roketli saldırıyla bir ilgilerinin bulunmaması kimi çevrelerde bu saldırının önümüzdeki günlerde bir askeri darbe ve yönetime zemin hazırlama girişimi olarak değerlendirilmiştir.

Ali Abdullah Salih ülkeyi terk ederken yerine yardımcısı Abdhrabe Mansur Hadi’yi atamıştır. Ardından ABD, Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi Yemen’de yumuşak geçiş sürecine katkı sağlamak amacıyla ABD Başkanı Obama’nın başdanışmanı El Hadi ile gizli bir görüşme yaparak önümüzdeki dönem için planlamalar yapmışlardır. Yine San’a’daki ABD büyükelçisi Abdhhrabe Mansur Hadi ile uzun bir değerlendirme toplantısı yaparak halk isyanının bastırılması ve önünü kesmek için değerlendirmelerde bulunduğu haberi gelmektedir. Öte yandan Salih’in oğlu Ahmed Salih ise halen ülkedeki özel güvenlik ve istihbarat örgütlerinin başkanlığını yürütmektedir. ABD ve Suudi Arabistan’ın bütün entrikalarına rağmen halk yığınları meydanlarda, üniversite öğrencileri üniversitelerde, diktatör ve yandaşlarının ülkeyi terk etmelerini büyük bir sevinçle karşılamış ve kutlamalara girişmiştir. Son olarak Yemen ordusunun güçlü komutanlarından General Abdullah Ali Üveyli de bir basın toplantısı düzenlemiş Abdullah Salih yönetiminin halka karşı uyguladığı şiddet politikalarını kınayarak isyancılara katıldığını bildirmiştir. Daha önce de bazı komutanlar halkın yanında saf tutmuşlardı. Önümüzdeki günlerde Yemen’deki olayların daha da şiddetlenerek devam edeceğini tahmin etmekteyim.

Arap Baharı diye adlandırılan demokratik taleplerin etkilediği Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasındaki Arap devletleri soğuk savaş döneminden itibaren Batı kampında yer almıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra da bu ülkeler ABD, Suudi Arabistan, İsrail ekseni çerçevesinde hareket ederek halk yığınlarının anti-emperyalist ve anti-Siyonist tutum ve davranışları karşısında ABD ve İsrail’in desteğini de alarak halkları ve kitleleri sindirmeye gayret göstermiştir. Bu ülkeler iç siyasi yapılarında otoriter bir yönetim şekli uygularken, dış politikada ise Batı eksenli tutum izlemiş ve bütün uluslararası kuruluşlarda ve toplantılarda ABD’nin yanında yer almayı kendilerine amaç edinmiştir. Bu devletler ABD’nin güdümünde hareket ettiğinden dolayı ABD yönetimi hangi ülkeye veya gruba terörist damgasını vurduysa aynı yolu izlemiş, ABD hangi devleti tecrit ettiyse aynı tutumu takınmış, ABD kime ambargo uygulamışsa gönüllü olarak bu ambargoya destek vermiştir.

Tabiatı ile bu devletlerin dış politikaları kitlelerde umutsuzluğa ve hayal kırıklığına yol açmıştır. Bu doğrultuda yıllardan beri Ürdünlüler, Faslılar, Bahreynliler, Ummanlı ve diğer Arap halkları bir yandan otoriter monarşi yönetimleri altında pek çok ekonomik, sosyal ve geçim sıkıntısıyla baş etmeye çalışırken, öte yandan devletlerinin ABD güdümlü dış politika siyasetlerine karşı büyük bir öfke duymaktadır. Bu tepki ve öfkeler zaman zaman kendini büyük gösteri ve halk hareketlerinde bulurken, çoğunlukla güvenlik güçlerinin aşırı tepkisi nedeniyle akim kalmıştır. Ama Tunus’tan başlayarak Mısır’da Mübarek yönetimini deviren rüzgâr bu gibi devletlerde de etkisini göstermeye başlamıştır. Daha önceleri 3 kişinin siyasi bir meseleden dolayı bir araya gelmesi büyük suç sayılan Ürdün, Fas, Bahreyn, Umman ve diğer Arap ülkelerinin halkları yılmadan, korkmadan demokrasi taleplerini dile getirmekte ve başta ABD ve İsrail’e duydukları tepkileri göstermektedir. ABD yönetimi desteklediği yönetimlerin halk ayaklanmaları ve devrimlerle devrilmesi sürecine karşın önceleri diktatörleri korumaya yönelik siyaset uyguladıysa da bu yöntem Tunus, Mısır ve Yemen’de sonuç vermeyince, bu kez diğer ülkelerdeki halk hareketlerini yönlendirmeye ve kendi doğal mecrasında çıkarına yönelik planları uygulamaya koymaya başlamıştır.

Başkan Obama son konuşmasında Arap dünyasındaki baskıcı yönetimlerine halkın sesini duymaları yönündeki telkinini yaparken, halk hareketlerinin en önemli sebeplerinden biri konumunda olan Arap-İsrail anlaşmazlığı konusunda yeni bir şey söylememiş, hatta İsrail’in güvenliğinin ABD için vazgeçilmez olduğunu ve iki ülkenin çelik bağlarla birbirlerine bağlı olduğunu vurgulamıştır. Başkan Obama’nın bu yaklaşımı daha sonra İsrail Başbakanı Netenyahu’nun ABD senatosunda dile getirdiği 1967 savaşı öncesi sınırlara dönmeyecekleri ve Başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletini asla kabul etmeyeceklerine dair sözlerinin ABD yönetimi ve bütün senatörlerce alkışlanması ABD’nin Arap-İsrail anlaşmazlığı konusundaki haksız tutum ve davranışının en bariz göstergesidir.

Başkan Obama konuşmasında bölgenin en baskıcı ve otoriter rejimi olan Suudi Arabistan (13) vb. Körfez Emirlikleri’nden hiç söz etmezken ve bu ülkeleri gündeme getirmezken Ortadoğu Arap halklarının isyanlarının temel nedenlerinden biri olan Filistin topraklarının işgalini onaylaması ABD’nin gerçek duruşunu göstermektedir. İsrail; Filistin topraklarındaki işgalini sürdürecek, Arap devletlerinin topraklarındaki -başta Suriye, Ürdün, Batı Şeria, Gazze- işgalini sürdürecek, en küçük bir sivil eylemi şiddetle bastıracak, direniş hareketlerini terörist olmakla suçlayacak, 1,5 milyonluk Gazze’yi büyük bir hapishane haline dönüştürecek, Gazze’ye yardım götürenleri açık denizlerde terörist saldırılarla durdurmaya çalışacak ve hapishanelerinde on binlerce suçsuz Filistinli’yi tutsak olarak tutacak. Ardından ABD yönetimi; bütün bu eylemleri destekleyecek, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nden bir kez bile olsun İsrail’in uyguladığı devlet terörünü kınamayacak, veto etmeyecek sonra Arap halklarına ve kamuoyuna şirin görünmeye gayret edecek. Bu kabul edilecek bir durum değildir.

Ürdün, Fas, Bahreyn, Umman, Yemen, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerdeki halk hareketleri genişleyerek devam edecektir. Yönetimler kimi zaman taviz politikası ve yöntemi genel olarak da baskı yöntemini kullanarak bu devrimlerin önüne geçmeye gayret etmektedir. Oysaki toplumsal hareketlilik, sosyal patlamalar ve devrimler doğal mecrasında devam ederek yollarını bulup hedeflerine ulaşacaktır.

Bölgede istikrarsızlığın sürdüğü bir diğer ülke Suriye’dir. Suriye’deki gelişmeleri bölgedeki diğer ülkelerden farklı değerlendirmek gerekiyor. Öncelikle vurgulamalıyım, Hafız Esat yönetiminin otoriter ve baskıcı idaresinden Başar Esat yönetimine miras kalan baskıcı ve otoriter yönetim şekline doğal olarak tepki duymaktayım. Açıkçası Baas rejiminin baskıcı yönetim, katı devletçi idari şekli yıllardan beri Suriye halkına büyük sıkıntı yaşatmıştır. Suriye halkı da bölgedeki gelişmelerden etkilenerek demokratik taleplerini dile getirmiştir. Başar Esat yönetimi ise ülkede var olan katı Baas idari şekil ve yapısına rağmen bu doğrultuda reformlar yapacağı niyetini ortaya koymuş, bütün handikaplara rağmen 40 yıldan beri süre gelen olağanüstü hali kaldırmış, vatandaşlık hakları ve kimlikleri bulunmayan Kürtlere haklarını iade etmiş ve diğer reformları gerçekleştirmek için adımlar atmaya başlamıştır. Özellikle Türkiye ile olan yakın münasebetler ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın telkinlerinin atılan bu adımlarda önemli etkisi olmuştur.

Başar Esat yönetiminin gerekli reformları yapmakta ve ülkeyi normalleştirme sürecine götürürken temkinli davranması ve Suriye Devleti’nin katı yapısından kaynaklanan olumsuzluklar halkı tatmin etmekte yetersiz kalmıştır. Bildiğimiz gibi Suriye yönetimi bölgede var olan anti-emperyalist ve anti-Siyonist cephenin en önemli ayaklarından biri konumundandır. Ülkenin en verimli toprakları ve zengin su kaynaklarına sahip Golan Tepeleri İsrail işgali altındadır. Suriye yönetimi İsrail Devleti’nin karşısındaki haklı mücadeleyi sürdüren Filistin Hamas hareketi, Lübnan Hizbullah hareketi ve diğer devrimci ve direnişçi parti ve hareketlere destek vermektedir. Uzun yıllardan beri ABD, Suudi Arabistan, Ürdün gibi devletler Suriye yönetimini zayıflatmaya ve bu ülkeyi istikrarsızlaştırmaya gayret etmektedir. Bu doğrultuda bu devletlere bağlı güçler Suriye’nin istikrarsızlığını fırsat bilerek bu ülkede operasyonlar yapmaya başlamıştır. Özellikle Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat örgütleri Lübnan’ın devrik Başbakanı Saad Hariri, Suriye Dışişleri eski Bakanı Abdül Halim Haddam, Suudi Prensi Sultan Bender vb. kişi ve kuruluşlar Suriye üzerinden oyunlar oynayıp, silahlı milis güçleri sınırlardan geçirerek iç karışıklıklarda kullanmaya çalışmıştır.

Önümüzdeki günlerde Suriye’de etnik ve mezhepsel çatışmalara varacak ortam hazırlanmaya çalışılmaktadır. Suriye yönetimi bir an önce gerçek reformları hayata geçirmediği takdirde istikrarsızlık ortamı yabancı istihbarat örgütlerin ülkede operasyon yapabilme alanlarını genişletecektir.

Sonuç olarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu isyanlar, halk ayaklanmaları ve halk devrimleriyle sarsılmaktadır. Düne kadar görünüş olarak sırtını Batıya ve ABD’ye dayamış olan otoriter, totaliter müstebit yönetimler birbiri ardına devrilmektedir. Bu toplumsal olayların iç ve dış sebepleri söz konusudur. Uzun yıllardan beri ülkelerini Batı’nın desteği ile silah zoruyla idare eden yöneten veya yönetmeye çalışan yönetimlerin sonu gelmiştir. Yoksulluk, yolsuzluk, temel insan hakları, siyasal haklar, kişi hak ve özgürlükleri, özgürlük talepleri, demokratik talepler, onurlu dış politika, yönetime katılım ve benzeri haklı talepler karşılanmadığı sürece iletişim çağının olanaklarının da etkisiyle bu isyanlar ve ayaklanmalar sürecektir. 1967 savaşının yıl dönümünde Golan Tepeleri’nde İsrail işgalini protesto eden sivil ve masum insanlardan 2 günde 50’den fazla suçsuz Filistinli, İsrail komandolarınca açılan ateş sonucu yaşamını yitirmiştir. Ve tabi ki ABD sessizdir. Bahreynli direnişçiler ve isyancılardan 17’si Suudi hapishanelerinde işkence altında öldürülmüş ve diğer 600’ünü aynı kader beklemektedir. Ödül olarak İngiltere, Bahreyn ve Suudi Prenslerini Prens William’ın düğününe davet etmiş ve ağırlamıştır. Bu hafta ise yine Bahreyn veliahtı Sultan Bin Amed İngiltere’yi ziyaret edecektir.

Öte yandan yukarıda değindiğimiz gibi İsrail Devleti’nin uyguladığı baskı ve devlet terörü ve ABD’nin verdiği destek ve aynı istikamette izlediği dış politika Ortadoğu’da barış ve istikrar ortamını imkânsız kılmaktadır. Irak’ın işgali, 1 milyonu aşkın Iraklı’nın ölümü, ülkenin etnik ve dini çatışma ortamına sürüklenerek bin yıllardır barış içinde yaşayan Kürt, Şii, Sünni ve diğer unsurların arsına kin ve nifak tohumları ekilmesi, ülkenin alt yapısının, ekonomik, kültürel ve diğer varlıklarının tahrip edilip yağmalanması son dönemdeki en belirgin örnektir. Afganistan’ın işgali, 600 bin Afganlı’nın öldürülmesi, milyonlarcasının mülteci durumuna düşürülmesi, yüz binlerce Afgan çocuğunun mayınlar ve bombalarla sakat bırakılması, ülkenin sonu belirsiz bir kaos ve terör ortamına sürüklenmesi de aynı kapsamda değerlendirilmelidir. Pakistan’daki iç çatışmalar, insansız savaş uçaklarıyla her gün onlarca suçsuz, sivil, masum Pakistanlı’nın öldürülmesi de İslam Dünyası tarafından endişe ile izlenmektedir. Dünyanın her tarafında Müslümanlara karşı uygulanan baskı, zulüm, hor görme, ayrımcılık vb. siyaset ve uygulamaları devam ettiği sürece Müslüman halklar Batıyla olan mücadelelerinden vazgeçmeyecek ve haksız zihniyete karşı tavırlarını sürdürecektir.

ABD iletişim, propaganda ve diğer yöntemleri kullanarak devrimleri yönlendirmeye, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen, Fas, Ürdün, Umman vb. diktatör yönetimleri kurtarmaya çaba göstermektedir. Ve bu çabalarını devam ettirecektir. Her gün mevzi kaybeden ABD ve İsrail’in bu yönlendirme faaliyetleri son bulmayacaktır. Bölge halkları, her zamandan daha istikrarlı ve tutarlı tutumuyla ABD’nin kalelerini sarsmaya devam etmektedir. Bu çetin ve zorlu süreçte pek çok sorunla karşılaşılacaktır. Şimdiden tahmin edilmesi güç provokasyonlar ve olaylar karşımıza çıkacaktır, ama kesin olan şudur ki artık ABD ve İsrail güdümündeki diktatörlerin sonunun geldiğinin başlangıcı anlaşılmaktadır. Bu gidişin önü kesilmeyecek, denizlerdeki dalgalar gibi geniş halkalara ulaşarak devam edecektir.

Dipnotlar:

(1) Tunus: Kuzey Afrika’da, Akdeniz’e kıyısı olan bir Arap İslam ülkesidir. Kurucusu Habib Burgiba’dır. Batısında Cezayir, doğusunda Libya ve Akdeniz, Kuzeyinde de Akdeniz yer alır. Ülkenin güney kısmını Büyük Sahra Çölü kaplar. Yüzölçümü: 164.150 km2 (dünya 86. sı) Nüfus: 10.432.500 (2009 sayımı) Şu anda geçerli olan anayasası 1959 yılında onaylanmıştır. 1970 yılında değişiklikler yapılmıştır. 18 eyaletten oluşan ülkede 5 yıl için seçilen 112 üyeli Milli Meclis yasama görevini yürütmektedir. Kurulduğundan beri Libya ile anlaşmazlığı bulunan ülkede 1980 yılında Gefese kentinde büyük bir ayaklanma yaşanmıştır. Bu ayaklanma Fransız Hava Kuvvetleri’nin müdahalesi ile bastırılmıştır.

(2) Mısır: Kuzey Afrika’nın Nijerya’dan sonra 2. en kalabalık ülkesidir. Nüfusun büyük bir bölümü Nil Nehri boyunca yerleşmiştir. Kuzeyinde Akdeniz’e, doğusunda Kızıldeniz’e kıyısı bulunan Mısır’ın, batısında Libya, güneyinde Sudan yer almaktadır. Mısır, Asya Kıtası’nda yer alan kısmı Sina Yarımadası üzerinden kuzeydoğusunda Filistin ve İsrail’le komşudur. Mısır’dan geçen Nil Nehri, sularını Akdeniz’e boşaltmaktadır. Medeniyetin beşiği olan Ortadoğuda bulunan bir ülkedir. Yüz ölçümü: 1.001.449 km2 (dünyada 28.) Nüfus: 80.000.000 (2009 tahmini) Ayaklanmalar sürecine kadar ülke 1971 yılında kabul edilen anayasayla idare edilmekteydi. Ülke 25 ilden oluşmakta, 392 üyeli Halk Meclisi yasama görevini yerine getirmektedir. 1922 yılında bağımsızlığını kazanmış olup bağımsızlık günü 23 Temmuz’dur.

(3) Camp David: Mısır eski devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında, 12 gün süren gizli pazarlıkların ardından Amerikan başkanlarının dinlendiği kasaba olan  Camp David’de 17 Eylül 1978’de imzalanan ve ABD başkanı Jimmy Carter’ın gözetiminde gerçekleşen bir sözleşmedir. Bu anlaşmaya giden süreç 1973 Arap-İsrail savaşından sonra Mısır giderek Batıya yaklaşmış 1976 yılında Sovyetler Birliği ile olan dostluk anlaşmasını askıya almıştır. Enver Sedat 1977 yılında bütün dünyayı ve özellikle İslam Dünyasını hayrete düşürerek, İsrail’e resmi ziyarette bulunarak İsrail’i resmen tanımış oldu. Ardından Camp David anlaşması imzalanınca Mısır ile bütün İslam âleminin siyasi ilişkileri bozulmuş oldu. Anlaşma gereğince Sina Yarımadası 3 yıl içerisinde Mısır’a terk edildi. Enver Sedat 1980 yılında kendisini ömür boyu başkan ilan edip İsrail ile diplomatik ilişkiler kurdu. Enver Sedat’ın İsrail ile olan yakın ilişkileri ve Sudan, Çat ve İran-Irak savaşı sırasında takındığı tavır ülke içinde büyük hoşnutsuzluğa neden oldu. Nihayet Eylül 1981 yılında İslami El-Cihat grubuna mensup Teymen Halid İstanbuli komutasındaki askeri birlikçe öldürüldü.

(4) Fas: Kuzey Afrika’da bir Arap ülkesidir. Başkenti Rabat’tır. Fas’ın komşuları Batı Sahra ve Cezayir’dir, İspanya ile arasında Cebelitarık Boğazı yer alır. Hem Akdeniz’e hem Atlas Okyanusu’na kıyısı olup, Afrika’nın Avrupa’ya yaklaştığı uçta yer alır. Afrika’nın en ucundaki Tanca şehri Fas’a ait ise de Fas topraklarındaki Ceuta ve Melilla İspanya’ya aittir. Yönetim şekli krallıktır. 4 yıl için seçilen 264 sandalyeli Millet Meclisi vardır. Yürürlükteki anayasa 1972 yılında onaylanmış olup, ülke 30 il ve 2 özel bölgeden oluşmaktadır. Fas Krallığı halen başkenti El-Eyyun olan Sahra Demokratik Halk Cumhuriyetinin topraklarının bir kısmın işgal etmektedir. Son olaylarla birlikte Faslılarda cılızda olsa bazı eylemlere girişmiştir ve olaylar olarak ülkede devam etmektedir. Yüz ölçümü: 458.730 km2 (dünyada 50.)   Nüfus: 31.993.000 (2009 tahmini).

(5) Ürdün: Resmi adıyla Ürdün Haşimi Krallığı. Ortadoğu’da bir Arap ülkesidir. Kuzeyinde Suriye, kuzey doğusunda Irak, güneyinde ve doğusunda Suudi Arabistan, batısında İsrail ve Batı Şeria ile sınır komşusudur. Başkenti Amman olan Ürdün’ün temel dini İslam ve ana dili Arapçadır. Yönetimi Krallıktır. Yürürlükte olan anayasa 1952’de onaylanmış 1974-76’da değişiklikler yapılmıştır. Ülke 8 ilden oluşmaktadır. Bağımsızlığını 1946 yılında kazanmış olup, ulusal günü mayıs ayının 25’idir. İktidarda bulunan Kral Abdullah Batı, İsrail ve Suudi Arabistan güdümünde hareket eden bir liderdir. Babası Kral Hüseyin’in yolundan devam etmektedir. 1970 yılında babası Kral Hüseyin’in emrindeki Ürdün ordusu Filistin mülteci kamplarına saldırarak 20 bin Filistinlinin ölümüne neden olmuştur. Günümüzde ise Ürdün’ün başkenti Amman, Madama, Zebyan ve Kerkiletefile illerinde çeşitli halk hareketlerine rastlamaktayız. Halk yığınları parlamentonun dağıtılmasını ve başbakan Maruf Bekiyet’in görevden alınmasını talep etmektedir. Ürdün Maliye Bakanı Muhammed Abuhamur’un verdiği bilgiye göre Suudi Arabistan Ürdün’deki olayları bastırmak için bu ülkeye 400 milyon dolar yardımda bulunmuştur. Yüz ölçümü: 97.740 km2 (dünyada 104.)  Nüfus: 6.000.000 (2009 sayımı).

(6) Libya: Yüz ölçümü: 1.759.540 km2 (dünyada 15.) Nüfus: 6.420.000 (2009 tahmini) Parlamento 1969 yılında kapanmış yerine Halk Kongresi kurulmuştur. Hâlihazırda 1969 yılında kabul edilen daha sonra 1977 yılında değişiklikler yapılan anayasa yürürlüktedir. Ülke 10 ilden oluşmaktadır. 1951 yılında İtalya’dan bağımsızlığını kazanan ülkenin bağımsızlık günü 1 Eylül’dür.

(7) Yemen: Orta Doğu’da, Umman Denizi, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında, Umman’ın batısında Suudi Arabistan’ın güneyinde yer alan bir ülkedir. Başkenti San’a’dır. Yüz ölçümü: 531.900km2 Nüfus: 23.580.000 (2009 tahmini).

(8) Bahreyn: Ayrıntılı bilgi için bakınız:

http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=994:bahreyn-krizi&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150

http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1029:bahreyn-krizi-ekseninde-suudi-ve-ran-catmas&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150

(9) Umman: Güneybatı Asya’da, Arap Yarımadası’nın güneydoğusu kıyısında yer alır. Kuzeybatıda Birleşik Arap Emirlikleri, batıda Suudi Arabistan, güneybatıda ise Yemen ile sınır komşusudur. Güneyde ve doğuda Hint Okyanusu, kuzeydoğuda ise Basra Körfezi ile çevrilidir. Krallık ile idare edilmekte olan ülke 37 bölgeden oluşmaktadır. Siyasi parti faaliyetleri yasaktır. Ülke 1951 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanmıştır. Ulusal günü 18 Kasım’dır. 1970 yılından itibaren Dofar bölgesinde büyük ayaklanmalar yaşanmıştır. 1980 yılında ABD ile askeri işbirliği anlaşması imzalamıştır. Yüz ölçümü: 214.457km2 (dünyada 80.)  Nüfusu: 2.845.000 (2009 tahmini).

(10) Cezayir: Resmi adıyla Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti. Kuzey Afrika’da bulunan ülke, Afrika’nın Sudan’dan sonra ikinci büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda Tunus, doğuda Libya, güneydoğuda Nijer, güneybatıda Moritanya ve Mali, batıda Fas ve Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslam, Arap ve Berberi ülkesidir. Yüz ölçümü: 2.381.741km2 (dünyada 10.) Nüfus: 34.895.470 (2009 sayımı). Yasama meclisi 5 yıl için seçilen 261 milletvekilinden oluşmaktadır. 1976 yılında onaylanan anayasası 1979 yılında değişikliğe uğramıştır. Ülke 30 ilden oluşmaktadır. Önümüzdeki günlerde Cezayir’in siyasi tarihi ile ilgili ayrıntılı bir yazım BİLGESAM’da yayınlanacaktır.

(11) Suriye: Ortadoğu’da Lübnan, İsrail, Ürdün, Irak ve Türkiye ile komşu bir ülkedir. Akdeniz’e kıyısı vardır. Başkenti ve en büyük şehri Şam, Halep, Lazkiye, Humus, büyük şehirlerindendir. 1963’ten beri ülke Baas Partisi tarafından yönetilmektedir; devletin başında 1970’ten beri Esat ailesinden biri olmuştur. Suriye’nin şimdiki devlet başkanı, ülkeyi 1970’ten öldüğü 2000 yılına kadar yöneten Hafız Esat’ın oğlu Beşar Esat’tır. 2011 yılının Mart ayında Ortadoğu’da yaşanan dalgalanmalardan etkilenerek sokağa dökülen halk gösteriler düzenledi. Halkın reform istemesi ve onlarca kişinin ölümü sonucunda Naci Itri’nin başbakanlık görevinde olduğu hükümet 29 Mart 2011 tarihinde istifa etti. Naci Itri, hükümet kurulana kadar Beşar Esat tarafından geçici olarak başbakan olarak atandı. Aynı gün başkent Şam başta olmak üzere pek çok şehirde on binlerce kişi hükümet yanlısı gösteriler düzenledi. Yüz ölçümü: 185.180km2 (dünyada 83.) Nüfus: 34.895.470 Yürürlükte olan anayasa 1973’te yürürlüğe girmiştir. Ülke 13 ilden oluşmuştur. 195 milletvekilinden oluşan Halk Meclisi vardır.

(12) Lockerbie faciası: Londra-New York seferini yapan Pan Am 103 sefer sayılı Boeing 747 uçağı 21 Aralık 1988 tarihinde havada infilak etti ve İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düştü. Uçak içindeki 259 kişi ve kasabadaki 11 kişiyle birlikte toplam 270 kişi hayatını kaybetti. Semtex adlı patlayıcıyı uçağa yerleştirenlerin Libya uyruklu olduğunun anlaşılmasından sonra, Libya’dan tazminat talep edildi. Libya her iki şüpheliyi de İskoçya’ya iade ederek kişi başı 10 milyon dolarla toplam 2,75 milyar dolar tazminat ödedi. İskoç mahkemelerinde yargılanan şüphelilerden Lamin Khalifah Fhimah beraat etti. Libya gizli servisi üyesi olan Abdelbaset Ali al-Megrahi ise 2001 yılında ömür boyu hapse mahkûm edildi ve cezasını İskoçya’da çekmeye başladı. Yükümlü olduğu esnada prostat kanseri olan Megrahi 20 Ağustos 2009 tarihinde üç aylık ömrü kaldığı gerekçesiyle İskoç hükümeti tarafından serbest bırakıldı. Ve Libya’da kahramanlar gibi karşılandı. Olayda ölen yolcuların 189’u Amerikalıydı. Serbest bırakma kararı ABD başkanı Barack Obama tarafından “hata” olarak nitelendirildi. Megrahi halen hayatta ve Libya’da yaşıyor. Dönemin Birleşik Krallık başbakanı Gordon Brown serbest bırakma kararının (özerk) İskoçya parlamentosuna ait olduğunu, Birleşik Krallık hükümetinin kararı olmadığını açıklamıştı, ancak daha sonradan basına sızan Wikileaks belgelerinde Birleşik Krallık hükümetinin Libya ile ekonomik anlaşmalarının sürekliliğini sağlayabilmek için Libya’nın isteğine boyun eğerek Megrahi’nin serbest bırakılmasını teşvik ettiği ortaya çıktı.

(13) Suudi Arabistan: Suudi Arabistan hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1053:suudi-arabistanda-ktidarn-gelecei&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150

Yazar: Abbas KARAAĞAÇLI

Kaynak

Print Friendly, PDF & Email

Nedir

İlginizi Çekebilir

Chechen Wars

When Chechnya left the Soviet Union in 1991 to declare independence, its prospects were just …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir