Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

“Avrupa Birleşik Devletleri” Yolunda “Anayasa”

Eski Kıta’da “AB Anayasası” üzerinden yürütülen tartışma, aslında, Avrupa Birliği (AB)’nde entegrasyonun derinleştirilmesinden yana olanlar ile derinleşmeye karşı olanlar arasında yürütülen bir mücadele sürecine işaret etmektedir. Bu tespit ise, tartışmanın büyük ölçüde “AB’nin geleceği” çerçevesinde sürdürüldüğünü ortaya çıkarmakta ve Anayasa’ya ilişkin değerlendirmelerin daha sağlıklı bir şekilde yapılmasına hizmet etmektedir. Mücadele, “çok kutupluluk” ve “Avrupa Milliyetçiliği” gibi söylemler aracılığıyla AB’nin ABD karşısında bağımsız bir küresel güç olmasını ve Avrupa ruhunun yerleştirilmesini savunanlar ile “Atlantikçilik” olarak adlandırılan görüş çerçevesinde Soğuk Savaş Dönemi’ndeki Batı ruhunun yaşatılmasını savunanlar arasında yoğunlaşmaktadır.

İşte bu noktada, “Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma”nın yürürlüğe girmesi ve içeriği önem kazanmaktadır. Çünkü, Anayasal Antlaşma, yürürlüğe girmesi halinde daha önce kabul edilen Kurucu Antlaşmalar’ın geçerliliğini sona erdirecek ve uluslar üstü bir kuruluş niteliğindeki “AB”nin; gerçekte “devlet”lerin organlarını, siyasi yapısını, işleyişini ortaya koyan temel bir hukuki düzenleme olan “Anayasa”ya kavuşmasını beraberinde getirecektir.

Amaç; AB’nin yurttaşları ile yakınlaşmasını sağlamak, Birliğin demokratik niteliğini güçlendirmek, özellikle genişleme sonrasında Birliğin karar alma prosedürünü kolaylaştırmak, AB’nin uluslararası sistemde tek sesli-bütünleşmiş bir güç olarak hareket kabiliyetini geliştirmek ve küreselleşme ile karşılıklı bağımlılığın zorlukları ile etkili bir şekilde mücadele edebilmesini sağlamaktır.

Anayasal Antlaşma’nın Gelişimi 
AB Anayasası’nın taslak metnini hazırlamakla görevlendirilen Kurultay (Konvansiyon) çalışmalarına 28 Şubat 2002 tarihinde başlamış; taslak metin, AB’ye, 19-20 Haziran 2003 tarihlerinde gerçekleştirilen Selanik Zirvesi’nde sunulmuş ve herhangi bir uzlaşma sağlanamamıştır. Ardından, 4 Ekim 2003 tarihinde yapılan Hükümetler Arası Konferans’ta tartışılmış, 12-13 Aralık 2003 tarihlerinde gerçekleştirilen Brüksel Zirvesi’nde ise, AB Anayasası konusunda bir sonuca varılamadığı açıklık kazanmıştır. 2003 yılının Haziran ayında son şeklini alması öngörülen Anayasa üzerinde bir konsensüse (oydaşma) varılamamış olması, Avrupa Birleşik Devletleri olma yolundaki AB için, büyük bir başarısızlık ve uluslararası alanda prestij kaybı olarak yorumlanmıştır.

25-26 Mart 2004 tarihlerinde, Brüksel’de gerçekleştirilen Bahar Toplantısı’nda ise, 17-18 Haziran 2004 tarihlerinde yapılacak olan AB Zirvesi’ne kadar, AB Anayasası üzerinde bir uzlaşma sağlanması öngörülmüş ve nihayet, Brüksel Zirvesi’nde Anayasa üzerinde bir oydaşmaya varılmıştır. Prosedürün olağan bir şekilde işlemesi durumunda; AB Anayasası, genel olarak, 2009 yılında yürürlüğe girecek; Komisyon’a ilişkin hükümler ise, 2014 yılında işlerlik kazanacaktır.

Anayasal Antlaşma, AB üyesi 25 ülkenin devlet ve hükümet başkanları tarafından, 29 Ekim 2004 tarihinde, Roma’da imzalanacaktır. AB Hukuku bakımından; Anayasa’nın işlerlik kazanması için, taslak metnin AB ülkelerinin hepsi tarafından kabul edilmesi ve iki yıl içinde ulusal parlamentolarca veya gerçekleştirilecek referandumlarla halk tarafından onaylanması gerekmektedir. Dolayısıyla, taslak metnin yürürlüğe girebilmesi için, üye ülkelerin siyasi iradeleri doğrultusunda yapılacak referandumların her birinden “evet” oyu çıkması zorunlu hale gelmekte; üye ülkelerden herhangi birinden “hayır” oyu çıkması durumunda, AB yurttaşlarının anayasalarına kavuşmaları, bir başka referanduma ve o referandumdaki “evet” oylarının çoğunlukta olmasına bağlı kalmaktadır.

25’ler Avrupası’nda Onay Yöntemi 
Genişleyen AB’de İngiltere, Fransa, İspanya, İrlanda, Danimarka, Hollanda, Lüksemburg, Portekiz, Polonya ve Çek Cumhuriyeti Anayasa’yı referanduma götüreceğini açıklamıştır. Almanya’da, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazizmin iktidara gelmesinin aracı olarak kötüye kullanıldığına inanılan referandum uygulamasına Alman Anayasası’nda yer verilmemiştir. Ancak, iktidardaki Sosyal Demokratlar ve Yeşiller bazı uluslararası antlaşmalar ve Anayasal Antlaşma ile sınırlı olmak üzere referandumu öngören bir Anayasa değişikliği paketi üzerinde uzlaşmışlardır. Nitekim, 2004 Temmuz’unda yapılan bir kamuoyu yoklaması Alman Halkı’nın % 81’inin referandumdan yana olduğunu göstermektedir. Bu düzenlemenin yürürlüğe girebilmesi için ise Federal Meclis ve Federal Konsey’in her ikisinde de 2/3 çoğunlukla kabul edilmesi gerekmektedir. İsveç’te , Anayasal Antlaşma’nın 2006 yılında gerçekleştirilecek genel seçimler öncesinde Parlamento tarafından onaylanması planlanmaktadır. İsveç Parlamentosu’nun şu andaki dağılımında AB Anayasası’nı destekleyenler çoğunlukta bulunmaktadır. Fakat, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde AB karşıtlarının yükselişe geçtiği dikkate alındığında, onay işleminin genel seçimler öncesine alınmasının “onay”a güvence sağlanması amacı taşıdığı görülecektir. Yunanistan, Avusturya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Malta’da referanduma ilişkin bir düzenleme zaten bulunmamakta; Belçika ve İtalya’da referanduma gidilebilmesi için anayasal ve/veya yasal düzeyde değişiklik yapılması gerekmektedir. Diğer üye ülkelerde ise, Anayasa hakkında AB yurttaşlarına başvurma noktasındaki belirsizlik halen devam etmektedir. Bu durum da, Avrupa entegrasyonu karşısında yer alan vatandaşların çoğunlukta olduğu ülkelerde tedirginlik yaratmaktadır. Sözü edilen tedirginlik, AB liderlerinin, bürokratlarının ve parlamenterlerinin 29 Ekim 2006 tarihine kadar Anayasal Antlaşma’yı 450 milyon Avrupalı’ya anlatmalarını ve çoğunluğa kabul ettirmelerini zorunlu kılmaktadır.

Değinilenler ışığında, zamanlamanın çok önemli olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Nitekim, AB üyesi ülkeler, Anayasa konusunda, iç politikada da kendileri için en uygun zamanı belirlemeye çalışmaktadırlar.

İçerikte Tartışma Yaratan Alanlar 
Anayasa’nın içeriği bakımından tartışma yaratan konular aşağıda yer almaktadır:

• Metnin başlangıç bölümünde “Hıristiyanlık” dinine açık atıf yapılması yerine, “Avrupa’nın kültürel, dini, insani mirası”na değinilmesi
AB’de genel olarak kullanılan oybirliği sisteminin geçerli olduğu bazı alanlarda nitelikli çoğunluk sistemine geçilmesi
• Komisyon üyelerinin sayısının azaltılması
• Avrupa Parlamentosu’nun AB bütçesi hakkında son sözü söyleme yetkisi olmaması
AB için, AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ile Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası (ODPGP) Yüksek temsilcisi görevlerini bir arada yürütecek bir dışişleri bakanı atanması
• ODPGP alanında karşılıklı savunma ilkesine yer verilmesi
• Üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarından oluşan AB Konseyi’nin bir tüzel kişilik kazanması ve altı ayda bir değişen Konsey başkanlığı’nın iki buçuk yılda bir değiştirilmesinin öngörülmesi
• İki yıl öncesinde bildirilmek üzere AB üyeliğinden ayrılma olanağı sağlanması
AB’nin açık bir dille “federal bir yapı” olarak tanımlanmaması
AB’nin hukuki bir kişilik kazanması çerçevesinde uluslararası antlaşmalara ve kuruluşlara taraf olabilmesi
AB’nin hukuki düzenleme yetkisinin fikri haklar, enerji, kültür, turizm gibi alanları kapsayacak şekilde genişletilmesi.

Tartışmaların temelinde, AB’nin küçük üyeleri olarak kabul edilen ülkelerin yetkilerinin, büyük üyeler lehine kısıtlanması endişesi bulunmaktadır. Almanya, Fransa ve Belçika taslak metnin işlerlik kazanmasını istemektedir. Taslak karşısında bir tavır sergileyen İspanya ve Polonya ise , son dönemde fikir değiştirerek Anayasa konusunda ılımlı mesajlar vermişlerdir. Tabii, bu neticede, İspanya’da 14 Mart 2004 tarihindeki genel seçimler sonrasında değişen iktidarın tavrı ve Madrid’teki (İspanya) saldırıyı gerçekleştiren terör örgütünün, sırada ABD’ye destek veren diğer Avrupa ülkelerinin (Polonya) olduğunu açıklaması etkili olmuştur. Polonya özelinde etkili bir diğer unsur, karşı çıkma noktasındaki “yalnız kalma psikolojisi”dir.

Anayasa Girişimine Genel Bakış
Her ne kadar AB bürokratları aksini iddia etse de, dikkat edilmesi gereken konu, şu anda tartışma alanı olarak algılanan fikir ayrılıklarının, AB’yi, ileride dağılma noktasına getirebilecek derecede önemli dönüm noktaları olabileceği gerçeğidir. Öte yandan, 10-13 Haziran 2004 tarihlerinde gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılımın düşüklüğü ve AB karşıtlarının Parlamento’daki temsil oranının artmış olması da göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü AP Seçimleri, AB kimliğinin, AB yurttaşları arasında yeterince benimsenmemiş olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Böyle bir çıkarım ise, henüz AB gömleğini üzerine giyememiş Avrupalıların, AB Anayasası’na “evet” demesinin düşük bir olasılık olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bazı AB üyelerinin referandum geçmişleri de pek parlak görünmemektedir. Maastricht Antlaşması, 1992 yılında, Fransa’da, % 51’e 49 gibi çok az bir farkla onaylanırken; Danimarka’daki ilk referandumda “evet” oyları % 47.93’te kalmış; Nice Antlaşması ile ilgili olarak İrlanda’da, 2001 yılında gerçekleştirilen ilk halkoylaması ise % 46.13 oranında “evet” ile hayal kırıklığı yaratmıştır.

Diğer taraftan Avrupalıların Anayasa’nın “Avrupa süper gücü” için yazılmış bir “süper reçete” olmadığının farkına varmaları gerekmektedir. Aksi halde hayal kırıklığı travmalarını tedavi etmek pek kolay olmayacaktır. AB Anayasası’nın onaylanmaması durumunda, her ne kadar Birlik ekonomik ve hukuki varlığını devam ettirebilse de, siyasi bütünleşme yolunda atılan ağır aksak adımlardan öteye geçemeyecek ve bu ölçüde de ABD karşısında yükselen bir küresel aktör olma hayallerine veda edecektir.

Anayasal Antlaşma’nın gelişim süreci; AB tarihinde, görüşmelerin kamuoyuna açık -şeffaf- bir şekilde sürdürüldüğü “kurultay yöntemi”nin benimsenmesi bakımından önemli bir yenilik içermektedir. Ayrıca, hukuki düzenleme çeşitlerini otuzdan altıya düşürerek AB Hukuk Sistemi’ni sadeleştirmesi; Kurucu Antlaşmalar’ın nitelik-nicelik açısından basitleştirilmesini sağlaması; Maastricht Antlaşması ile öngörülen üç sütunu birleştirerek bazı istisnalara rağmen hukuki yeknesaklığı getirmesi; Temel Haklar Şartı’nı anayasal güvence altına alması ve Birlikten ayrılma olanağı tanıması açısından başarılı bir çalışma olarak adlandırılabilecektir.

Ancak, Anayasal sürece ilişkin eleştirilerin de azımsanmayacak kadar çok olduğunu belirtmekte yarar bulunmaktadır. Anayasa’ya olumsuz bakanlar; Anayasa’nın gelişim sürecinin amacında öngörüldüğü şekliyle demokratik bir platformda gerçekleşmediğini; Kurultay’da AB karşıtlarına temsil olanağı tanınmadığını, aday üyelerin yalnızca gözlemci statüsüyle yer aldığını; AB Ordusu’na gerek olmadığını, barışı korumada Birleşmiş Milletler’in, savunmada ise NATO çatısının ve ulusal orduların yeterli olduğunu; ulusal parlamentoların yasama yetkisinin seçilmişler değil de bürokratlar tarafından kullanılmasının sakıncalı bir uygulama niteliği taşıdığını dile getirmektedirler.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Anayasa, iç ve dış dinamikler açısından teoride mümkün, ancak pratikte zorlu açılımları beraberinde getirmektedir. Bu da, AB’nin geleceğinde, “İki Vitesli Avrupa”, “Alakart Avrupa ” ve “Değişken Geometrili Avrupa” söylemlerinin daha fazla dillendirileceği anlamına gelmektedir. Çünkü, AB kendi varlığını garanti altına almak için bir formül bulmak zorunda kalacaktır.

TUSAM

Kaynak: http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=59&sayfa=25

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği’nin Terörizmle Mücadele Politikaları

Literatürde terörizm kavramının ortak bir tanımına rastlamak mümkün değildir. Terör ve terörizm kavramları çoğu zaman …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret