istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Avrupa-Türkİye İlişkilerinin Geleceği | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Avrupa-Türkİye İlişkilerinin Geleceği

1 Avrupa-Amerika Rekabeti ve Bunun Türkiye-AB İlişkilerine olan etkileri 
Amerika’nın Avrupa ile olan ilişkileri ikibin yılına girerken yeni bir dönüm noktasına gelmiş bulunmaktadır. Taraflarca arzu edilmese de, bu değişim sürecinde muhtemel ekonomiksel ve buna bağlı olarakta siyasal ihtilaflar kaçınılmaz olarak görünmektedir. Tarihi gelişim süreci içinde vukubulacak gelişmeler Atlantik’in her iki yakasındaki hükümetleri bu konuda zıt tavırlar almaya zorlayacaklardır.

Globalleşen ve deregüle edilen uluslararası bir ekonomik dünya düzeninde her iki tarafında farklı ulusal çıkarları karşılıklı olarak belirgin bir şekilde, özellikle de iki temel konuda çekişmektedir. Temel çelişki alanlarını onbir AB üyesi tarafından mali ortaklık sonucu oluşturulan ortak para birimi EURO’ya dönük olarak takıp etmek mümkün olduğu gibi, okyanusun iki yakasındaki bu iki kıta arasındaki “stratejik öneme haiz en son teknolojik verilerle donatılmış modern industrie komplekslerinin” rekabetlerinde da izlemek mümkün. Bu sürec öncesi tarihi gelişimlerde kısaca şöyle özetlenebilinir:

1989 yılında İkinci Dünya Savaşının sonucu olarak bölünen Almanya tekrar birleşmeyle kalmıyor, yine bu savaşın hemen akabinde başlayan soğuk savaş dönemi de sona eriyordu. Günümüzden geriye doğru baktığımızda Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan ve kendisini sosyalist ekonomik kalkınma modeli olarak sunan ideoloji ve buna bağlı olarak ortaya çıkmış olan tüm toplumsal yapıların tarih sahnesinden silindiklerini görüyoruz. Bu bağlamda 1992 yılında ise dünyanın o zamana kadar ikinci süper gücü kabul edilen Sovyetler Birliği’de artık tarih oluyordu. Ayrıca Sovyet hegemonyası altında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin de dahil oldukları NATO karşıtı askeri birliktelik olan Varşova paktı ve yine bu devletlerin ekonomik birlikteliğini simgeleyen COMECON-Sistemi dağılıyordu. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yeni dünyanın süper gücü, tek hegemonu, statüsüne kavuşuyordu, bir başka deyişle dünya tek kutuplu hale geliyordu.

Bu değişimlerden yola çıkarak bazı monetarist düşünürler „tarihin sonu“ gibi gerçekle pek ilgisi olmayan ama o derece de etkili propaganda araçlarıyla yeni dünya düzeninin toplumsal mühendistliğini yapmaya kollarını sıvamış bulunuyorlar. Bu arada tüm insanlığın „global bir köyde“ ortaklaşa yaşadıkları tezide sürekli ısıtılarak gündeme getiriliyor. Bu anlamda globalleşme, veya başka bir deyimle biraz farklı bir manayide ifade etse, genellikle ayni anlamda kullanılan küreselleşme terimine bir şifre görevi verilmiş olduğunu izlemek mümkün. Buna karşın bazı araştırmacılar globalleşme diye bir süreçten söz edilemeyeceği iddiasında bulunarak bunun, kitleleri yanıltmak için yaratılan „yeni bir myt“ olduğu görüşündeler. Karşı görüşte olanlar ise globalleşmenin bir realite olduğu iddiasındalar. Bazı tahlilciler de bu konuda daha da ileri giderek yaşadığımız zaman dilimini yeni bir çağ olarak nitelendirerek „globalleşme çağından“ söz etmektedirler. Bunların öncülerinden olan İngiliz Prof. Dr. Martin Albrow ise Türkçe`ye “Elveda Ulus-Devlet” diye tercüme edebileceğimiz 1995 tarihli yapıtında İkinci Dünya Savaşı sonucu 1944 yılının Temmuz`unda Bretton-Woods`da kurulan uluslararası para ve maliye sistemi ile bu çağın başladığı tezini savunmaktadır.

Bretton-Woods sistemine göre dolarla altın sabit bir kurda birleştiriliyordu. Başlangıcında ABD`nin dünya altın stoğunun üçte ikisini elinde bulundurduğu bir devreye raslayan bu sistem önemli ve başarılı adımlar atabiliyordu. Temeli bir taraftan sabit kur sistemine dayalıydı, diğer taraftan milliyetçi bazı ülkelerin sadece kendi ulusal çıkarlarını gözetleyen ve bu anlamda da söz konusu ülkenin rekabette üstün bir konuma gelebilmesi için sistematik şekilde yapabileceği devalüasyonları önlemeye yönelikti.

Avrupa ülkeleri kendi savaş yaralarını hızlı bir şekilde sardıktan ve Marshall Planı yardımıyla da ekonomilerini rayına oturttuktan sonra hızlı bir kalkınma içine girdiler. Yine altı Avrupa Devletinin, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Luksemburg’un, 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu`nu (Montanunion) ve 1958 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğunu (AET), ve yine Avrupa Atom Enerjisi Topluluğunu (EURATOM) kurmuş olmaları sonucu yaşlı kıtanın dünya politikasındaki ekonomik ve siyasi alanlarda ağırlığı tekrar belirginleşmeye başlıyordu. Buna paralel olarakta uluslararası para sistemi istikrarsız bir gelişme sürecine girmişti. Günümüzden geriye doğru baktığımızda bunun belirleyici unsurlarının ABD Başkanı L. Johnson’un 1964 Temmuz`unda Vietnam`a kitlesel bir mudahale kararı alması ve bu patlak veren savaşı finanse etmek için piyasaya yeni dolarları sürmesi ve faizleri yükseltmeye başlamasıydı. Bu olgu ilk kez dünyada kendisinden söz edilen „euro-dolar piyasasını„ yaratıyordu. ABD kontrolu dışında örneğin 1958 yılında kullanılan dolar miktarı sadece 17 milyar cıvarındayken bu rakam 1966`dan sonra hızla artarak 1971 yılında 50 milyar dolarlık bir hacme ve 1973 yılında da 160 milyar dolara ulaşıyordu. Bundan sonra da her üç yılda bir ikiye katlanarak hacmını artırıyordu. ABD’nin güttüğü bu borç ekonomisi (debt economy) stratejisi her nekadar onun Vietnam`da yürüttüğü “Kirli Savaşı” ve kamu açıklarını finanse etmesine yarıyorsa da bu yollada yaratığı “dünya enflasyonu” yanında ki – bu yolla fakir ülkelerin beli kırılmıştır- , 1944 yılında kurulan Bretton-Woods sistemininde sonunu hazırlamış oluyordu.

ABD artık altın-dolar konvertibilitesini koruması görevini yerine getiremiyor, bunun için döviz rezerveleri artık yetmiyordu. Bunun sonucu 15 Ağustos 1971 tarihinde altınla dolar arasında kurulan bağlantı bir kararla ortadan kaldırılıyordu. 1973 yılına gelince Avrupa ülkeleri dövizlerini dalgalanmaya bıraktılar ve ondan sonrada dolardan bağımsız olarak kendi para ve mali sistemlerini kurmak için çalışma başlattılar. 1993 yılında Hollanda`nın Maastricht şehrinde toplanan Avrupa Topluluğu (AT) devlet ve hükümet başkanları siyası bir kararla 1999 yılına kadar Avrupa Tek Para Birimine, EURO`ya geçmeyi kararlaştırdılar ve 1 Ocak 1999 tarihinde da 15 üye ülkenin ortaklaşa bankası olan Merkez Bankası`nı merkezi Almanya`nin finans şehri Frankfurt olmak üzere kurmuş bulunuyorlar.

Avrupa Para Birimi Euro 1998 yılında ortaya çıkan Asya ve Rusya krizi sonucu dünyanın İkinci Dünya savaşından sonra yaşadığı en karmaşık ve büyük ekonomik sarsıntı geçirdiği bir devrede yürürlüğe giriyordu. Buna rağmen Euro üye devletleri ekonomileri yüksek istikrarlı bir süreç geçiriyorlar. Dövizleri hiç bir sarsıntı geçirmiyor, bu ülkelerdeki mevcut enflasyon oranları sıfıra doğru düşmeye devam ediyor ve faiz oranları, birçok optimisten bile beklentilerini aşarak sürekli iniştede. Bu arada EURO`ya geçişte herkesi gipta ettirecek teknik açıdan büyük bir ustalıkla sağlanabiliyordu. Böylecede EURO ilk günden itibaren, Almanya`nın en büyük bankalarından biri olan „Bayerische Landesbank“`ında vurguladığı gibi, „dolara göre pozisyonunu sağlamlaştırıyordu“. ABD Başkanı Bill Clinton EURO`nun AB üye devletleri arasında ortak para birimi olmasını „tarihi bir adım“ olarak nitelendiriyordu. Euro`nun artık dünya mali sisteminde belirleyici bir rol oynayacağı artık kesinleşmiştir. Hatta bazı araştırmacılar EURO`nun çok güçlü bir para birimi olabileceği ve buna bağlı olarakta değerinin üstünde bir pozisyona ulaşabileceği korkusunu taşımaya başlamışlardır. Bu durumda EURO-Üye devletlerinin ihracaatlarının bundan önemli ölçüde zarar görebilecekleri tezi ileriye sürülmeye başlanmıştır. Bazı ekspertlerde EURO`nun zaman içinde bugün bir numaralı global para birimi olan Amerikan dolarının yerini alabileceği rüyasına dalmış bulunuyorlar. Böyle bir durumunda EURO-Üye devletleri global düzeyde „ekonomik süper kutup“ rolünü üstleneceklerinden bu da tabii olarak Amerika ile bu alanda önemli sürtüşmelere yol açacaktır. Şu anda siyası birliğini sağlamamış bir Avrupa için bu hiçte istenen bir durum olmasa gerekir.

EURO-Üye devletlerinin resmi hedefleri ise daha realisttir ve mevcut siyasi konjunktüre de uygundur. Buna göre EURO`nun dolar`ın yerine geçen değil, onun yanında bir dünya para birimi olması amaçlanmaktadır. Bu yöntemle EURO üçüncü global para birimi olan Yen ile arsındaki mesafeyi açabilecek ve dolar`a oldukça yaklaşabilecektir. Ancak şu anda dolar global para birimi olarak her alanda belirleyicidir. EURO`nun bu alanda dolarla rekabet edebilmesi için diğer ulusal devletlerin dolar yerine EURO`yu depolamaları gerekmektedir veya global olarak yapılan finans aksiyonların dolardan ziyade EURO ile yapılması gerekmektedir. EURO`nun bu başarısı Amerikan dolarının dünyadaki rolünü negatif olarak etkiliyecektir. Amerika`nın oldukça geç farkettiği bu gerçek Avrupa ile ABD arasında yeni ve global düzeyde bir rekabet alanının doğmuş olmasıdır. Bunun Amerikan ekonomisini nasıl etkiliyeceğini bugünden kestirmek mümkün olmasa bile, herhalükarda ABD`nin dünya ekonomisindeki ağırlığını azalmasına neden olacağı aşıkardır. Bununda ABD`nin global açıdan bakıldığında siyası gücünün azalması anlamına gelecektir. Federal Almanya Dişişleri Bakanı Joschka Fischer’inde Avrupa Parlamentosu`nda yaptığı bir konuşmada vurguladığı gibi„ EORO`nun ortak para birimi olarak kabulu, ilk etapta bir ekonomik tedbir olmayıp, özellikle hükumranlık hakkına dönük ve bu anlamda çok önemli bir siyası adımdır“. Ortak bir para birimi oluşturmakla Avrupa bağımsız olarak geleceğe dönük önemli bir adım atmış bulunmaktadır. (…) Dünya`da kendisine has bir yer bulmak için bu kararı vermiştir. Devamla Fischer şu hedefinde antını çizmeyi ihmal etmemiştir: Biz bir„ Batı Avrupa Birliğinden tüm Avrupa Birliğine ve bu yollada global alanda aksiyonlar yapabilen bir Birlik olmak zorundayız“ [1]. Bunun nasıl, fincancı dükkanındaki fil misalı Amerika`yı ürkütmeden yapılabileceği, yeni ve global düzeyde siyası ustalıklar gerektirmektedir. Küresellesen, deregülleşşen ve `bırakınız yapsınlar ve gitsinler` ideolojisine uygun olarak düzenlenen bir dünya ekonomisinde belirleyici üç hegemon (Trio), ABD, Avrupa Birliği ve Japonya, ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunların içinde ABD 269 milyonluk nüfusuyla 13450 milyar Alman markı ekonomik gücüyle ve 1190 milyar mark ihracaatıyla ilk bakışta en büyük ve tek hegemon intibaanı veriyorsa da, bunun orta ve uzun vadede değişebileceğini hemen görmek mümkündür. Avrupa Birliği`ni oluşturan 15 ülkeden 11`i artık kendi aralarında ortak para birimini olarak EURO`yu bile gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Almanya, Fransa, Belçika, Finlandiya, İrlanda, İtalya, Luksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz ve İspanya`nin oluşturduğu bu ekonomiksel ve parasal birliktelik 291 milyan kişiyi kapsamakta ve 10890 milyar alman markı bir ökonomik güç olarakta ABD`nin gücüne çok yaklaşmış bulunmaktadır. 15 AB üye ülkesi baz alındığında bu ülkelerin toplam ekonomik güçlerinin ABD`nin ekonomik gücünün üstünde olduğu bilinmektedir. Ayrıca 15 AB üye devletlerinin toplam nüfusu 372 milyondur ve böylecede ABD`nin nüfusundan 40%´dan da daha fazladır. Toplam ihracaatında ise 1490 milyarlık bir rakamla ABD`nin ihracaatını önemli ölçüde geri birakmış bulunmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki AB üye ülkelerinde 4`ü, yani İngiltere, İsveç, Yunanıstan ve Danımarka henüz EURO`ya üye olmamış veya olamamışlardır. Ayrıca Kıbrısı´ın Rum Kesimi yanında, onbir Orta- ve Doğu Avrupa ülkeleri`ninde orta ve uzun vadede AB`ye üye olabileceklerinden yola çıkarsak Avrupa`nın yeni bir güç olduğunu inkar etmenin anlamı kalmıyor artık.

Ayrıca EURO`nun bu başarısı zaten bekleniyordu. Beklenen başka bir gerçekte artık Avrupa`nında bu para birimi değişikliğine uyarak diş ticaretini yeni bir yapılandırma sistemi çerçevesinde oturtturarak diş ticare dönük ekonomik çıkarların tek elden temsil edilmesini sağlaması olacaktır. Bir kez daha Avrupa üye devletlerinin integrasyonunda ekonomik işbirliği belirleyici olmaktadır. Nitekim Fischer`de Avrupa Parlamentosunda yukarda vurgulanan konuşmasında bu gerçeğin altını çizdikten sonra EURO`nun getireceği dinamiğin „diğer alanlarıda positif manada önemli ölçüde etkiliyerek siyası birliğin tamamlanması için kullanılabilinecektir“[2] diye konusmasını devam ettiriyordu. Bu açıdan bakıldığında sağlam bir zemine oturtturulan EURO üye devletler için risikodan çok yeni şanslar sunmaktadır. Bu çerçevede Fischer´le birlikte bir Avrupa Anayasası hazırlanması, ortak bir diş- ve savunma politika güdülmesi, hukukun tüm üye ülkelerde harmonize edilmesi, AB kurumlarında karar mekanızmalarının genelde çoğulculuk prensibine dayandırılması gibi alanları sıralamak mümkündür[3].

Amerika ile Avrupa arasındaki ikinci ve daha büyük bir sorunu ise stratejik rölü olan holdingler arası rekabet oluşturmaktadır. Holdingler arası rekabet normal seyrine bırakıldığında yeni oluşumlara yok açmakta ve „filler dansı“ diye nitelendirebileceğimiz birleşmelere yol açmaktadırlar. Ancak stratejik industri kompleksleri söz konusu olunca ne Amerika`nın ve ne de Avrupa`nın bu konuda öyle istekli olduklarını söyleyebiliriz.

Amerikan elitleri ülkelerinin uluslararsı ilişkilerde rölünü ifade ederken daha çok tek kutuplu bir hegemonun konumunu ifade eden terimler kullanmaktalar. Buna göre Amerika „yeni dünya düzenini“ korumalı, bunu yapabilmesi için askeri üstünlüğünü elden bırakmamalıdır. Bu çerçeye oturtturulan Amerikan politikasının ana hedefi, „Amerika`nın lehine olan kuvvet dengesizliği devam ettirtmek, gerekirse bunu sağlamaktır“. Bu konsepte Federal Almanya`nın Yeşiller Partisinden gelme Dişişleri Bakanı`nın düşündüğü „çok kutuplu (multipolare Welt) bir dünya düzenine“[4] yer verilmemektedir.

Avrupa Birliği bugünkü dünya düzeninde Amerika`nın bu rölüne karşı meydan okuyabilecek tek karşıt dünya aktörü olabilecek konumdadır. Bunun içinde Fischer`in vurguladığı gibi „Avrupa`nın eylem gücünün daha da artması gerekmektedir“. Fischer`e göre ancak bu yolla Avrupa Birliği “Avrupa`da barışı sağlayabilir ve artmakta olan kudretini dünya üzeyinde ortaya koyabilir.” Bunun içinde “Avrupa 21. Yüzyılda kendi kendine karar verebilen ve uygulayabilen bir subjekt olmak zorunluluğu vardır”[5]. Bu meydan okuma askeri alanda değil ekonomik boyutludur ve dolayısıyla da, bazı Amerikan tahlilcilerinin yaptığı gibi, askeri terimlerle analiz edilemeyecek kadarda çok boyutludur. ABD kendisine yönelik bu meydan okumayı genelde askeri kategorilere göre ifade ettiğinden işin ekonomiksel ve indüstriyel alanlardaki rekabet boyutunu gör(e)memektedir veya sadece bu askeri bakış açısı nedeniyle gözardı etmektedir. Ancak söz konusu sorun orduların karşı karşıya gelip karşılıklı olarak bir savaşı gerektirmemektedir. Söz konusu sorun ekonomiksel ve endüstriyel rekabette global düzeyde üstün gelme mücadelesidir. Bu alandaki global rekabeti ABD`nin kazanabileceği garantisi yoktur. ABD bu yarışı kaybedersa bu onun global düzeydeki siyası rolünüde önemli ölçüde etkiliyerek soğuk savaş zamanına dayanan uluslararsı ilişkilerde batı adına tek belirleyici hükümran olma hakkınıda önemli ölçüde ortadan kaldıracaktır.

ABD-Avrupa zıtlaşma sürecinin zaman zaman temposunun farklı olmasına, hızının azalıp artmasına, değişik kanallara doğru yönlendirilmesine rağmen, günümüzde gözlenen özellikle ekonomiksel ve ve mali rekabet süreci daha öncekilerden farklı olarak şu özellikleri göstermektedir:

* Gözlemlenen ekonomiksel ve ve mali rekabet süreci beklenmedik bir yönde ve zaman kesiti içinde ortaya çıkmış oluşu;

* İlk kez bu derecede ABD`yi ekonomik ve malı açıdan sarsacak global düzeyde bir boyutunun oluşu; Dünya`nın üçte biri sosyalist block altında olduğu zaman kesitinde, sermayenin genişlemesini ve kapitalist ülkelerin kendi aralarında rekabette sınır tanımamazlığı söz konusu olamazdı. ABD`nin siyasi alanlarda önceliği Avrupa tarafından hep tolore edilmiştir, her zaman kabul görmemiş olsa bile. Bunun sonucu olarak ABD`nin yönetici kadrosu kendilerini yeni dünya düzeninin koruyucusu olarak sunmalarını çok tabii bir sonuç olarak görmüşlerdir. Ancak zamanın ve zeminin değiştiğini onlarda geçte olsa anlayacaklardır.

* Günümüzde gözlemlenen globalleşme sürecinin küremizin her tarafına nüfuz etme eğilimi göstermesi ve bu bağlamda da sadece ürün ve kapital bazında değil, ayni zamanda hizmet bazında da, belli bir standartlaşmayı beraberinde getirmesi; global düzeyde ekonomik çıkarlarının korunmasına ve döviz kurlarının istikrarlı olmasına özellikle özen gösteren AB üye devletlerini rekabette ABD`ye göre daha öncelikli bir konuma sokmuştur. AB üye devletleri, yatırımlarının üçüncü ülkelere karşı korunmalarında, indüstrilerinin bağımsızlığında, teknolojilerinin başarılı olmalarında, diş ticaretlerinin büyümelerinde ortak bir pazar ve para birimi oluşturabilmişlerdir. Bu yolla da üçüncü ülkelere karşı ortak tavır alabilme esnekliğini sergileyebiliyorlar artık. Genelde AB iç yapısında ekonomik politikasıyla siyası gelişmeler içiçe olup, dışardan gelecek indüstriyel ve ekonomik rekabete karşı hemen bir siyası dayanışma yaratmak olanak içindedir. Avrupa indüstrisi ABD industrisini kendisi için bir yandan en büyük partner olarak görürken, diğer yandan da global çapta en büyük rekabet ettiği güç olarak görmektedir. Onun için Avrupa-Amerikan rekabeti ve zıtlaşması gelecek yıllarda artarak önemli yapı değişikliklerine uğrayarak sürecek ve her iki tarafında ekonomik ve siyası alanlarda çıkarları doğrultusunda yeni nüfuz bölgeleri edinmelerine dönük olarak yeni boyutlar kazanacaktır.

Bu son tesbitimizden yola çıkarak şu sonuçlara varabiliriz:

– İkinci Dünya savaşından sonra artan bir ölçüde sermayinin çok uluslu ve daha sonrada uluslarötesi bir hale gelmesi sonucu, 80 `li yıllarla beraber ortaya çıkan neo-liberal ya da yeni muhafazakar dalganın sonucu uluslarötesi tekelleşmeye doğru hızlıca koşmaya başlaması.

– Özellikle 1973 yılında dolara bağlı dünya para ve mali sisteminin (Bretton-Woods-sistemi) tamamen çöküşü sonucu sermaye baş döndürücü bir hızlılıkla yüzer ve gezer hale gelmiştir ve bunun sonucu olarakta küremizin herhangi bir ülkesinde hızlı bir şekilde yoğunlaşırken, yine aynı hızlılıkla oradan uzaklaşabilmektedir. Yüzer gezer finans kapital`ın bu özelliğini daha da hızlandırarak devam ettirmesi, bir başka deyimle uçucu oluşu dünya ökonomisini, bazı tahlilcilerin deyişiyle „Casino/kumarhane ekonomisine“ dönüşmesine neden oluşu.

– Uluslarötesi tekelleşmeye paralel olarak bu tekellerin yapılarının ve karar mekanızmalarının hızla değişimi ve deregülasyon sürecine girmeleri. Bu yolla her ülkenin spesifik yapısına göre kendini adapte etmeye çalışmaları.

Her değişim döneminde olduğu gibi son 10 yıldır yaşayageldiğimiz değişim döneminin karmaşık ve kompleks bir yapısı olduğunu gözlemlemek mümkün. Ortaya çıkan tek kutupluluğa rağmen çoklu bir aktör çatışması sürecininde yaşandığı bir başka olgu. Ayrıca çatışan aktörler arasında farklı güç dengelerinin olduğu muhakkak. Yine her aktör kendi gücü çerçevesinde tabii ki olaylara etkin olarak katılmaya çalışıyor. Ancak iki kutuplu dünyaya göre günümüzdeki tek kutuplu dünya´da bazı ulus-devletler çok güçlenirken diğerleri daha güçsüz hale gelmişlerdir. Bu durum eski dengeleri bozmuştur ve bu süreçten bazı ülkeler ulusal çıkarlarını daha iyi savunur duruma gelirlerken, bazıları hatta ulusal birlikteliklerini de Yogoslavya, Çekoslavakya örneklerinde görülebileceği gibi koruyamaz duruma düşmüştürler ve bunu yeni başka ülkelerinde takip edeceğinden süphelenmemek gerekir. Bu anlamda son yılların yaygın siyaset jargonu “globalleşme” kavramı kendine bir yandan tutkulu yandaşlar öte yandan da alerjik karşıtlar yaratmıştır. Bu muhtemel gelişmelerin ışığı altında şimdide Türkiye-AB ilişkilerinin ilerisine dönük muhtemel gelişmeleri irdelenebilinir.

1.1 Avrupa-Türkiye İlişkilerinin geleceği
Türkiye`nin batı politikası iki temel sutuna dayandırılmıştırr. Amerika Birleşik Devletleri`yle geostratejik ve askeri alanlarda içiçe ortak çalışmak ve Batı Avrupa ile de bu arada özellikle Federal Almanya ile temeli ökonomiye dayanan bir içiçelik. Bu içiçeliğin tabii sonucu olarakta Türkiye başından itibaren 1950`li yıllarda oluşmaya başlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu`na sıkı ilişkiler kurma konusunda kararlı ve ülkenin ekonomik çıkarlarınıda aşan ve birbuçuk asrı geçen bir süredir güttüğü modernleşme politikasıyla tam özdeşen bir siyası yol izlemiştir. İkibin yılına yaklaşılan son on yıl içinde bu sutunlar ancak bir daha eskiye dönmeyecek şekilde yerlerinden oynamışlardır. Türkiye`nin tabii iki müttefiki olan ABD ile Avrupa arasında günümüze kadar bariz bir şekilde ortaya çıkmamış olsa bile, artık bir bloklaşma ve zıtlaşma süreci yaşanmaktadır.

3) Türkiye, dünya da büyük gelişme potansiyeline sahip ilk 10 „yükselen pazarlar“ (The Big Emerging Markets) arasında anılmaktadır. 1995 yılı rakamlarına göre 62 milyon nüfusluk Türkiye`nin yanında diğer ülkelerde şunlardır: 34 milyon nüfusuyla Arjantin, 159 milyon nüfusuyla Brazilya, 1,2 milyar nüfusuyla Çin, 920 milyon nüfusuyla Hindistan, 45 milyon nüfusuyla Güney Kore, 92 milyon nüfusuyla Meksika, 39 milyon nüfusuyla Polanya ve 44 milyon nüfusuyla Geney Afrika.

Bu on ülke arasında sadece Polanya ve Türkiye Avrupa ülkeleri olup, her ikisi de Avrupa Birliğine tam üyelik için başvurmuş bulunmaktadırlar.

4) Dünya pazarlarının metanın, yatırımların, kapitalın ve bilginin direkt ve indirekt hiçbir engel görmeden serbest dolaşımına açılması demek olan globalleşme acaba Türkiye Avrupa ilişkilerini veya daha dar deyimiyle Türkiye-AB ilişkilerini nasıl etkileyecektir. Globalleşme süreci karşısında Türkiye`nin AB ile imzaladığı Gümrük Birliği antlaşması ne anlama gelmektedir, getirisi ve götürüsü nedir? Gümrük Birliği süreci tamamlanırken Türkiye serbest dolaşımı nasıl yorumlamıştır? Bu çerçevede çok yönlü yatırım antlaşması (MAI) olgusu nasıl algılanmalıdır?

Türkiye`nin Avrupa ile bütünleşme özlemi bugün bir saplantı haline gelmiş gibi görünüyor. Bunun nedenlerini bu dalgaların doğal ve kaçınılmaz sonucu olarakta görebilir miyiz?

1.2 Genişleyen Avrupa ve Türkiye
1.2.1 AB`nin Orta- ve Doğu Avrupa Genişlemesi
Globalleşen dünya içinde AB üç kutuplu yeni dünya düzeninde ABD ve Japonya`nın yanında üçüncü güçlü sutunu oluşturmaktadır. Buradaki yerini iyice sağlamlaştırmak ve geniş bir alana oturtmak için dünyadaki güç dengesinde diğer iki boyut içinde kendisine yer aramaktadır AB. Üye devletler arasında integrasyonu dahada derinleştirerek gücünü bu yolla daha da sağlamlaştırma yanında, genişleyerekte çok sayıda ülkeyi ya tam aday üye olarak, ya da onları serbest ticaret antlaşması yoluyla kendisine bağlamak yolunu seçmektedir.

Bu ikinci düzlemde 12/13 Aralık 1997 tarihlerinde öngörülen genişlemesinde Kıbrıs (üyelik başvurusu 4 Temmuz 1990) ve Orta ve Doğu Avrupa devletleri sıraya alınmışlardır. Doğu-Batı çatışmasının ve ideolojik çekişmelerin ortadan kalkmış olması buna zemin hazırlamıştır. Bu gelişmeye Aralık 1991’de AT ile Polonya,Macaristan ve o zamanki Çekoslovakya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Avrupa Anlaşması’yla karşılık verilmiştir. Ortaklık Anlaşması niteliğideki bu anlaşmalarla ticari engellerin kaldırılması, ekonomik ve mali işbirliği kurulması ve geliştirilmesi, yerleşim özgürlüğü ve sermayenin dolaşımına ilişkin kısıtlamaların azaltılması, mevzuatların uyumu ve siyasi diyaloğun arttırılması gibi amaçlar öngörülmekteydi. Böylelikle Batı Avrupa’nın çıkarları yeniden tanımlanmış ve AB’nin Orta ve Doğu Avrupa devletleri yönünde genişlemesine kaydırılmış olmaktaydı. Bu nedenle Aralık 1994’te Essen’deki AB doruğunda Orta Avrupa devletlerinin (Polonya, Slovak Cum. Çek Cum. ve Macaristan) AB üyeliğine hazırlanması stratejisi benimsendi. Bu strateji tam üyelik yolunda bu ülkelerin önlerinin tamamen açık olduğunu göstermekteydi. Böylece kişi başına gelirleri ortalama olarak AB üye devletlerinin oldukça altında bulunan yukarıda anılan eski Doğu Bloku devletlerinden Romanya ve Bulgaristan’nın yanı sıra, Estonya dışındaki eski sovyet cumhuriyetleri olan Baltık devletleri de ikinci genişleme dalgası olarak AB’ye kabul edileceklerdir. Bu ülkelerin işsizlik oranları Türkiye’ninkinden yüksektir. Örneğin, Polonya’nın % 19 (1995), Slovak Cumhuriyeti’nin % 16’dır. AB’nin bu doğu komşuları büyük mali yardımlar da almaktadırlar. 1989-94 yılları arasında bu destekler Güney ve Doğu Akdeniz ülkelerine yapılan yardımların beş katı tutarındadır. Aynı şekilde ilk anılan bu devletlerin 1995-1999 döneminde 12 milyar Mark almaları öngörülürken, sonrakiler yaklaşık dokuz milyar Mark ile yetinmek zorundadırlar.23

AT’nin güney genişlemesinin tamamlanması ve AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine doğru öngörülen genişlemesiyle ilk AT/AB üyesi devletlere kıyasla, çok heterojen ekonomik yapılara sahip devletler AT/AB üyesi olmuş ya da olacaklardır. Bu hetorojenik bir dizi ekonomik sorunu ve fakat aynı zamanda bir o kadar olanağı da birlikte getirmektedir.

Daha küçük pazarların giderek artan bütünleşmesiyle daha fazla önem kazanan mutlak büyük pazar, genellikle kuzey batı kökenli büyük işletmelere üretim merkezlerinin yeni pazarların bulunduğu yerlere kaydırılmasıyla büyük avantajlar sağlamaktadır. AB pazarına yakınlığı, fakat aynı zamanda AB’nin hedef ve ideallerine aykırı düşen, örneğin düşük ücret politikaları, sosyal güvenlik sistemindeki yetersizlikler, çevre korumaya ilişkin yeterince ya da hiçbir yükümlülük getirilmemesi gibi yapısal farklılıkları da bu avantajlar içinde saymak mümkündür. Hedef “bir Avrupa Birliği yaratmak” olan Avrupa Tek Senedi (ATS) her ne kadar “sağlık, güvenlik, çevre koruması ve tüketicisinin korunması alanlarında yüksek bir koruma düzeyinden” (ATS md. 18/3) hareket etse de, Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin yabancı yatırımcılar için çekiciliği gerçekte tam da bu yetersizliklerden kaynaklanmaktadır. ATS’nin önsözünde siyasi sisteme ilişkin olarak, imzalayan devletlerin “üye devletlerin anayasalarında ve yasalarında, Avrupa İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Konvansiyonunda ve Avrupa Şartında tanınan temel haklara, özellikle özgürlük, eşitlik ve sosyal adalete dayanarak demokrasi için birlikte hareket etmeye” karar verdikleri ifade edilmektedir.

Bu tür değerlendirmelerden yola çıkılarak o dönemde güney ülkelerinin AT ile bütünleşmesine karşı bir ilgi doğmuştur. AT, bu ülkelerin yeniden elde ettikleri demokratik yönetim biçimlerini sağlamlaştırmak için son derece yardımsever görünmüştür. Bu düşünceler ifadesini daha geniş biçimde Birlik Antlaşması’nda da bulmuştur. Bu antlaşmanın F/1 maddesinde, “yönetim sistemleri demokratik esaslara dayanan üye devletlerin ulusal özdeşliğinin” dikkate alınacağı saptaması yapılmaktadır. Fakat antlaşmanın F/2 maddesinde şu noktaya da işaret edilmektedir: “4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanmış olan Avrupa İnsan Haklarını ve Teme Özgürlükleri Koruma Konvansiyonu ile sağlanan ve Topluluk hukukunun genel temel esasları olarak üye devletlerin ortak anayasal geleneklerinden doğan temel haklara dikkat edilecektir”. Buradan Orta ve Doğu Avrupa’nın çoğulcu demokratik rejimlere sahip devletlerinin AB ile bütünleşmesinin arzu edildiği şekilde bir sonuç da çıkarmak mümkündür. AB’nin güney devletlerinde olduğu gibi, bu bütünleşme bu ülkelerin yeni demokrasilerinin sağlamlaştırılmasına katkıda bulunabileceği gibi, AB’nin tam yanıbaşındaki bölgelerdeki sosyal ve siyasi gerilimlerin önlenmesi için de zemin yaratacaktır. Bu sayede beklenen üretim artışları daha kısa sürede sağlanabilecek, ticari ilişkiler daha kalıcı ve dolayısıyla siyasi ilişkiler de daha sağlıklı olabilecektir. Bu tarihsel ve aynı zamanda güncel süreçler dikkate alınarak Türkiye’nin AB karşısındaki konumu son aşamasıda konumu belirlenmeye çalışılacaktır. Ama daha önce AB`nin Akdeniz Politikası ve orada Türkiye`nin oradaki sınırlarını ve perspektiflerine bakmak yerinde olacaktır.

1.2.2 AB`nin Akdeniz Politikası ve Türkiye
Türkiye -çekince koyarak- 27 Kasım 1995’te Barselona`da toplanan Akdeniz Konferansı’na katılmayı uygun buldu.10 Konferansa Türkiye dışında onbeş AB devletinin yöneticileriyle ve on iki diğer Akdeniz ülkesinin yöneticileri katıldılar. Konferansta temsil edilen bu Akdeniz ülkeleri şunlardı: Mağrib ülkeleri olan Fas, Tunus, Cezayir; maşrek ülkeleri Mısır, Suriye, Filistin özerk bölgesi, Ürdün, Lübnan ve İsrail. Davet edilen diğer iki ülke ise çoktan beri AT üye adayı olan Kıbrıs ve Malta adalarıydı.11

AB’nin Orta- ve Doğu Avrupa genişlemesinin dengelenmesi amacıyla düşünülen Akdeniz ülkeleri konferansı için ilk adım daha önce 1994 yılında Cannes doruğunda atılmıştı. Bu toplantının sonuç bildirgesinde şu noktaların altı çizilmişti: “Güneyde sıkı bir işbirliği politikası izlenmesi, Doğuya açılma politikasının karşı ayağını oluşturmaktadır ve Avrupa Birliği’nin dış politikasına ilişkin önlemlerini Birliğin jeopolotik bütünlüğü açısından tamamlamaktadır.”

Konferansta ele alınan temel konu, katılımcı ülkeler arasında daha yakın bir ekonomik ve siyasi işbirliği kurulması ve bu sayede bölgede barış, hoşgörü ve refahın sağlanmasına katkıda bulunulmasıydı.12 Bu insancıl hedeflerin gerçekleştirilmesinin odak noktasını, en az otuz ülkenin katıldığı sanayi mallarına yönelik bir Avrupa-Akdeniz serbest ticaret bölgesinin 2010 yılına kadar yaratılması oluşturmaktaydı. Bunun, 800 milyonluk nüfusa hitabeden yapısıyla dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi olması düşünülüyordu. Konferans için kaleme alınan bir belgede AB tarafının “Akdenizde bir barış, istikrar ve güvenlik bölgesi yaratmak” beklentisinde olduğu anlaşılmaktaydı.

Bu karar Türkiye açısındanda büyük önem taşımaktadır. Türkiye gümrük birliğinin son aşamasına geçiş için alınan 6 Mart 1995 tarihli ortaklık konseyi kararı gereği, 2001 yılına kadar AB´nin Ortak Gümrük Tarifesini (OGT) tam yürürlüğe koymayı taahhüt etmiş bulunmaktadır. Bu anlamda Türkiye`de bu tarihten sonra AB`nin serbest ticaret antlaşması imzaladığı her ülkeyle de bir serbest ticaret antlaşması imzalamak zorunluluğundadır. Bu yolla da ülkemiz istesede istemese de Akdeniz havzasında oluşan bu serbest ticaret alanının bir ögesi olmak durumundadır.

Sözü edilen serbest ticaret bölgesinin yanı sıra konferansta tartışılan bir başka konu da AB’nin tarım ürünleri için uyguladığı kısıtlayıcı ithalat rejiminin ve hizmet sektöründeki ticari engellerin zaman içinde kaldırılması ve doğrudan yatırımların teşvik edilmesiydi. Bu alan Türkiye için oldukça caziptir. GAP projesiyle sayesinde sağlanan tarım üretim artışı bu ülkelerin yiyecek maddelerinde sürekli artan ihtiyaçlarını karşılamak için hazır bir pazar olarak gözükmektedir. Ne AT/AB-Gümrük

10 Konferans çok ilginç biçimde tam 900 yıl önce Papa II. Urban’ın müslümanlara karşı ilk Haçlı Seferine çağrı yaptığı günde Katalonya’nın başkenti Barselona’da toplandı.

11 Bu iki ada AB Hükümetleri Konferası’ndan (“Maastricht II”) sonra AB ile üyelik görüşmelerine başlayacaktır.

12 Bu konferansa basında da oldukça geniş yer verildi. Aşağıdaki gazete haberlerini bu konuda kaynak göstermek mümkündür. 28.11.1995 tar. NZZ, S. 1 ve 9; 24.11.995 tar. Die Zeit, S. 17 vd.; 27 ve 28. 11.1995 tar. Die FR, S. 1 vd.; Kerard, K., 11/1995: “Freihandelszone Mittelmeer?”, Le Monde Diplomatique, S. 7.

Birlirliği kararları ve ne de serbest ticaret antlaşmaları tarım ürünlerine dönük yükümlülükleri -işlenmiş tarım ürünleri harıç- içermediklerinden dolayı tarım ürünleri için ikili antlaşmalar düşünülebilinir. Konferansta dile getirilen iktisadi işbirliği arzusu, kendi başına memnuniyetle karşılanacak bir istem olmakla birlikte, beklenen diyaloğun “eş düzeyde” ortaklar arasında olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Çünkü her şeyden önce anılan ülkelerin ekonomik büyüklük oranları çok farklıdır. Bu ülkelerin sadece 380 milyar ABD doları tutarındaki (1993) üretim değerleri AB üyesi ülkelerin GSMH’nın ancak % 5’ine tekabül etmektedir. Ayrıca bölge kendi içinde de keskin çelişkileri barındırmaktadır. Bölgede sadece yüzölçümleri bakımından büyük ve küçük devletler değil, aynı zamanda refah düzeyleri bakımından çok fakir, fakir ve çok zengin; hammadde yönünden zengin ve kıt kaynaklı ülkeler yanyana bulunmaktadır. Toprak, iklim ve su kaynakları gibi doğal olanakları, pazar payı olan bir tarım ekonomisi için uygun görünmeyen ülkelerin yanında, iyi eğitilmiş işgücüne ve yeterli altyapıya sahip ülkelere de rastlanmaktadır. Öte yandan, bu ülkelerin ihracatının aynı türden ürünlere dayanması da bir başka önemli noktadır. Çünkü ihraç ürünlerinin aynı olması, bu ülkelerin AB pazarına birbirlerine rakip olarak çıkmaları anlamına gelmektedir.

Sıralanan bu faktörler Kuzey Afrika ve ortadoğu ülkelerinin siyasi açıdan homojen davranış gösteren bir bölge olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. AB’ye karşı çıkar temsili konusunda daha çok, belirgin bir hetorojenlikten hareket etmek gerekmektedir.

Zaten konferansın asıl amacının bölgenin bu hetorojenliği sonucu AB’nin geleceği açısından taşıdığı güvenlik açısından önemin ortaya konulması olduğu söylenebilir. Konferansta “Akdeniz Kıtası” için yeni bir işaret verilmek istenmekteydi ve ayrıca bütün bu anılan Akdeniz ülkelerinde görülen dinsel köktenciliğe karşı daha yapıcı tarzda yaklaşma ve önlem alma çabası görülmekteydi. Çünkü, örneğin Huntington’un popülist tahmininde olduğu gibi, Avrupa’nın dünyanın bazı bölgelerine daha olumsuz yaklaşması gerektiğini telkin etmeye çalışan bakış açıları da mevcuttur. Huntignton, çok alıntılanan bir makalesinde dünyanın çeşitli bölgelerinde kültürel parçalanmalar yaşanacağı tahmininde bulunmakta ve şöyle demektedir: “Uygarlıkların sınırları yarın yeni gelişmelere sahne olacaktır … Batının bütün çıkarı özellikle kendi Avrupa ve Kuzey Amerika bölümünde olmak üzere, kendi [öz] uygarlığı içerisinde yakın bir işbirliğine ulaşmadadır.” Huntington’a bakılacak olursa, Akdeniz’in öte yanında oturanları “Batının yeni karşıtları” olarak görmek gerekmektedir.13

Konferans sonrası gelişmeler bu bölgenin özellikle Avrupa için taşıdığı önemi sergilemektedir. Kuzey Afrika ülkeleri, Ortadoğu ve Türkiye`den batı için potensiyal güvenlik tehlikeleri kaynakları olabileceği tezi ağırlıklı olarak gündeme oturmuş bulunmaktadır. Söz konusu ülkelerin Avrupa`ya yakınlıkları ve yaşadıkları krizlerin nedenlerinin çok çeşitli oluşu ve bunların toplumsal ve ekonomiksel nedenleri Güney Avrupa AB üye ülkeleri için bir “çiban başı olma” meylini göstermektedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika`daki bu belirsizlikler Akdeniz`de kıyısı olan Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz’i ortak askeri kara ve deniz kuvvetleri oluşturmaya itmiştir. Avrupa`nın güçlü ülkesi Almanya bu sürece katılmadığından bu alt-bölgesel kurumlaşma çerçevesi içinde oluşmakta olan fikirleri yönlendirememekte, alan çalışmalarına katılamamaktadır. Böylecede belirleyici bir aktör rölüde bulunmamaktadır. Avrupa´nın güneye doğru bu açılımı ve kurumlarının bu konularda yeni stratejiler üretmeleri bu durum karşısında Almanya açısından bakılınca negativ bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Almanya´nın NATO ve WEU içinde ağırlığının azalacağından korkulmakta ve yönlendirici gücünün azalabileceği hesap edilmektedir. Bunun önüne geçilmesi için Alman strateji uzmanlarına göre Akdeniz Havzasını üç alt-bölge ve artı bir ülke olarak tasnif etmek gerekmektedir. Bu görüşe göre Mağrep, Ortadoğu, Balkanlar ve Türkiye olarak sınıflandırabilinecek Akdeniz ülkeleri kendi içlerinde farklı gevenlik yapılar sergilemektedirler. Bu düşünceler Akdeniz Havzasının önümüzdeki yıllarda çok daha ısınacağının işaretlerini vermektedir.

23-11-02
Harun Gümrükçü

————–

[1] Joschka Fischer, 13. Ocak 1999: „Wir müssen die Chancen der gelungenen Einführung des Euro gemeinsam und energisch nutzen“, in: Frankfurter Allgemeine Zeitung, S. 6.

[2] Ebd., S. 6.

[3] Daha geniş bilgi için bak Fischer, 13.1.1999…. a.a.O., S. 6.

[4] Fischer, J., 13. Ocak 1999: „Wir müssen…“ a.a.O., S. 6.

[5] Fischer, J., 13. Ocak 1999: „Wir müssen …“, a.a.O., S. 6.

Kaynak: http://www.abhaber.com/belgeler/blg_00034.asp

23 Krş. Schmidt, K.-P., 24.11.1995: “Schwenk zum Mittelmeer”, Die Zeit, S. 19.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan