istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Avrupa'da Aydınlanma Dönemi | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Avrupa’da Aydınlanma Dönemi Siyasi Hareketlerinin Alman Birliğinin Kurulması Sürecine Etkisi

“Das Recht muß nie der Politik, wohl aber die politik jederzeit dem Recht angepaßt werden”
(Hukuk asla politikaya değil, ancak politika her zaman hukuka uygun olmak zorundadır.) Immanuel Kant

ABSTRACT
This study deals with the role of the political and social developments of the Enlightenment period in the later establishment of German unity. It argues that the values and events of the Enlightenment and Renaissance periods such as the reformist/modernist movements, enlightening philosophy, rationality, technologic developments, geographic discoveries and European wars played a crucial role in this process. In this regard, the reformist and modernist policies in the administration of Friedrich II were especially important. Without his reformist and modernization policies, a German unity in the second half of the nineteenth century would have been virtually impossible. In addition, the premises and values of the American and French revolutions, including democracy, human rights, equality, justice, freedom and national independence, also greatly contributed to the move for the German unity. At the basis of Bismarck’s attempts to promote German identity in the early twentieth century lay the 18th century Enlightenment reform movements and events.

1. Giriş
Ortaçağ skolastik düşüncesinin[i] Hıristiyanlığın dinî akideleri ile birbirine karıştırılmasından sonra Avrupa’da yeni bir yaşam tarzının oluştuğu kabul edilmektedir. Bu aşamadan sonra Ortaçağ Avrupası’nın yaşam tarzı ve düşünsel yaklaşımı daha çok Hıristiyanlığın yaşam biçimi şeklinde tezahür etmiştir. Dünyanın yaratıcısı Tanrı’nın Hz. İsa’yı bir kurtarıcı olarak dünyaya gönderdiği imajı etrafında şekillenen kilise öğretisi zamanla “Tanrı-Şeytan” ya da “Ahiret-Dünya” ikilemi şeklinde ileri sürülen ve tabusal bir iradeyi savunan bir in anç biçimine dönüştürüldü. Birey, hem Tanrı’nın hem de dünyadaki yaşamı boyunca kendini sapık itikatlara yönelten Şeytan’ın arasında yaşadığı ikilem karşısında çaresiz ve yalnızlığa düşürüldü. Ancak bu sistem anlayışında insanın Yaratıcı karşısında bireysel imanından çok, dinî-siyasî elitsel bir yapıda bocalayan kilise otokrasisinin içinde kendine yer bulabilmesı adeta imkansızdı[ii]. Bu çerçeveyle yaklaşıldığında Ortaçağ sosyo-psikolojik ortamında bu dinî dogmalar ya da sapmalar ilk başlarda dönemin siyasî otoritesi tarafından da kabul görmedi. Sonraki süreçde dinî kilise ve siyasî İmparatorluk ya da Prenslikler ikilem, sosyal hayatta daha ayrımsallaştıcı bir mecraya yöneldi. Dolayısıyla siyasî aktörler dinî otoritenin tabusal sınırlayıcı engellemeleri karşısında, kendilerini sınırlayıcı akidelere fırsat vermediği gibi, din adamları ve taraftarları şiddetle cezalandırılıyordu. Ancak Büyük Konstantin’in (323-373) Hıristiyanlığı bir devlet dini olarak kabul etmesi karşısında bile[iii], dinî otorite hem siyasî hem de sosyal sınıflar ile – özellikle kırsal kesimler – kolayca kaynaşma olanağına sahip olamadı[iv]. Ancak Hıristiyanlığın bir devlet dini olarak kabul edilmesinden sonra, Eski Yunan kültürüne bir dinamizm kazandıracak yeni yaklaşımlar gündeme gelmeye adaydı[v]. Yani dönemin en güçlü siyasî otoritesi olan Roma İmparatoru, eski Yunan kültürünü hıristiyanlığın akideleri ile kaynaştırarak, bugünkü Slav-Cermen asıllı geleneksel Batı Avrupa kültürünün ilk temellerini attı[vi].

2. Almanya’da Aydınlanma Dönemi Felsefesi Öncesi Siyasî ve Dinî Yapıdan Örnekler
XVI. yüzyılın başlarına gelindiğinde Batı Avrupa’nın en dinamik İtalyan şehir devletleri kültürel-edebî bazda kendilerini ispatlarken, kıtanın merkezindeki siyasî güç Alman İmparatorluğu ise, sosyo-kültürel ve politik açıdan oldukça geri planda idi. İtalyan şehir devletleri Rönesans ve Hümanist düşüncenin oldukça ileri düzeyde tartışıldığı ve etkin bir biçimde yerleştiği coğrafya olarak görünüyordu. Özellikle Kuzey İtalya’nın zengin bölgelerinde kurulan şehir devletleri, yeniden eski antik dönemlerdeki bilim, sanat ve edebiyatı keşfetmeye başlamışlardı[vii]. Bu arada İngiltere’deki hanedanlıklar arasındaki iç çatışmanın sona erdiği dönemde Amerika kıtası keşfedilmiş, İspanya ve Portekiz gibi iki denizci devlet dünyada hızla koloniler elde etmeye başlarken, aynı zamanda klasik emperyalizme giden yolu da aralıyorlardı[viii].

Batı Avrupa’da Hümanizma’nın taraftar bularak iyice yerleşmeye başladığı dönemde Orta Avrupa’da hala iç çatışmalar devam ediyordu. Özellikle Alman toprakları üzerinde (Reich) İtalyan kökenli hümanist fikirlerin ve sanat eserlerinin izleri görülmekle beraber, bunların hitap ettiği çevre ve sosyal sınıflar İtalya’ya göre oldukça etkisiz ve pasifize olmuşlardı. Ancak XVI. yüzyılın başlarında Almanya’da çok sayıda zengin şehir devletlerinin oluşmaya başlaması, Alman toplumu için bireysel anlamda yeni bir uyanışı simgelemeye başlamıştı. Özellikle Güney Almanya’da Jakob Fugger gibi tüccarlar bir taraftan erken kapitalist ekonominin ilk nüvelerini oluştururken, diğer taraftan siyasî alanda sermayelerini bir nüfuz aracı olarak kullanabiliyorlardı[ix].

Alman toplumunun bu dönemdeki bir diğer özelliği de – İtalyan şehir devletlerinin aksine – Ortaçağ geleneksel yaşam ve düşünce tarzının hala devam etmesi idi. Ticaret erbabı ile esnaf teşkilatları arasında sürtüşmeler gün gün devam etmesine rağmen, bu huzursuzluklar siyasî alandaki karışıklıklara göre yine de oldukça yeni ve etkisizdi. Prenslerin birbirleriyle rekabeti ve mahallî büyümenin verdiği cesaret ve siyasî güç, daha o zamanlarda Alman birliğine giden dayanakları temelden ortadan kaldırmaya yetiyordu. Siyasî otoriteler arasındaki bu tarz çatışma, büyüme eğilimi ve güç birikimi, zamanla hem toprağa bağlı şövalyeleri hem de toprak ağalarını, dolayısıyla çiftçileri derinden etkiledi. Özellikle güçlerini topraktan gelebilecek gelirlere bağlayan toprak ağaları; köylüler ve çiftçiler, para ekonomisinin gelişmeye başlaması karşısında gittikçe zayıfladılar. Bu durum yeni sosyal karışıklıkların ilk habercileri idi. Toprak ağalarının, mahallî derebey prensler karşısında zayıflaması ve bu açıklarını çiftçilerden alacağı yüksek faiz ve vergilerle kapatmak istemeleri, toprağa bağlı üretici grupları daha da fakirleştirdi. Şövalyeler ise, paralı askerlerin devreye sokulması aşamasında etkisizleşince, siyasî ve sosyal yeni bunalımların habercileri olarak göründüler[x].

Almanya’daki bütün bu siyasî ve sosyal bunalımlara ek olarak dinî problemlerin de artması durumu daha da karmaşıklaştırdı. Aslında din adamlarının tahrip ettiği Hıristiyanlık ve dinî gücünü siyasî bir nüfuz aracı olarak kullanan kilise, Alman toplumunu tatmin etmekten oldukça uzaktı. Kilise temsilcilerinin zamanla siyasî yetkilerle donatılması bir taraftan, günahların affedildiğine dair kilisenin verdiği günahtan soyutlama tezkeresi diğer taraftan, halkı ruhani liderlerden soğutmuş ve yeni arayışlar içine itmişti. Çünkü servet sahibi olan sosyal sınıfların dışındaki insanların, günahlarını affettirebilecek her hangi bir güçten yoksun kalmaları, kiliseye karşı olan güveni temelden sarsmıştır. Bu sebeple Alman tarihi içinde Reformasyon hareketlerinin îfâ ettiği sosyal ve dinî misyon daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Kilisenin vurdumduymazlığı ve azmazlığına karşı oluşan dinî-elit muhalefeti Martin Luther’in şahsında ilk tepkilerini vermeye başlamıştı. 31 Ekim 1517[xi] tarihli protestosunda İlahiyat Profesörü Luther[xii], Alman toplumunun dinden yabancılaşmasının sonuçlarını irdelerken, Katolik Kilisesi’nin dogmalarına karşı reform istiyordu. Her tür inanç akidesini kiliseden bekleyen geleneksel Ortaçağ toplum zihniyetinde, Luther’in görüşleri oldukça yeni ve çekici gelmiş, akabinde kısa süre içinde bu fikirler yayılmaya başlamıştı. Ancak Luther’ın savunduğu fikirlerin Protestan Kilisesi’ni doğurması arefesinde Almanya’da yeni sosyal çalkantıların çıkmaya başlaması, ortamı daha da çetrefılleştirdi. Diğer taraftan Luther’in; kurduğu yeni kiliseyi, Roma’nın otoritesinden kurtulmak için bir atlama taşı olarak kullanmak isteyen derebey prenslerin emrine vermesi, bu siyasî-dinî güçlerin tebaalarını daha kolaylıkla tahakküm altına alabilecek yolu açtı. Ancak Luther’in kilisesi bu sayede derebey prensler arasında oldukça taraftar buldu. Bu dönemde ayrıca Avrupa’da hanedanlık tartışmalarının Fransa ve Almanya arasında gittikçe yaygınlaşması ve bu tartışmada Türkler’in – özellikle Kanunî Sultan Süleyman’ın – oynadığı rol de gözden ırak tutulmamalıdır[xiii]. Nitekim kutsal Roma’nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi’nin yanına Protestan Kilisesi’nin de katılması ile belki, Osmanlı Türkler’ın Batı politikası daha belirgin ve kolay bir zemine kayacaktır[xiv]. Protestanlığın, Katolik Kilisesi’nin kompleks bir mecraya sürüklediği Hıristiyan dogmalarını temelden sarsması, Alman toplumunda yeni gelişmeleri de gündeme getirdi. Çünkü Protestan aydınların ya da onların destekçisi prenslerin çabaları ile Almanya’nın her köşesinde sanat ve kültürel alanlarda gelişmelerin ortaya çıkması, Katolikleri de etkilemiş ve mimaride ünlü Barok tarzına giden yolu açmıştı[xv].

1555 Augsburg Barışı’na yol açan en önemli sebep, Türkler’in hızla Batı’ya doğru ilerlemelerinden başka birşey değildi. Türk tehlikesini bertaraf etmek ve Fransa kralı ile daha aktiv bir biçimde mücadele edebilmek için dinî kargaşaların önlenmesi gerekiyordu. Bu barış dinî kargaşalıkları önlemiş ve Otuzyıl Savaşları’na (1618-1648) kadar olan dönemde Avrupa’ya kısmen de olsa göreli bir barışı getirmişti. Bu dönemde aynı zamanda Orta Avrupa’da eskiye göre canlı bir kültürel hayat yaşanmıştı[xvi]. Fakat bu canlılık ve dinamizm, Batı Avrupa’daki aktiv yaşam ile kıyaslandığında oldukça sönüktü.

1618’de başlayan Otuzyıl Savaşları ile Almanya’da girift bir biçimde gerek siyasî ve gerek dini mücadeleler, 1648 Vesfalya Barışı’na kadar devam etti. Bu zaman zarfında gerçekten Avrupa’da siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan bir deprem yaşandı. Protestanlar’ın Katolikler’e karşı giriştikleri güç yarışında devrim olarak nitelenebilecek yeni prensiplere karşı geleneksel güçler tavır almaktan geri kalmadılar. Özellikle Kuzey Almanya’da oldukça büyük bir taraftara sahip olan Protestan prensler serbest şehirlerle birlikte hareket ederek, geleneksel güçlere karşı 1608’de bir birlik kurdular. Bunlar, Protestan olan İsveç ve Danimarka ile birlikte, Alman Habsburg Hanedanı’na karşı mücadele veren Fransa’nın da desteğine sahip olacaklarını umuyorlardı. Buna karşı harekete geçen karşı devrimciler de Katolik Birliğini kurdular. Karşı devrimcileri, İmparator, Papa ve İspanya destekliyordu. Karşıt prenslikler arasındaki ilk mücadeleler 1609’da başladı[xvii]. Ancak esas anlamda Protestanlar’a karşı Katolik mukavemetinin bir baskıya dönüşmesi aşamasında, 1618’de Bohemya ve Güney Almanya’da gelişen olaylar sonucu, bir ara Protestanlık büyük bir darbe yedi. Birçok yerde Protestan güçleri yenilgiye uğratıldılar. 1635’den sonra Katolik Fransa ile Protestan İsveç’in Habsburg İmparatorunun Avrupa ve Almanya’daki gelişmesine karşı ittifak yapması ile mücadelelerin seyri dinî ağırlıktan siyasî mecraya kaydı. Bu kavgada Alman toprakları çok büyük zarar gördü ve tahrip edildi. Sonuçta Alman İmparatorluğu’na karşı Prensler kendi hukukî durumlarını daha da sağlamlaştırdılar. Bunlar arasında Brandenburg, daha sonraki süreçde (Prusya Prensliği) Alman birliğine giden yolda ön plana çıktı. Ancak Otuzyıl Savaşları sonucunda Alman İmparatorluğu gerçek anlamda büyük zararlar gördü. Uğruna yapılan din özgürlüğü yine Prenslere yaradı. Çünkü tebaa istenildiği anlamda özgürlük elde edemedi. İsveç Baltık ve Kuzey Denizi’nde bazı yerleri elde ederek güçlendi. Fransa da, Almanya’nın aleyhine Elsas’a doğru ilerledi ve ilk kez Ren’e doğru genişledi. Bu savaşlarda topraklarını genişleten tek Alman gücü, Brandenburg-Prusya Krallığı oldu. Yine bu savaşlarda Fransa, Avrupa’nın en güçlü devleti olarak kendini gösterdi. Ancak Fransa, 1715’de XIV. Louis’in ölümünden sonra askeri gücünü gittikçe kaybederek üstünlüğünü Batı’dan Doğu’ya İngiltere ve Avusturya’ya terketti[xviii].

Bu savaşlar, Alman İmparatorluğu’nun (Habsburg Hanedanı) tam anlamı ile merkezi gücünü kaybetmesine yol açtı. Bir taraftan mahallî Prenslikler İmparator’dan bağımsız hareket etme serbestiyetine kavuşurlarken, diğer taraftan Prusya bir başka Alman gücü olarak kendini gösteriyordu. Aynı zamanda Kuzey’de Prusya’nın yükselmeye başlaması, daha sonraki süreçde Alman birliği için yeni fakat önemli bir gelişme idi. Bununla birlikte imparatordan daha bağımsız hareket etme gücüne kavuşan Prensler, Fransa’yı örnek alarak bütünüyle mutlak güce ulaştılar. Topraklarını istedikleri gibi yönetiyorlardı. Burjuva da zayıfladığından saraya bağımlı hale geldi. Artık Alman halkı, bünyesinde bulunduğu Prenslerin izin verdiği ölçüde yaşamlarını sürdürmeye hazırlanıyorlardı.

3. Aydınlanma Dönemi Devlet Felsefesi’nin Oluşması: II. Friedrich ve Prusya Kimliği
Almanya’da Prusya kralı I. Friedrich ölünce yerine 1740’da oğlu II. Friedrich geçti. Yeni Kral, Barok kültüründen etkilenmiş ve özellikle Fransız sanatından ve müziğinden esinlenmişti[xix]. Babası mutlak hakim biri idi. Babasının baskısından kurtulmak için bir ara İngiltere’ye kaçtı. İngiltere dönüşü Fransız aydınlanmacı Voltaire ile tanıştı ve devlet yönetiminde akla ve barışa dönük adımlar atmaya karar verdi[xx]. Tahta talip bir prens olarak bir hükümdarın kendisini ülkesinin çıkarlarına adaması gerektiğini, çünkü onun “ülkesinin birinci hizmetçisi” lder erste Diener seines Staates “[xxi] olduğunu dile getiriyordu.

XVIII. yüzyılın ortalarında Habsburg Hanedanı’nda değişiklik oldu ve VI. Karl’in ölümünden sonra yerine kızı Maria Theresia geçti[xxii]. Bu dönemde oluşturulan ittifaklarda Prusya Kralı Friedrich, Fransız koalisyonunun yanında yer aldı ve kısa süre içinde topraklarını genişleterek, Avrupa’nın beşinci gücü olarak kendisini kabul ettirdi. Bu dönemde II. Friedrich’in Avusturya’ya saldırması ile Yediyıl Savaşları başladı (1756-1763). Avrupa’nın büyük güçleri ile mücadele eden Friedrich, başlangıçta zaferler kazanmasına rağmen, daha sonraki süreçde Rus, Fransız ve Avusturya koalisyonuna yenildi ve ülkesi büyük darbe yedi[xxiii]. Ancak bu savaşlar sonucunda Friedrich, Avrupa’da ülkesini ilerletmenin en bariz yolunun dışta siyasî anlamda “barışçı”, içerde de “aydınlanmacı” reformlara girişmek olduğunu gördü. Yediyıl Savaşları’nda İngiltere kesin bir zafer kazandı ve Hindistan ile Amerika’daki Fransız topraklarını ele geçirdi. Bu savaşlar sonucunda imzalanan Paris Barış Anlaşması ile İngiltere, Asya’da ve denizlerde bir dünya gücü olarak kendini kabul ettirdi. 1763’den sonra Avrupa’daki din savaşları yerini millî devletlerin oluşum ve genişleme kavgalarına bıraktı. Bu siyasî-millî yarışta azınlık sorunları da gündeme geldi ve büyük imparatorluklar içinde yaşayan azınlıklar (Minderheiten) da, millî devlete giden yolda, fikir alanındaki altyapılarını oluşturma faaliyetlerine giriştiler[xxiv].

Avrupa özellikle Almanya’da XVIII. yüzyılın başlarından itibaren aydınlanmanın etkileri[xxv] en derin olarak görünüyordu. Almanya açısından ise, bu etkilenmenin izlerini en fazla hissettiren yönetici II. Friedrich oldu. Avrupa’daki aydınlanmacı fikirlerin temellerini coğrafî keşiflerden, Rönesans ve Reform hareketlerinden sonraki süreçde aramak lazımdır[xxvi]. Özellikle bu dönemde bilim ve teknikte ortaya çıkan gelişmeler bu aydınlanma mekanizmasının devlet aygıtında uygulanmasını kolaylaştırmıştır. Yeniçağın başlarında pusulanın bulunması ile Avrupa insanı dünyanın oldukça uzak bölgeriyle irtibat kurma olanağı yakalamış ve yeni yerler keşfedilmişti. Coğrafî keşiflerin arkasından René Descartes (1596-1651) gibi felsefecilerin aklı ve benliği ön plana çıkaran aydınlanmacı fikirleri ile karşılaşan Avrupa insanı, bir müddet sonra da kilisenin sahte dogmalarına karşı deizme yöneliyordu[xxvii].

Kralların mutlak hakim olduğu Orta Avrupa devlet sisteminde bazı hükümdarlar, aydınlanmacı felsefeleri etkin bir biçimde kullanmasalar bile mutlak güçlerine halel getirmeyecek fikirleri devlet aygıtını modernleştirebilmek için uygulayabilmişlerdir. Prusya kralı II. Friedrich bu tür aydınlanmacı yapıda biri idi. Prusya’nın Orta Avrupa’daki bu yaklaşımı sadece Kuzey Almanlar’ı etkilemekle kalmadı aynı zamanda Avusturya İmparatoru II. Joseph’i de etkiledi. II. Friedrich’in aydınlanmacı uygulamaları en fazla dinî tolerans[xxviii], idarenin merkezileştirilmesi, bütün tebaa için tekli bir hukuk sistemi, eğitim sisteminin yükseltilmesi ve hakimiyetinde bulunan çiftçilere özgürlüğü öngörüyordu. 1752’de yazdığı “Siyasî Vesayetnâme” adlı eserinde II. Friedrich, mahkemelerin gidişâtına müdahalede bulunmayacağını açıkça deklare etmesine rağmen, yaşadığı dönemde uygulamalarından dolayı hiçbir hukuk kurumu kendisine karşı bir harekete geçme cesaretinde bulunamamıştır. Ancak hukuk alanında öngördüğü reform denemeleri, kendisinden sonraki dönemin hukuk kurallarını açıklaması ve yerleştirmesi bakımından önemli bulunmuştur[xxix]. Ancak onun uygulamaya çalıştığı yenileşme hareketi, aydınlanmacı olmakla beraber o ölçüde de zorlama ile gerçekleşiyordu. Zira 1648’den itibaren Avrupa’da gerçekleştirilen ve 1779’a ulaşan yenileşme hareketleri dönemine (XVIII. yüzyıl), baskıcı aydınlanmacılık (aufgeklärte Absolutismus) adı verildi[xxx].

II. Friedrich’ten etkilenerek ülkesinde aydınlanmacı reformlara girişen bir diğer Alman da Avusturya İmparatoru II. Joseph’di. 1770’den 1780’e kadarki süreçde genç İmparator da rakibi II. Friedrich gibi Habsburg Devleti’ni aydınlanmacı reformlara yöneltti. Özellikle din alanında kiliseyi sınırlandırarak gerçekleştirdiği laik yaklaşımlar ve atılımlar, sosyal hayatın bireysel organizasyonunda önemli atılımları başlattı. Köylüler faydasına gerçekleştirdiği iyileştirmeler de kayda değerdi. Ancak sosyal reformları tebaasına zorla kabul ettirmeye kalkışması, Avusturya İmparatorluğu içinde yaşayan halk üzerinde olumsuz etki yarattı[xxxi].

XVIII. yüzyılın ortalarındaki Avrupa savaşları daha büyük bir oranda İngiliz-Fransız sömürge sorunu, Prusya ile Avusturya arasındaki askerî ve siyasî güç yarışı şeklinde tezahür etmiştir. Bu savaşlar sonucu, İngiltere Fransa’ya üstünlük sağlarken, Prusya da önemli bir güç olarak devreye girmişti. Prusya’nın yükselmesi ile Alman toprakları (Reich) üzerindeki ikilem (Dualismus) arttı.

4. Amerikan ve Fransız Modelinin Almanya’ya Yansıması
XIX. ve XX. yüzyıldaki siyasî ve askerî emperyalist mücadelelerin temellerini, XVIII. yüzyılın ortalarındaki olaylar ve gelişmeler belirledi. Çünkü bir taraftan XIX. yüzyıl süper İngilteresi’nin ve bu yüzyılın sonlarından itibaren rakibi Almanya’nın sistematik kriz ve sömürge ya da dünya politikası mücadelelerini, diğer taraftan Amerika’nın XX. yüzyılın başlarından itibaren dünyanın en kuvvetli gücü haline getiren gelişmeleri de bu anlamda yorumlamak gerekecektir. XIII. yüzyılda İngiltere’de kısmen başlayan anayasal süreç, zamanla Kuzey Amerika’ya ulaştı ve burada daha da sistemli bir biçimde yorumlanarak bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik gibi modern kavramlarla bütünleşerek tekrar Batı Avrupa’ya döndü. Buradan Fransız Devrimi ile bu yeni kavramlar ve yeni örgütlenme biçimleri, hiçbir coğrafî sınır tanımadan Batı Avrupa’dan Osmanlı Devleti’ne kadarki coğrafyaya yayıldı.

Yani XVIII. yüzyılın son çeyreğinde dünya tarihinde etkin rol oynayan iki büyük olayla karşılaşılmaktadır. Bunlardan birincisi, Amerikan bağımsızlık mücadelelerinin ve iç olayların özel olarak Avrupa tarihini, genel olarak ise dünya tarihini etkilemesi sürecidir. İkincisi de, Fransız devriminin getirdiği yeni yönetimsel ve fikirsel eğilimler – özellikle demokrasi, insan hakları ve ve modern devletin ilk nüvelerini oluşturacak kuvvetler ayrılığı vb.[xxxii] – ve gelişmelerdir. Bu iki olay hem Alman birliğinin kurulmasını etkilerken hem de Avrupa’da yeni bir coğrafyanın şekillenmesine yol açan reformasyonları beraberinde getirmiştir.

Portekiz ve İspanya gibi klasik sömürgeci devletlerin XVI. yüzyıldan sonra etkinliğini yitirmesi sonrasında, Fransa, İngiltere ve Hollanda birbirleriyle hem Avrupa’da denizlerde, hem de Yeni Dünya’da büyük bir kolonizasyon mücadelesine girdiler. XVII. yüzyılda bu devletler İspanya’yı devre dışı bırakarak faaliyetlerini sürdürdüler. Hollanda, Kuzey Amerika’da İngiltere ile girdiği güç yarışını kaybederek pasifleşti. Kuzey Amerika kolonileri üzerinde denetim kurmak için, Fransa ve İngiltere baş başa kaldılar. Ancak Amerikan kolonileri üzerindeki büyük güç sorununun ortaya çıkarttığı 7 Yıl Savaşları (1756-1763), Fransa’nın yenilgisini getirdi. Bu aşamadan sonra Kuzey Amerika’da İngiliz hegemonyası bütün ağırlığı ile kendini kabul ettirdi ve İngiliz kolonilerinin genişlemesini engelleyebilecek müdahaleler de ortadan kalktı[xxxiii].

Bilindiği gibi Amerika’daki İngiliz kolonileri, Avrupa tipi toplumun yeni topraklar ve coğrafya üzerinde benzersiz koşullarda örgütlenmesi idi. Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya gelenler Güney Amerika’da olduğu gibi, sadece altın ve elmas bulmak için[xxxiv] gelip, emellerine ulaştıktan sonra tekrar Avrupa’ya dönmek istemiyorlardı. Kuzey’e gelenler daha çok yerleşme amacını güden maceraperestlerdi. Bunlar Avrupa’da kilisenin bağnaz tahakkümünden kurtulmak, yeni iş ve çalışma alanları bularak fakirlikten kurtulmak ve özgürce yaşamak istiyorlardı. Bu açıdan bütün benlikleri ve aileleri ile Avrupa’dan koparak, yeni yaşam biçimi kurmayı deneyen yeni dünyalı Avrupalılar, güneydekiler gibi yerlilerle karışmamışlardır. Diğer yandan Kuzey Amerika’daki koloniler, İngiltere ve diğer Avrupa devletleri gibi monarşik bir idareden çok liberalist fikirlerle gelişmeyi denediler ve başarılı da oldular. Aynı zamanda Yeni Dünya’da, Avrupa’daki gibi Katoliklerin dinî baskısı söz konusu değildi. Her türlü dinî inanç ve itikat serbestlik içinde yaşam alanı buluyordu[xxxv].

Amerika kıtasının kuzey bölgelerindeki bu serbest ortam özerk devletler kurma düşüncesini pekiştirdi. Ancak diğer taraftan İngiltere, Fransa’ya karşı sömürge savaşlarını ezici bir üstünlükle kazanmasına rağmen, ekonomik açıdan oldukça yıpranmıştı. İngiliz Hükümeti, koloniler üzerinde hakimiyet kurmak için gerçekleştirilen bu mücadelelerin külfetlerinin bir kısmını, bu enerjik ve atılımcı kolonilerle paylaşmak niyetinde idi. Yeni vergilerle 13 Amerikan kolonisine yüklenen İngiltere, buralarda huzursuzluk ve mukavemetin çıkmasına sebep oldu. İngiliz yenilgisinin nefretini almak isteyen Fransa da, kısa süre içinde bağımsızlık mücadelesine giren bu kolonileri coşkuyla destekledi. 1774’de başlayan Amerikan bağımsızlık hareketi, 1776’da resmen bağımsızlık ilanı ile güçlendi. George Washington’un önderliğinde gelişen bu hareketi, İngiltere 1782’de tanımak zorunda kaldı. Kuruluşundan daha bir asır geçmeden Amerika, sınırsız doğal kaynakları ve insan potansiyeli ile hızla gelişmiş ve XX. yüzyılın süper devleti haline gelmiştir. Dolayısıyla Alman mahallî prenslikleri de Amerikanvari bir atılım ile Alman millî birliğini kurabilmenin yolunu arıyorlardı. Ancak Alman birliğinin kurulmasına giden yolda, Amerika’da olduğu gibi serbest liberal bir bünye mevcut değildi. Alman birliği hayali, Bismarck’ın tekelinde zorlamanın getirebileceği bir “menfaat birliği” ve sonrasında bu birliğin yol açacağı siyasî ve askerî “ortak devlet aygıtı” ile mümkün olabilirdi. Yoksa Alman toprakları üzerinde meşrutî monarşinin verebileceği serbestlik ortamı, liberalist bir yaklaşimla Alman birliğini getirmekten uzak görünüyordu.

Avrupa’da millî birlik ve millî siyasî teşekkül fikrini etkileyen olayların ikincisi de, hiç şüphesiz ki, Fransız Devrimi’nin sunduğu daha radikal düşünce ve yöntemlerdi. İngiltere’ye karşı Amerikan kolonilerini destekleyen Fransa, ekonomik açıdan oldukça yıpranmıştı. Bu ekonomik bozulma, sosyal çalkantıların artmasına sebep oldu. Öte yandan 1778’de Amerikan anayasası ve Bağımsızlık Bildirgesi’nin basılması ve Avrupa’ya yayılması, Fransa başta olmak üzere Avrupa’daki tüm entellektüelleri etkiledi ve hararetli tartışmalara yol açtı[xxxvi]. Bu fikirler Avrupa insanı için yeni olmamasına rağmen, feodalizm ve aristokrasi ile iç içe girmişti. Yani mesele, bu fikirlerin liberal bir ortamda kritize edilmesi ve yankı bulması idi. XIX. yüzyıldan itibaren artık Avrupa ve dünya insanının zihninde İngiliz anayasal sistemi değil, Amerikan “özgürlükçü liberal anayasal” modeli vardı. Nitekim Fransız elitlerinin bu harekete girişirken, anayasal yaşam ve kuvvetler ayrılığı prensibini kullanmaları, Amerika’nın etkisiyle açıklanabilir.

4. Sonuç
Avrupa ve Alman birliğinin kurulmasına giden sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik süreçde yaşanılan tecrübe, deneyim ve denge ya da dengesizlikler Avrupa toplumunu, daha sonraki aşamalarda yeni ve ortak bir yapıya sürüklemiştir. Hıristiyan din adamlarının daha açık bir ifade ile kilisenin siyasî nüfuzunun en asgarî düzeye indirgenmesi, yani düşünce önündeki engellerin kaldırılması ile birlikte, artık toplumların sosyal pozisyonlarının belirlenmesinde eski klasik engelleyiciler değil de, modern toplumun kurulmasında etkili olan ve serbest ortam içinde daha muntazam gelişme ve etkileme alanı bulan yeni sosyal baskı grupları etkili olmaya başlamıştır. Ancak bunların gücü ve etki alanları ya da hitap ettikleri çevre daha etkin bir biçimde demokratikleşmeye giden ince ancak uzun bir yol üzerindeki engelleri kaldırmaya ve yeni oluşturulacak topluma daha enerjik bir yapı kazandırmaya yönelikti. Toplumsal kurumlardan başlamak üzere bütün yönetim aygıtının modernleştirilmesi ve bireyin düşüncesi önündeki engelleri kaldırmaya yönelmekle birlikte ondan daha fazla, bu özgür iradeyi kolaylaştıracak adımlar atmak için sınırlayıcı katmanları engellemekti. XVIII. yüzyılın aydınlanmacı yapılanması ve bazı öğeleri merkezi devlet aygıtının en üst birimi tarafından devreye sokulmasına rağmen, XIX. yüzyıl Avrupa modernleşmesinin temelini teşkil etmiştir. Düşünce önündeki engellerin radikal bir biçimde ortadan kaldırılmasıyla, alt yapısı hazırlanan ekonomik ve siyasi modernleşme yeni bir toplumun hazırlanmasına giden yolu açmıştır. Eğer Alman toplumunda II. Friedrich’in aydınlanmacı fikirleri ya da uygulamaları – bazı reform uygulamaları zorla gerçekleştirilse de – olmasaydı, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Prusya Krallığı’ndan bütünleştirici bir Alman birliğinin doğması adeta imkansızdı. Bismarck’ın bütün çabalarının temelinde, XVIII. yüzyılın aydınlanmacı reformları ve uygulamalarının olduğu açıktır.

————————————————————————–
Mehmet Beşirli, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tokat

[i] Skolastik; önce öğretmenler, sonra misyoner ve takiben kilise öğretmenleri için kullanılan Latince “skolastici” kelimesinden gelmektedir. Özellikle Aristotales’in öğretilerinin Hıristiyanlığın dinî nasları ile birleştirilmesinden sonra, Tanrı’nın varlığının felsefî olarak ispatı meselesi bu felsefi akımı doğurdu ve bütün Ortaçağ boyunca şu ya da bu şekilde devam etti. Geniş bilgi için bk. Hüseyin Salihoğlu, Alman Kültür Tarihi, Ankara 1993, s. 39-44.
[ii] Leo Stern ve Horst Gericke, Deutschland von der Mitte des 11. bis zur Mitte des 13. Jh.,. Berlin 1964, s. 73 vd.
[iii] Avrupa’da başlangıçtan beri kilisenin devletle sıkı bir birliği ve bağlantısı vardı. Konstantin 325’te Hıristiyan doktrinini belirlemek amacıyla İznik’de bir kurul topladı. Georges Castellan, Balkanların Tarihi, 14-20. Yüzyıl (Çev. Ayşegül Yaraman-Başbuğu), İstanbul 1995, s. 35.
[iv] a.e., s. 35.
[v] Avrupa’da XIII. yüzyıldan itibaren kilisenin dogmalarına karşı, modern anlamda olmasa bile, kilise ideolojisine karşı fikirsel bazda da olsa savaşlar gündeme gelmeye başladı. Bu tavır bilimsel düşüncenin başlamasına doğru atılan ilk adımları simgeliyordu. Stern – Gericke, a.e., s. 211-219.
[vi] Georges Castellan, a.e., s. 35 vd.
[vii] Oral Sander, Siyasi Tarih. İlkçağlardan 1918’e, Ankara 1992, s. 58 vd.
[viii] Bk. Golo Mann – Harry Pross, Außenpolitik, Frankfurt am Main 1958, s. 282-287.
[ix] Salihoğlu, a.e., s. 58.
[x] Stern – Gericke, a.e., s. 186 vd.
[xi] 1517 yılı Osmanlı Devleti’nde de önemli bir tarihi ifade etmektedir. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in aynı yıl içinde Memlükler’den İslam hilafetini Osmanlı hanedanına intikal ettirdiği kabul edilmektedir. Büyük bir tevaffuktur ki, Selim’in Sultan-Halife rolünü üstlendiği ve siyasi-dini otoritesini kuvvetlendirdiği yılda, Avrupa’nın ortasında dinde reform teşebbüsleri için ilk başkaldırı ortaya çıkıyordu.
[xii] Rahip Martin Luther, Latince 95 tezden oluşan protesto yazısını Wittenberg Kilisesi’nin kapısına astığında, yeni öğretilerinin getirebileceği karışıklık ya da gelişmeler konusunda her hangi bir fikre sahip değildi. Ancak Katolik Kilisesi’nin kazandığı dünyevîlikle uhrevîlik arasındaki muazzam güç ve bunun sebep olduğu batıl nassların getirdiği dinsel sapmalar, bu genç din bilimcisini derinden etkilemiş olmalıdır. 1483 Eisleben doğumlu Luther’in okul hayatı ile ilgili bk. Robert-Hermann Tenbrock, Geschichte Deutschlands, München 1968, s. 93-95.
[xiii] Protestanlığın, Avrupa’da Hıristiyanlığın diğer etkili mezhebi Katolikliğin karşısına güçlü bir rakip olarak çıkması, Batı insanının daha sonraki gelişiminde yeni, fakat tesirli gelişmelere yol açtığı tarihi bir gerçektir. Bu iki mezhebin hem dinî hem de siyasî temsilinde ortaya çıkan ayrılık, farklılık ve değişimin sonuçları da, o ölçüde karmaşık olmuştur. Avrupa insanının siyasî bazda da ikilem yaşadığı çağda, Osmanlı Türkleri’nin ve bilhassa Kanuni’nin Batı’da oynadığı siyasi rolün getirdiği, sosyal, kültürel ve fikirsel evrim ve bunun sonuçları oldukça önemli olmuş olmalıdır. Bu sebepten Kanuni’nin çağdaş Batı toplumunun şekillenmesinde oynadığı rolün ne şekilde etkili olduğu, hala bakir bir tartışma konusu olarak kalmaktadır.
[xiv] Avrupa’daki bu tür siyasî ve dinî kavgada Kanuni Sultan Süleyman’ın oynadığı rol konusunda hali hazırda tatmin edici bilgiler mevcut değildir. Yani Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun ve bölgesel derebey prenslerin oynadığı siyasî ve dinî rolün belirleyiciliği – siyasî merkeziyetçilik ya da adem-i merkeziyetçilik veyahut Katolik ya da Protestanlık – ve bunda Türkler’in oynadığı rol ve etkiler üzerinde daha aydınlatıcı verilere ihtiyaç söz konusudur. Ancak Fransa kralı I. Franz’ın Alman İmparatoru V. Karl’a karşı Avrupa dışı Müslüman bir güçten yardım istemesi, Hıristiyan dünyasının siyasî ve daha sonra da dinî birlikteliği ya da ayrımsallığı üzerinde oldukça önemli roller ifa etmiş olmalıdır. Avrupa’daki siyasî mücadeleler ve Osmanlı Türkleri ile ilişkiler konusunda bk. Tenbrock, a.e., s. 95-105.
[xv] Barok kültürü, hem Katolik mezhebine hem de prenslerin mutlak hakimiyet isteklerine göre şekillenmişti. Katolik görüşe göre, Tridentin Din Meclisi’nde Hıristiyanlığın sırları akılcı sebeplere dayandırılmıştı. Prenslerin dünyevî mutlakiyeti de Katolikliğin uhrevî gücü ile bağdaşınca yeni gelişmeler beklenebilirdi. Dahası Barok yaşamı, ana kaynağını Rönesans’tan alıyordu. Özellikle mimaride ortaya çıkan bu tarz, Prenslerin de abartılı bir biçimde kudretinin gösterilmesini öngörüyordu. Katolik Mezhebi’nin özellikle Otuzyıl Savaşları’ndan sonra güçlenmesi, gerek İmparatorun gerekse Prenslerin şatafat içinde görünmek istemeleri, Barok kültürünün gelişmesinde oldukça önemli rol oynamıştır. Diğer taraftan Katolik kiliselerinin Protestanlığın boş bir inanç sistemi olduğunu kanıtlarcasına şaşalı kubbe süslemeleri, özellikle Batı ve Güney Almanya’da yaygınlaştı. Almanya’da Barok kültürü üzerine daha ayrıntılı bilgi için bkz. Tenbrock, a.e., s. 135-140.
[xvi] Tenbrock, a.e., s. 105-108.
[xvii] Salihoğlu, a.e., s. 78.
[xviii] Sander, a.e., I, s. 106.
[xix] II. Friedrich’in karakteristik kimliği için bk. Marquis Louis Charles Antoine de Beauvau, “Der Charakter Friedrichs II.”, Erlebte Geschichte. Von Zeitgenossen gesehen und gesichildert. Von den Türkenkriegen bis zur Französischen Revolution (Yayınlayanlar: Günter ve Barbara Albrecht), Berlin 1987, s. 203-212.
[xx] Günter Barudio, Das Zeitalter des Absolutismus und der Aufklärung 1648-1779, Fischer Weltgeschichte, Cilt 25, Frankfurt am Main 1997, s. 240.
[xxi] Tenbrock, a.e., s. 143; Salihoğlu, a.e., s. 94.
[xxii] Johann Joseph Fürst Khevenhüller-Metsch, a.e., s. 92 vd.
[xxiii] Ernst Friedrich Rudolf von Barsewisch, “Einiges aus der Schlacht von Leuthen im Siebenjährigen Krieg”, Erlebte Geschichte. Von Zeitgenossen gesehen und gesichildert. Von den Türkenkriegen bis zur Französischen Revolution (Yayınlayan: Günter ve Barbara Albrecht), Berlin 1987, s. 165-180.
[xxiv] O. Sander, a.e., I, s. 106-107.
[xxv] XVIII. yüzyıl felsefi açıdan aydınlanma çağı olarak kabul edilmektedir. Siyasi anlamda aydınlanmacı mutlakiyet ise, siyasî otoritenin devlet aygıtında yapacağı reformlarla ilgilidir. Aşağı yukarı bütün kıta Avrupasının mutlak hükümet formu (die Regierungsform des Absolutismus) tek, etkili ve ilerlemeci olarak tarif edilmesine rağmen, bazı Monarklar kendi mutlak yönetimlerini engellemeyecek şekilde devletlerini yenilenmeye yönelmişlerdir. İşte II. Friedrich’in şahsında barışçı ve aydınlanmacı programlarla Prusya’nın Avrupa’da yükselmesi ve Avusturya ve Fransa’ya karşı rakip olması, Alman toprakları üzerinde önemli pozitif bir gelişme idi.
[xxvi] Avrupa’da Ortaçağ zihniyeti Rönesans ve Reform hareketleri ile sarsılmıştı. Bundan sonraki süreçde Fransız Devrimi’ne kadarki zamana Avrupa’da “Eski Rejim – Ancien Regime -” adı verilmektedir.
[xxvii] Deizm, aydınlanma dönemi Avrupasında dinin yani Hıristiyanlığın yeni bir yorumunu ifade etmektedir. Buna göre, dünyayı yaratan Tanrı idi; ancak dünyanın işleyişinde yaratıcının etkisi söz konusu değildi. Tanrı’nın kanunları dünyanın işleyişine yön veriyordu. Bu anlamda Avrupa’daki gerçek aydınlanma felsefesi, hem sosyal ve siyasal düzende feodalizme hem de dinî dogmalara yani uhrevî hayatı tekelinde tutan kiliseye karşı baş kaldırıyordu.
[xxviii] Tenbrock, a.e., s. 149.
[xxix] Tenbrock, a.e., s. 148 ve devamı.
[xxx] Barudio, a.e., s. 13.
[xxxi] Tenbrock, a.e., s. 150-151.
[xxxii] Guy Palmade, Das bürgerliche Zeitalter, Fischer Weltgeschichte, Cilt 27, Frankfurt am Main, 1975, s. 27 vd., 234 vd.
[xxxiii] O. Sander, a.e., I, s. 111 vd.
[xxxiv] Avrupa’dan Güney Amerika’ya gelen insanlar, buradaki altın ve gümüşün çoğunu ele geçirerek, Avrupa’ya taşımışlar ve bu değerli madenlerin Avrupa’da dolaşıma başlaması ile sosyal ve ekonomik alanda gelişmelerin zeminleri hazırlanmıştır. Diğer taraftan Doğu’daki mal üretimi metodlarının, Asya baharatları ve Amerikan tarımsal üretimi ile beraber Avrupa içindeki ticarî muamelelerde dolaşıma başlaması, Avrupa sanayiinin gelişmesinde potansiyel bir birikimin yolunu açmıştır. Bk. David K. Fieldhouse, Die Kolonialreiche seit dem 18. Jahrhundert, Fischer Weltgeschichte, Cilt 29, Frankfurt am Main 1996, s. 12 vd.
[xxxv] a.e., s. 26.
[xxxvi] Louis Bergeron, François Furet ve Reinhart Koselleck, Das Zeitalter der europäischen Revolution 1780-1848, Fischer Weltgeschichte, Cilt 26, Frankfurt am Main 1997, s. 9 vd.

Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı: 9-10

Kaynak: academical.org/dergi/MAKALE/9_10sayi/s9besirli1.htm

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Antik Yunan Demokrasisi ve Modern Demokrasinin Karşılaştırılmas

Demokrasi yaklaşık 25 yüzyıl önce Antik Yunan’da icat edilmiş bir kavramdır. Geçen zaman içinde toplumsal, …

Tek Yorum

  1.  Avrupa Birliği ve entegrasyon sorunu.
     
    Türkiye’nin AB üyeliği sorununda Avrupa toplumları ile oluşan kimlik çatısmasında temel faktörlerden biri, zıt kimlik yaratma dalaşına giren göçmen kitlelerin, Avrupa toprakları üzerinde kör inanç, önyargı ve kara cahillik temelinde yarattıkları düşmanca oluşumdur. Bu oluşum ortadan kalkmadıkça üyelik zor olacaktır. Avrupa kimliğine zıt bir kimlik yaratmaya çalışan İslami örgütlenmeler, Fransa dışında bütün diğer Avrupa ülkelerinde çoğunlukla Türkler’ce yönetilmektedir. Bugün Avrupa’da Türk imagosu, Müslümanlık yayan ortaçağ akıncısını yeniden hortlatmaya başlamıştır. AB ülkeleri, kendilerine üye olmaya çalışan Türkiye tarafından yönlendirilen, Avrupa kültürüne düşman bu İslami hareketlerin büyümelerine paralel olarak, Türkiye’yi de o oranda uzak tutma eğilimine girmişlerdir. İslam adı altında insanlara dehşet saçan, nefret etmeyi erdem sayan, gülmeyen, mutlu olmayan, eğitimsiz, sanatsız, bilimsiz bir insan güruhunun başını çeken bir kimlik başlı başına bir problemdir. Avrupa mentalitesine düşmanca bir kimlikle soğuk savaş yapan yıkıcı örgütlemelerle üyelik isteminde bulunulamaz. Kadınlara “buçuk” deyip onlara yarım insan muamelesi yapan, kitap Ehli’nden, güzelliklerden, çiçeklerden, çocuklardan nefret eden bir dehşet dinine sarılarak, entegrasyona varılamaz.
    Gettolarda, bakımsız ortamlarda, bakımsız bedenleri, bakımsız giyimleriyle kalitesizliğin had safhaya çıktığı bir insan topluluğu ile Avrupa içinde adacıklar yaratmak üyelik isteminde artniyeti çağrıştırmaktadır. Dış dünyadan izole kalarak ne eğitimini, ne görgüsünü, ne kültürünü, ne de yaşamını asla geliştirmemiş kalitesizliği erdem sanan bu camianın Avrupa’da büyümesi tehlikelidir.. Hala yeğen ve kuzenlerle evlendirilip, poligamili ailelerle olağanüstü derecede coğaltılıp sokaklara sürülen bu kalitesiz, bağnaz kitleler kendilerine değer vermedikleri gibi dünya da onlara değer vermiyor. Müslümanların ürettiği bu sahte din dehşet verici Avrupa için. Yeni nesil Müslüman kesiminin hızla yozlaşıp kriminalleşmesi de, Avrupalıları bekleyen felaketlerden birisidir. Her 200-300 metrede bir cami var. “Caminiz ne kadar çoksa, o kadar fazla Müslümansın” mantığını taşıyan cahil kuru kalabalık hızla çoğalıyor. Caminin birine bilmem ne cemaatı, diğerine başka cemaat gidiyor. Cemaat müezzinlerine “Maşallah hoca, sesin ötekileri bastırıyor, taa 10 km’den duyuluyor. Nefesine kuvvet, ha gayret.” diye övüyor,  Hoca da sakalını sıvazlayarak mütevazi bir şekilde “ Evel Allah sesimizi yedi düvele duyuracağız ki, islamın sesi daha gür çıksın, kafirler imana gelsin.” kelamında bulunuyor. Yaşadıkları yere tamamen yabancı, saygısız bu kör cahiller sürüsü ile bir yere varmak mümkün değildir.
    Yeni nesil Türkler’le, eroin, kokain ticaretini yapanlarla, kilisenin karşısına, uyuşturucu ticaretinden elde edilen paralarla camiler dikmek, zamanı geçmiş bir süreci yeniden canlandırmaktır. Uyuştrucu ticaretinden elde edilen paranın önemli bir bölümü islam dinini, Hıristiyanlığa karşı rekabette, ona hizmet eden ticari iş alanlarında,bankalarda, eğitimde, spor alanlarında kullanan ırkçılarla Avrupa toplumlarını Müslümanlaştıracağız diyerek hızlandırılan bu süreç devam ettikçe AB üyeliği mümkün değidir.
    Türkiye’den yönlendirilen devasa örgütler ortaçağ zehirini saçıyor Avrupa’ya. Avrupa elbette korkuyor. “Bu benim dinimde var” deyip insanları katleden, bunu fiilen uygulamış bir topluluk var dünyada, Ve Türkler şimdi çıkmış göçmen olarak gelip onların burunlarının dibine o dinin sembolleri olan camileri kuruyor, onların ülkelerine yıkım ve yokoluşun habercisi olan bir sistemin alt yapısını kurmaya çalışıyorlar. Hem dehşetleri, hem vahşetleri, hem de kalitesizlikleriyle Avrupa için kabus bu topluluk. İşte bu yüzden İslam ülkelerinden uzak duruyorlar.
    Diğer bir eleştiri konusuna dönersek: Hiç bir Avrupa ülkesi AB’ni Hrıstiyan temelli bir birlik olarak görmüyor. Bugüne kadar da hiçbir platformda hiçbir yetkili AB’nin “Hrıstiyan birlik idealini” gerçekleştirmek için kurulduğunu ifade etmedi. AB, insanlığın evrensel değerleri üzerinde kurulmuş bir yapıdır. “Çok kültürlü” bir AB yapısı, Hrıstiyanlık değerlerini de kucaklamakla birlikte bunu kat kat aşmış ideal bir yapıdır. Müslümanların yanlış hareketlerini, dindarlığın bir parçası olarak algılayan geniş kitleleri oy deposu olarak kaybetmek istemeyen Hristiyan Demokrat Partiler bile gerçekten dini hükümleri gözeten ve insanları Hristiyan inancına göre yöneten partiler olmaktan çıkmışlardır.

    Batı medeniyeti, insanlık tarihinin bu yeni uygarlığı Hıristiyan’lığın bir uygarlığı değil, ona karşı gelişen hareketlerin yarattığı bir sentezdir. Avrupa, gelinen noktada bir Hristiyan kulübü olmadığı gibi, milliyetçilik üzerine kurulu bir birlik de değildir. Daha AB’ye üye olmadan, 5.kol gibi örgütlendirilen cahil ve bağnaz göçmenleri kullanarak her yere cami, kur’an okulu, mescitler açan, her tarafa din doğmaları ihraç eden, türban satışında dünyada 1. sıraya yükselen Türkiye’nin, tam tersine Avrupa kimliğinden uzaklaştığı gerçeği sözkonusudur. Sorun sadece saman alevi gibi yana sönen ekonomi sorunu değildir. Libya, İrak ekonomileri bir zamanlar bazı Avrupa ekonomilerinden daha iyi idiler, Türkiye’den işçi alırlardı. Bu türden birlik sorunlarında ana faktorlerden biri, mentalite birliğidir. Dil birliğinin olmaması, ama kültürde kuvvetli bir entegrasyonun gelişmesi ile, mevcut aşamaya ulaşılabilinmiştir. Avrupa’nın şimdiki kimliği, özgürlük,eşitlik ve kardeşlik temelinde, bilim ve tekniğin yaratıcılığı, özgür düşüncenin doğmalara karşı mücedelesi sayesinde oluşmuştur. Türkiye Avrupa’nın bir parçası olacaksa, onun kimlik sentezine doğru yönelmesi gerekir, yoksa Ortaçağın Osmanlı mentalitesine yönelmekle değil!

    Avrupa, dini ve etnik bağnazlıklarından kurtulduktan sonra kendisini bugün bulunduğu noktaya getiren atılımları başlatabilmiştir. Türkiye’yi, oradan gönderilen milyonlarca cahil kitlenin yüzlerce yıl geriye dayanan değer ve yargılarıyla, algılayan, yani dini ve kültürel alanda, oraçağı canlandırdığını gören Avrupa toplumları hayal kırıklığına uğradıkları gibi, geleceklerinden de endişe etmeye başlamışlardır.
    Türkiye, Avrupa Birliği için bir avantaj olmasına rağmen, üyeliğe alınmıyorsa, buradaki ana nedenleri, İslamcılık kimliğini temel alarak, Türkiye’nin en cahil kesimlerini Avrupa’ya sokan, onları kıskaç altında tutan tarikat,cemaat ve tüm resmi dini kurumların ideolojik politik çalışmalarında aramak gerekir. Avrupa toplumları, cahil ve bağnaz geniş kitleleri kışkırtıp, başka yerleri ele geçirme derdine giren İslam’a karşı antipati duyarken ona benzeyen Hıristiyan dininden de soğumuşlardır.
    Tartışmaya konu olan bölümden:
    ‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübüdür savı hayata uymayan bir savdır. Avrupa’da Hıristiyan dini son derece marjinal hale gelmiştir, kiliseler boştur. Türkiye'[nin] başını çektiği politik İslamcılar camileri tıklım tıklım doldururken, papazlar müze haline gelmiş kiliselerde sinek avlamaktadırlar. Yani Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır. Din’e indeksli bir Avrupa yoktur, aksine şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır. Yani AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir. (…) Avrupa’nın büyük şehirlerine binlerce cami, Kur’an kursları, mescitler açarak İslam bayrağını sallamakla AB’ne üye olunamaz.’  – Selda Suner, Entegrasyon komitesi-
     (Rasim Özdenören.) ”…1. Hıristiyan dininin ‘son derece’ marjinal hale geldiği görüşünden hareketle AB’nin bir Hıristiyan kulübü olmadığı kanısı tümüyle temelsizdir. Kiliselerin boş kalması olayı başka bir şeydir, büyük harfle Kilise’nin boş durup durmadığı olayı daha başka bir şeydir.  Kilise binaları boş kalabilir. Kaldı ki, bu iddianın da gerçeklikle ilgisi yoktur. Pazar günleri her kilise kendi cemaati ile ayinlerini düzenli biçimde ifa etmektedir. Ama daha önemlisi Kilise (yani Papalık) dünyanın her yerinde, Asya’nın her tarafında, Ortadoğu’da, Afrika’da, her yerde milyarlarca doları misyonerlik faaliyeti çerçevesinde harcamaktadır. Türkiye’de bile nerdeyse her mahalleye bir kilise açmışlardır. Açmaya da devam ediyorlar.”
    ”Bu arkadaşlar kiliseye veya dine kayıtsız kaldığını gördükleri sıradan Hıristiyanları ölçü alırlarsa yanılırlar. Halen Japonya misyonerlerin cirit attığı bir ülke halindedir ve orada Hıristiyan nüfus artan bir ivmeyle çoğalmaktadır.
    2. Belki bazı kiliseler ‘müzeye’ dönüşmüş olabilir. Fakat Kilise’nin kurumsal faaliyeti aralıksız sürmektedir. Öte yandan: ‘Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır’ cümlesi de yazı sahiplerinin kafa karışıklığını ve bazı temel kavramları bilmediklerini gösteriyor. ‘Dine indeksli Avrupa yerlileri’ denirken ne kastediliyor? Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir. İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.
    Rönesans olsun, Reform olsun, bir başına aydınlanma hareketi değildir. Fakat yeniçağların Aydınlanma hareketinin öncüleridir. ‘AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir.’ cümlesi bu bakımdan biraz netameli görünmektedir. Avrupa Hıristiyan insanı Kilise’ye uzak durmak istemiştir (onun soygunu, vurgunu, talanı dolayısıyla), fakat Kilise’ye karşı bu mesafeli duruş onun dine kayıtsız kaldığı anlamını taşımaz. Avrupa ülkelerinin bütün temel yasaları elan dine dayalı yasalardır. ” (Rasim Özdenören’in eleştirisinden)

    İlk önce yeniden belirtelim ki, Hıristiyan dini, Avrupa Birliği ülkelerinde etkisini yitirmeye sadece sembolik pozisyonda olan Kiliselerle ilişkide değil, ruhi şekillenme, politik ve sosyal alanda da kaybetmeye başlamıştır. İnsanlar kilselere gitmiyorlarsa, bu yalnızca 10-15 Euro için değildir. Manevi yaşam  alanında Kiliseler ve Hıristiyan dini ile olan bağların kopması, ruhi yaşam kontrolünün değişmesi, kiliselere karşı gelişen ‘biçimsel kayıtsızlıktan’ çok farklıdır. Ortaçağın kiliseleri yüksek minareleri ile muhteşem birer hakimiyet sembolü idiler. Kiliselerce seferber edilen kitleler bu sembollerin gölgesinde, insan maneviyatını yöneten mutlak güce ruh ve bilinçlerini teslim ediyorlardı. Kilise savaş ve barışın, ekonomi ve politikanın temel direği idi. Kilise, bu şekliyle toplumsal yaşamı yüzyıllarca olağanüstü derecede etkilemiştir. Fakat şimdi Avrupa’nın göbeğinde bu Kiliselerin boş durması veya Camilere çevrilmesi iflasın bir kanıtıdır. Kiliseler kuvvetli oldukları zamanlar göçmenleri kendi dini inançlarına çekmeye çelışırken, şimdilerde acizlik içinde kendilerini onlara teslim etmeye başlamışlardır.
     ”…Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir….”
    Birincisi, Avrupa’ da ”ben hıristiyanım” diyen insanlar gerçekten çok azdır, ”ben Müslümanım” diyenlerden daha azdırlar. Hıristiyanım diyenlerin Kiliseye bağlılıkları da nüanslıdır: çok küçük bir gurup dışında vergi veren yoktur. Pazar günleri bir kaç saatliğine ayinlere katılan insan sayısı da hızla azalmaktadır, bunlar genelikle yaşlı insanlardır ve doğal olarak azalmaktadırlar. Avrupa toplumlarında nikah kıyma mercii olarak kilisenin kullanılması tamamiyla marjinaldır. Geleneksel veya göstermelik fenomenler dine indeksli bir çoğunluğun varlığına işaret edemiyor. Şurada burada varlığını devam ettiren katı Katolik norm ve değerler, yeni tipten ailevi yapılanma, yeni tekniğe dayalı modernize sosyal ilişkilerin hızla form değiştirmesi karşısında ortaya çıkan şartlara cevap verememektedirler. Kilise evliliklerinin serbest düşüşünde önemli rol oynayan faktörlerden biride, klasik evlilik biçiminin azalmasıdır. Aile yapılanmalarının giderek ortak yaşama, ”serbest arkadaşlık” veya benzeri biçimlere bürünmesi, eski değer ve yargıların yeni nesillerde sönmeye yüztutması, hıristiyan kökenlilerin başka kültür ve inançları olanlarla evliliklerindeki artışı, Hıristiyan kilisesinin bu alanlardaki aktivitelerini de geçersiz kılmıştır.
    Devamla: ”(…)İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.”, diyorsunuz.
    Kilise her dinin sembolü gibi, hıristiyanlıkta da sistemin çekirdeğidir, ana çekim merkezidir. Avrupa toplumlarının kiliseye kayıtsızlıları, onların, onun temsil ettiği inanç ve  kültüre olan kayıtsızlıklarından kopuk değildir. Kilise kontrol mekanizmasını kaybetmeye başlamıştır, bu sadece onun pratik uygulamalarından kaynaklanmıyor, toplumsal gelişmenin geldiği noktada genel olarak din’in insanlar üzerindeki etkisi biçim değiştirmiştir. Türkiye’de, AKP, eski tip İslamcılık, sahteliği sırıtan Diyanet islamcılığını bıraktıktan sonra gelişebilmiş, Fethullah cemaati de Avrupa’da kuru kuru camiler kurma yerine, okullar kurarark hakim pozisyonuna erişebilmiştir. Kısacası, genel olarak İslam dini de Hıritiyanlık gibi kendini yenilemediği yerde kan kaybetmeye devam edecektir. Avrupa’da yetişen yeni nesil Türkler, Diyanet cami’sine maç bakmak için gidiyor, geleneketen dolayı oruç tutuyorsa,bunları dini bütün muminler diye algılamamak gerekir. Bu nesilller arasındaki ailevi ilişkiler, Almanlar’ın ilişkilerinden daha kötüdür. Almanya’nın ve diğer ülkelerin bir çok yerinde, Türkler arasındaki aile boşanmaları, yerliler arasında ki ailevi boşanmaları geçmiştir. Sadece bu temel konuda değil, ruhi yaşamın tüm alanlarında yükselen sahtelik, çürüme ve yıkım, Cami’nin, yıkılan kilisenin yerini dolduramayacağı haberini veriyor.
     3. ‘…şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır’ cümlesinin de içi boştur. Rönesans, evet, Kilise’ye başkaldırı olarak yorumlanabilir. Fakat dine karşı bir başkaldırı değildir. Kilise’nin vurgununa, soygununa, talanına karşı verilen mücadelenin bir kesimini remz eden bir harekettir. Reform hareketi de keza merkezî Kilise’ye başkaldıran, onun yerine mahalli kiliselerin kurulmasını öngören bir başka dinî hareketin adıdır. Ancak şu hususa dikkat etmek lazım: reform, dincilere karşı bir hareket değildir, Kilise’ye karşı bir başkaldırıdır. Ve de gene farklı bir Hıristiyanlık anlayışının tezahürü olarak gerçekleştirilmiştir.”
    Birincisi kilisesiz Hıristiyan dinciler topluluğunu varsaymak yanlıştır. Kilisesiz hristiyanlığın varlığı Avrupa’da sözkonusu olmamıştır.
    15. yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan icatlar ve keşifler, Kilisenin hakimiyetini felsefi ve örgütleme alanında sarsmaya başlamıştır. Aydınlanma, Kant’ın dediği gibi, kilisenin kör inançları yerine aklın konulmasıdır. 16. ve 17. yüzyılda Avrupa’da düşünce alanında köklü değişiklikler meydana geldi. Bunun sonucu olarak, Skolâstik düşünceden akılcı düşünceye geçiş tamamlandı. Orta Çağda bilim, kilisenin doğrularının geçerliliğini kanıtlama aracılığıydı. Modern düşünce Orta Çağ’ın bu yaklaşımından farklı olarak inanç ve düşünce özgürlüğüne ulaşmanın ürünüdür.

    Din ve tanrı merkezli kilise öğretisi, aydınlanma felsefesi ile geri plana itilirken, bu mücadelesiz olmadı. Bu nedenle 16. ve 17. yüzyılda ki Aydınlanma hareketi, Kilisenin toplum üzerindeki kontrolüne karşı mücedele ile gelişti. 18. yüzyıl aydınlanması İngiliz düşünür, John Locke (Jon Lok) ile başlar. Yine İngiliz düşünürü Candillac (Kondillek) ve Fransız düşünürleri Montesquiue (Monteskiyö), Voltaire (Volter), Jean Jacques Russeau (Jan Jak Russo) düşünce akımının önemli temsilcileridir.  Fransız ve Amerikan devrimleri ve bunları izleyen yönetim biçimleri, toplumsal ve kültürel değişimler kökenlerini hep kilsenin doğmalarına, dayatmalarına karşı çıkan Aydınlanma hareketinden almıştır. Aydınlanma düşüncesinin bütün 19. yüzyıl boyunca süren gelişimi ayrıca günümüz düşüncesinin de temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu gelişim baştan beri kilisenin direnci ile karşılaştı. Aydınlanma Çağı, kilisenin bütün düşünce kalıplarını değiştirdiği için hem Fransız İhtilâli ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulması gibi önemli olayların meydana gelmesine neden olmuş, hem de daha sonraki dönemleri derinden etkilemiştir. Aydınlanma düşünürleri ve bilim adamları, insanın doğanın bir parçası olduğuna, aklıyla parçası olduğu bütünü kavrayabileceğine inanıyorlardı. Bunun sonucunda gözlem ve deneyler doğa bilimlerinin gelişmesine yardımcı oldu. Bu ise her defasında kilise ile çatışmalara yolaçtı. Kısacası çağdaş uygarlığa, birbirini tamamlayan, birbirini geliştiren bilimsel ve sanatsal gelişmelerin üst üste yükselmesiyle erişildi. Antik Çağda akıla ve bilime önem verilerek gelişen özgür düşünceye, Ortaçağda kalıplaşmış dogmatizim ve skolastizim egemen oldu.
    Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans döneminde ise özgür düşünce Ortaçağın karanlığından kurtularak yeniden doğdu. Bir anlamda Antik çağdaki akıl, düşünce ve bilim uygarlık önündeki ortacağ, onun temel direği olan kilisenın gücüne saldırarak akışını sürdürdü. “Teolojik” insanın yerini “Estetik” insan ideali aldı. Matematik, astronomi, kimya, fizik, coğrafya, felsefe antropoloji gibi bilim alanlarında çok büyük gelişmeler oldu. Dünya merkezli görüş yerine güneş merkezli, görüş benimsendi. Bu dönem bilginleri insana doğayı keşfetme, doğa güçlerine egemen olma olanağı sağlayacak bilimsel yöntemler geliştirdiler. Rönesans’ın bir uzantısı ve tamamlaycısı olan Hümanizm ise temelinde insan değeri ve sevgisi olan bir düşüncedir. Hümanist görüşe göre, en değerli varlık insandır ve her şey onun içindir. Akılcılık, deneycilik, mutluluk, bilim ve doğa temellerine dayanın aydınlanma felsefesinde devlet kavramı kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlıktır. Aynı zamanda halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Ve devlet bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiştir. Üstelik din ile devlet işleri birbirine karıştırılmamalıdır. Aydınlanmacılar dine “akıl dini” diyorlardı ve bu, akla uygun, aklın benimsediği din demekti.
    Eğitim ise giderek pragmatist bir şekil aldı. Bütün bunlar kilisenin dayatmalarına tamamen zıt idi.
    Kiliseye karşı çıkanlar, sadece onun haksızlıklarına karşı değil, onun genel ruhani yapısına karşıda yazmış, çizmiş, kilisenin ideolojik politik temellerine, Hıristiyan dininin temel doğmalarına saldırmışlardır. Bütün reform hareketlerinde bunu görmek mümkündür. Galile’den beri bu böyledir. Bilim ve teknikteki bütün ilerlemeler her seferinde Kilisenin ruhani mevcudiyeti ile çatışma durumuna girmişlerdir. Bilimdeki icatlara karşı çıkanlar sokakta, kiliseye gitmeyen saf dindarlar değil, Kilisenin örgütlediği dinci kitlelerdir. Kiliseler arasındaki bölünme hizipleşme hareketleri onların bir bütün olarak reformların karşısında durmalarına engel olmamıştır. Müslüman ilkeler, aydınlanma hareketinin dışında kaldıklarından, mentalite alanında, kültürel alanda müşterek değer ve yargılara sahip olamamışlardır.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik

    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan