ankara escort
Güncel Yazılar

Barış Gücü ve Türkiye

Bakanlar Kurulu’nun 28 Temmuz tarihli toplantısından, Güney Lübnan’da konuşlandırılacak olan Birleşmiş Milletler Barış Gücü(UNIFIL)’ne destek kararı çıktı. Hükümet en geç bir hafta içinde de tezkereyi Meclis’ten geçirmeyi planlıyor. Tezkerenin, “1 Mart” tezkeresinin aksine TBMM’nin onayını alacağından endişe duymayan hükümet cenahı, aldığı prensip kararından emin görünüyor.

Türkiye’de Lübnan’a asker gönderilmesi tartışması bir yandan devam ederken, diğer yandan muhalif ve kararsız görüşlere rağmen süreç işlemekte. İtalyan askerleri gemilerle yola çıktı bile. Fransa asker, tank ve ağır silah sevkıyatına başladı. New York’taki BM merkezinde toplanan üye ülkelerden Belçika, İsveç, Hollanda, Slovenya, Portekiz, Bulgaristan ve Lüksemburg ilk defa UNIFIL’e katkıda bulunmayı düşündüklerini ve bu konuda neler yapabileceklerinin bilgisini sundular.

BM askeri otoritesini bu sefer kullanabilecek mi? Yoksa askeri güçler kuralları belirlemeye devam mı edecek? Bilindiği üzere ABD ne zaman hızlı ve etkili hareket etmek istese BM’yi görmezden geliyor(adeta yok sayıyor) ve ne zaman bir müdahaleyi engellemek istese BM’yi çalışamaz hale getiriyor. Bu nedenle, bugün Güney Lübnan için oluşturulan Barış Gücü’nde de olduğu gibi, BM’nin güvenirliği ve meşruiyeti sürekli sorgulanıyor ve işlevsel olmadığı vurgulanıyor.

BM şemsiyesi altında oluşturulacak olsa da bu silahlı güç, ABD onaylı BM’nin Güvenlik Konseyi’nin 1071 No’lu kararı ile hareket edecektir. Bu da birtakım istifhamları zihinlerimize getirmekte.

Öncelikle geçmişe dönüp şu hadiseleri hatırlayalım. 24 Ekim 1982’de İsrail’in Beyrut’u işgalinin neticesinde teşekkül etmişti MNF ve Fransa, ABD, İngiltere ve İtalya, Beyrut’taki Çokuluslu Güç’ün(MNF) içindeydi. 1 Ekim 1983 tarihinde Hizbullah savaşçılarından biri MNF karargâhına patlayıcı dolu bir kamyonla girdi. 241 Amerikan deniz piyadesi, 58 Fransız paraşütçü askeri ölürken birçok asker de yaralandı. Hizbullah’ın gerçekleştirdiği bombalı bu saldırı sonrasında MNF’nin askeri varlığı son buldu. MNF saldırısının akabinde benzer bir saldırıyı Güney Lübnan’a yerleşen İsrail yaşadı. Sidon’daki İsrail askeri yönetim karargâhına giren bomba yüklü araç 150 asker ve yetkilinin ölmesi ve pek çok kişinin yaralanarak sakat kalmasına sebebiyet verdi. Hizbullah’ın saldırısı sonrasında İsrail ne tür bir düşman ile karşı karşıya olduğunun farkına vardı. Dünyanın en büyük askeri güçlerinden birine sahip olan(ve ayrıca süper güç ABD’nin her türlü desteğini arkasına alan) İsrail’in yenilmezlik algısını yerle bir eden Hizbullah, ciddi bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Bilindiği üzere 12 Temmuz’da başlayan son Lübnan saldırısında 34 gün süren savaş boyunca İsrail, Hizbullah’a karşı başarısız oldu.

Tüm bu açıklamalardan sonra hep beraber soralım şu soruyu: ABD ve Fransa tarafından önerilen 1071 No’lu BM Güvenlik Konseyi kararının alınmasında ve UNIFIL’ın oluşturulmasında ki gizli niyet “intikam alma” olabilir mi?

ABD ve Batılı ülkeleri Barış Gücü için hiç bu kadar heveskâr görmemiştik doğrusu. Şu gerçeği de yinelemekte fayda var: ABD-İsrail ikilisinin Lübnan savaşını 12 Temmuz tarihinden çok önce planladığı. İki askerinin kaçırılmasının ardından diplomatik süreci işletmeden 34 gün boyunca -tamamen savaş kurallarının dışına çıkarak- Lübnan’a bomba yağdırması bu gerçeği ispatlıyor.

Nasrallah Lübnan’ın Yeni TV kanalına yaptığı bir açıklamada “Amacı Hizbullah’ı silahsızlandırmak olmadığı sürece bölgeye konuşlanacak BM güçleriyle hiçbir sorunumuz yok” beyanatını verdi. Türkiye’nin de dikkat çektiği endişesi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında görev almamak. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Türkiye’nin endişelerini gidermek için “Barış Gücü Hizbullah’ı silahsızlandırmayacak” teminatını veriyor, ama bu teminat ne kadar geçerli olabilir. BM üst düzey yetkililerinden Heidi Annabi bir gerçeğe işaret ederek şu açıklamayı yaptı: “Belgelerin son haline ulaşmaya çok yakınız. Ancak hiçbir belge kesin ve son belge olamaz. Sahada şartlar değiştikçe belgeler de değişebilir.” Görüldüğü gibi konuşlanacak Barış Gücü’nün görev alanı ucu açık ve muğlak ifadeler taşıyor.

Bölgedeki çatışmaların genişlemesi durumunda bölgeden ülke bütünlüğüne yönelik tehdit algılaması yönünde bir gelişmenin oluşması halinde bunun gerisinde kalmak Türk dış politikası adına pek anlamlı/kazanımlı olmayacaktır. Dedeoğlu*’na göre “Eğer Türkiye ‘bölgesel güç’ ise ve bu güce uygun donanımını da yıllardır ayakta tutuyor ise güce uygun tarihsel sorumluluğunu barışçıl fırsatlarda değerlendirmeyi seçmelidir. Bir diğer seçenek, gücün çatışmacı fırsatlarda değerlendirilmesi olabilir ki, bunun maliyetini hesaplamak çok zor olabilir.” Barışı koruma görevi üstlenmeyi kabul eden Türkiye bölgeye yakın bir ülke olmasından dolayı haklı olarak bölgede başat güç olmak arzusunda. Bu amacına ulaşmak isterken geçmişten kalan bir kuyruk acısının hesabında olan ülkelerin de maşası olmamaya dikkat etmelidir.

Muzaffer AKDOĞAN (Twitter’dan takip et – Acedemia’dan takip et)

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Uluslararası İlişkiler Bölümünü Kazananlara Tavsiyeler

Öncelikle uluslararası ilişkiler bölümünü tercih edip, sonrasında öğrenime hak kazanan herkese başarı ve kolaylıklar diliyorum. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir