ankara escort
Güncel Yazılar

Batı Tek’tir Ama Evrensel Değildir

Son yıllarda Batılılar, Batı kültürünün dünya kültürü olacağı ve olması gerektiği şeklinde yorumlar yapmakta, buna kendilerini inandırmakta, Batılı olmayanları da öfkelendirmektedirler. Bu böbürlenme iki türlü ifade edilmektedir.

Birincisi Coca-Colonizasyonu Tezi‘dir. Tezin iddiasına göre, Batı ‘nın özellikle de Amerika’nın popüler kültürü dünyayı sarmaktadır. Amerikan yemekleri, giyimi, müziği sineması ve her türlü tüketim eşyası her kıtada günden güne yayılmakta ve benimsenmektedir.

İkinci tez ise modernleşmeyi konu edinmekte, Batı’nın bütün dünyayı modernleşmeye yönelttiğini söylemekte, bununla kalmayarak, başka uygarlıklara mensup olanların da modernleştikçe giderek Batılılaştığını, kendi geleneksel değerlerini kurumlarını, örf ve adetlerini batınınkilere bulduklarını ifade etmektedir. İki tez de, evrensel ve homojen bir batı dünyası hayal etmektedir ve her ikisi de değişen ölçülerde de olsa övünmeci, yanlış, hatalı ve tehlikelidir.

Coca-Colonizasyonu tezinin savunucuları, kültürü tüketim eşyası ile özdeşleştirmektedir. Halbuki bir kültürün esasını din, dil, değer hükümleri, gelenekler ve adetler oluşturur. Coca-cola içmek bir Rus’u bir Amerikalı gibi düşündürtmeyeceği gibi, soşi yemek de bir Amerikalıyı bir Japon gibi düşündürtmeye yetmez. İnsanlık tarihi boyunca, ilgiler ve eşyalar bir toplumdan diğerine geçmiş ama bunların yayıldığı top¬lumlardaki temel kültürlerde fazla bir değişiklik meydana getirmemiştir. Çin, Hind veya başka kültürlerden gelen birçok unsurlar zaman zaman Batı dünyasını kaplamıştır ama, kalıcı bir etkileri olmamıştır. Pop müzik kültürünün veya tüketim eşyalarının yeryüzünü kaplaması¬nın Batı uygarlığının zaferini gösterdiği iddiası, diğer kültürlerin gü¬cünü küçümsediği gibi, Batı kültürünü de, yağlı yiyecekler, şişko bedenler, ve foşlayan içeceklere indirgeyerek bayağılaştırmaktadır. Batı kültürünün temelinde Magna-Mac değil, Magna-Carta yatmaktadır.

Modernleşme tezi, Coca-Colonizasyonu tezine göre; entellektüel yönden daha ciddi görünmesine rağmen, onun kadar kusurludur. Bu teze göre, bilimsel ve teknolojik bilgi birikiminin on dokuzuncu yüzyıldaki göz kamaştırıcı yayılışı, insanoğluna, çevresini değiştirmede akıl almaz boyutlarda imkanlar sağlamıştır. Modernleşme, kentleşmeyi, sanayileşmeyi, okur-yazarlığın yaygınlaşmasını, eğitimi, refahı, sosyal hareketliliği, ve daha karmaşık ve çeşitli mesleki yapılanmayı içermektedir. Bu ise devrim niteliğinde bir değişimdir ve ancak Milattan 5000 yıl önce, Dicle, Fırat, Nil ve İndüs vadilerinde başlayan ve ilkel toplumdan ilk medeni topluma geçişte gördüğümüz devrim süreciyle kıyaslanabilir. Modern toplum insanının tutumu, değer hükümleri, bilgisi ve kültürü geleneksel toplum insanından çok farklıdır. İlk modernleşen olması dolayısiyle Batı uygarlığı, modern kültüre geçen ilk uygarlık olmuştur. Diğer toplumlar da benzer eğitim, iş ve refaha ulaşıp benzer sınıfsal yapıya kavuştukça – iddia devam ediyor. Batı kültürü dünyanın ortak kültürü olacaktır.

Modern ve geleneksel kültürler arasındaki belirgin farklılık münakaşa götürmez. Elbette bir kısmı modern bir kısmı geleneksel olan toplumların yaşadığı bir dünya, bütün toplumların modern kültür içinde yaşadığı bir dünyadan daha az homojen olacaktır. Ancak bun¬dan, modern kültüre sahip olan toplumların, geleneksel kültüre sahip olan toplumlardan daha fazla benzeşeceği sonucu çıkarılamaz. Sadece birkaç yüzyıl önce, bütün toplumlar geleneksel kültür içinde yaşamaktaydı. Geleceğin modernleşen dünyası, o zamanın dünyasından daha mı fazla homojen olacaktır? Muhtemelen hayır. Fernard Brudel’in gözlemine göre, “Ming Çin’inin Volais Fransa’sına yakınlığı, Mao Çin’inin 5’inci cumhuriyet Fransa’sına yakınlığından, daha fazladır.” Modem toplumlarda yaygın olan çok şey vardır ama bu, homojenliğe kadar gitmemektedir. Bu iddiada olanlar görüşlerini modem toplumun tek tip olacağına, dayandırmaktadırlar.

Bu, yanlış bir özdeşleştirmedir. Konu ile ilgilenen bütün bilim adamları, Batı uygarlığının 8 ve 9 uncu yüzyıllarda ortaya çıktığını, onu diğer uygarlıklardan ayıran özelliklerin sonraki yüzyıllarda belirginleştiğini kabul etmektedirler. Batı uygarlığında modernleşme. 18 nci yüzyılda başlamıştır. Kısacası Batı, modern olmadan çok önceleri de Batı idi.

Batıyı Batı Yapan Nedir?
Batı uygarlığının modernleşmeden önceki yüz yıllara ait belirleyici vasıfları nelerdi? Konuyu araştıranlar, bu sorunun cevaplandırılmasında birçok konuda ayrılsalar da, birtakım kurumlar, uygulamalar ve inançların Batı uygarlığını belirlediği hususunda birleşmektedirler. Bunlar:

Klasik Miras: Bir üçüncü nesil uygarlığı olarak Batı, önceki uygarlıklardan, en fazla da Klasik uygarlıktan çok şey tevarüs etmiştir. Çok şey devralmıştır.

Grek felsefesi ve rasyonalizmi, Roma Hukuku, Latince, ve Hırıstiyanlık bunlar arasındadır. İslam ve Ortodoks uygarlıkları da Klasik uygarlıktan çok şey almışlardır ama, bu asla Batı ölçüsünde olmamıştır. Batı Hıristiyanlığı tek başına Batı uygarlığının en önemli tarihsel karakteristiğini oluşturur. Gerçekten binli yılların başlarında bugün Batı uygarlığı olarak adlandırılan şey, Batı Hıristiyanlığı olarak biliniyordu. Batı Hıristiyan halkları arasında çok gelişmiş bir birlik şuuru vardı ki bu şuur onları, Türklerden, Faslılardan, Bizanslılardan ve diğerlerinden ayırmaktaydı. Batılılar 16 ncı yüzyılda dünyayı fethe çıkarken bunu altın için olduğu kadar, Tanrı için de istiyorlardı. Reformlar, karşı reformlar, Batı Hıristiyanlığının Katolik ve Protestan olarak bölünmesi, -bunların politik ve entelektüel sonuçları- Batı tarihinin belirli çizgileridir. Bunlar ise Doğu Ortodoksluğunda ve Latin Amerika Hıristiyanlığında bulunmayan şeylerdir.

Avrupa Dilleri: Kültürleri birbirinden ayıran ve dinden sonra gelen ikinci unsur dil’dir. Batı diğer uygarlıklardan “çok dillilik”le ayrılır. Japonca, Çince, Hindçe ve Arapça, diğer uygarlıkların esas dili olarak kabul edilir. Batı miras olarak Latinceyi almıştır ama Batıda ortaya çıkan çeşitli uluslar, kabaca Germen ve Roman olarak iki kategori içinde gruplanan kendi dillerini geliştirmişlerdir. 16 ncı yüzyılda bu diller, genel olarak şimdiki formlarına kavuşmuşlardır. Yaygın evrensel dil olarak Latince, yerini zamanla Fransızca’ya bırakmış, yüzyılımızda ise, onun yerini İngilizce almıştır.

Dinî ve Dünyevî Otoritenin Ayrılması: Batı tarihi boyunca devletten ayrı olarak Kilise ve Kiliseler varolmuştur. Tanrı ile Sezar, kilise ile devlet, dinî otorite ile dünyevî otorite ikilisi Batı kültüründe hüküm sürmüştür. Batı dışında sadece Hint uygarlığında din ile politika açıkça ayrılmıştır. İslâm’da Tanrı Sezar’dır.

Çin ve Japonya’da Sezar Tanrı’dır, Ortodokslarda Tanrı Sezar’ın küçük ortağıdır. Kilise ile devlet arasındaki bu ayırım, diğer uygarlıklarda görülmez. Otoritenin bu şekilde bölünmüş olması Batı’da, sınırsız özgürlüklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Kanun Hakimiyeti: Medeni toplumlardaki, kanunların merkezileşmesi kavramı, Roma’dan miras kalmıştır. Ortaçağ düşünürleri, kralların gücünü gösterebilmeleri için tabii kanun kavramını özenle incelerken, İngiltere’de de Common-Iaw geleneği geliştirilmekte idi 16 ve 17 nci yüzyılların istibdat dönemlerinde kanun hakimiyeti düşüncesi uygulamada değil ama muhalefette görünmektedir. Fakat, insan gücü¬nün bir kısım dış kısıtlamalara karşı bağımlılığı düşüncesi devam etmiştir. (Non sub homine sed sub Deo et lege.) Otoritenin keyfî uygulamalarına kâr, mülkiyet haklarını da içeren insan hakları ve kanun hakimiyeti geleneği, meşruiyetin temeline yerleştirilmiştir. Başka uygarlıklarda, düşünce ve davranışların şekillenmesinde kanunlar daha az önemli bir faktör olmuştur.

Sosyal Çoğulculuk ve Sivil Toplum: Batı uygarlığı tarih boyunca çoğulcu olmuştur. Batı için ayırıcı olan unsur, Karl Deutsch’un dediği gibi “kan ve evlenme bağına dayanmayan otonom grupların oluşması ve bunun devamlılık göstermesidir.” Başlangıçta altıncı ve yedinci yüzyıllarda bu gruplar manastırlar, keşişler ve meslek birlikleri olarak ortaya çıkış; sonraları daha da genişleyerek birlik ve dernekler halinde bütün Avrupa’ya yayılmışlardır. Batı, bin yıldan beri, onu diğer uygarlıklardan ayıran bir sivil topluma sahip olmuştur. Birlik ve derneklere dayalı çoğulculuk, sınıf çoğulculuğu ile eklemlenmiştir. Batı toplumlarının pek çoğu güçlü ve bağımsız bir aristokrasiye, sağlam bir köylü unsuruna, ve küçük fakat belirgin bir esnaf ve tüccar sınıfına sahip olmuştur. Feodal aristokrasinin gücü istibdadın iktidarını kısıtlamakta önemli roller oynamıştır. Bu Avrupa çoğulculuğu, sivil toplumca fakir, aristokrasisi zayıf ve merkezî bürokrasisi güçlü imparatorluklara Rus, Çin, Osmanlı vs… çok aykırı düşmektedir.

Temsil Kurumları: Sosyal çoğulculuk baştan beri, aristokratların, rahiplerin, tüccarların ve diğer sınıfların menfaatlerini temsil eden parlamento gibi kurumların gelişmesine imkan vermiştir. Bu kurumlar modernleşme sırasında demokrasilere temsil biçimi sağlamıştır. Ara sıra, istibdadın hakim olduğu yerlerde bu kurumlar işlemez hale gelmiş veya etkileri sınırlı kalmıştır ama böyle durumlarda bile, Fransa’ da olduğu gibi, politik katılımın bir aracı olarak bunlar yeniden vücut bulmuşlardır. Temsilci kurumları böyle bin yıl gerilere uzanan bir gelenek diğer uygarlıklarda bulunmamaktadır. Kendi kendini yönetme hareketleri de bölgesel seviyede dokuzuncu yüzyılda İtalya kentlerinde başlamış ve kuzeye doğru yayılarak gelişmiştir. İktidar, din adamlarının ve asillerin elinden zorla alınmış, 13 ncü yüzyılda Hanseatic Leaqe olarak güçlü ve bağımsız kentler konfederasyonu şeklinde bir konfederasyona dönüşmüştür. Bölgesel seviyedeki bağımsızlıktan, milli seviyede bir temsile ulaşılması da dünyanın başka yerlerinde görülmemektedir.

Ferdiyetçilik: Batı uygarlığının yukarıda sıralanan hususiyetlerin¬den pek çoğu, başka uygarlıklarda görülmeyen, bir ferdiyetçilik duygusunun, ferdî haklar ve özgürlükler geleneğinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Ferdiyetçilik 14ncü ve 15nci yüzyıllarda gelişmiştir. Ferdin tercih hakkının kabul edilmesi, Deutsch’un tabiri ile “Romeo ve Juliet hakkı” 17nci yüzyılda Batı’ da yaygınlaşmıştı. İngiltere’de “En zengin gibi en fakirin de yaşanacak bir hayatı vardır” şeklinde ifade edilen, herkes için eşit haklar kavramı da, genel kabul görmese de bu dönemde gündeme girmiştir. Ferdiyetçilik 20nci yüzyıl uygarlıkları içinde de, Batının ayırıcı bir özelliği olarak yerini korumaktadır… 50 ülkeyi ve benzer halk gruplarını içine alan bir araştırmada, ferdiyetçilikte ilk 20 sırayı işgal eden grubun 19 tanesi Batılı ülkelerden çıkmıştır. Kültürlerin karşılaştırmasına yönelik başka bir araştırmada, Batı’da ferdiyetçiliğin, diğer yerlerde ise kolektivizmin ağır bastığı görülmekte¬dir. Bundan çıkan sonuç “Batı’da çok fazla önem verilen değerlere, diğer yerlerde pek az önem verildiğidir.” Batılılar da Batılı olmayanlar da ferdiyetçiliğin Batı ‘ya ait temel bir özellik olduğunu kabul etmektedirler.

Yukarıda sıralananlar elbette Batı uygarlığının belirleyici özellikle¬rinin tamamını kapsamamaktadır. Ayrıca bu özelliklerin Batı ‘nın her yerinde ve her dönemde var olduğu da söylenemez. Nitekim birçok despot, Batı tarihinde zaman zaman kanun hakimiyetini görmezden gelmiş, temsilci kurumları askıya almıştır.

Ayrıca bu özelliklerin hiçbiri başka uygarlıklarda yoktur da denemez. Kuşkusuz vardır. Kur’an ve şeriat, İslam toplumlarında temel hakları kurumlaştırmıştır. Japonya ve Hindistan Batı’ya paralel bir sınıf sistemine sahiptir (ve belki de bunun sonucu olarak Batılı olmayan bu iki ülkede demokratik hükümetler böylesine uzun süre yaşayabilmiştir). Bu özelliklerin hiçbiri münhasıran Batı’ya ait değerler de değildir. Fakat bunların bileşimi Batı ‘ya aittir ve onun ayırıcı vasfını oluştururlar. Bu kavramlar, uygulamalar ve kurumlar Batı’da, diğer uygarlıklara göre çok daha yaygındır. Bunlar Batı uygarlığının esas çekirdeğini oluşturmaktadır.

Batı budur, ama bütün bunlar Batı için mo¬dern değildirler. Bugün Batı’yı diğer uygarlıklardan ayıran, kişisel özgürlüklere bağlılığı bunlar var etmiştir. Arthur M. Schlesinger’in dediği gibi Avrupa “kişisel özgürlüklerin, politik demokrasinin, kanun haki¬miyeti, insan hakları ve kültürel özgürlüklerin kaynağı ve yegane kaynağıdır. Bunlar Asya’nın, Afrika’nın. Ortadoğu’nun değil. Avrupa’nın idealleridir. Başkaları, olsa olsa bunları adapte etmişlerdir.”

Bu kavram ve vasıflar Batı’nın hem kendini hem de dünyayı modernleştirmesine imkan veren faktörlerin pek çoğunu temsil ederler. Bunlar Batı uygarlığını Batı uygarlığı yapmıştır. Batı uygarlığı değerlidir ama, Üniversal olduğu için değil, benzersiz olduğu için değerlidir.

Başkaları Kopya Edebilir Mi? 
Batılı olmayan toplumlar, modernleşmek için, kendi kültürlerini terk edip Batı kültürünün temel unsurlarına adapte olabilirler mi? Bu toplumların liderleri zaman zaman bunun olabileceğini düşünmüşlerdir. Büyük Petro ve M. Kemal Atatürk kendi ülkelerini modernleştirmeye karar verdiklerinde bunun yolunun; kılık kıyafete varıncaya kadar, Batı kültürünü tümüyle almak olduğuna inanıyorlardı. Sonuçta, kendi kültürel kimliklerinden emin olmayan “yırtılmış” ülkeler elde etmişlerdir. Üstelik Batı’dan ithal ettikleri kültürel unsurlar peşinden koştukları modernleşme konusunda fazla bir yarar da sağlamamıştır. Batılı olmayan toplumların liderlerinden pek çoğu ise, Batılılaşmaya karşı çıkıp modernleşmenin peşine düşmüşlerdir. Bu yaklaşım, yüzyıl önce ortaya atılan, Tİ- YONG (temel prensipler için Çince, pratik yararları için Batı dilleri) veya VOKEN- YOSEİ (Japon ruhu, Batı tekniği) tabirleri ile özetlenebilir. 1994’te Suudî Arabistan prensi Bardar bin Sultan “Dışardan ithal ettiğimiz eşyalar göz alıcı ve güzel şeylerdir, Hı-tec ürünlerdir. Fakat sosyal ve politik kurallar gibi elle tutulmayan şeyle¬rin dışardan ithali öldürücü olabilir. – İran Şahı’na sorun … İslam bizim için sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat biçimidir. Biz Suudîler modernleşmek istiyoruz ama Batılılaşmak istemiyoruz.” demekteydi. Japonya, Singapur, Taiwan, Suudi Arabistan ve biraz daha az olmakla birlikte İran, Batı toplumu olmadan modern toplum olmuşlardır. Çin gittikçe modernleşmektedir ama asla Batılılaşmamaktadır.

Uygarlıklar arasında etkileşme, ve bir şeyler alıp verme her zaman olagelmiştir. Haberleşme ve taşımacılığın bugünkü boyutu bu etkileşmeyi daha da artırmıştır. Dünyanın büyük uygarlıklarının birçoğu, en az bin yıl, bazen birkaç bin yıl varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu uygarlıklar , başka uygarlıklardan aldıkları ödünçlerle yaşama şanslarını artırmışlardır. Bilim adamları, Çin’in Hindistan’dan Budizm’i Çinlileştirdiği hususunda fikir birliği içerisindedirler. Çin Budizm’i kendi gaye ve ihtiyaçları için benimsemiştir. Çin, Batının yoğun Hıristiyanlaştırma gayretlerine karşı kendini bugüne kadar korumuştur. Eğer Hıristiyanlığı da bir ölçüde ithal ederse, bunu da kendi kültürünü güçlendirmek için alacak ve uygulayacaktır. Benzer şekilde, Müslümanlar da geçen yüzyıllarda, Hellenik mirasın daha çok teknik boyutları ve dış biçimiyle ilgilenmişler, faydacı mülahazalarla almış, değerlendirmiş ve kullanmışlar, Grek düşüncesindeki, Kur’an’ a ters düşen unsurları ayıklamayı bilmişlerdir. Japonya da aynı yolu izlemiştir. 7 nci yüzyılda Japonya, Çin kültürünü ithal etmiş, ancak bunu ekonomik ve askerî baskılardan arındırarak, yüksek bir uygarlık haline getirmiştir. Sonraki yüzyıllarda, bir dönem kıta etkisinden uzaklaşmış, ödünç alınanları ayıklamış, yararlıları bünyeye uydurduktan sonra kültürel temas ve alışverişe yeniden başlamıştır. Japonya ve diğer batılı olmayan toplumlar bugün de, aynı şekilde Batı kültürünün seçilmiş bazı unsurlarını almakta ve bunları kendi kültürel kimliklerini kuvvetlendirmek için kullanmaktadırlar. Brudel’in dediği gibi “Tek bir uygar¬lığın elde ettiği başarının, dünyanın büyük uygarlıkları içinde yüzyıllar boyunca varolmuş çok kültürlülüğü silip süpüreceğini düşünmek çocukçadır.”

Kültürel Boşluk
Modernleşme ve ekonomik gelişme ne Batılılaşmayı gerektirir, ne de bunu doğurur. Tersine, mahalli kültürlerin yeniden dirilmesine, kendini yenilemesine yardımcı olur. Kişisel seviyede, bir kimsenin bilinmedik bir yere göç etmesi, oraya yerleşmesi, iş tutması onu geleneksel yerel bağlarından koparır. Kuralsızlık ve eski değerlerini yitirme duygusu, bir kimlik krizi yaratır ki buna da çok defa din bir cevap sağlar.

Sosyal seviyede ise, modernleşme ülkeye ekonomik refah ve askerî güç sağlar. Bu da toplumu, kendi kültürel ortamında, kendi alışkanlıklarına uygun olarak güven içinde yaşamaya teşvik eder. Esasen Batı dışı birçok toplumun kendi bölgesel kültürlerine döndükleri görülmektedir. Bu dönüş çoğunlukla dinî bir biçim almaktadır. Dinin küresel canlanması modernizasyonun direkt sonucudur.

Batı-dışı toplumlarda bu canlanma zorunlu olarak Batı karşıtı bir biçim almaktadır. Batı kültürü’ne, bazen Hıristiyan ve yıkıcı olduğu için karşı çıkılmaktadır. Mahalli kültüre dönüş en belirgin biçimde Müslüman toplumlarda ve Asya toplumlarında görülmektedir. Bütün Müslüman ülkelerde İslâmî diriliş kendini göstermekte, hemen hepsinde en belirgin sosyal, kültürel ve entelektüel hareket haline gelmekte, etkisini en çok da politikada göstermektedir.

1996′ da İran hariç, diğer bütün İslâm ülkelerinde, İslâmî ve İslâmist görüş, düşünce ve kurumlar, 15 yıl öncesine göre çok daha yayılmıştır. İslâmcı politikaların iktidar olamadığı ülkelerin hepsinde muhalefeti tek başına veya en etkin şekilde bu görüş temsil etmektedir. İslam dünyası toplumları¬nın “Batı zehiri ile zehirlenmesine” tepki göstermektedirler.

Doğu Asya toplumları da buna paralel bir gelişme içinde, kendi mahalli değerlerini yeniden keşfederek, çekinmeden kendi kültürleri ile Batı kültürünü gittikçe daha fazla karşılaştırır oldular. Bu ülkeler yüzyıllardır, diğer Batı-dışı toplumlar gibi, Batı toplumlarının ekonomik zenginliklerine, teknolojik gelişmelerine, askerî güçlerine, politik birlikteliklerine gıpta ettiler. Bu başarının sırlarını Batı uygulama ve adetlerinde aradılar, sonunda aradıkları şeyin işin anahtarı olabileceğini fark edince, bunu kendi toplumlarında uygulamaya koyuldular.

Şimdi artık iş temelden değişmiştir. Doğu Asyalılar hızlı ekonomik gelişmelerini Batı’dan ithal ettikleri ile değil kendi kültürlerine bağlılıkları ile açıklamaktadırlar. İddialarına göre onların başarısı Batı gibi olmalarından değil, Batıdan farklı olmalarından ileri gelmektedir. Aynı şekilde Batı dışı toplumların Batıyla olan ilişkilerinde zaaf hissettikleri zaman, bu toplumların liderleri, Batı ‘nın küresel hakimiye¬tine karşı çıkışlarını haklı göstermek için, bağımsızlık, liberalizm, demokrasi ve özgürlükler gibi, Batılı değerlere sığınmaktaydılar. Şimdi artık onlar zayıf değildirler ve tersine, gittikçe kuvvetlenmekte, ve önceleri çıkarlarını artırmak için sığındıkları ayni değerleri “insan hakları emperyalizmi” diye suçlamaktadırlar. Batı’nın gücü azaldıkça Batı kültürü ve Batı değerleri de çekim gücünü kaybedecektir. Ve Batı, kendi kültürünü Batılı olmayan toplumlara yaymakta zorluk çekecektir. Temelde, dünya daha çok modern ama daha az Batılı olmaktadır.

Bu eğilimin belirtilerinden birisi Ronald Dore ‘nin ifadesiyle “ikinci nesilin yerelleşmesi olayı”dır. Hem Batı ‘nın eski sömürgelerinde, hem de öteden beri bağımsız olan Batı-dışı ülkelerde “ilk modernleşmeciler” veya “bağımsızlık öncesi nesiller” Batı üniversitelerinde ve kozmopolit Batı dillerinde eğitim görmüşlerdi. Bunlar her türlü etkiye açık gençler olarak Batı ‘ya gitmişler, Batı değerlerini ve Batılı yaşam biçimlerini algılayışları çok köklü olmuştur. İkinci neslin üyelerinin çoğu, tersine, eğitimlerini bu ilk neslin kurduğu üniversitelerde görmüşlerdir: Buralardaki eğitim koloniyal dillerde değil, kendi yerel dillerinde idi. Bu üniversiteler, metropolitan dünya kültürü ile sulandırılmış bir irtibat sağlıyordu. Ve bilgi genellikle düşük kaliteli de olsa, tercümeler yoluyla yerelleşiyordu. Bu üniversitelerden mezun olanlar, önceki Batı eğitimli neslin baskısı karşısında rahatsız oluyor ve Batı karşıtı milliyetçi hareketlere eğilim gösteriyorlardı. Batı etkisi azaldıkça genç ve ülkücü liderler, kendilerine güç ve refah sağlamak için Batıya yönelemezlerdi. Başarının yolunu kendi toplumları içinde bulmak ve toplumların değerleri ile uyum içinde olmak zorundaydılar.

Yerelleşme, demokrasinin paradoksu ile daha da artmıştır: Batı dışı toplumlar Batı usulü seçimleri benimsedikleri takdirde, demokrasi, Batı karşıtı politik hareketlerin ve milliyetçi güçlerin gelişmesine ve çok defa da iktidara gelmesine zemin hazırlamaktadır. 1960-70’ lerde gelişmekte olan ülkelerde, Batı yanlısı ve Batılılaşmış iktidarlar, darbeler ve ihtilallerle tehdit ediliyordu. 1980-90’larda ise, bu tür iktidarlar, söz konusu gruplara karşı seçim kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya idiler. Demokrasi bir toplumu daha evrensel yapmamakta, tersine daha dar görüşlü yapmaktadır. Batı-dışı toplumlardaki politikacılar, kendilerinin daha fazla Batılı olduklarını iddia ederek seçim kazanamazlar. Seçim yarışı onları, inançlarının seçmene ne kadar yakın olduğunu göstermeye, yöneltir. Bu popüler inançlar da çoğunlukla, etnik, milli ve dini yapıda olduğu için, Batı kökenli seçkinlere ve genel olarak Batı’ya karşı bir eğilim rağbet görür. 1950’lerde Sri-Lanka’da baş¬layan bu eğilim, ülkeden ülkeye sıçrayarak Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da yayılmış ve Hindistan, Türkiye, Bosna ve İsrail’de dini temele dayanan partilerin iktidara geçmesi ile 1995-96 da gözle görülür hale gelmiştir.

İşte böyle, Batı demokrasisi ile Batılılaşmanın arası limon renktir.
Dünyada yaşanan bu güçlü yerelleşme akımı “Batı kültürü’nün dünya kültürü” olmasını bekleyen Batılılarla alay etmektedir. Her kültürün iki temel unsuru din ile dildir. İngilizce ‘nin dünya dili olmakta olduğu iddia edilebilir. Çok uluslu iş görüşmelerinde, diplomaside, milletlerarası forumlarda, turizmde, ve havacılıkta İngilizce’nin Lingua-franca olduğu açıktır. İngilizce ‘nin kültürler arası haberleşmede bu şekilde kullanılması, farkların giderilmesinin değil, farklı kültürlerin varlığı kabul edilerek buna çözüm bulmanın bir yoludur, tıpkı tercüme gibi.

Aslında dünyada İngilizce konuşan insanların sayısı oldukça azdır ve gittikçe de azalmaktadır. Washington Üniversitesi profesörlerinden Sidney S. Culbert’in derlediği en güvenilir rakamlara göre, 1958 ‘de dünya nüfusunun kabaca % 9.8’i İngilizce’yi birinci veya ikinci dil olarak kullanmaktaydı. 1992’de bu oran, % 7.6’ ya inmiştir. Dünyanın % 92’si için yabancı olan bir dil, dünya dili olamaz. Bunun gibi 1958’de insanların % 24’ü 5 Batılı dilden birini konuşurken bu oran 1992’de % 21’e gerilemiştir. Durum din konusunda da böyledir. Batı Hıristiyanlığı dünya nüfusunun %30’unu kapsamakta ve oran gittikçe düşmektedir. Gelecek 10 yılda Müslümanların nüfusu, Hıristiyanlarınkinden fazla olacaktır. Kültürün bu iki temel unsuruna göre -din ve dil- batı gerilemektedir. Michael Howard’ın dediği gibi, “Kültürel farklılık, basit, Batı kaynaklı, Anglofon dünya kültürünün gelişmesiyle çabucak aşındırılmış tarihi bir meraktır, şeklindeki yaygın

Batı sanısı, doğru değildir.
Yerelleşme yayıldıkça ve Batı kültürü cazibesini yitirdikçe, Batı ile Batılı olmayanların ilişkilerindeki bu temel sorun, Batılılar arasında da bir uçurum oluşturacaktır. Özellikle de, azalan gücüne rağmen Batı kültürünü bir dünya kültürü yapma gayreti içinde olan Amerika ile Batılılar arasında. Komünizmin dağılması, kendi demokratik liberalizm ideolojilerinin evrensel olarak geçerli olduğu ve bütün dünyaya yayılacağı inancının Batıda yayılması, bu ihtilafı kuvvetlendirmiştir. Batı ve özellikle de misyoner bir ulus olan ABD Batı dışı toplumların

kendilerini, demokrasi, serbest pazar ekonomisi, sınırlı iktidarlar, din ve dünya işlerinin ayrılması, insan hakları, ferdiyetçilik, kanun hakimiyeti gibi Batılı değerlere teslim edeceklerine, ve bunları kurumsal¬laştıracaklarına inanmaktadırlar. Diğer uygarlıklardaki azınlıklar bu değerleri benimseyebilir ve kabullenebilirler, ama çoğunluklar, bunları şüpheyle karşılamaktan karşı çıkmaya kadar varan tavırlar içinde olacaktır. Batı için evrenselleşme, diğerleri için emperyalizm olarak algılanacaktır.

Batılı olmayanlar ayrıca Batı ilkeleri ile uygulamaları arasındaki uçurumu gözler önüne sermekte tereddüt etmeyeceklerdir. İkiyüzlülük ve çifte standart, evrensellik taslayanların ödülü olacaktır. Demokrasi gelişmedir, ama İslâm fundemantalistleri iktidara taşırsa gelişme değildir. İran ve Irak söz konusu olunca nükleer silahsızlanma vaazları verilir, ama İsrail olunca bu unutulur. Serbest piyasa gelişme için bir iksirdir ama tarım söz konusu olunca değildir. İnsan hakları, Çin söz konusu olunca önemlidir ama Suudi Arabistan olunca hayır. Petrol sahibi Kuveyt bir saldırıya uğrarsa yoğun bir güç kullanılır ama, petrolü ol¬mayan Bosna’ya yapılan saldırı görmezden gelinir.

Batı-dışı toplumların Batı’nın değer, kurum ve kültürüne adapte olacağı inancı, eğer ciddiye alınırsa, ahlak dışıdır da. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında he¬men bütün dünyayı ele geçiren Avrupa gücü ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyaya egemen olan ABD, Batı uygarlığını birçok bakımlardan dünyaya yaymıştır. Fakat Avrupa’nın dünya egemenliği artık yoktur ve soğuk savaş dönemindeki Sovyet tehdidine karşı, Amerikan korumasına ihtiyaç kalmadığı için, Amerikan hegemonyası da zayıflamaktadır.

Kültür, gücü takip eder. Eğer Batı dışı toplumlar tekrar Batı kültürü tarafından şekillendirecekse, bu, Batı gücünün yayılması sonucu olacaktır. Emperyalizm üniversalizmin zorunlu ve akılcı, mantıksal sonucudur. Ama evrenselliği teklif edenlerin pek azı, bu gayeye ulaşmak için askerî güç ve şiddet yöntemlerinin kullanılmasını kabul etmektedir. Ayrıca, olgunlaşmış bir uygarlık olarak Batı, kendi arzula¬rını diğer toplumlara empoze edecek ne demografik ne de ekonomik dinamizme sahiptir. Böyle bir davranış aslında, Batı’nın bağımsızlık ve demokrasi değerlerine de ters düşecektir. Mart ayında, Malezya başbakanı Mahathir, Batılı hükümet başkanları toplantısında “Avrupa’nın değerleri Avrupa’nındır. Asya’nın değerleri ise evrensel¬dir” demişti.

Asya ve İslam uygarlıkları kendi kültürlerinin evrensel olduğunu ispata kalkışırlarsa, Batıcılar, evrensellikle sömürgecilik arasındaki ba¬ğın ne olduğunu anlayacak, ve çoğulcu bir dünyanın erdemini fark ede¬ceklerdir.

Batı’yı Desteklemek
Batı için artık uygarlıklar dünyasında, evrensellik illüzyonunu terk et¬menin, kendi uygarlığının canlılığını, birliğini, gücünü artırmanın za¬manı gelmiştir. Başkalarının çekişmelerine olur olmaz müdahaleler Batı’nın çıkarlarına hizmet etmez. Başlamakta olan bu yeni çağda, de¬vam eden bölgesel uyuşmazlıkların esas sorumluluğu o bölgedeki uy¬garlıkların öncü ülkelerine bırakılmalıdır. Beyaz Saray sözcüsü Thomas P. O’Neil’in “Bütün politikalar mahallidir” sözünden, zorunlu olarak “Bütün güçler mahallidir” sonucu çıkar. Ne Birleşmiş Milletler, ne de Birleşik Devletler mahalli gerçeklerin ortaya çıkardığı bölgesel anlaşmazlıklara devamlı bir çözüm empoze edemezler. Kriminoloji konusundan biraz haberi olan herkes bilir ki, mahalli düzen en iyi şe¬kilde, ufukta belirecek motorize polis ekibinin çıkagelme korkusu ile değil, çevrede dolaşan polisin copuyla sağlanır.

Çok kutuplu ve çok uygarlıklı bir dünyada Batı’nın sorumluluğu, başkalarının çıkarlarını gözetmek veya Batı ‘yı hiç de ilgilendirmeyen bölgesel çatışmaları yatıştırmaya uğraşmak değil, kendi çıkarlarını güvence altına almaktır. Batı’nın geleceği büyük çapta, Batı’nın kendi içindeki birliğin sağlanmasındadır. Uygarlıklar üzerine araştırma yapan bilim adamları, uygarlıkların, savaş ve sıkıntı dönemlerinde, kendile¬rini geliştirdiklerini görmektedirler. Sonuç olarak, bir uygarlığın evrensel bir konuma yönelmesi, ya bir yenilenmenin veya gerileme ve dağılmanın başlangıcı olacaktır. Batı uygarlığı, savaşan devletler dö¬nemini geride bırakmış, üniversal olma yolunda ilerlemektedir. Henüz tamamlanmamış olan bu dönemde, Batı’nın millî devletleri Avrupa ve Kuzey Amerika’da iki ayrı yarı-evrensel devlet oluşturmaktadırlar. Bu iki yarı evrensel devlet, onları oluşturan birimler resmî ve gayri resmî bağların oluşturduğu olağanüstü karmaşık bir ağ içinde birbirlerine bağlanmışlardır. Önceki uygarlıkların evrensel devletleri imparatorluk¬lar idi. Demokrasi Batı uygarlığının politik sistemi olduğuna göre, Batı uygarlığında evrensel bir devlete ulaşmak imparatorluk şeklinde olacaktır.

Bu durumda Batı’nın problemi, dinamizmini devam ettirmek ve tecanüsünü artırmaktır. Batı’nın birliği Avrupa’dan çok, Amerika’daki olaylara bağlıdır. Şu anda Amerika üç yöne doğru çekilmektedir. İlk önce, Latin Amerika’nın devam eden göçü ve artan İspanyol nüfusunun baskısı, Meksika ile yapılan serbest ticaret anlaşması – ki NAFTA’ nın Batı küredeki bazı ülkelere yayılması da söz konusudur. Latin Amerika’daki politik, ekonomik ve kültürel değişmelerin onları ABD’ne daha da yaklaştırması ile ABD güneye doğru çekilmektedir. Buna paralel olarak Doğu Asya toplumlarının artan zenginlik ve etkisi ile APEC forumunda özetlenen, Pasifik Birliği oluşturmak yolundaki gayretlerle ABD batıya çekilmektedir. Eğer demokrasi, serbest Pazar, kanun hakimiyeti, sivil devlet, ferdiyetçilik ve Protestanlık Latin Amerika’da kök salabilirse, Batı kültürüne yakın bağlarla bağlı olan bu kıta, Batı ile kaynaşabilir ve Batı kültürünün üçüncü ayağı olabilir. Asya toplumları ile böyle bir kesişme mümkün değildir. Tersine Asya, artan politik ve ekonomik meydan okumalarını Batı ‘ya ve özellikle de ABD’ne karşı sürdürecektir. Avrupa’ya doğru olan üçüncü çekim bunların en önemlisidir. Ortak değerler, kurumlar, tarih ve kültür ABD ile Avrupa’yı yakın bir birlikteliğe zorlamaktadır. Atlantik’in iki yakasında gerekli olan ve arzu edilen şey Avrupa-Amerika serbest ticaret anlaşması ve NATO’nun bir devamı olan Kuzey Atlantik Ekonomik Organizasyonu’nun kuracağı kurumlar arasındaki bağların geliştirilmesidir.

Amerika ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıkları, aralarındaki ilişkilerden doğan çıkar uyuşmazlıklarından çok, üçüncü ülkelere karşı uyguladıkları politikalardan kaynaklanmaktadır. Müslüman ağırlıklı Bosna’ya yardım edilmesi, Ortadoğu politikasında İsrail’in güvenlik ihtiyacına öncelik verilmesi, ABD’nin İran ve Küba ile iş yapmak isteyen firmalara ceza uygulamaya kalkışması, Irak’a tüm yaptırımların devam ettirilmesi, Çin ile ilişkilerde silahsızlanma ve insan haklarını göz önünde bulundurulması bunlar arasındadır. Batı dışı güçler, özellikle de Çin, Batı’daki bu farklı politikaları fiilen istismar etmekte ve Batılıları birbirine karşı kullanmaktadır. Politikalar arasındaki farklılık, farklı jeopolitik görüş açılarından, ve dahili politik ve ekonomik çıkarlardan kaynaklanmaktadır. Batının birliğini devam ettirebilmesi, dünya olayları üzerindeki batı etkisinin azalışının yavaşlatılmasına bağlıdır. Batı insanlarının birbirlerine yakınlığı, onların Asya, Afrika ve Ortadoğu insanlarına olan yakınlığından çok fazladır. Batılı ülkelerin liderlerinin kendi aralarında bulunan, ancak Batılı olmayan ülke liderleriyle aralarında ender görülen, güven ve işbirliğinin kurumsallaşmış modelleri vardır.

Milletlerarası arenada, ancak birleşmiş bir Batı heybetini sürdüre¬bilir. Bölündüğü takdirde, aralarındaki farklılıkları istismar eden, orta ve uzun vadeli çıkarları hilafına ona kısa vadeli çıkarlar sunan Batı-dışı güçlerin bir avı olur sadece. Benjamin Franklin’in ifadesiyle, Batı toplumları ya birlikte hareket edecekler, veya tek tek avlanacaklardır… Batının birliğini güçlendirmenin yolu ise, hem Batı kültürünü batının içinde tutmak, hem de Batının sınırlarını belirlemekten geçer.

Her şeyden önce bütün büyük Batı ülkelerinin yaptığı ve ABD ‘nin de yapmaya başladığı gibi, Batı-dışı ülkelerden gelen göç kontrol edilmeli ve kabul edenler asimile edilmelidir. Ayrıca soğuk savaş döneminde, Batı kültürünün bir güvenlik kuruluşu olan NATO’nun şimdiki baş gayesinin, Batı uygarlığının savunuculuğu ve koruyuculuğu olduğunu kabul etmek gerekir. Tarih, din ve kültür itibariyle Batılı olan devletler, isterlerse Batı ‘ya katılabilmelidirler. Açık ifadesiyle. NATO Visegrad ülkelerine, Baltık ülkelerine, Slovenyaya. Hırvatistan’a açık, Müslüman ve Ortodoks ülkelere kapalı olmalıdır. Son zamanlardaki tartışmalar NATO’nun bu yapısı üzerinde değil, sadece genişlemesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Artık NATO’nun misyonunun değiştiğini kabul etmenin zamanı gelmiştir. Türkiye ile Yunanistan ‘m NATO ile bağları gevşeyecek, giderek üyelikleri ya sona erecek ya da anlamsızlaşacaktır. NATO’dan çekilmek Türkiye’deki Refah Partisi ‘nin açık he¬deflerindendir. Yunanistan ise NATO ile olduğu kadar Rusya ile de ittifaklar kurmaktadır. Batı, Avrupa safhasında birkaç yüzyıl süren bir yayılma ve gelişme dönemi yaşamış, Amerika safhasında ise bu yüz yıla egemen olmuştur.

Eğer Avrupa ve Kuzey Amerika, güvenliklerini NATO’da birleştirerek manevi değerlerini yenileyebilir, kültürel bütün¬lüklerini kurabilir, ekonomik ve politik benzerliklerini pekiştirebilirlerse, Batı’nın zenginliğinin ve politik etkinliğinin üçüncü Euro Amerikan dönemini de kurabilirler. Anlamlı bir politik entegrasyon, Batı’nın dünya nüfusu içindeki payının, ekonomik üretiminin, ve askeri gücünün nispî azalmasını bir ölçüde tersine çevirebilirler. Bu da diğer uygarlıkların liderlerinin gözünde, Batı’nın gücünü yeniden canlandırabilir. Batılı liderlerin önde gelen sorumluluğu, başka uygarlıklara Batı imajı içinde yeni bir biçim vermek değil ki bu da gittikçe onların gücünü aşmaktadır-, Batı uygarlığının benzersiz vasıflarını korumak ve yeniden canlandırmaktır. Bu sorumluluk kaçınılmaz olarak, Batı’nın en güçlü ülkesine, ABD’ne düşmektedir. Ne küreselleşme, ne kabuğuna çekilme, ne çok yanlılık, ne tek yanlılık Amerikan çıkarlarına daha fazla yardımcı olabilir. Eğer ABD bu aşırılıklardan kaçınır, Avrupalı partnerleri ile yakın bir işbirliği içinde, Atlantisist bir poli¬tika uygularsa, çıkarlarını en iyi şekilde korumuş olur. Bir zamanlar paylaştıkları benzersiz uygarlığın çıkarlarını, kültürünü ve değerlerini korumuş ve geliştirmiş olur.

Yazar: Samuel P. Huntington

Çeviren: Fazıl Osman YILDIRIM

Kaynak: Foreign Affairs – Aralık 96 sayısı

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Ethnic Conflict

In the international arena with increasing the differentiation between groups in terms of politics, economics …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir