Güncel Yazılar

Bitmek Tükenmek Bilmeyen Türkiye ve Avrupa Birliği Müzakereleri

Başlığı okuyunca büyük çoğunluğun “evet şu bir türlü giremediğimiz Avrupa Birliği” sesini duyar gibi oluyorum. Gerçekten de sonu görülmeyen bir kara delik misali bitmeyen süreç, 31 Temmuz 1959’da Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı ortaklık başvurusuyla başlar ve günümüze kadar sürer. Peki Avrupa’ya katılım neleri beraberinde getirir? Gelin bunu 9 Mayıs Avrupa Günü yaklaşırken hem Avrupa Birliği hem de Türkiye açısından irdeleyelim.

Türkiye gerek jeopolitik gerekse içinde bulundurduğu çoklu kültürel yapı açısından bir köprü niteliğindedir. Anadolu, kendi içerisinde binlerce kültürü barındırır. Her dinden ve her ırktan millet bu topraklarda yıllarca aynı çatı altında kardeşçe yaşamayı başarmıştır. Konum itibariyle Doğuyla sınır komşudur ve bu durum onu Doğuya açılan bir kapı yapar. Türkiye’nin üyeliği Avrupa’yı da doğrudan Doğu ülkelerinin komşusu yapacaktır. Gerek ticaret ağında gerekse siyasi ilişkilerde bu durum Birliğe hem yeni bir ivme sağlamış olacak hem de Birlik Doğu’ya komşu bir müttefik kazanacaktır.

Avrupa’nın dışarıdan sürekli kendi kalıbı içerisinde kalma imajı Türkiye’nin üyeliği ile bozulacak. Sürekli bir “Hristiyan Klubü” olma eleştirisi yerini daha açık perspektifli bir Birlik imajına bırakacaktır. Kendi kapalı kabuğunda yaşayan bir Avrupa yerini kültürel zenginlikleri içerisinde barındıran bir Birliğe bırakacaktır. Bununla birlikte, Avrupa içerisinde sayıları hafife alınmayacak kadar Müslüman ve başka din mensupları da yaşamaktadır. Birlik sadece bir kesime ait değil, küreselleşen ve yeni ilişkiler kuran düzende yeniliklere açık bir Birlik haline gelmelidir. Türkiye’nin katılımı bu konuda önemli bir adım olacaktır.

Türkiye Batılaşma politikasını gerek Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gerekse yeni Türkiye’nin oluşumunda uygulamış birçok reformlar ülkeye uyarlanmıştır. 1949’da Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer almış ve daha sonra 1959 yılında ilk katılım başvurusuyla da Avrupa ile olan ilişkilerine devam etmiştir. Ancak Türkiye’nin iç siyasetindeki iniş ve çıkışlar Birlikle olan ilişkilerde de olası istikrarı bozmuş, ara ara donma noktasına getirmiştir. Özellikle 1960 yılındaki askeri müdahale, 1970’deki tüm dünyayı etkileyen krizler, tekrardan 1980 yılındaki askeri darbe ve sonrasındaki muhtıralar demokratikleşmeyi zedelemiş, bu durum Türkiye-AB ilişkileri de negatif yönde etkilemiştir. Ancak bu süreçte Türkiye, Birliğin istediği değişiklikleri yasalarla kendi iç politikasına taşımayı da başarmıştır. Fakat buradaki en temel sorun Türkiye’nin heyecanla başladığı yolda artık Avrupa’nın eski heyecanı yaratmıyor oluşudur. 2000’li yılların başında Avrupa hevesi artık vatandaşlar arasında yerini “onlar bizi istemezse biz hiç istemeyiz” noktasına taşımıştır. Bunu iki açıdan irdelemek gerekir. Birincisi, Avrupa’nın yaşadığı kriz ve yeni üye ülkelerin katılımındaki memnuniyetsizlik gibi nedenlerin Avrupa’nın genişleme sürecine şüpheci yaklaşmasına yol açmıştır. Yeni üye ülkelerin adaptasyon sorunu ve yaşanılan krizde ekonomik sıkıntıların diğer Avrupa ülkelerini de etkilemesi başka bir deyişle büyük ülkelerin küçük ülkeleri taşıması Avrupa’da bir yılgınlık havası yaratmıştır. Yeni ülkelerin katılımına artık daha bir şüpheci yaklaşım vardır. Bu süreçte oldukça fazla genç nüfusa sahip Türkiye’nin Birliğe yeni üye olarak katılımının göç, işsizlik, adaptasyon gibi yeni sorunları da beraberinde getireceği düşüncesi yaygındır. Ancak unutulmamalıdır ki ülkeler kendi yarattıkları başarısızlıkları Birliğe mal etmemelidirler.

İkinci açıdan yani Türkiye tarafından baktığımızda, müzakerelerin tahmin edilenden fazla uzun sürmesi artık ülke vatandaşları arasında Birliğe olan inancı ve heyecanı azaltmıştır. Daha öncede bahsettiğimiz gibi 2000’li yılların başındaki Avrupa’ya katılım dış politikada bir hareketlilik yaratsa da şimdiler de aynı kısır döngüde dönüş bir yılgınlığa dönüşmüştür. 1959’da başladığımız süreç yarım asırdır devam etmektedir. Ayrıca bu süreçte sadece dümdüz bir yol şeklinde ilerlememiş ilişkilerin aksadığı, donma noktasına geldiği birçok süreci de içerisinde barındırmıştır. Ancak çözülemeyen sorunlar ve Türkiye’nin sürekli bir kısır döngü içerisinde dönüşü Türk vatandaşları arasında da eski heyecanını taşımadığı görülmektedir. Özellikle vatandaşlar açısından çözülemeyen vize sorunu ve bu yönde yürütülen imza kampanyaları mevcut durumu daha da gözler önüne sunmaktadır. Türk işçilerinin Birlik ülkelerinde çalışmaları, akademisyenlerin ve sporcuların yurtdışı çıkışları, Türk öğrencilerin eğitim nedeniyle yurtdışı çıkışlarında sürekli vize prosedürüne takılmaları Avrupa ile sınır komşusu olan Türkiye’nin Avrupa’ya olan güvenini ve azaltmakta ve katılımın inandırıcılığını yitirmektedir. Bunun yanı sıra son dönemde gündeme gelen “tam üyelik” yerine “imtiyazlı ortaklık” seslerinin duyulması Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkilere yeni bir alternatif sunmak yerine 55 yıldır Avrupa Birliği yolunda ilerleyen Türkiye adına gerileme olacağını söylemek çok da yanlış olmaz. Tam üyelikten kopma hissi yaratır ve mevcut güveni demin de dediğimiz gibi inancı yitirtir.

Sonuç itibariyle, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri sonu görülmez bir kara delik olmaktan çıkıp ulaşması zor hedef profilinden uzaklaşmalıdır. Bunun yükünü tek taraflı bir politikaya yüklemek pek de doğru olmayacaktır. Birliğin bu yönde Türkiye’ye daha ılımlı mesajlar vermesi, katılım yönündeki isteği canlı tutması gerekmektedir.

Didem SAYGINAraştırma Görevlisi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü, İstanbul Üniversitesi  A.B.D. doktora öğrencisi. Yazar hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Print Friendly

Nedir uiportal

ULUSLARARASI İLİŞKİLER PORTALI, Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Tartışma Platformu

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir