Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Çanakkale Harbi’nde Türk Askeri

18 Mart 2012’de bir büyük Türk zaferini daha kutlayıp şehitlerimizi anıyoruz. Bu zaferin adı Çanakkale’dir. Bu yazıda Çanakkale’deki Mehmetçik’i anlatmaya çalıştık.

Çanakkale Boğazı, 10 Ağustos 1914’te Çanakkale’ye sığınan Alman Akdeniz Filosu (Goeben ve Breslau’nun komutanı) Komutanı Amiral William Anton Theodor Souchon’un, daha sonra Donanma Komutanı olması ile birlikte yeni savunma düzenine kavuştu. Souchon, her iki Türk boğazının da düşman gemilerinin olası taarruzi harekatına karşı yeniden ve “geçilmez” şekilde tahkimi için Amiral von Usedom ile General Merten’in görevlendirilmesini Alman Genelkurmay’ından talep etmişti. Bu talep üzerine Türk topraklarına intikal eden Amiral von Usedom ve General Merten ile daha çok sayıdaki subay, astsubay ve uzman, bir bakıma Çanakkale’nin denizden geçilememesi için tüm yeteneklerini kullandılar. Henüz tarafsız statüde oldukları için Alman ağır toplarının geçişine Bulgaristan ile Romanya’nın izin vermemesine rağmen, mevcut imkanlarla Çanakkale’de olabilecek en iyi istihkamları inşa ettiler. Bir de bu tahkimata Yüzbaşı Hakkı ve Nusrat gemisinin Kılavuz Kaptanı Hazmi (Akpınar) ile diğer isimsiz denizci kahramanları eklenince, 18 Mart 1915’te İngiliz-Fransız müşterek Armadası, Boğazı geçemeyerek geri döndüler.

Çanakkale’yi boğazdan geçemeyen İtilaf Devletleri bu kez boğazın Gelibolu yakasını kara harekatı (çıkarma) ile ele geçirip, daha sonra muhteşem armadalarını Marmara’ya sokma düşüncesindeydiler. İşte Birinci Dünya Harbi sırasında Kafkaslar, Filistin-Suriye ve Irak cepheleri yanında Avrupa’da Galiçya cephesinde de mücadele eden Türk askeri, bu sabit cephelere ilaveten 1915 içerisinde, Çanakkale’yi denizden geçemeyen İtilaf Devletlerinin her ne pahasına olursa olsun Çanakkale’den geçme ısrarı üzerine açılan ve bir yıla yakın süre sonunda sona eren Çanakkale cephesinde de mücadele verdi. Ama mücadelelerin en güç koşullarda yapılanı, en dramatik olanı, en çok iz bırakanı ve belki de tek destanlaşanı Çanakkale’deki Türk kahramanlığı idi.

Çanakkale muharebeleri tüm dünyaya Türk askerinin metanet, kararlılık, sebat, fedakarlık ve kahramanlığı yanında yeni bir askeri dehayı da tanıttı. Bu deha, Mustafa Kemal’di. İngiliz tarihçileri 24/25 Nisan 1915 sabahından itibaren İtilaf Devletlerinin en modern silahlarla donatılmış muharip birlikleriyle yer aldıkları Çanakkale muharebelerinde karşılaştıkları tabloyu, “Tarihte bir tümen komutanının üç değişik yerde vaziyete nüfuz ederek yalnız bir muharebenin gidişine değil, aynı zamanda bir zaferin sonucunu celbi bir milletin kaderine tesir yapacak vaziyet ihdasına ender rastlanır!” şeklinde tarif etmektedirler. Çanakkale Savaşları sırasında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın Harekat Şube Müdürü olan İsmet İnönü de Çanakkale’deki Mustafa Kemal için şu ilginç değerlendirmeyi yapmıştır:

“Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız olarak parlamaya başlamış ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık sınavını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde her gün yeni bir başarıyla yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.”

Çanakkale’deki Mustafa Kemal (Atatürk) ve Türk askeri hakkında pek çok üstün özellikleri hatırlatan hususlar yazılmıştır. Bu son derece normaldir, çünkü Türk subayı Mustafa kemal’in kimliğinde, Türk Mehmetçiği Çanakkale sayesinde destanlaşmıştır. Bu yazıda kahramanlık ve harekatın önemli noktaları yerine, Türk askerinin, yani Mehmetçik’in Çanakkale cephesindeki az bilinen özelliklerine ve güzelliklerine yer verilmeye çalışılmıştır.

Çanakkale’deki Mehmetçik’le İlgili Yabancı Subayların Değerlendirmeleri

Kabatepe bölgesine yapılan çıkarma bölgesinde görev alan İngiliz İstihbarat subaylarından Aubrey Herbert’in anılarına göre, bu karşılıklı çarpışmalar sırasında özellikle ölü ve yaralıları toplamak, ardından cenazeleri defnetmek için kısa süreli ateşkes periyotları uygulanmaktaydı. 25 Mayıs 1915 günü de böyle bir ateşkes uygulamasına gidildi. İngiliz Herbert birkaç arkadaşıyla sabah 07.30’da şiddetli bir yağmur altında Türk gurubuyla buluşmuştu. Türk gurubunun başında Miralay İzzeddin ve Ahmet Paşa’nın oğlu Arif bulunuyordu. Ayrıca Sahib ve Fahreddin isimli Türk personeli de vardı.

Deniz kenarından içlere doğru yürürken görülen manzarayı Herbert; “…etrafa dağılmış cesetlerin üzerine geldiğimizde dehşet verici bir ölüm kokusu duyulmaya başladı. Bir düzlüğe tırmandık ve kekikle dolu küçük vadileri geçerek inmeye başladık, orada yaklaşık 4 bin Türk ölü yatıyordu. Anlatılması mümkün olmayan bir şey. (…) Benimle birlikte olan Türk yüzbaşı şöyle dedi: ‘Bu manzara karşısında en kibar insan bile vahşiliği hissetmeli ve en vahşi adam bile ağlamalı.’ Dönümlerce arazi ölülerle dolu, çoğu büyük saldırılardan birinde öldürülmüşler, fakat bazıları yakın zamanlara ait. Mersin ağaçlarının yetiştiği küçük vadileri dolduruyorlar. İnsan makineli tüfek ateşinin sonucunu çok açık biçimde görüyor; bütün guruplar yok edilmişler; yaralı yok, ancak ölü var, hücumlarının şiddeti ve iki elleriyle süngülerini sıkıca kavramış halde olmaları yüzünden başları önlerine kıvrılmış. Öyle ki, sanki Tanrı onların yüzlerine hayat bahşetmiş, sanırsın ki, ‘Asurlular koyun sürüsündeki kurt gibi geldiler!” şeklinde nakletmektedir.

Bu ateşkes dönemlerinde beyaz bayraklarını göstererek cephede ilerleyen ve ölülerini gömen taraflar, zaman zaman sohbet etmekte, birbirlerine sigara ikram etmekteydiler. Türk tarafında subay olmadığı zaman, şehitler üzerindeki paraların sayım ve zabtının yapılması sırasında Anzak subayından yardım dahi istenildiği olmuştur. Bu durumu İngiliz Anzak Subayı Herbert şöyle nakletmektedir:

“…Türkler benden, ölülerinin paralarını almalarına şahitlik etmemi istediler, çünkü orada hiç subayları yoktu. Hiç subayları bulunmamasından dolayı çok kaygılıydılar ve bana herhangi birinin gelmekte olup olmadığını sordular. Tabii ki benim hiçbir fikrim yoktu, fakat onlara, rahat olduklarını görmek istediğimi söyledim. Çok sabırlıydılar… Defin işi, bitiş zamanından bir süre önce bitirildi. İki taraf da bazı dalavereler çevirmişlerdi. Bizim adamlar ve Türkler, rozetlerini vs. değiştirerek dostluk kurmaya başladılar. Onları birbirlerinden uzak tutmak zorundaydım.

Saat 4’te Türkler emir almak için bana geldiler. Başka bir yerde böyle bir şeyin olabileceğine inanmam. Sınır boyunca yürüyerek bizim birlikleri ve onlarınkileri geriye gönderdim. Saat 04.07’de beyaz bayraklı adamlar, bizim adamlarla el sıkışarak görev yerlerinden ayrıldılar. Sonra en üstteki uca geldim. Yaklaşık bir düzine Türk ortaya çıktılar. Onlarla şakalaştım ve ertesi gün beni vurabileceklerini söyledim. Dehşete kapılmış şekilde koro halinde cevap verdiler: ‘Allah saklasın!’. Arnavutlar güldüler ve neşeli çığlıklar attılar, ‘Seni asla vurmayız!’ dediler. Sonra Avustralyalılar yukarıya gelmeye başladılar ve ‘Hoşça kal eski dost; iyi şanslar!’ dediler. Türkler de karşılık verdiler: ‘Uğur ola güle güle gideceksiniz, güle güle geleceksiniz!’ dediler. Sonra onlara hepsinin kendi siperlerine gitmelerini söyledim, hiç düşünmeden Türk siperlerine çıktılar ve oradan samimi bir selam çaktılar…”

Savaşta Türk dostu olarak bilinen Alman Dr. Ernest Jaeckh, Gelibolu’daki muharebelerin şiddetle devam ettiği sırada, Anafarta yakınındaki muharebe hakkında Dagobert von Mikush tarafından gönderilen rapora dayanarak bizzat General Liman von Sanders’ten dinlemiş olduğu hikayeyi şöyle nakletmektedir:

“Gelibolu’ya hakim bir tepe için yapılan çarpışmalar günlerce uzayıp gitmişti. Kazılan siperlerin ilerilere sürülmesi, gerilere alınması, ilerlemeler, gerilemeler ve tekrar siperler kazılma suretiyle netice uzun müddet terazinin gözünde sallanıp duruyordu. Nihayet İngilizler bir daha hücuma geçmek fikrinden vazgeçtiler. Bütün fedakarlıkları boşa gitmişti. Yalnız hakim bir tepe ellerinde kalmıştı. Bütün mevzii elde tutmak istenildiği takdirde bunun da zaptı lazım geliyordu. Kemal bu tepeye hücum emrini vermişti, fakat yeni kazılmış siperler üzerine şiddetli bir düşman ateşi yağıyordu. Günlerce devam etmiş bulunan boğuşmalar yüzünden bitkin bir hale gelmiş olan askerler, sığınmış bulundukları siperlerden çıkmak istemiyorlardı. Bütün karargahlardan Kemal’e, kıtaların siperlerini bırakmak tehlikesini göze almak istemedikleri hakkında raporlar geliyordu. Fakat o, askerlere nasıl hareket edileceğini çok iyi biliyordu. Siperleri dolaşarak erlerine haykırdı: ‘Çocuklar neden bu kadar acele ediyorsunuz? Ne oluyorsunuz? Zamanını bekleyiniz, ben öne gideceğim. Elimi kaldırdığım an vakit gelmiş demektir.’ Söylediği gibi yaptı ve bu işaret üzerine, askerler derhal hücuma kalktılar ve tepeyi zaptettiler… Muharebe bittikten sonra Anafarta kahramanı Mareşal Liman’a raporunu verdiği zaman parçalanmış saatini Mareşala uzattı. Bu saat kendisini ölümden korumuştu. Liman buna karşılık cebinden çıkarttığı saatini Kemal’e verdi.”

İngiliz Anzak subaylarından Aubrey Herbert’in 10 Ağustos 1915 tarihli günlüğüne göre, Conkbayırı’ndaki muharebe sırasında bazı Türkleri de esir almışlardı. Bu yaralı esirlere iyi davranan Herbert, o günleri; “Gün bizim için çok kötü bir şekilde devam ediyordu. Conkbayırı’nı kaybettik ve onsuz savaşı kazanamayız. Türkler çok iyi savaşıyorlar ve onların cesareti her türlü övgüyü hak ediyor. Onların hayaletlere özgü beyaz duman yığınlarının altında, şarapnel fırtınasını geçerek tepeden aşağıya doğru saldırmalarını görmek harikaydı. Bizim kendi adamlarımız da muhteşemdi. Yeni Zelanda Piyade Tugayı’nın, kendi varlığına son vermesi gerekti. Bu arada, yaralıların durumu anlatılamaz nitelikteydi. Sahilde üst üste sıralar halinde yatıyorlardı, yüzleri kum ve kanla kaplanmıştı; insanlar su diye inleyip yalvarıyorlardı; güneşten koruyan hiçbir sığınak yoktu; yaralıların çoğu istihkam hendeklerindeydi, adamlar sürekli olarak onların üzerine toz saçarak yanlarından geçiyorlardı. Onları başka yere nakletmek için elimizde neredeyse hiç imkan yoktu. Ateş hatları çaresizlik içindeydi ve ciddi tehlike altındaydı, istihkam hendekleri mühimmat taşıyan araçlar ve su için kişneyen, yiyecek taşıyan katırlar ile kaplı haldeydi. Bazı yaralı olmayan adamlar bile susuzluktan neredeyse çıldırmışlardı, sövüp sayarak lanetler okuyorlardı. (…) Öğleden sonra, yaralanmış bulunan General Cooper’i gördüm ve ona su verdim. Kurmaylarının hepsi öldürülmüşlerdi ya da yaralıydılar…” şeklinde anlatmaktadır.

Çanakkale Cephesindeki Zor Koşullarda Düşman ve Türk Askerleri

Anzak Subayı gibi Fransız birliklerinin sıkıştığı bölgede de durum çok daha farklı aktarılmamaktadır. Fransız Subayı Roux da sağlık şartları konusuna verilen ağırlığa değinmekte, gemilerden ve kuyulardan alınan sulara kadar içme sularının tahlil edildiğini, herkesin tifo ve kolera aşısı olduğunu, buna rağmen, altı mezarlık olan birkaç kilometre genişliğindeki dar alana sıkışan binlerce insanın bulaşıcı hastalık salgınlarından nasıl ve ne şekilde korunacağının bilinmediğini yazmaktadır. Roux’a göre, orada bulunmayan, yaşadıklarını yaşamamış olanlara bunları anlatmak mümkün değildi. Şans eseri hekimleri başarılı, bakteriyologları Doktor Sarailhet ve Armond-Delile’ye, Doktor Faust’a çok şey borçlu oldukları inancındaydı.

Helmut Becker’in yukarıdaki paragrafta belirttiği beslenme zafiyeti bölgede görev yapmış olan Carl Mühlmann tarafından da paylaşılmaktadır. “Beslenme, kıyafet ve teçhizat da İtilaf Devletlerinin askerleriyle kıyaslanamayacak gibiydi!” şeklinde aktaran Mühlmann bu durumu, “Paçavralar içindeki Anadolulular, dişlerini sıkarak, acılı hislerle, -bunların ne denli acı duygular olduğunu dünya savaşının bundan sonraki seyrinde biz Almanlar da yaşadık- çamaşır, pabuç ve giysi bakımından en iyi şekilde donatılmış olarak getirilen esirleri gözden geçiriyorlardı!” şeklinde, özellikle vurgulamaktadır. Mühlmann’ın yazdıklarına göre; yüzlerce, binlerce askerin bedenlerinde gömlekleri yok, çorap ve pabuç olmadığı için ayaklar paçavralarla sarılıydı. Siperlerin güçlendirilmesi için İstanbul tarafından gönderilen kum torbaları, siperin desteklenmesinden çok giyim eşyası yapımında kullanılıyordu. Bunu ifade ederken askeri yönetimi yargılamak niyetinde olmadığını yazan Mühlmann, yazısını şöyle sürdürmektedir: “…giyime ilişkin olarak elden ne geliyorsa yapılıyordu. Ordunun Levazım Generali İsmail Paşa’nın teşkilat dehası, gece gündüz ordu ihtiyacı için işleyen çok sayıdaki fabrikayı harekete geçirmişti ve Yarbay Buchardi, 5. Ordu’nun Levazım Subayı olarak kendisinden beklenenleri vermek için elinden geleni yaptı. Ama eğer ihtiyaçlar teslim edilenin birkaç misline çıkarsa ne yapılabilirdi? Ekonomik krizler ve savaşlarla iyice bunalan Türk devletinin, bu denli büyük bir ordunun ihtiyacını karşılayabilecek gücü yoktu. Savaş daha ne kadar sürerse, üretim, ihtiyaca o derece az ayak uydurabiliyordu. 1915 yılının akışı içinde donanım o derece azaldı…

Kasım’da, artık bir üniformaya bile sahip olmayan ve alacalı bulacalı boyalı yurt giysileri içinde dolaşan 5. Ordu askerleri, avcı hendeklerine zengin bir renk kazandırıyordu. Kaputları da yoktu, öyle ki Kasım ve Aralık’ta termometre sıfırın altına düştüğünde donma olaylarıyla karşılaşılıyordu.

Eğer Türk askerine yeterli beslenme sağlanabilseydi, belki de bütün bunlar katlanılır hale gelecekti. Ama bu noktada da durum üzüntü verici görülüyordu. İyice zayıflamış olan vücutları ve çökük yanaklı yüzleri, içinde bulundukları durumu anlatıyordu…”

Türk tarafındaki sağlık koşulları çok daha fenaydı aslında. Yaz aylarında çok sayıdaki sinekler, gömülmemiş cesetler ve su kaynaklarının kuruması ya da kirlenmesi sebebiyle büyük salgınların çıkıp yayılmasını sağlayacak ortama yardım ediyorlardı. Böylesi büyük bir salgının önlenmesi konusunda Alman kurmay tabibi Prof. Dr. Mayer’in büyük gayreti olduğu ileri sürülmektedir. Soğuk hava koşullarında ise durum başka engelleri ve güçlükleri getiriyordu. Türk askerlerinin giyecekleri İtilaf Devletlerinin askerleri ile karşılaştırılamayacak oranda fenaydı. Bu sebeple kış aylarıyla birlikte çok sayıda donma vakasıyla karşılaşılmıştı. Yağışlar bazen tipiye dönüşmekteydi. Bu durum kıyafetleri çok daha koruyucu olan İngilizlerde dahi kayıplara sebebiyet veriyordu. 10.000 asker el ve ayakları donduğu için cepheden uzaklaştırılmışlardı. Türk tarafında 16. Kolordu’nun 14 Ekim – 9 Aralık 1915 dönemindeki kayıpları bunu anlayabilecek verileri içirmektedir. Dönem içinde 509 şehit verilmiş, 2.518 kişi yaralanmış, 3.386 kişi hastalanmış ve 2.259 kişi hava değişimine gönderilmiştir. 8.215’i bulan, birliğin üçte ikisi oranındaki bir sayı iki ay içerisinde saf dışı kalmıştır.

Sürekli et yemekten bıkan İngilizlerde ise durum çok farklıydı. En büyük sorun dar alana sıkışmış olmaktan dolayı psikolojik baskı ve hijyen koşullarının bozukluğuydu. Ağustos 1915 içinde çarpışma yokken bile birliklerin %24’ü telef olmuştu. Eylül 1915’te muayene edilen yedi tabur askerin %50’sinde kalp hastalıkları, %78’inde ishal ve %64’ünde de cilt yaraları bulunmuştu.

Gelibolu muharebeleri sırasında Türk kuvvetlerinin topları için ihtiyaç duyulan dönemin en modern mühimmatları, mevcut en iptidai araçlarla nakledilmekteydi. Zira bulunulan mevkide ne demiryolu, ne de dört tekerlekli araç bulunmuyordu. Dr. Ernest Jackh’a göre, Türk askerlerinin başarıları hemen her Alman subayı tarafından öğrenilmişti. Bazı muharebelerde kayıpları %75’lere çıkıyordu. Harbin başından beri maaş almamalarına ve subaylarının da yarım maaş almalarına rağmen, top gülleleri altında sarsılmaz bir halde kalıyorlardı. Kıyafet olmadığı gibi, nakliye güçlükleri sebebiyle tayınlar da azalmıştı. Gene o dönemde Alman subaylarından aktarılanlara göre, Türk askerleri az şeyle kanaat ettiklerinden çok daha fazla, yorgunluğa ve gıdasızlığa tahammüllüydüler. Buna karşılık, aynı özellikleri taşımayan bölgedeki 300 Alman istihkam askerlerinden 12’si sağ kalabilmişti.

Türk askerlerinin en büyük sağlık sorunu ise skorbüt hastalığıydı. İyi beslenememe sebebiyle neredeyse Türk askerinin yarısının yakalandığı bu hastalığa, “iyi beslenen” Almanlar yakalanmamıştı.

Öte yandan Türk askerlerinin de hem müttefikleri Almanlara, hem de karşılarında çarpıştıkları İtilaf devletleri askerlerine göre önemli bir üstünlükleri mevcuttu: Açlık ve ağrı/acılara karşı dayanıklılık. Türk askerinin bu özelliği Alman müttefikleri tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “Türk askeri başka her canlıyı öldürebilecek bir yarayla 15 km uzaklıktaki hastaneye yürür, doktorların ilaç ve cihaz yokluğundan tedavi yapamadıkları kirli ve çok dolu hastanede yatar. Allah isterse iyileşir ve hemen görevine döner ve sessiz ve sakin ölür. Ama ağzından hiçbir şikayet sözü dökülmez…”

Anzak subaylarından Aubrey Herbert, Büyük Biritanya’ya bağlı ülkelerden gelen Anzakların küçümseme ve nefret duygularıyla seferberliğe başladıklarını, ancak aradan geçen zaman içinde bu nefret duygularının Müslümanlara saygı duyulmasına varan derecede değiştiğini yazmaktadır. Başlangıçta karşı cephedeki bu Müslüman hasımları hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan Anzak askerleri, daha sonra onlara karşı dostça duygular beslemeye başlamışlardı. Herbert, buna ait örneklerden birini; “Bir keresinde, bir tabyadan aşağıya bakarken, birkaç Türk’ün etrafta yürüdüklerini gördüm ve neden onların üzerine ateş açılmadığını sordum. Adamlarımdan biri, ‘şey’ dedi, ‘onların üzerine ateş açmak merhametsizlik gibi geliyor insana, zavallı çocuklar. Herhangi bir zarar vermiyorlar.’ Sonra bir başkası söze karıştı: ‘Bu Türkler’ dedi, ‘sanki bu yer onlara aitmiş gibi etrafta yürüyorlar.’ Bunun üzerine burasının onların anavatanları olduğunu hatırlattım. ‘Eh’, diye söze başladı, ‘bunu hiç düşünmemiştim!” şeklindeki sözlerle nakletmektedir.

Çanakkale Savaşlarının yıldönümü münasebetiyle düzenlen bir etkinlikte konuşan dönemin Avustralya Büyükelçisi, Gelibolu’daki kara muharebeleri sırasında iki taraf askerleri arasındaki ilginç bir “yardımlaşma”ya da değinmiştir. Muharebelerin hız kestiği anlarda “açlıktan ölecek” derecede diye nitelediği Türk askerlerine, yakın siperlerden ANZAK askerlerince biftek konserveleri atılmakta, Türk askerleri de onlara sigara paketi göndererek, bu nazik hareketi cevaplandırmaktaydılar.

Aubrey Herbert, 16 Ağustos 1915 tarihli günlüğünde, 2 Nolu İleri Karakoldaki askerlerinin Türklere karşı tutumunu; “Buradaki adamların Türkler hakkındaki konuşma biçimleri acayip. Onlara gaz maskeleri hala giydirilemiyor, çünkü Türklerin namuslu savaşçılar olduklarını ve gaz kullanmayacaklarını söylüyorlar!” şeklinde yazmaktadır.

4 Eylül 1915 tarihli haberinde bir Alman gazete muhabiri cephedeki Türk askerinin metanet ve cesaretini Alman kamuoyuna olabildiğince açık ve şöyle bildiriyordu: “…Şedid ve asabi bir topçu ateşi, bütün hatlar üzerine tevcih edilmeye başladı. Bizim Türkler hiç de aldırmıyor ve hiç kimse yerinden bile kımıldamıyor. Filhakika düşman son haftalar zarfına pek çok gayret sarf etti. Fakat asıl hayret ve takdir edilecek bir şey varsa o da Türk askerinin cesaret ve secaatidir. İngilizlerin tabiyesi müthiş ve seri bir topçu ateşi açmak ve sonra – o da Muaffak olurlarsa- piyadeleriyle ilerlemekten ibarettir…”

Çanakkale’de Türk askerini tanıyan Atatürk de bu kahramanlarla hatıralarını zenginleştirmiştir. Çanakkale kara harekatı sırasında Anafartalar ve Conkbayırı bölgesinde bulunan Türk kuvvetlerinin komutanlarından Cemil Bey, Mustafa Kemal’in Anafartalar hatıralarından bir bölümünü şöyle aktarmaktadır:

“…Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. İkincidekiler, onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyormusunuz? Ölen görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, Cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik misalidir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur!”

Çanakkale Harbi’nin ‘Ortak Mirasını’ Paylaşanlar

Çanakkale’den donanmanın zorlayarak geçmesi ve Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma harekatının başarısızlığı üzerine, İngilizler başta olmak üzere pek çok strateji ve askeri uzman bu harekatı enine boyuna incelemişlerdir. Bunlardan biri de Avustralya Deniz Kuvvetlerinden Deniz Yarbayı J. G. Hill’dir.

Yarbay Hill, deniz harekatının başarısızlığının sebepleri üzerinde durduktan sonra, özellikle Suvla bölgesine yapılan çıkarma harekatının da üzerinde durmuş ve bu çıkarmanın başarısızlığını şu sebeplerle izaha çalışmıştır:

(1) Çok uluslu bir kuvvetteki dil ve kültür farklılığı engelleri,(2) Çıkarma yapılan bölgenin iyi tanınmayışı,

(3) 29. Tümene yapılan yetersiz lojistik desteğin Türk tarafına bir ay boyunca hazırlık yapma fırsatı tanıması,

(4) Türk askerlerinin gerçek savaşçılığını iyi değerlendirmeden harekat yapmak,

(5) Çıkarma bölgesi hakkında zayıf keşif ve çıkarma sırasındaki seyir zafiyetlerinin etkileri,

(6) Komuta ve kontroldeki tecrübe eksikliği,

(7) Elverişsiz çıkarma vasıtalarının mevcudiyeti ve

(8) Aşırı derecede hırslı hazırlanmış planların yürürlüğe konması. Yarbay Hill ayrıca, Türk komutanlarının liderlik özelliğini pırlanta değerinde ve Türk askerinin bu savunma görevine tamamen uyumlu olduğunu da eklemiştir.

Çanakkale Savaşının 75. yıldönümü münasebetiyle Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde çıkan bir yazıda, Çanakkale Savaşları için; “Bu, Türklerin, Birinci Dünya Harbi’ndeki tek büyük zaferiydi!” şeklinde bir ifade yazılmıştır.

Çanakkale Savaşları, tarihte sadece Türklerin hafızalarından silinmeyen bir kahramanlık belgesi değildir. Bu savaşla birlikte, o dönemde İngiliz Milletler topluluğu üyesi Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin de tarihlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu ülkeler tarihlerinde hiçbir zaman ve hiçbir yerde Gelibolu Yarımadası’nda olduğu kadar kayıp vermemişlerdir.

Deniz Kuvvetleri Çanakkale cephesindeki hasta ve yaralıları İstanbul’a nakletmekle de önemli bir hizmeti ifa ediyordu. Ancak, bu maksatla kullanılan küçük buharlı yolcu gemileri tıbbi imkanlardan yoksundu. Hastaların bir kısmı güvertede ve çıplak güverte üzerinde yatıyorlardı. Çanakkale’deki muharebelerin şiddetine göre bazen bir günde 17.000 yaralının İstanbul’a nakledilmesi gerektiği oluyordu. Bu durum ise İstanbul’da yeterli hastane ve sağlık personelinin bulunmasını gerektiriyordu. Türk hekimlerden bazıları Alman gemilerinden Olga, Goeben (Yavuz) ve General’de görevlendirildiler. Buna karşılık Berlin’den gönderilen bazı Alman hekimleri ile hastabakıcıları da İstanbul’daki Türk hastanelerinde görevlendirildi. Hatta Kasım 1915 içinde İstanbul’da bir de Alman Deniz Hastanesi kuruldu.

Çanakkale’yi unutamayan milletlerden bir diğeri de Birinci Dünya Harbi’nde Türklerin müttefiki olan Almanlardır. Bu hususu Carl Mühlmann şöyle açıklamaktadır:

“Tarihte, bir ulusun toparlanma süreci içinde bir sınamaya tabi tutulması ender olaylardan birisidir. Ve eğer, 1915 yılında Çanakkale uğruna yapılan muharebeler Türk tarihinin en şanlı ve şerefli sayfalarını oluşturmuşsa, bunda Alman-Türk ortak çalışmasının başarısı görülmelidir. Ama biz Almanların, o günkü müttefikimizin silahlı eylemlerinden gurur duymaya sadece bu sebepten dolayı hakkımız yoktur. Biz, Çanakkale uğruna verilen bu mücadeleyi kendi büyük savaş geçmişimizin en şerefli halkasına dahil ediyoruz. Çünkü ülkemizin evlatları da orada savaştılar ve kanlarını döktüler. Kuşkusuz Çanakkale’deki sayıları azdı ama,bu Almanların etkisi önemli olmuştur.”

Çanakkale’de Deniz Olayları

Çanakkale Cephesinde 18 Mart 1915 tarihli ilk günkü deniz muharebelerinin dışında da deniz harekatının cereyan ettiği bir vakıadır. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbi’ne girdikten sonra bazı eski harp gemileri Çanakkale’de karaya bağlanmış, ya sabit top bataryası olarak kullanılıyor, ya da topları sökülerek Boğaz girişindeki top mevzilerinde kullanılıyordu. Sahile bağlanan gemilerden biri de 40 yaşındaki Mesudiye zırhlısıydı. 13 Aralık 1914 günü, Çanakkale Boğazı’ndan girmeyi başaran İngiliz B-11 denizaltısı 750 metreden attığı torpido ile 9.200 tonluk Mesudiye zırhlısını 10 subay ve 50 erle birlikte Boğazın derinliklerine gömmüştü.

Savaşın başlarında 24.11.1914 günü bir Fransız denizaltısı Çanakkale Boğazı yaklaşma sularında seyir halinde iken periskopunun görülmesi üzerine sahil bataryalarından ateş açılmış, bunun üzerine uzaklaşmıştı. 11 Ocak 1915’te, bu kez Fransız denizaltısı “Saphir” deniz manialarını aşarak Nara’ya kadar ulaşmış, ancak Nara’daki top mevzilerinden yapılan ateşle batırıldı. Bundan sonra da Mart 1915 sonlarına kadar denizaltı ihbarı yapılmadı. Zaten Çanakkale Boğazı’na da Mart içinde denizaltılara karşı ağ döşeme işlemi tamamlanmıştı.

Çanakkale kara muharebeleri sırasında lojistik destek iki taraf için de büyük bir sorundu. İtilaf Devletleri birlikleri sahilde dar bir şeride sığındıkları için deniz yoluyla özellikle de gece koşullarında yapılan lojistik destek malzemelerini içerdeki derinliğe taşıma zahmetinden yoksun iken, Türk tarafı uzun kara mesafesini kat etmek mecburiyetindeydi.

Mayıs 1915’te Türk-Alman donanmasının Çanakkale bölgesindeki İtilaf Devletleri donanmasına karşı taarruzu düşünmeye başladı. 13 Mayıs’ta Muaveneti Milliye torpido muhribi İngiliz Goliath zırhlısını ateşlediği üç torpido ile batırdı. Muavenet’in Türk Komutanı Yüzbaşı Ahmet, Alman Komutanı ise aynı zamanda Torpido Birliği Gurup Komutanı, torpido silahı uzmanı Yüzbaşı Firle idi.

Bu arada Almanya bölgeye denizaltı gönderilmesine karar verdi. Gönderilen ilk denizaltı U-21 denizaltısı idi. Ayrıca Almanya’dan parçalar halinde denizaltıların trenle Avusturya-Macaristan’ın Adriyatik’teki Pola limanına denizaltı gönderilmesine de karar verildi. U-21’in ardından bölgeye yeni denizaltıların sevk edilişi, bu gemilerin birleştirilip denizaltı haline getirilebilmesiyle mümkün olabildi. Alman denizaltıları için önce Bodrum’un doğusundaki Orak Adası karşısındaki bir koy barınak yeri ve depo olarak kullanıldı. 1915 sonbaharına kadar bu koya 8 Alman denizaltısı intikal etti. Haziran 1915’te, Gelibolu Yarımadası kuzeyinde Suvla Burnu’nun kuzeydoğusundaki bir koyda da Alman denizaltıları için bir muhabere merkezi tesis edildi.

Alman denizaltıları ilk önemli başarıyı Mayıs 1915 içinde gerçekleştirdiler. Yüzbaşı Hersing komutasındaki Alman denizaltısı “U-21”, 25 ve 27 Mayıs 1915 günleri Gelibolu yarımadası güneyinde İtilaf Devletlerinin kara birliklerine destek sağlayan Triumph ve Majestik zırhlılarına peş peşe torpido taarruzları düzenlemiş, zırhlılar Gökçeada’ya çekilmiş ve bu denizaltı tehdidi karşısında zırhlılar kullanılmayarak yerine torpidobot ve muhrip göndermişti. Hem bu deniz vasıtaları, hem de ellerinde bol sayıda bulunan uçaklar vasıtasıyla Alman denizaltılarının etkin kullanımını önlemeyi de başarmışlardı.

Boğaz savunması için topları sökülen ve sabit bir torpido mevzii gibi kullanılan Barbaros zırhlısı da 8 ağustos 1915’te, Doğanarslan-Gelibolu fenerleri arasındaki bir mevkiden torpido ateşleyen bir İngiliz denizaltısı tarafından batırıldı.

U-21 4 Temmuz 1915’te Teke Burnu kuzeyinde kara asker ve malzeme çıkarmakta olan Carthage (Kartaca) isimli gemiyi de batırdı. UB-21 adlı bir diğer Alman denizaltısı da 2 Eylül 1915’te Ege’de Mondros limanı açıklarındaki Sauthland isimli gemiye torpido taarruzu düzenledi. 5 Kasım’da ise İngiliz E-20 adlı denizaltısını batırdı. Her ne kadar çıkarmanın yapıldığı ve muharebelerin en şiddetli olduğu tarihlerde bölgede bulunamamışlarsa da, çeşitli zamanlarda bölgeye intikal eden ve genel toplamı 13’ü bulan Alman denizaltıları, İngiliz ve Fransız zırhlılarının kara muharebelerine verdiği top ateş desteğini sağlıklı olarak yapmalarına fırsat vermemişlerdir.

Sonuç

Türk tarihinde eşsiz bir kahramanlık ve destansı etki bırakan Çanakkale için neler söylense azdır. Ancak, burada akla en az gelen şey şudur: İtilaf Devletleri donanması nasıl Türk coğrafyasına bu kadar kolay ve en can alıcı noktaya kadar sokulabildi? Bu düşman donanması ve kara kuvvetleri acaba daha Çanakkale önlerine gelmeden önce, yani daha yükleme bindirme yapılan Mısır’daki limanlardan itibaren durdurulamaz mıydı?

Bu soruların cevabını da Çanakkale Harbi’nin yıldızdan da öte, “güneş” gibi parlattığı askeri deha Mustafa Kemal vermişti. Dr. Ernest Jaeckh, Mustafa Kemal’le Gelibolu muharebeleri sırasında, mevcut subaylardan Fevzi (Mareşal Fevzi Çakmak) ve Mustafa Kemal ile bir araya gelerek sohbet ettikleri sırada Atatürk’ün, “Deniz kuvveti ve muvasala (intikal, ulaştırma) olmaksızın kara kuvvetinin, bütün okyanus yollarını kontrole muktedir deniz kuvveti artı kara kuvvetinden aşağı bulunduğu tekrar sabit olmuştur!” dediğini nakletmektedir. Ernst Jaeck bu durumu; “Bunu Kemal ilk defa 1915 Eylülünde Britanya, Fransız filolarına ve kuvvetlerine karşı kazandığı zaferin şahikasına ulaştığı bir zamanda, hissetmişti. O vakit deniz kuvvetiyle uyuşmayı aklına koydu ve nihayet 1939’da buna da muvaffak oldu.” şeklinde aktarmaktadır.[1]

[1] Yazının dipnotlu ve orijinal metni için bkz: Celalettin Yavuz, Atatürk ve Almanya, Berikan Yayınevi, Ankara, 2010, s. 174.

Yazar: Celalettin Yavuz

18 Mart 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Antik Yunan Demokrasisi ve Modern Demokrasinin Karşılaştırılmas

Demokrasi yaklaşık 25 yüzyıl önce Antik Yunan’da icat edilmiş bir kavramdır. Geçen zaman içinde toplumsal, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret