Bir kavram olarak Ortadoğu, Batılı güçlerin bölgesel çıkar politikalarını kolaylaştırıp belirgin bir zemine oturtma planları çerçevesinde geliştirilmiştir. Bu kavram içerisinde tanımlanan bölgede, yapısal olarak birçok farklı etnik grubu barındıran ve çoğunluğu Müslüman olan Arap halklarının yaşadığı devletler bulunur. Bölgenin sahip olduğu farklılıklar ve benzerlikler, bölge devletlerini zaman zaman birbirleriyle ittifak kurma ya da tam tersi birbirleriyle çatışma noktasına getirmiştir. Günümüzde de birçok çatışmanın yaşandığı Ortadoğu, konumu nedeniyle sahip olduğu stratejik önemi, barındırdığı çeşitli iç dinamikleri, ekonomik ve kültürel zenginliğiyle, siyasi teorisyenlerin çoğunun dikkatini çeken bir bölgedir. Ortadoğu’nun sahip olduğu bu potansiyellerin farkında olan küresel güçler, izledikleri dış politikalarla bölgedeki etkinliklerini her dönem arttırmayı amaçlamışlardır. Batılı devletlerin, bölgenin tarihsel gelişim sürecinde oynadıkları hayati rolü göz önünde bulundurarak bir analiz yapmaya çalıştığımızda karşımıza çıkan tabloda, etkilerinin günümüzde de hissedildiği pek çok stratejik gizli/açık plan yer almaktadır. Bölgede kökeni uzun yıllar öncesine dayanan ve halen yaşanmakta olan pek çok kanlı çatışmanın, güç mücadelelerinin ve Ortadoğu üzerinde kurgulanan bu stratejik hamlelerin, günümüzdeki yansımalarını gözlemleyebilmek için Arap halkları tarihine kısa bir göz atmakta fayda var.
Arapların Uyanışı Ortadoğu’daki halkların tarihsel değişim süreci incelendiğinde 19.yüzyıldaki gelişmelerin, Arap tarihi açısından büyük bir öneme sahip olduğu gözlemlenir. Uzun bir süre Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan bu bölgede, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ideolojik bazı kıpırdanmalar oldu. Savaş koşulları ve değişen dengeler Arapları, siyasi ve ekonomik alanlarda daha çıkarcı politikalar izlemeye itti. O güne kadar Osmanlı yönetimine karşı ayrılıkçı herhangi bir söylemde bulunmayan Arap halkları arasında, milliyetçi düşünceler ağırlık kazanmaya başlamış ve Araplar kendilerini Osmanlı’dan farklı hissederek kendi devletlerini kurma yolunda politik adımlar atmışlardır. Başlangıçta azınlıkta olan bu görüş, zamanla değişen koşullar sayesinde güç kazanarak Araplar arasında hâkim düşünce haline gelmiştir. İşte bu noktadan sonra Araplar, Birinci Dünya Savaşı sırasında bağımsızlıklarını elde etmek amacıyla yüzlerini Batı’ya dönerek politikalarını da bu doğrultuda belirlediler. Osmanlı’ya karşı daha ziyade düşmanca bir tutum sergilemeye başlayan Arapların bu politikaları, 1913 yılında Amerikalı delegelerin de bulunduğu Paris’teki “Arap Kongresi”nde bağımsızlıklarını kazanabilmek için Batı’nın desteğini beklediklerini açıkça ifade etmeleriyle eylem aşamasına geçti.
Dönemin ünlü Arap düşünürlerinden Afgani ve Raşit Rida, seküler milliyetçi Yazici ve Bustani’nin de savunduğu Arap bağımsızlığı fikri, kendi dönemlerinde pek destek bulamamıştır. 19.yüzyıla kadar iletişim, taşımacılık, sosyal etkileşim ve ekonomi alanlarında sınırlı imkânlara sahip Arap toplumunda, eğitim imkânları da aynı ölçüde sınırlıydı. 19.yüzyılın ikinci yarısında Batı’yla ticari ilişkilerini geliştirme yoluna giden Arap topluluklarında artan iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde Arap milliyetçiliği söyleminde bulunan düşünürlerin fikirleri, daha kolay yayılma fırsatı buldu. Batı’yla artan ilişkiler ve bunun bir getirisi olarak düzelen eğitim şartları, okur-yazar sayısındaki artış, milliyetçi düşünürlerin fikirlerinin daha fazla insan tarafından benimsenmesine ve savunulmasına yol açtı. Ticari ilişkilerin artması sonucu ortaya çıkan yeni orta sınıfın Batı etkisindeki yaşam tarzını benimseme isteği de göz önüne alındığında, çökmekte olan Osmanlı’nın bir parçası olmaya devam etmenin Araplar açısından artık bir anlamı kalmamıştır.
Diğer taraftan da günden güne zayıf düşen ve toprakları üzerinde hâkimiyetini kaybeden Osmanlı’nın aradığı çözüm yolları doğrultusunda izlemeye başladığı Türkçülük politikalarının yarattığı tepki, ayrılıkçı düşüncenin Araplar arasında yaygınlaşmasını kolaylaştırmıştır. Gücünü yitiren bir Osmanlı’nın artık İslami değerlerin koruyucusu olamayacağı fikrinin yaygınlaşması üzerine Araplar, artan özgüvenleriyle, Osmanlıdan bağımsız yeni bir devlet yaratma çalışmalarına başladılar. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Mc-Mahon anlaşmasını imzalayarak kendi milliyetçilikleri doğrultusunda ilk adımı atan Mekke Emiri Hüseyin, bu yeni, bağımsız Arap devletinin lideri olma hayalindeydi. Ancak savaş sonrası olaylar beklenildiği gibi gelişmemiş; İngilizlerin müttefikleri Fransızlarla imzalamış olduğu Sykes-Picot gizli anlaşması, savaş bitiminde “Manda Sistemi” adı altında bölgede uygulanmaya başlanmıştır. Araplar, Batı’nın ihaneti olarak yorumladıkları bu sisteme ve bu sistem doğrultusunda geliştirilen politikalarla bölgeye müdahalelerini arttıran Batı’ya karşı yeni bir direnme anlayışı geliştirdiler. Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgede yaşanan tek sıkıntı bu değildi. İngiltere’nin vermiş olduğu çelişkili bir başka söz, Balfur Deklarasyonu adı altında Arap topraklarının bir kısmında konumlandırılması planlanan Yahudi yerleşkesine onay vermekteydi. İngiltere’nin konjonkturel çıkar politikaları doğrultusunda, savaş zamanı vermiş olduğu bu yasal söz, ABD nüfusunda yoğunlukta olan Yahudilerin sempatisini kazanarak kamuoyunun hükümet üzerinde bir baskı yaratmasını ve böylelikle ABD’nin de savaşa İngiltere yanında girmesini sağlamaya amaçlıyordu. Bu gelişmeler sonucu Araplar arasında Batı’ya karşı artan tepki, Batı hegemonyasına karşı verilen bağımsızlık savaşlarıyla devam etmiştir.
Savaş Sonrası Bölgedeki İdeolojik Oluşum İki savaş arası dönemde ise bölgede iki temel düşünce sistemi gelişmiştir. Bunların ilki, ulusal devlet yaratma isteğiyle oluşturulan ulusal milliyetçilik ideolojisi, ikincisi de çizilen ulusal sınırların Batı tarafından zorla kabul ettirilmiş, yapay ve geçici bir olgu olduğu görüşünün savunulduğu pan-Arabist ideolojiydi. Bu iki ideoloji, farklı dönemlerde bölgede baskın hale gelerek Arap devletlerinin politik oluşumlarında önemli rol oynamıştır. 1960’larda Mısır lideri Nasır’ın kişiliğinde yükselişe geçen pan-Arabist ideoloji, liderler arası güç mücadelesinin hat safalarda yaşandığı bölgede, artan güvensizlik ortamıyla düşüşe geçmiş; sonraki dönemin baskın ideolojisi olarak bölgede ulusal devlet, ulusal kimlik arayışları ivme kazanmıştır.
Bu geniş Arap birliği düşüncesi içerisindeki unsurlar arasında dini vurgu pek fazla göze çarpmamaktadır. Pan-Arabizmin yükselişe geçtiği dönemde, bu ideali savunan liderler, bir Müslüman birliğinden ziyade etnik, kültürel ve tarihsel bir paylaşım üzerine kurulu bir ortaklığı arzulamışlardır. Arap Birliği idealinin en önemli savunucularından Suriye’deki Baas partisinin kurucuları olan Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak ve Sünni Müslüman Selahattin-el Bitar, tüm Arap halklarının tek bir çatı altında yaşaması gerektiğine inanmış ve partinin genel söyleminde; ortak manevi değer yargılarına sahip, geleneksel ve tarihsel paylaşımları olan halkların bir arada uyum içerisinde yaşamaları gerektiği idealini savunmuşlardır. Bu ortak değer yargılarının insanlara aidiyet duygusu aşılayacağı görüşünü savunan ünlü teorisyen Satı-el Husri’den esinlenen Baas kurucuları, bağımsız ve güçlü bir Arap devletinin ancak ekonomik, sosyal ve politik bir bütünleşmeyle sağlanabileceğine inanıyorlardı. Bu bağlamda günümüzdeki Avrupa Birliği bütünleşmesi gibi görünen bir oluşum yaratarak bütün Arap ülkelerini bu oluşumun içerisine dâhil etmek istiyorlardı. Bu bağlamda din, daha çok dış güçlere karşı Arap halklarını birleştiren bir unsur olarak algılanmaktaydı
Çok Başlı Bir Birlik Anlayışı Arap ülkeleri, aralarındaki ilişkileri güçlendirmek, her alandaki işbirliği ve koordinasyonu sağlamak amacıyla 1945 yılında merkezi Kahire olan “Arap Birliği”ni kurmuşlardır. Birliğin üzerinde durduğu başlıca konular; Arap-İsrail çatışması, İsrail’in izlediği yayılmacı politikalar ve Filistinli mülteciler sorunuydu. Bu hareketin ilk dönemlerinde dahi sorunlar yaşanmış, farklı bir Arap milliyetçiliği anlayışına sahip Irak ve Ürdün liderleri Mısır’ın hâkimiyeti altına girmeyi kabul etmemişlerdir. Bu oluşumun yetersizliği, Filistin sorunu hakkında herhangi bir çözüm sunamaması ve İsrail devletinin resmi olarak kurulmasına engel olamamasında görülür.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu ülkeleri, İngiliz ve Fransız kolonilerine karşı verdiği bağımsızlık mücadelelerinin yanı sıra, kendi iç politikalarında da iktidar çekişmelerine tanık olmuştur. Eski nesil muhafazakâr elit kesim ve eğitimli genç kuşak arasındaki bu iç politika savaşı, her ülkede farklı sonuçlanmıştır. Mısır, Suriye ve Irak’ta kurulan ve yeni nesil askeri elitlerin yönetimine dayanan bu hükümetlerin temel politikaları, Arapların bağımsızlığını sağlamak ve devlet bazlı modern reformlar gerçekleştirmek üzerine kuruluydu. Mısır’ın “Hür Subaylar” hareketi, bu alandaki ideolojilerini gerçekleştirmek amacıyla, ülkelerindeki İngiliz yanlısı hükümeti ve sınırlı işleve sahip Waft partisini 1952’de bir darbeyle devirerek kendi hükümetlerini kurmuşlardır. Darbeden iki yıl sonra yönetime gelen Nasır’ın içerde uyguladığı sosyalist politikalar ve dış politikadaki anti-sömürgeci, pan-Arabist söylemler kısa süre içerisinde bölgede büyük yankı uyandırdı. Mısır’da, manda döneminin getirisi olan hızlı sosyal değişim sonucu ortaya çıkan yeni orta sınıf ve Batı tarzı bir eğitim sistemiyle yetişen genç kuşak, Nasır’ın bu politikalarına hizmet etmeye hazır iç dinamikleri oluşturmuştu. Diğer bir taraftan ise, koloni güçlere karşı bağımsızlıklarını kazanan ülkeler, diğer Arap ülkelerindeki eğilimleri kuvvetlendirerek diğer Arap devletlerini de kendi düşünce sistemleri içerisine çekmeyi başarmıştır.
Soğuk Savaş döneminin yansımalarının fazlaca gözlemlendiği bölgedeki süper güç çatışmaları, bölge devletlerin politikalarını bu doğrultuda şekillendirmesine yol açmıştır. Bu bağlamda Arap ülkelerinin çoğu, topyekûn pan-Arabist bir politika izlemek yerine kendi ulusal çıkarlarını gözeten politikaları takip etmeyi seçmişlerdir. Bunun en belirgin örneği 1955’te Irak’ın Bağdat Paktına katılmasıdır. Sovyetleri o dönem bir tehdit olarak algılamayan Mısır, Batılı büyük güçlerle yapılan bu tarz anlaşmaların her zaman büyük ve güçlü devletlerin kendileri gibi daha ufak ve güçsüz devletler üzerindeki egemenliklerini arttırma amacı taşıdığı fikrini savunuyordu. Tehdit algılayışları ve bölge savunma yöntemleri birbirinden farklı olan bu iki devletin izlediği farklı politikalar, ülke liderleri arasındaki rekabeti açığa çıkaran önemli bir gelişme olmuştur. Bu paktla birlikte bölge; Irak, İran gibi pakta katılan ülkeler; Mısır, Suriye gibi pakta tamamen karşı çıkan ülkeler ve Ürdün, Suudi Arabistan gibi pakta tarafsız yaklaşan ülkeler olmak üzere üç gruba ayrılmıştır.
Bölgedeki bu belirgin kutuplaşma, beraberinde bazı ortaklıkları da getirmiştir. Mısır ve Suriye, aralarında karşılıklı savunma anlayışını ön gören bir pakt oluşturdular. Gelişen ilişkiler sonucu, 1 Şubat 1958’de, Arap milliyetçiliği tarihi açısından büyük bir önem taşıyan “Birleşik Arap Cumhuriyeti” kurulmuştur. Dönemin kaygıları sonucu oluşan bu birleşme, ideolojik bir paylaşımın yanı sıra Suriye yönetimindeki Baas partisinin, ülkesindeki istikrarsızlığı dengeleyip, kendi iktidarını sağlamlaştırma isteğinden kaynaklanıyordu. Mısır lideri ise, iki ülke arasındaki politik ve jeostratejik farklılıklar nedeniyle endişe duymakta ve bu tarz bir birleşmeye pek de sıcak bakmamaktaydı. Suriye’nin geniş yelpazeli siyasi yapısı ve ordunun yönetimdeki baskınlığı, ülkesindeki tüm partileri kapatıp orduyu siyasetten uzaklaştırmak için büyük çaba sarf eden Nasır için olumsuz bir durumdu. Aynı şekilde iki ülkenin ekonomik yapısının eş değerde olmaması, izledikleri ekonomi politikalarının farklı olması, para birimlerinin bile ortak olmaması Mısır hükümetinin kafasında birçok soru işaretleri yaratmaktaydı. Tüm bu kararsızlıklara rağmen, Suriye’nin süreç içerisinde izlediği ısrarcı politika, Mısır yönetimini, pan-Arabist ideoloji çerçevesinde birleşmeyi kabul etmeye mecbur bırakmıştır. Her iki ülkede plebisitle onaylanan bu siyasi birleşme, Suriye’de gerçekleşen askeri bir darbenin ardından kurulan yeni hükümetin Mısır’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesiyle 28 Eylül 1961’de son bulmuştur.
Bir dönem, Arap ülkelerinin attığı politik adımlarda önemli bir rol oynayan pan-Arabizm ideolojisi, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda alınan ağır yenilgilerle başlayarak düşüşe geçmiş; 1970’lere gelindiğinde ise 67 Savaşı’nın etkilerinin üzerine halkın eğilimlerinin değişmesi ve gelişen koşullar çerçevesinde tam olarak bir çöküş sürecine girmiştir. Nitekim Arap Milliyetçiliği ideolojisinin ölüm fermanı ile birlikte politik İslam ve hatta zamanla Radikal İslam anlayışı Ortadoğu’daki pek çok ülkenin siyasi ajandasındaki yerini almıştır.
Arap Birliği’nin Bugünü Bugün hala, belli aralıklarla, toplantılarına devam eden Arap Birliği içerisindeki çatışmalar da, değişen koşullar çerçevesinde şekillenerek devam etmektedir. Mart 2008’de Şam’da yapılan Arap Birliği zirvesine katılım konusundaki gerginlikler, bölge devletlerinin çatışan ulusal çıkarlarının bir yansımasıdır. Suudi Arabistan, Lübnan’da uzun süredir devam etmekte olan cumhurbaşkanlığı seçimindeki çıkmazda, Suriye’nin rolünü protesto etmek amaçlı Birliğin zirvesinin boykot edilmesini talep ederken Katar ve Umman ise boykota karşı çıkmıştır. Lübnan’daki Batı yanlısı politikacılar da Suriye’yi cumhurbaşkanlığı seçimlerini engellemek ve ülkedeki siyasi krizi körüklemekle suçlamışlardır. Suriye ise zirve toplantısına katılmayan Lübnan’ı Suriye-Lübnan ilişkilerinin gelişimi açısından önemli bir fırsatın kaçırılmasına neden olmakla itham etmiştir. Nitekim Araplar arasındaki benzeri pek çok siyasi olay, Birliğin temel prensibi olan ortak bir duruş yaratma amacını çoğu kez imkânsız hale getirmiştir. Arap devletleri arasındaki bu çekişmeler, Birliğin temel oluşum nedenlerinden biri olan Arap-İsrail ilişkilerinin seyri konusunda da Arap devletlerinin gücüne zarar vermektedir. Bu dava kapsamında ortaya çıkan ve çoğu zaman Arap devletlerinin, birbirlerinin gücünü kırma amaçlı kullandıkları pek çok devlet dışı aktör de bölgedeki bölünmüşlüğün ve güç mücadelesinin önemli bir göstergesidir. Tarihsel olarak incelediğimizde, yaratılmaya çalışılan ideolojik bir birlik anlayışından çok, siyasi ve ekonomik çıkar ilişkilerine dayanan Arap Birliği oluşumu, ancak üye devletlerin karşılıklı çatışmalar yerine ortak hareket alanları yaratmalarıyla bölgede kalıcı bir barış ve istikrar sağlayabilir. Böylelikle, Arap devletleri de bölge politikalarının belirlenmesinde daha etkin bir güç haline gelerek uluslararası arenada, Batılı devletler kadar sağlam bir konuma sahip olabilirler. Ancak mevcut konjonktürde işlevsel bir “birliğin” sağlanması oldukça zor görünüyor.
Sevgili arkadaşlar öncelikle merhabalar... Benim bi ricam olacak kırım sorunu ve rusya hakkında detaylı bilgiye ihtiyacım var bana yardım edebilecek var mı aceba???
selam arkadaslar ben araıza yeni katıldım sol sütunda kredi kısmı ne demek oluyor bana açıklayabilir misiniz ya da öğrenebileceğim bir yer önerebilir misiniz simdiden sağolun
slm arkadaşlar.biz uluslararası ilişkilerci olarak disiplinini iyi okumalıyız ve kavramalıyız.sitemizdeki haberde israil başbakanı perez türkiyenin ab ye üyeliği ile ilgili bir açıklama yapmış bu konu hakkında görüşlerinizi bekliyorum
Elbette aramızda yeriniz var Dybom. Tekrar yeni kaydınızla aramıza hoş geldiniz.
Bu vesileyle tüm site sakinlerini selamlar, öğrenci arkadaşlarımıza derslerinde başarılar dileriz.
uiportal, uluslararası ilişkiler adına bilgi ve birikimin paylaşıldığı bir platform. Gerek okulla ilgili gerek literatürle ilgili ve gerekse dış politika gündemiyle ilgili her türlü bilgi ve düşünce forumlarımızda, makalelerimizde ve dokumanlarımızda paylaşılabilir.
Tüm üyelerimizi silkinmeye ve siteye aktif katılmaya davet ediyoruz. Çekinmeden ve kaygı duymadan yorum ve fikirlerini yazmaya çağırıyoruz.
Bir Uİ öğrencisini farklı kılan da dış gelişmeleri yorum ve muhakeme edebilme yeteneğidir. Beklenen ve yakışan da budur.
Selam... Arkadaşlar dış basında Türkiye'nin BM üyeliği hakkında çıkab haberlerle ilgili bilgi toplamam lazım yardımcı olabilecek olanlar varsa lütfen yardımcı olun.TEŞEKKÜRLER...
sevgılı for life egitimin ingilizce ise sadece bahsettıgın dersler degıl butun derslerını ozumsemeye calısarak oğrenmeyı basarırsan bu sana cok yardımcı olur. cunku kalıp ezberlemekle basa cıkamazsın ustelık bu kalıca da olmaz. basarılar dılıyorum...
bu mikro iktisat dersi ve uluslararası ilişkilere giriş dersi ne zormuş? ingilizce de ondan mı zor geliyor bana anlamadım. ingilizce olunca dersler iş epey zorlaşıyor. ingilzce sınavları sizler nasıl geçtiniz? kalıpları mı ezberlediniz yoksa :)