Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Davos ve Kriz

Davos, İsviçre’nin doğusunda, Graubünden kantonunda yer alan ve dağlık dinlenme merkezi olarak bilinen bir kasabanın adı. Önemi 1971’den beri yıllık olarak düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’na ev sahipliği yapmasından ileri geliyor.

Dünya Ekonomi Forumu nam-ı diğer Davos Zirvesi; Microsoft, Monsanto, Nike, General Motors ve yakın zamana kadar Enron gibi dünyanın en büyük şirketlerinden gelen 1.000’e yakın temsilciden oluşan özel üyelere sahip uluslararası bir örgüttür. İsviçreli profesör Klaus Schwab’in 1971’de Avrupalı şirket yöneticileri ile küçük çaplı bir toplantı düzenlemesinden sonra, yıllık toplantılar büyüyerek kapsamı genişlemiştir. Zirve ilk başlarda Avrupa Yönetim Forumu (European Management Forum) olarak biliniyordu. 1982’de, ilk Dünya Ekonomisi Liderlerinin Gayrı Resmi Toplantısı Davos’da gerçekleştirildi. Bir yıl sonra ilk Davos Yöneticiler Toplantısı düzenlendi. Dünya liderlerinin de katılmaya başlamasıyla beraber zirvenin form değiştirdiğini ve etki düzeyini arttırdığını görürüz. 1986’da, örgütün adı Dünya Ekonomi Forumu oldu ve o zamandan beri dünyada düzenlenen yıllık şirket toplantılarının önde geleni haline geldi. Küresel ekonomi politikası üzerindeki etkileri de oldukça kuvvetlendi ve kabul edilir oldu.

Hepimizin bildiği gibi Dünya Ekonomi Forumu “Kriz Sonrası Yeni Ekonomik Düzen” gündemiyle 2009 yılı toplantısına 28 Ocak’ta başladı ve 1 Şubat gününe kadar da devam edecek. Dünya ekonomisinin en büyük ikinci ekonomik krizinin yaşandığı bu dönemde, dünyanın önde gelen ekonomist, iş adamı, medya temsilcisi ve sivil toplum kuruluşu yetkilisi, krizden çıkış ve kriz sonrası dünya konusunda ortak akıl arayışı gerçekleştirecek. Mevcut küresel ekonomik krizden nasıl çıkılabileceği ve yeni ekonomik düzenin ne olması gerektiğinin ana konu olarak yer alacağı Zirve’de, küresel mali sistemin yeniden istikrara kavuşturulması ve ekonomik büyümenin yeniden canlandırılması konusu da ayrıntılı olarak tartışılacaktı.

2009 Forumu, son 40 yılın en önemli ekonomik zirvesi olarak nitelendiriliyor. Ayrıca kuruluşundan bu yana Forum’un en önemli zirvesinin bu olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu önemin bir nedeni, ilk kez rekor düzey olarak kabul edilen 96 ülkeden, 2 bin 500 katılımcının yer alması. Katılımcılardan 41 tanesi devlet ve hükümet başkanı düzeyinde. Diğer bir neden, dünya ekonomisinin en büyük ikinci ekonomik krizinin yaşandığı bu dönemde gerçekleşiyor olması.

İsviçre’de 5 gün sürecek Zirve’de Türkiye’yi temsil etmek üzere, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki heyet İsviçre’deydi. Her şey düne kadar normaldi ve hatta rutindi. Ermenistan ile diplomatik ilişkilerin ilerletilmesi için bu Forum Türk dış politika yapıcıları nezdinde fırsat kabul ediliyordu ve açıklanana göre de ilerleme kaydediliyordu. Ne olduysa “Gazze” konulu panelde oldu. Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın ve İsrail CumhurbaşakanıPerez’in panelist olarak katıldığı ve Washington Post yazarı David Ignatius’un yöneticiliği(moderatör)nde düzenlenen “Gazze: Ortadoğu’da Barış” paneli, adeta Zirve’ye damgasını vurdu. Dünya ekonomi krizini tartışan ve çözüm arayan Zirve, bir anda ve beklenmedik bir şekilde, Türkiye ve İsrail arasında yaşanan krizin eşiğine geldi.

Dünya televizyonlarında, haber ajanslarında, diplomatik çevrelerde bütün dikkatler, yaşanan bu gerilime odaklandı. Panelde yaşananlar tüm açıklığıyla ortada, dolayısıyla tekrara gerek yok. Başbakan Erdoğan’ın duygularının yön verdiği tepkisi, diplomatik üslup bakımından kritiğe açık olabilir, ama kanaatimce yerinde ve gerekli bir tavırdı. İsrail’in Gazzeli masumlar üzerine gerçekleştirdiği saldırganlığına paralellik gösteren ve İsrail’in en yetkili ağzından gelen, söylem düzeyindeki destekleyici tutumu cevapsız kalamazdı. Davos’ta şok etkisi yaratan bu tepkinin, Arap dünyasında da muazzam bir yankı bulduğu kesin. Ayrıca dünya basınında da geniş yer aldı. Şimdi Türkiye içinden ve dışından gelen olumlu ya da olumsuz tepkilerin, Türkiye’yi hangi noktaya getirdiği analizini yapmaya çalışalım. Öncelikle Türkiye-İsrail ilişkilerine olumsuz bir etkisi olacağını düşünmek zor. Her iki ülke de bunu göze alamaz. Münih’te yayımlanan Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi muhabiri Kai Strittmatter’in kaleme aldığı yazıda Peres’in “İlişkimizi onaracağım” demesi önemli. Ayrıca gerilim sonrası Erdoğan’ı araması da iki ülke arası ilişkilerde gerilim istenmediğini ortaya koyuyor. Zaten Erdoğan da tepkisinin moderatöre olduğunu vurgulamıştı. Tabi yaşanan sorunla beraber ilişkilerin hiç etkilenmeyeceğini söylemek kolay değil, ama uzun soluklu çıkarlar düşünüldüğünde bu hadise göz ardı edilecektir. Özetle Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin bozulacağı beklenmiyor.

Jerusalem Post gazetesi, Erdoğan’ın hareketinin, Türkiye’nin Avrupa’ya karşı çizmek istediği rasyonel ve yapıcı aktör imajına hiç uymadığı iddiasında. Bu iddiaya katılmak da mümkün değil. Türkiye’nin Avrupa Birliği mecrası ayrı bir çerçeveye oturur. Buradaki tepkiyle ilişkilendirilmesi sapla samanı karıştırmaktan öte bir hüküm taşımaz. Belki AB ile ilişkilerimiz açısından Erdoğan’ın tepkisinin örtülü bir mesaj içerdiği söylenebilir. “Yumuşak başlıyım, ama uysal koyun değilim” derken, AB buradan kendine bir anlam çıkarabilir. Bu anlam çerçevesinde Türkiye-AB ilişkilerinin Türkiye lehine olumlu etkileneceğini görmek lazım. Türkiye, AB için vazgeçilecek, gözden çıkarılacak bir ülke değildir. Bu ilişkinin tarihi arka planı incelendiğinde Türkiye ne zaman tıkanma noktasına gelse ya da Birlik’e karşı ilişkilerinde soğuma yaşasa, yakınlaşma ve sorunu aşma adımı AB’den gelmiştir.

Burada önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Bu tür tepkileri hele de uluslararası organizasyonlarda Türkiye’den görmeye alışık değiliz. Başbakandan gelen tepkinin, toplum olarak hamasi duygularımızı okşamış olduğu aşikar. Fakat bu duyguların, gerek yönetim düzeyinde ve gerekse toplum düzeyinde teenni ile dizginlenip hareket edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Muzaffer AKDOĞAN (Twitter’dan takip et – Acedemia’dan takip et)

29 Ocak 2009

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Politika Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Literatürünün Türkiye-AB Mukayeseli Analizi

Sosyal bilimlerin alt kategorisinde yer alan “politika bilimi ve uluslararası ilişkiler” literatürüne ilişkin Türkiye’nin yayın …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret