ankara escort
Güncel Yazılar

Davutoğlu Vizyonu

Dün (2 Ocak) Beşinci Büyükelçiler Konferansı’nın açılış konuşmasını yapan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu dinledim. Onu dinlerken, gerçekten vizyoner bir insanı dinlediğinizi hissediyorsunuz. Ne yapmak istediğini çok iyi bilen ve bunu net olarak ortaya koyabilen biri Davutoğlu. Bir akademisyen olarak dış politikaya yeni bir soluk getirdiğini kabul etmek gerek. Dışişleri bürokrasisini, Soğuk Savaş döneminden kalan son atalet belirtilerinden silkerek ayağa kaldırdığını görmek çok zor değil.

Konuşmanın içeriğine bakıldığında ana temanın tarihin akışına yön vermek olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre Ankara, “tarihin peşinden değil içinde koşan” ve “tarihin öznesi” olan bir merkezdir. Arap Baharı da dâhil olmak üzere son dönem gelişmeleri, tarihin çok hızlı bir akış içerisine girdiğini gösteriyor. Davutoğlu’na göre bu hızlı tarihsel gelişmeler ve dinamik yapı, yeni fırsatlar sunuyor. Bu akışa ayak uydurmak bir yana, Davutoğlu’na göre asıl yapılması gereken, olayların akışına yön vermektir. Bunun için de risk almaktan çekinmeyen bir politika öneriyor. Çünkü anlaşıldığına göre Davutoğlu, son gelişmelerin, tarihte çok sık rastlanmayan bir fırsatlar dizisi yarattığını düşünüyor. Çekinmeden risk almayı, eğer başarısız olunursa da sorumluluk alıp hesap verebilmeyi öneriyor.

Tüm bunların uygulamada nasıl olacağına dair Davutoğlu’nun stratejisi “varlığını hissettirmek” olarak özetlenebilir. Davutoğlu, hem varlığını hem de iradesini hissettiren bir Türkiye’nin önemli roller oynayabileceğini düşünüyor. Aynı toplantıda, bu varlığı hissettirme stratejisi olarak toplam dış temsilcilik sayısının 209’a çıkarıldığı anlatıldı ve dış temsilcilik sayısına göre Türkiye’nin dünyada 9. sırada olduğu belirtildi. Yine konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla Türkiye daha üst sıraları gözüne kestirmiş gibi görünüyor.

Davutoğlu vizyonunun, varlığını hissettirirken dayandığı temel ilke ise “insani diplomasi” olarak tanımlandı. Buna göre tarihsel akış bizi insan odaklı ve vicdani sorumluluklar gerektiren bir mecraya sürüklüyor. Türkiye de, bu bağlamda insanların acılarına duyarsız kalmayan vicdani bir misyonla hareket edecek. Gerektiğinden Suriye’de ve İsrail’e karşı olduğu gibi net tavırlar alıp tarafını açıkça belli edecek. Arakan’dan Halep’e Saraybosna’dan Somali’ye nerede bir insan acısı varsa, Türkiye mazlumların yanında yer alacak. Bu şekilde, çevresinde insanların barış içerisinde yaşadığı bir alan yaratmış olacak. Bu da Türkiye’nin “yumuşak gücü”nü oluşturacak.

Davutoğlu ve diğer diplomatların konuşmalarında dikkat çeken bir başka kavram da “tarihsel sorumluluk” vurgusuydu. Davutoğlu’na göre gücünüz var vicdanınız yoksa zalim, gücünüz yok vicdanınız varsa aciz olursunuz. Türkiye güçle vicdanı birleştiren bir merkez olacaktır. Buna göre Türkiye’nin bölge halklarına karşı tarihinden gelen bir sorumluluğu vardır ve çevresindeki sorunlara duyarsız kalamaz. Bu bağlamda Davutoğlu, siyasal sınırlara saygılı olduğunu, fakat bunların bölgedeki kültürel sınırları belirlemediğini vurgulayarak insani açıdan Halep ile Van arasında ayrım yapmadığını söyledi.

İdealler, Gerçekler ve Boy Aynası

İnsanî dış politika her zaman kulağa hoş gelen bir söylem olmuştur. Fakat hiçbir ülke kendi dış politikasını ve ulusal çıkarlarını başka yerlerdeki halkların acılarını dindirmek üzerine inşa etmez. Bu nedenle Davutoğlu’unun vizyonuna temkinle yaklaşmak gerekir. “Dinlerken hoşa giden ve heyecan veren bu söylemlerin uygulanabilirliği nedir?” sorusunu kendimize sormalıyız. Çünkü Davutoğlu küresel bir kurtarıcı değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanıdır. Bu bağlamda üstlendiği sorumluluklar kendi vatandaşlarına karşıdır. Bu nedenle de Van ile Halep arasında ciddi bir fark vardır. Bu farkı dikkate almadan dış politika yürütmek belki insani olabilir ama siyasal olarak rasyonel olmaz. Böyle bir vizyonu çeşitli açılardan eleştirmek mümkündür.

(1) Aşırı ve basitleştirilmiş bir iyimserlik: Dünyayı mazlumlar ve zalimler arasında bölünmüş bir siyasal alan olarak algılamak, idealist bir iyimserliğin göstergesidir. Çünkü bu yaklaşıma göre doğru, ahlaklı, vicdanlı ve insanî olanı yaparsanız siyaseten de doğru olanı yapmış olursunuz. Oysa uluslararası politikada ahlaken doğru olanla siyaseten doğru olan her zaman örtüşmez. Her zaman ve her yerde mazlumun hakkını arama politikası kendi gücünüzü tüketeceği için istenen amaca da ulaşamaz.

Mazlumlar ve zalimler dünyası zaten gerçek de değildir. Liderler politikalarını gerekçelendirmek için bu tür söylemler kullanırlar. Örneğin 11 Eylül sonrası George W. Bush da kendi maceracı politikalarını gerekçelendirirken tarihsel bir dönüm noktasında bulunduğumuzdan ve “iyi” ile “şeytan” arasındaki bir mücadeleden söz ediyordu. Gerçekte ise, uluslararası alanda siyasal çıkar çatışmaları vardır ve birisi için mazlum olan diğeri için zalim olabilir. Bu tamamen nereden baktığınıza bağlıdır. Kimilerinin teröristi başka kimileri için özgürlük savaşçısı olabilir. Burada, masumları öldüren terörist mi zalim, yoksa insanları çaresiz bırakarak terörizmin kucağına itenler mi? Bu soruların basit bir cevabı olmadığı için dış politikanızı böyle bir ayrıma da dayandıramazsınız. Nihai kertede önemli olan, öyle ya da böyle kendinize göre bir şekilde tanımladığınız kendi ulusal çıkarınızdır.

Gerçek hayatta “mazlumlar”, kaybedenler ve güçleri yetmediği için insanlık vicdanına sığınarak başkalarından yardım bekleyenlerdir. Hep güçsüzlerin ve acı çekenlerin yanında olarak Türkiye’nin güç ve etkinliği nasıl artırılabilir? Uluslararası politika acımasız bir sahnedir ve kurallara uygun hareket etmeyenleri tarihin tozlu sayfalarına gömer. Bu sahnedeki temel kural da güçlü olmak ve gücüne göre politikalar izlemektir. Pek çok ülke ve medeniyet, bunu acı deneyimlerle öğrenmiştir.

Bu nedenle, Davutoğlu’nun insanî vicdanı, ulusal çıkarın da önüne geçiren yaklaşımına siyaseten temkinle yaklaşmak gerekir. Çünkü tüm bu politikaları izlerken dayandığınız ve tükettiğiniz kaynaklar, kendi ulusunuzun kaynaklarıdır. Öyleyse sizden beklenen, kendi ulusunuzu ve çıkarlarını öncelikli kılan bir politika izlemenizdir.

Davutoğlu’nun söylemleri aslında idealizmin en somut örneklerini içeriyor. Bunlar arasında en göze çarpanı, Türkiye’nin bölge halklarına karşı tarihsel sorumlulukları olduğu iddiasıdır. Oysa bölge halkları, bıçak kemiğe dayandığında her koyunun kendi bacağından asıldığını 20. yüzyılın başlarında hem Balkanlarda hem de Ortadoğu’da tekrar tekrar gördü. Dolayısıyla Türkiye’nin hiç kimseye karşı tarihsel bir borcu bulunmamaktadır ve ayrıca Türkiye, kurtarıcı misyonu üstlenebilecek bir ülke de değildir. Çıkarları ve koşullar gerektirdiği oran ve ölçüde bu tür politikalar izleyebilir, ama asla genel bir ilke olarak değil.

Uluslararası politikanın özü güç mücadelesidir ve izlediğiniz politikalar, gücünüze güç katmıyorsa, sadece insani gerekçelerle izlenemez. Çünkü o zaman vicdan sahibi fakat güçsüz bir ülke, yani Davutoğlu’nun deyimiyle aciz olursunuz.

(2) Varlığını hissettirerek güçlü olmak: Davutoğlu’nun yaklaşımına göre varlığı en fazla hissedilen ülkeler güçlüdür. Türkiye de bu yolla bir güç imajı yaratmaya çalışıyor. Fakat olabildiğince fazla ülkeyle ilişkiye girmek ve her coğrafyadaki sorunlara müdahil olmak gerçekten güç yaratır mı? Yoksa bunlar sadece elinizdeki gücün birer yansıması mıdır? Bence varlığın hissedilmesi gücün bir sonucu ve yansımasıdır, bu yolla güç elde edilebileceğine dair bir argüman açıklanmaya muhtaçtır. Fakat bu politikaların gücü azaltabileceğine dair argümanlar bulunabilir.

Her coğrafyada varlığını hissettirme çabası, Paul Kennedy’nin “emperyal aşırı genişleme” (imperial overstretch) ikilemine düşerek eldeki gücü yaymanıza ve gücünüzün etkisini kaybetmesine de neden olabilir. Bu tür politikalar, Türkiye’nin mevcut kapasitesiyle bir odaklanma sorunu yaşamasına yol açabilir. Türkiye kapasitesindeki bir ülkenin daha odaklanmış bir dış politika izlemesi beklenir. Afrika’dan Latin Amerika’ya, Asya ve Avrupa’ya uzanan dış politikaları ve dış temsilcilikleri, bir süre sonra Türkiye’nin gücünün sınırlarının hissedilmesine neden olacaktır. Türkiye kendi kapasitesine uygun kapsam ve ölçekte politikalar izlemelidir. Son aşamada ölçek sonsuza kadar büyütülemez ve bir sınırı vardır.

(3) Ölçek büyütmenin sınırı: Davutoğlu küresel bir güç vizyonuyla dış politika oluşturmaya çalışıyor. Onu dinlerken, küresel bir süpergücün dışişleri bakanını dinlediğiniz hissine kapılıyorsunuz. Fakat bu politikaları yürütebilecek küresel güç bizde var mı? Davutoğlu, Türkiye’nin ölçek büyüttüğünü, bunun sonucunda tarihin Ankara’da aktığını ve Türkiye’nin küresel politikaların merkezinde yer aldığını iddia ediyor. Küresel güçlerin de bunun farkında olduğunu söylüyor.

Ölçek gerçekten de büyüyor ve Türkiye diğer ülkeler tarafından daha ciddiye alınıyor. Fakat bu, Türkiye’nin küresel bir güç merkezi olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin önemli bir bölgesel güç olduğunu unutmadan politika üretmek gerekiyor. Bence burada, ölçek büyüten Türkiye’nin kendisini dev aynasında görme gibi bir sorunu var. Kendimizi dev aynasında değil ama boy aynasında görmeye çalışmalıyız. Buradaki boy aynası ise eleştirilerdir. Dolayısıyla yapıcı eleştirilere kulak vermek gerekir.

(4) Eleştirileri eleştirmek: Davutoğlu, kendi vizyonuna katılmayanları kötü niyetlilik ve dar görüşlülükle de suçladı. Bu kişilerin pasif dış politikaları savunan oryantalistler olduğunu belirterek, eleştirileri, başarısızlık isteyen insanların çabaları olarak niteledi. Birilerinin sanki Türkiye’nin başarısız olması için fırsat kolladığını belirtti. Bu iddialar kısmen doğru da olabilir. Fakat eleştirilerin bir kısmı da, Türkiye’nin ayaklarını yerden kesmeden politika üretmesine yönelik iyi niyetli uyarılardır. Bu uyarılar, radikal değişim ve ölçek büyütme gibi bir amaç taşıyan her politikanın dikkate alması gereken eleştirilerdir. Çünkü vizyoner insanların karşı karşıya kaldığı bir risk de gerçeklerden kopmalarıdır. İyi niyetli olan kimse, Davutoğlu vizyonunun başarısız olmasını isteyemez. Oysa yapıcı eleştirileri dikkate almayan vizyoner dış politika, frenleri patlamış ve yokuş aşağı giden bir kamyon gibidir. Nerede duracağını bilemez. Onu frenleyecek gerçekçi eleştirilere ihtiyacı vardır.

İnsanî ve vicdanî dış politikaları savunanlar, kendilerini eleştirilere kapatırlarsa sürekli kendini teyit eden yanlış bir yola farkında olmadan da girebilirler. Çünkü kullandıkları söylem ahlaken doğrudur ve kimsenin insan olarak reddedemeyeceği fikirler içerir. Asıl risk de tamamen haklı ve doğru olduğumuzu düşünmeye başladığımız bu noktada başlar.

Risk almaya hazır ve istekli gruplar, kendilerini dışarıya kapadıklarında çok hata yaparlar. Aslında Davutoğlu, bunların riskli politikalar olduğunu kendisi de kabul ediyor. Riskli politikalar, her türlü alternatifi dikkate almak zorundadır. En kötü senaryo ve olasılıkları dikkate almadan risk alırsanız, kötü sonuçlarla yüzleşir ve amacınıza ulaşamazsınız. Bence Davutoğlu ve ekibinin eleştirilere bu gözle, birer katkı ve uyarı olarak yaklaşması daha sağlıklı olacaktır.

Başarılı Bir Dış Politika

Güç kaygılarını yok sayan ve reddeden yaklaşımlar geçmişte denendi ve başarısız oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gücü ve güç mücadelelerini önemsemeyerek, insanî ve ahlakî politikalarla barışın sağlanabileceğini düşünenler oldu. Sonuçta İkinci Dünya Savaşı ortaya çıktı. Çünkü bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Bizim iyi niyetli ve insancıl olmamız ne yazık ki yetmiyor. Uluslararası politika, eğer herkes aynı yaklaşıma sahip olsaydı iyi niyet ve insaniyet üzerine inşa edilebilirdi. Bu bağlamda insancıl yaklaşımlarımızı bir zafiyet olarak görenler, bizi istedikleri sorunların içine çekerek gücümüzü tüketmemizi sağlayabilir.

Davutoğlu’nun konuşmasındaki vicdan ve insaniyet vurgusu toplantının ana teması olan “İnsanî Diplomasi”den de kaynaklanmış olabilir. Fakat gözlemlerimiz, Davutoğlu’nun konuşmasını konferans temasına uydurmaya çalışmadığını ve samimi olduğunu gösteriyor. Bu da, dış politikanın temel siyasal zemini olarak ulusal çıkarı alan bir yaklaşımdan, insanı ve vicdanı temel alan bir yaklaşıma geçildiği izlenimi doğuruyor. Yani Türkiye, aslında batıdan uzaklaşmıyor ve eksen kayması yaşamıyor, fakat dış politikasına temel oluşturan zemin kayıyor ve değişiyor. Bu bağlamda doğan yeni riskler nedeniyle, bu politikaların başarılı olabilmesi için kendisine yönelik eleştirileri ciddi bir şekilde dikkate alması gerekiyor.

İnsani çıkarları ulusal çıkarların önüne yerleştirmek kulağa hoş gelen bir söylem, fakat eğer insanların kendi ellerinizle yarattığınız beklentilerine cevap veremezseniz o zaman da yalnızlaşır ve kendi gücünüzü kısıtlarsınız. İnsanlığı kurtaracak güç, bugün Türkiye bir yana süper güçlerde bile bulunmamaktadır. Bu bağlamda, “nerede insani bir sorun varsa biz bir taraf olarak oradayız” politikası ahlaken ayakta alkışlanması fakat siyaseten dikkatle yaklaşılması gereken bir politikadır. Tarih, risk alanları yazar; ama başarılı olanlarla olamayanlar çok farklı tarihsel kategorilerde yer alır.

Yazar: Haluk ÖZDEMİR

3 Ocak 2013

Kaynak

 

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir