istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Devletin Anatomisi | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Devletin Anatomisi

Devlet Ne Değildir?

Devlet neredeyse evrensel olarak topluma hizmet kurumu olarak görülür. Bazı teorisyenler Devleti toplumun ideal örneği olarak yüceltirler; başkaları onu toplumsal amaçları gerçekleştirmenin –çoğu zaman etkin olmasa da- uygun bir organizasyonu olarak görürler; fakat bunların hemen hemen hepsi devlete insanoğlunun amaçlarını gerçekleştirmenin zorunlu bir aracı olarak, “özel sektör”ün karşısında yer alan ve kaynaklara ilişkin rekabette genellikle kazanan bir araç olarak bakarlar. Demokrasinin yükselişiyle birlikte, Devletin toplumla özdeşleştirilmesi ikiye katlanmıştır;  o kadar ki, aklın ve sağduyunun hemen hemen her ilkesini ihlal eden “biz devletiz” gibi duygu ifadelerini duymak olağan hale gelmiştir. (Bu bağlamda) işe yarayışlı olan “biz” kollektif terimi, siyasi hayatın gerçekliğine ideolojik bir kılıf giydirilmesini mümkün kılmıştır. Eğer “biz devlet” isek, bir devletin bir bireye yaptıgı her şey sadece adil değil fakat aynı zamanda o birey bakımından “gönüllü”dür de. Eğer devlet, bir grubun yararına olarak başka bir grubu vergilemek yoluyla bedelinin karşılanması kaçınılmaz olan devasa bir kamu borçlanmasına gitmişse, bu külfetin gerçek niteliği “bunu kendimize borçluyuz” demek suretiyle gözlerden saklanır; eğer devlet bir kişiyi zorla askere alır veya onu muhalif görüşünden dolayı hapse atarsa, o zaman o kişi “onu kendisine yapmakta”dır ve dolayısıyla yanlış olan hiçbir şey yapılmamıştır. Bu akıl yürütme tarzına göre, Nazi hükümetinin öldürdüğü hiçbir Yahudi öldürülmüş değildi, onlar aslında “intihar etmiş”lerdi, çünkü onlar (demokratik olarak seçilmiş olan) hükümet idiler ve dolayısıyla hükümetin onlara yaptığı her şey kendileri bakımından gönüllü idi. Bu noktayı açıkça belirtme itiyacı duymasalar da, insanların çok büyük bir kısmı bu safsatayı az veya çok kabul ederler.

Öyleyse, üstüne basa basa belirtmeliyiz ki “biz” “devlet” değiliz; devlet de “biz” değildir. Devlet halkın çoğunluğunu doğru anlamda “temsil” de etmez (1). Fakat öyle olsaydı ve halkın yüzde 70’i geri kalanyüzde 30’u öldürmeye karar verseydi bile, bu yine de boğazlanan azınlığın gönüllü intiharı değil, fakat cinayet olurdu (2). Hiçbir organizmacı benzetmenin, “hepimiz birbirimizin parçasıyız” gibi hiçbir alakasız, nahoş sözün bu temel gerçeği karartmasına izin verilmemelidir.

Şu halde, Devlet eğer “biz” değilse, karşılıklı problemleri çözmek için bir araya gelen “insan ailesi” değilse, bir cemiyet toplantısı veya sosyal klüp değilse, o zaman nedir Devlet? Kısaca,  Devlet toplumun içinde yer alan ve belli bir toprak üzerinde güç ve şiddet kullanımı konusunda tekel iddiasında bulunan bir örgüttür; devlet özellikle de toplumdaki, gelirini gönüllü katkılardan veya sunduğu hizmetlerin bedelinden değil de cebir yoluyla elde eden  yegane örgüttür. Başka bireyler ve kurumlar kendi gelirlerini mal ve hizmet üretimiyle ve bu mal ve hizmetlerin başkalarına barışçı bir şekilde ve gönüllü satımı yoluyla elde ederken, Devlet kendi gelirini cebri yoldan, yani hapishane ve süngü kullanarak veya bunlarla tehdit ederek elde eder (3). Gelirini elde etmek için güç ve şiddete başvuran Devlet genellikle daha da ileri giderek tek tek vatandaşlarının başka eylemlerini de düzenler ve emreder. Yeryüzündeki gelmiş geçmiş bütün devletler hakkındaki basit gözlemin bu iddia için yeterli bir kanıt olduğunu herkes anlayabilir.

Devlet Nedir?

İnsan dünyaya çıplak gelmiştir ve tabiatın ona verdiği kaynakları alıp onları kendi isteklerinin tatmini ve kendi hayat standardını iyileştirmek için kullanılabilecek kaynaklar biçimine nasıl (örneğin, “sermaye”ye yatırım yaparak) dönüştüreceğini öğrenmek için aklını kullanmaya ihtiyaç duyar. İnsanın bunu yapabilmesinin yegane yolu, aklını ve kaynakları dönüştürme (“üretim”) ve bu ürünleri başkalarının yarattığı ürünlerle mübadele etme enerjisini kullanmasıdır. İnsanoğlu, gönüllü, karşılıklı mübadele süreci yoluyla üretkenliğin ve dolayısıyla mübadeleye katılanların hepsinin hayat standartlarının muazzam ölçüde artabileceğini keşfetmiştir. Dolayısıyla, insanın varlığını sürdürebilmesinin ve zenginliğe kavuşmasının yegane “tabii” yolu aklını ve üretim-ve-mübadele sürecine girmek üzere enerjisini kullanmasıdır. İnsan bunu, önce doğal kaynakları bulmak ve sonra (Locke’un söylediği gibi, “kendi emeğini katarak”) onları kendi bireysel mülkü haline dönüştürmek ve sonra da bu mülkü başkalarının aynı şekilde elde edilmiş mülküyle mübadele etmek suretiyle yapar. Bundan dolayı, insan tabiatının gereklerinin emrettiği sosyal yol “mülkiyet hakları”nın ve bu hakların devrine veya mübadelesine dayanan “serbest piyasa”nın yoludur. Bu yol marifetiyle insanlar kıt kaynaklar üzerinde mücadele etmenin “vahşi” yöntemlerinden nasıl kaçınacaklarını öğrenmişlerdir. Böylece, A’nın bu kaynakları ancak B’nin pahasına elde etmesinin yerini, onları barışçı ve uyumlu üretim ve mübadelede yoluyla muazam miktarlarda çoğaltmak almıştır.

Büyük Alman sosyologu Franz Oppenheimer zenginlik elde etmenin birbiriyle bağdaşmayan iki yolunun var olduğunu belirtmiştir: Biri yukarıda işaret ettiğimiz üretim ve mübadele yoludur ki o buna “iktisadi yöntem” diyor. Diğer yol ise daha basittir; başkasının mal ve hizmetlerine güç ve şiddet yoluyla el koymaktır. Bu tek taraflı bir müsadere yolu, başkalarının mülkünü çalma yöntemidir. Oppenheimer buna zenginlik elde etmenin “politik yöntem”i demiştir. Açıktır ki, üretimde aklın ve enerjinin barışçı kullanımı insanoğlu için “doğal” olan yoldur: insanın yeryüzünde varlığını idame ettirmesinin ve refahının yolu. Yine aynı derecede açıktır ki, cebre dayanan sömürücü yöntem doğal hukuka aykırıdır; bu yol ürretime katkıda bulunmak yerine onu eksilten, asalaklık yoludur. “Siyasi yöntem” üretilenleri asalak ve tahripkar bir birey veya gruba geçirir; ve bu geçirme hem üretenlerin sayısını azaltır, hem de üreticinin kendi varlığını sürdürmeye yetecek miktardan fazlasını üretme güdüsünü  zayıflatır. Ne var ki, uzun vadede, kendi arz kaynağını azaltmak veya ortadan kaldırmak suretiyle, soyguncu kendi varlığını sürdürmesinin de temelini tahrip eder. Ama sadece bu da değil, yağmacı kısa vadede de kendisinin bir insan olarak sahici doğasına da karşı hareket etmektedir.

Şimdi “Devlet nedir?” sorusunu daha tam olarak cevaplayacak bir konuma geldik. Devlet, Oppenheimer’ın ifadesiyle, “siyasi yöntemin örgütlenmesi”; yani, yağmacı sürecin belli bir ülke üzerinde sistemli hale getirilmesidir (4). Suç ara sıra ortaya çıkar ve olacağı kesin değildir; asalaklık ise kısa ömürlüdür ve cebre dayanan asalaklık yolu mağdurların direnişiyle her zaman kesilebilir. Devlet özel mülkiyetin yağmalanmasının yasal, düzenli ve sistematik bir kanalını sağlar; o toplumdaki asalak zümreye garantili, güvenli ve nispeten “barışçı” can kurtaran halatı sunar (5). Üretim yağmadan her zaman önce geldiğinden, özgür piyasa Devlete takaddüm eder. Devlet asla bir “toplum sözleşmesi”yle yaratılmış değildir, o her zaman fetih ve sömürüyle doğmuştur. Klasik paradigma şudur: Yağmanın süresini uzatmak, onu daha güvenli hale getirmek ve daha huzurlu bir ortama kavuşmak için sürekli bir yıllık haraç karşılığında istila ettiği kabilenin yaşamasına ve üretmesine izin vererek eskiden beri icra ettiği başka bir kabileyi yağmalama ve öldürme işine son veren istilacı bir kabile(6). Bir Devletin doğmasının bir yöntemi şu şekilde örneklenebilir: Güney Ruritania’nın tepelerindeki bir haydut grubu  ülke üzerinde fiziki kontrolü elde etmeyi başarır ve sonunda haydutların reisi kendisini “Güney Ruritania’nın egemen ve bağımsız yönetiminin Kralı” olarak ilan eder; ve eğer o ve adamları bu yönetimi bir müddet ayakta tutabilecek güce sahip iseler, işte al sana “milletler ailesi”ne katılan yeni bir Devlet; böylece eski haydut liderleri de ülkenin hukuki/meşru yöneticilerine dönüşmüş olurlar.

Devlet Kendini Nasıl Sürdürür?

Devlet bir kere kurulunca, hakim grubun veya “kast”ın problemi yönetimlerini nasıl sürdürecekleri olur (7). Onların modus operandi’si güç olurken, temel ve uzun vadeli problemi ideolojiktir. Görevde kalabilmek için, her devlet (sadece “demokratik” olanı değil) tebasının çoğunluğunun desteğine sahip olmak zorundadır. Bu desteğin, belirtilmelidir ki, aktif coşku olması gerekmez; o pek ala kaçınılmaz bir tabiat kanununa boyun eğermişçesine pasif bir teslimiyet de olabilir. Fakat bu bir tür kabul (onay) anlamında destek olmalıdır; aksi halde sonunda azınlıkta olan Devlet yöneticilerine halkın çoğunluğunun aktif direnişi daha ağır basabilir. Yağmacılığın üretim fazlasından desteklenmesi zorunlu olduğundan, Devleti kuran sınıfın –tam zamanlı bürokrasinin- ülkedeki oldukça küçük bir azınlık olması gerekir; mamafih, Devlet toplumdaki önemli gruplar arasından elbette müttefikler de satın alabilir. Bundan dolayı, egemenlerin birinci görevi  vatandaşların çoğunluğunun aktif veya teslimiyetçi (uysal) kabulünü garanti etmektir (8), (9).

Şüphesiz, desteği garanti etmenin bir yolu kazanılmış iktisadi çıkarlar yaratmaktır. Bundan dolayı, Kral tek başına hüküm süremez; onun, hükmetmek için gerekli olan, devlet cihazının  -tam zamanlı bürokrasi veya yerleşik asalet gibi- unsurlarına sahip olan hatırı sayılır bir taraftarlar grubunun da var olması zorunludur (10). Fakat bu yine de ancak istekli destekçilerden oluşan bir azınlığı garanti eder, hatta devlet yardımları ve başka ayrıcalıklar sağlama yoluyla destek satın alınması bile çoğunluğun rızasını elde etmeye yetmez. Çoğunluğun rızasının temini için, kendi devletlerinin iyi, akla uygun -en azından kaçınılmaz- ve elbette düşünülebilecek başka seçeneklerden daha iyi olduğuna ilişkin ideolojiye çoğunluğun ikna edilmesi gerekir. “Eentellektüeller”in hayati sosyal görevi bu ideolojinin insanlar arasında teşvik edilmesidir. Çünkü, insan kütleleri kendi fikirlerini yaratmaz veya bağımsız olarak bu fikirlerle düşünmez, fakat entellektüeller topluluğunun kabul edip yaydığı fikirleri pasif olarak takip ederler. Böylece entellektüeller toplumdaki “kanaat-oluşturucular”dır. Kanaatleri şekillendirmek de Devletin en çaresizce ihtiyaç duyduğu şey olduğundan, Devlet ile entellektüeller arasındaki kadim ittifakın temeli de açık hale gelmektedir.

Devletin entellektüellere ihtiyacı olduğu açıktır; açık olmayan, entellektüellerin niçin Devlete ihtiyaç duyduklarıdır. Basit bir şekilde söylemek gerekirse, entellektüelin geçimi serbest piyasada hiçbir zaman garanti değildir; entelektüelin insan kütlelerinin değer ve tercihlerine bağımlı olması kaçınılmazdır; kütlelerin karakteristik özelliği ise onların genellikle entelektüel meselelere ilgi duymamalarıdır. Oysa, Devlet entellektüellere Devlet cihazı içinde güvenli ve daimi bir mevki –ve dolayısıyla güvenli bir gelir ve saygın bir statü- sunmaya isteklidir. Çünkü, entellektüeller artık bir parçası haline geldikleri Devlet yöneticileri için yerine getirdikleri önemli fonksiyon karşılığında cömertçe ödüllendirileceklerdir (11).

Devletle entellektüeller arasındaki ittifak ondokuzuncu yüzyılda Berlin Üniversitesi’ndeki profesörlerin “Hohenzollern Sarayının entelektüel muhafızlığı”nı kurma iştiyakında sembolleşmişti. Günümüzde, seçkin bir Marxist bilginin, Profesör Wittfogel’in eski Şark despotizmine ilişkin eleştirel incelemesi hakkındaki ufuk açıcı yorumunu hatırlayalım: “Profesör Wittfogel’in o kadar keskin bir şekilde saldırdığı uygarlık, şairleri ve bilginleri memurlara dönüştürebilen bir uygarlıktı” (12). Sayısız örnekler arasından, devletin şiddet-kulanan ana kolunun –ordunun- hizmetindeki (13) strateji “bilimi”nde son zamanlarda meydana gelen gelişmeleri zikredebilirim. Başka bir saygın kurum da, yönetenlerin  kendilerinin ve seleflerinin yapıp ettikleri hakkındaki kendi görüşlerini yansıtmaya adanmış olan resmi veya “saray” tarihçiliğidir (14).

Devlet ve onun aydınlarının tebalarını kendi yönetimlerini desteklemeye ikna ve teşvik eden çok çeşitli argümanlar geliştirilmiştir. Bu argümanların başlıcaları şöyle özetlenebilir: (a) Devlet yöneticileri büyük ve hikmetli adamlardır (onlar “ilahi hakka dayanarak” yönetirler, onlar insanların seçkinleridir; onlar “bilimsel uzmanlar”dır), iyi fakat basit tebaadan çok daha büyük ve bilgedirler; ve (b) büyük bir devlet tarafından yönetilmek kaçınılmazdır, mutlak olarak zorunludur ve devlet çökmesi halinde ortaya çıkacak tarife gelmez kötülüklerden çok daha iyidir. Kilise ile Devletin birliği bu ideolojik aygıtların en eski ve en başarılı olanlarından biridir. Hükümdar  ya Tanrı tarafından kutsanmıştı ya da -birçok Doğu despotizminin mutlak yönetimi durumunda- Tanrı’nın kendisiydi; bundan dolayı, onun yönetimine her direniş küfür olurdu. Devletlerin dinsel yanı halkın desteğini, hatta hükümdarlara tapınmayı sağlamanın temel entelektüel işlevini yerine getiriyordu (15).

Başka bir başarılı aygıt, alternatif yönetim sistemlerinden veya yönetimin olmamasından korkuyu aşılamaktı. Halihazırdaki yöneticilerin yurttaşların en fazla minnettar olmalarını gerektiren elzem bir hizmeti, suçlulara ve çapulculara karşı koruma hizmetini sundukları ileri sürülürdü. Aslında, kendi yağma tekelini korumak için, Devlet özel ve sistematik olmayan suçları asgari düzeyde tutmayı önemli görmüş, kendisini koruma konusunda daima kıskanç olmuştur. Devlet başka devlet yöneticilerinden korkmayı aşılamada da son yüzyıllarda özellikle başarılı olmuştur. Dünyanın kara parçaları Devletler arasında parsellenmiş olduğundan, Devlete ilişkin temel doktrinlerden biri, kendisini yönettiği ülkeyle özdeşleştirmek idi. İnsanların çoğu kendi yurtlarını sevme eğiliminde olduğu için, bu yurdun ve onun halkının devletle özdeşleştirilmesi, doğal yurtseverliği Devlet’in bir avantajına dönüştürmenin araçlarından biri olmuştur. Eğer “Ruritanya” “Waldavya”nın saldırısına uğrarsa, Devletin ve onun aydınlarının ilk işi, bu saldırının yönetici zümreye değil de gerçekte onların kendilerine yapılmış olduğuna Ruritanya halkını ikna etmek olurdu. Böylelikle, yönetenler arasındaki bir savaş halklar arasındaki bir savaşa dönüştürülür ve her bir halk yönetenlerin kendilerini savunduğu zehabına kapılarak kendi yöneticilerini savunmaya başlardı. Bu “milliyetçilik” aygıtı Batı medeniyetinde ancak son yüzyıllarda başarılı olmuştur; halkların savaşları muhtelif soylu grupları arasında cereyan eden, kendileriyle ilgisiz savaşlar olarak gördükleri dönemler çok uzak değildir.

Devlet yüzyıllar boyunca birçok ve zekice ideolojik araç kullanmıştır. Mükemmel bir araç gelenektir. Bir Devlet ne kadar uzun süre ayakta kalmışsa bu araç da o kadar güçlü olmuştur; çünkü o zaman X Hanedanının veya Y Devletinin arkasındaki yüzyıllara dayanan geleneğin ağırlığına sahip görünür (16). Sonuç olarak, kişinin atalarına duyduğu saygı onun kadim yöneticilerine tapınmasının kurnazca bir aracından başka bir şey olmamaktadır. Devlet için en büyük tehlike bağımsız entellektüel eleştiridir; bu eleştiriyi bastırmanın en iyi yolu, her bağımsız sesi, her şüpheci çıkışı eleştirenin atalarının hikmetine yaptığı bir saygısızlık olarak yaftalamaktır. Başka bir etkili ideolojik güç bireyi aşağılamak ve bir bütün olarak toplumu yüceltmektir. Çünkü, belli bir yönetim çoğunluğun zımnî onayına sahip olduğundan, ona yönelik herhangi bir ideolojik tehdit  ancak bir veya birkaç bağımsız düşünceli bireyden kaynaklanabilir. Yeni fikrin, çok nadiren de yeni eleştirel düşüncenin, küçük bir azınlık görüşü olarak ortaya çıkması zorunludur; bundan dolayı, Devlet, kitlenin görüşlerine karşı çıkan her görüşü alaya almak suretiyle, onu daha başlangıçta engellemek zorundadır. “Yalnızca kardeşlerinizi dinleyin” veya “topluma uyun” sloganları böylece bireysel muhalefeti bastırmanın ideolojik silahları haline gelir (17). Bu gibi tedbirler sayesinde, kitleler hiçbir zaman İmparator’larının çıplak olduğunu öğrenemeyeceklerdir (18). Devlet için kendi yönetimini kaçınılmaz görünmesi de önemlidir; onun saltanatından hoşlanılmasa bile, o zaman bu pasif bir tutumla karşılanacaktır. Bir yöntem de, bireysel irade özgürlüğüne karşıt olarak, tarihsel determinizmi teşvik etmektir. Eğer bizi X Hanedanı yönetiyorsa, bu Tarih’in Amansız Yasaları’nın (veya İlahi İrade’nin yahut Maddi Üretim Güçleri’nin) böyle emretmiş olmasından ve zavallı bireyler bu kaçınılmaz kaderi değiştirmek için hiçbir şey yapamayacaklarından dolayı böyledir. Devlet için keza tarihe ilişkin her türlü fesat (konspirasi) teorisinden hazzetmemeyi tebaasına aşılamak da önemlidir; çünkü fesat arayışı tarihsel kötülükler için saikler ve sorumluluk isnadı arayışı anlamına gelir. Bununla beraber, Devletin veya saldırgan savaşın dayattığı herhangi bir despotluğa eğer Devlet yöneticileri değil de esrarıengiz veya herkesin idrak edemeyeceği “sosyal güçler” yahut dünyanın mükemmellikten uzak oluşu sebep olmuşsa veya bir şekilde herkes sorumluysa (bir slogan “Biz Hepimiz Katiliz” diyor), o zaman insanların (halkın) bu gibi kötülüklere öfke duymak veya bunlara karşı çıkmak için hiçbir nedeni olmaz. Ayrıca, “fesat teorileri”ne her saldırı, tebaanın Devletin despotik uygulamalara girişmek için her zaman ileri sürdüğü “genelin iyiliği” gerekçelerine inanacak kadar saf hale gelemesini sağlar. Oysa, bir “fesat teorisi”  Devletin ideolojik propogandasından halkın şüphe etmesine neden olmak suretiyle sistemi sarsabilir.

Tebayı Devletin iradesine bağlamanın başka bir güvenli ve samimi yöntemi insanlarda suçluluk duygusu aşılamaktır. Özel refahtaki her artış “vicdansız açgözlülük”, “maddecilik” veya “aşırı servet” olarak; kar elde etme “sömürü”, “tefecilik” olarak; karşılıklı yarar getiren mübadele ise “bencillik” olarak lanetlenebilir;  böylikle de özel sektörden “kamu sektörü”ne daha fazla kaynak aktarılması sağlanmış olur. Suçluluk aşılama insanları tam da bunu yapmaya daha hazır hale getirir. Çünkü, tek tek kişeler “bencil tamah”a teslim olurken, Devleti yönetenlerin mübadele yöntemini kullanmamaları onların daha yüksek ve asil davalara adandıklarının işareti olarak görülür; başka bir deyişle, asalak yağmacılık barışçı ve üretken çalışmaya nispetle ahlaki ve estetik olarak yüce bir haslet haline gelir.

Bugünkü daha dünyevi (secular) çağda, Devletin ilahi hakkının yerini yeni bir tanrı almıştır: Bilim. Devlet yönetiminin artık ultrabilimsel olduğu, uzmanların planlamasına dayandığı ilan edilmektedir. Fakat “akıl”a önceki yüzyıllardan daha fazla atıfta bulunulurken, bu bireyin sahici aklı ve onun hür iradesini kullanması olmayıp hala kollektivist ve deterministtir; hala genel toplamları ve pasif tebaanın yöneticileri tarafından cebri manipülasyonunu ima etmektedir.

Bilimsel jargonun gitgide daha fazla kullanılması Devlet’in aydınlarının Devletin hükümranlığı için gerçeğin üstünü örten gerekçeler uydurmalarına izin vermiştir ki bunu daha sade bir çağın insanları ancak istihza ile karşılarlardı. Yaptığı soygunu, gerçekte mağdurlara yardım ettiğini söyleyerek haklı gösteren bir soyguncu çok az yeni taraftar bulurdu; ama Keynezyen denklemlerle ve “çoğaltan etkisi”ne yapılan etkileyici atıflarla süslenince bu teori ne yazık ki daha ikna edici hale gelmektedir. Sağduyuya saldırı işte bu şekilde ilerler ve her dönem bu işi kendi tarzında yapar.

İdeolojik destek kendisi için hayati olduğundan, Devlet bu şekilde aralıksız olarak halkı “meşruluk”la etkilemeye, faaliyetlerini basit haydutlarınkilerden ayrıştırmaya çalışacaktır. Onun sağ duyuya saldırılarının kararlılığı tesadüf değildir, çünkü Mencken’in parlak bir şekilde ifade ettiği gibi:

Ortalama insan, başka konulardaki hataları ne olursa olsun, en azından devletin kendisinin ve hemcinslerinin genelinin dışında bir şey olduğunu; onun ayrı, bağımsız ve ancak kısmen kendi kontrolü altında olan düşman bir güç olduğunu  ve kendisine büyük zarar verebileceğini açık bir şekilde görür. Devleti yağmalamanın her yerde bir bireyi, hatta bir şirketi yağmalamaktan daha az önemli bir suç olarak görülmesinin hiç önemi yok mudur?… Bütün bunların arkasında yatan şey, inanıyorum ki, devlet ile onun yönettiği halk arasındaki temel karşıtlığın derinden hissedilmesidir. Devlet, bütün halkın ortak işlerini yürütmek üzere seçilmiş olan bir yurttaşlar komitesi olarak değil de, esas itibariyle halkı kendi üyelerinin yararı için sömürmeye adanmış olan, ayrı ve özerk bir  tüzel kişilik olarak anlaşılmaktadır…. Özel bir vatandaş soyulduğunda, değerli bir insan kendi çabasının ve tasarruflarının semerelerinden yoksun kalır; buna karşılık devlet soyulduğu zaman meydana gğelen en kötü şey, belirli hırsızların ve asalakların oynamak için önceden olduğundan daha az paraya sahip olmalarıdır. Onların bu parayı kazanmış oldukları düşüncesi hiç bir zaman kabul görmemiştir; çoğu duyarlı insana böyle bir iddia gülünç gelirdi (19).

Devlet Sınırlarını Nasıl Aşar?

Bertrand de Jouvenel’in dirayetle belirttiği gibi, yüzyıllar boyunca insanlar Devlet yönetimini frenlemek ve sınırlamak için kavramlar oluşturmuşlardır; ama Devlet her defasında aydın müttefiklerini kullanarak bu kavramları, kendi karar ve faaliyetlerine eklenen otomatik meşruluk ve erdem onaylarına dönüştürmeyi başarmıştır. Başlangıçta, Batı Avrupa’da, ilahi egemenlik kavramı kralların ancak ilahi hukuka göre yönetebileceklerini kabul ediyordu; ama onlar bu kavramı her faaliyetleri için otomatik bir ilahi onaya dönüştürdüler. Parlamento egemenliği kavramı mutlak monarşi yönetimi üstünde bir halk freni olarak başladı, ama o da parlamentonun her işleminde mutlak egemen olan Devletin asli unsuru sayılmasıyla sonuçlandı. Sonuç olarak:

Egemenlik teorileriyle ilgili olarak birçok yazar bu kısıtlayıcı araçlardan… biri üstünde çalıştı, ama, sonunda bütün bu teoriler er ya da geç orijinal amacından saptı. Böylece, bunlar İktidara güçlü bir destek – kendisini başarıyla özdeşleştirebileceği görünmez bir egemen- sağlamak suretiyle, onun için sırf birer atlama tahtası olarak işlev görmeye başladılar (20).

Aynısı başka doktrinler için de gerçekleşti: John Locke’da ve Haklar Belgesi’nde kabul edilen bireyin “doğal haklar”ı devletçi bir “iş edinme hakkı” haline geldi; faydacılık özgürlük lehine argümanlar olmaktan çıkıp Devletin özgürlük ihlallerine direnmeya karşı argümanlara dönüştü vd.

Elbette Devlete sınırlar getirmek yolundaki en önemli teşebbüs Haklar Belgesi ve Amerikan Anayasası’nın başka kısıtlayıcı yönleri olmuştur; ama burada devlete getirilmiş olan yazılı sınırlamalar, devletin diğer kuvvetlerinden bağımsız olduğu varsayılan yargı tarafından yorumlanacak temel hukuk haline dönüşmüştür. Bütün Amerikalılar Anayasadaki sınırlamaların  son yüzyılda kararlılıkla gevşetilmesi sürecine aşinadırlar. Fakat Devletin, bir sınırlama aracı olan yargı denetimini zamanla devletin faaliyetlerine ideolojik meşruluk kazandırmanın bir aracına dönüştürmüş olduğunu görme konusunda pek az kişi Profesör Charles Black kadar kavrayışlı olmuştur. Çünkü, yargının “anayasaya aykırılık” kararı devlet iktidarı için güçlü bir fren ise, zımni veya açık bir “anayasaya uygunluk” hükmü de devlet yetkisinin gitgide büyümesinin halk tarafından kabul edilmesinin teşviki lehinde güçlü bir silahtır.

Profesör Black tahliline, “meşruluk”un her devletin ayakta kalması için hayati bir zorunluluk olduğuna, bu meşruluğun devlet ve onun faaliyetlerinin çoğunluk tarafından kabul edildiğini gösterdiğine işaret ederek başlıyor (21). “Devletin üzerine bina edildiği teoriye maddi sınırlamaların dahil edildiği” Birleşik Devletler gibi bir ülkede meşruluğun kabulü özellikle problemlidir. Black’a göre, ihtiyaç duyulan, devletin artan yetkilerinin aslında “anayasaya uygun” olduğuna halkı ikna edebileceği bir araçtır. Yargı denetiminin büyük tarihsel işlevi de bu olmuştur.

Black problemi şöyle tasvir ediyor:

(Devlet için) en büyük tehlike; güçle, ataletle veya çekici ve hemen ulaşılabilir bir alternatifin yokluğuyla uzun süre desteklenmiş olmasına rağmen, devletten hoşnutsuzluğun ve zulüm duygusunun halk arasında yayılması ve bizatihi devletin ahlaki otoritesini yitirmesi tehlikesidir. Sınırlı yetkileri olan bir devlete bağlı olarak yaşayan hemen hemen herkes er yada geç kişisel olarak devletin yetkisinin dışında veya devlete pozitif olarak yasaklanmış olan bir devlet faaliyetine maruz kalacaktır. Anayasada zorunlu askere alınma konusunda hiçbir şey bulamasa da, kişi zorla askere alınır… Devletin, kızına kiminle evlenebileceğini söyleme hakkına sahip olmaması gibi, kendisine ne kadar buğday yetiştirebileceğini söyleme hakkına da sahip olmadığına inanmasına ve bazı saygın hukukçuların da böyle düşündüğünü bilmesine rağmen, bir çiftçiye ne kadar buğday yetiştirebileceği söylenir. Bir kişi ne istediğini söylediği için federal hapishaneye gönderilir ve hücresinde volta atar. .. “Kongre ifade hürriyetini kısıtlayan hiç bir kanun yapamaz.”…. Bir iş adamına ayran için neye ihtiyacı olduğu söylenir.

Tehlike, bu insanların her birinin devletin sınırları kavramını fiili sınırların göze batacak şekilde çiğnendiği gerçeğiyle karşılaştırması ve devletinin meşrulukla ilgili statüsü hakkındaki aşikar sonucu çıkarması kadar gerçektir (22).

Devlet bu tehlikeyi, anayasaya uygunluk konusunda nihai kararı verme yetkisine bir organın sahip olması gerektiğini ve bu organın son tahlilde federal devletin parçası olmasının icah ettiğini ileri sürmek suretiyle bu tehlikeyi bertaraf eder (23). Federal yargının görünüşteki bağımsızlığı, onun yaptıklarını halkın büyük kısmı için neredeyse Kutsal Kitap haline getirmede hayati bir rol oynamış olsa da, yargının devlet aygıtının bir parçası olduğu ve yürütme ve yasama kuvvetleri tarafından atandığı da bir gerçektir. Black bunun Devletin kendi davasının hakimi olması demek olduğunu ve dolayısıyla adil kararlara ulaşmanın temel hukuki ilkesinin ihlal edildiğini kabul etmektedir. O bunun bir alternatifinin de var olmadığını düşünmektedir (24).

Black şöyle devam ediyor:

Şu halde, problem, devletin kendi davasında hakim olduğu itirazının gücünü kabul edilebilir asgari düzeye indirecek karar-verme araçları geliştirmektir. Bunu yapmak suretiyle, ancak, karar-verici kurumun meşrulaştırıcı işleyişinin halkın onayını sağlayabildiği ölçüde, bu itirazın gücünü –teorik olarak hala savunulabilir olsa da (vurgu eklendi)- pratik olarak kaybedeceğini ümit edebilirsiniz (25).

Son tahlilde, Black “bir tür mucize” olarak Devletin kendi davasının değişmez yargıcı olmasında adaletin ve meşruluğun başarısını görmektedir (26).

Kendi tezini Yüksek Mahkeme ile New Deal arasındaki meşhur çatışmaya uygulayan Profesör Black New Deal taraftarı meslekdaşlarını yargısal engellemeyi kınamalarındaki kısa görüşlülüklerinden dolayı şiddetle eleştirmektedir:

New Deal ile (Yüksek) Mahkeme’nin hikayesinin standart biçimi, kendi tarzında titiz olsa da, yanlış noktayı öne çıkarmaktadır…. Bu yaklaşım zorluklar üstünde odaklaşmakta ve meselenin bir bütün olarak aldığı şekli neredeyse unutmaktadır. Sonuçta, … söz konusu engellemeden yirmi-dört ay kadar sonra, terkibine ilişkin kanunda veya daha doğrusu üyelerinde bir tek değişiklik olmadan, Yüksek Mahkeme New Deal’a ve genel olarak da Amerika’daki yeni devlet anlayışına meşruluk damgası vurmuştur (27).

Bu şekilde, Yüksek Mahkeme New Deal’a karşı güçlü anayasal itirazları olan Amerikalıların büyük kısmını susturabilmiştir:

Şüphesiz, herkes tatmin olmuş değildi. Anayasanın laissez-faire’i emrettiği düşüncesi birkaç hayalperest gayretkeşin kalbini hala heyecanlandırmaktadır. Ne var ki, Kongre’nin ulusal ekonomiyi düzenleme konusunda anayasal yetkiye sahip olduğundan şüphe eden artık pek az kişi vardır….

Yüksek Mahkeme’den başka New Deal’a meşruluk verecek hiçbir araca sahip değildik (28).

Black’in de kabul ettiği üzere, devlete anayasal sınır getirmede -nihai yorum yetkisini Yüksek Mahkeme’ye vermek gibi- bariz bir açık olduğunu önceden görmüş olan büyük bir siyasi teorisyen John C. Calhoun idi. Calhoun bu “mucize”den hoşnut değildi, ama o bunun üstünde durmak yerine bu anayasal problemin derin bir analizini yapmayı tercih etti. Devlete İlişkin Ahmaklık adlı eserinde Calhoun Devletin böyle bir anayasanın sınırlarını ihlal etme yönünde bünyevi bir eğilime sahip olduğunu göstermiştir:

Yazılı bir anayasanın elbette birçok ve hatırı sayılır avantajı vardır; ama anayasaya dahil edilmekle korunması amaçlananlara uyulmasını zorlayacak araçları vermeden (vurgu eklendi), devletin yetkisini kısıtlamak ve sınırlamak üzere anayasaya hükümler koymakla yetinmenin büyük ve hakim partiyi yetkilerini kötüye kullanmaktan alıkaymaya yeteceğini varsaymak büyük bir hata olur. Devletin sahipliğini elinde tutanlar, toplumu korumak için devleti gerekli kılan aynı anayasadan dolayı,  anayasanın verdiği yetkilerden yana ve onları sınırlama amaçlı kısıtlamalara karşı olacaklardır…. Küçük veya daha zayıf olan taraf ise, tersine, aksi yönde hareket edecek ve kısıtlamaları hakim taraf karşısında kendilerinin korunması içih hayati göreceklerdir. … Fakat büyük tarafı bu kısıtlamalara uymaya zorlayabilecekleri hiçbir araca sahip olmadıkları yerde onlara kalan yegane çare anayasanın katı yorumlanması olacaktır…. Buna büyük taraf liberal bir yorumla karşı çıkacaktır…. Bu durumda; biri devletin yetkilerini daraltmak diğeri ise onları sonuna kadar genişletmek şeklinde birbirine zıt iki yoruma tarzı ortaya çıkacaktır. Fakat,  bir taraf devletin bütün gücünü elinde bulundururken, diğer tarafın kendi yorumunu uygulamanın bütün araçlarından yoksun olması durumunda, büyük tarafın liberal yorumuna karşı küçük tarafın katı yorumunun fiilen nasıl bir yararı olabilirdi? Böylesine eşitsiz bir yarışta sonucun ne olacağı bellidir. Kısıtlamalardan yana olan taraf etkisizleştirilecektir. Yarışmanın sonucu anayasanın yıkılması…. kısıtlamaların en nihayetinde iptal edilmesi ve devletin sınırsız yetkilere sahip bir niteliğe dönüşmesi olurdu. (29)

Calhoun’un Anayasayla ilgili tahlilini takdir eden az sayıda siyaset bilimciden biri Profesör J. Allen Smith olmuştur. Smith frenler ve dengeler mekanizmasının Anayasaya devlet gücünü sınırlamak amacıyla konduğuna, ama aynı Anayasanın nihai yorumlama yetkisi tekeline sahip bir Yüksek Mahkeme de tesis etmiş olduğuna dikkat çekmiştir. Eğer Federal Devlet eyaletlerin bireysel özgürlüğü çiğnemelerini frenlemek üzere yaratılmışsa, Federal gücü kim frenleyecekti? Smith Anayasa’nın fren ve denge sisteminde devletin hiçbir koluna nihai yorumlama yetkisinin verilemeyeceği görüşünün saklı olduğunu ileri sürmüştür: “Halk düşünüyordu ki, yeni devletin kendi otoritesinin sınırlarını belirlemesine izin verilemez, çünkü izin verilmesi halinde bu Anayasayı değil devleti en üstün hale getirirdi.” (30)

Calhoun’un öne sürdüğü (ve bu yüzyılda Smith gibi yazarların benimsedikleri) çözüm, meşhur “örtüşen çoğunluk” (concurrent majority) doktriniydi. Eğer ülkedeki önemli bir azınlık, özellikle de bir eyalet hükümeti, Federal Hükümet’in yetkilerini aştığına ve kendi hakkına tecavüz ettiğine  inanırsa, bu yetki kullanımını anayasaya aykırı sayıp veto etmek hakkına sahnip olacaktı. Eyalet hükümetlerine uygulandığında, bu teori bir eyaletin yetki alanı içindeki bir Federal kanunun veya kararın “geçersiz sayılması” hakkını tazammun ediyordu.

Teoride, böyle bir anayasal sistem Federal Hükümet’in herhangi bir eyaletin birey haklarına tecavüz etmesini engellerken, eyaletlerin de bireyler üzerindeki aşırı Federal gücü frenlemelerini temin ederdi. Ama,  sınırlamalar şüphesiz halihazırda olduğundan daha etkili olmakla beraber, yine de Calhoun’un çözümünde bazı zorluklar ve problemler vardır. Eğer, esasen, tali grubun kendisiyle ilgili meseleler hakkında haklı olarak bir veto hakkına sahip olması gerekiyorsa, o zaman bu niçin eyaletlerle sınırlı kalsın? Veto yetkisi niçin county’lere, şehirlere, bölgelere de tanınmasın? Ayrıca, çıkarlar sadece bölgesel değildir, aynı zamanda meslekîdir, sosyaldir vs. Fırıncılar, taksi şöforleri ve başka meslekler ne olacak? Onlara da kendi hayatları üstünde bir veto yetkisi tanınması gerekmez mi? Bu bizi, “geçersiz kılma” teorisinin, öngördüğü frenleri, bizatihi devlet kurumlarıyla sınırlı tuttuğu önemli noktasına getirmektedir. Unutmayalım ki, federal ve eyalet hükümetleri, ve onların kolları, hala devlettirler, hala özel vatandaşların çıkarlarından çok kendi devlet çıkarlarıyla yönetilmektedirler. Calhoun’un sistemini aksi yönde işlemekten, federal zulmü eyalet zulmünü durdurmaya çalıştığı zaman veto ederken, eyaletleri kendi yurttaşlarına zulmetmekten engelleyecek olan nedir? Veya eyaletleri federal zulme muvafakat etmekten?… Federal hükümetle eyalet hükümetlerini yurttaşları birlikte sömürmek üzere iki taraf için de kârlı ittifaklar oluşturmaktan alıkoyacak olan nedir? Ve hatta eğer özel meslek gruplarına devlette bir tür “fonksiyonel” temsil tanınacaksa, onları kendileri lehine mali destekler ve başka özel imtiyazlar elde etmek için Devleti kullanmaktan veya kendi üyeleri üzerinde cebri karteller oluşturmaktan ne engeleyecektir?

Kısaca, Calhoun “örtüşme”yle ilgili bu çığır açan teorisini yeterince ileri götürmemektedir: O bunu bireyin kendisine kadar indirmiyor. Her şey bir yana, eğer hakları korunması gereken birey ise, o zaman tutarlı bir muvafakat teorisi birey için veto yetkisini, yani bir tür “oybirliği ilkesi”ni de içermeliydi. “[Devleti] herkesin eşzamanlı rızası olmaksızın faaliyet halinde tutmanın imkansız” olması gerektiğini yazdığı zaman, Calhoun galiba tam da böyle bir sonucu ima ediyordu (31). Fakat bu kabil spekülasyon bizi konumuzdan uzaklaştırmaya başlar, çünkü bu yola girmeleri halinde siyasi sistemleri “Devletler” olarak adlandırmak çok zorlaşır (32). Çünkü, bir bakıma, tıpkı bir eyaletin iptal hakkının mantıken onun ayrılma hakkını ima etmesi gibi, bireyin iptal hakkı da aynı şekilde onun yönetimi altında yaşadığı Devletten “ayrılma” hakkını ima ederdi (33).

Böylece, yetkilerini onlara getirilebilecek her türlü sınırlamanın ötesine taşıma konusunda Devlet dikkat çekici bir maharet göstermiştir. Zorunlu olarak özel sermayenin cebri müsaderesi yoluyla varlığını sürdürdüğü ve genişlemesi özel bireylere ve özel girişime gitgide artan ölçüde tecavüzü zorunlu kıldığı için, Devletin tamamen ve doğası gereği anticapitalist olduğunu vurgulamak zorundayız. Bir anlamda, bizim pozisyonumuz, Devletin halihazırdaki hakim sınıfın –sözümona kapitalistlerin-“icra komitesi” olduğuna ilişkin Marksist ilkenin tersidir. Aslında Devlet –siyasi yöntemin örgütü- “hakim sınıf”ı (daha doğrusu, hakim kastı) oluşturur ve onun kaynağıdır; sahici özel sermayenin daimi düşmanıdır. Bundan dolayı, de Jouvenel’le birlikte şöyle diyebiliriz:

Ancak kendi zamanlarından başkasını bilmeyenler, binlerce yıldır İktidar’ın davranış tarzı hakkında hiç bilgisi olmayanlar, bu usulleri [millileştirme, gelir vergisi vb.]  belirli bazı doktrinlerin eseri olarak görürlerdi. Gerçekte ise bunlar İktidar’ın olağan ifadeleridir ve mahiyetleri bakımından VIII. Henry’nin manastırları müsadere etmesinden hiç de farklı değildirler. Aynı ilke işlemektedir: otorite açlığı, kaynaklara susamışlık. Ve bu operasyonların hepsinde, ganimet paylaştırıcılarının süratle yüceltilmesi dahil, aynı özellikler vardır. İster Sosyalist olsun isterse olmasın, İktidarın daima kapitalist otoritelerle savaş halinde olması ve kapitalistlerin biriktirdikleri zenginliğe el koyması kaçınılmazdır; böyle yapmakla o kendi tabiatının kanununa uyar (34).

Devlet Neden Korkar?

Devlet her şeyden önce kendi iktidarına ve varlığına yönelik temel tehditlerden korkar. Bir Devletin ölümü iki şekilde olur: (a) başka bir devletin onu zaptetmesiyle veya (b) kendi tebasının onu devirmesiyle; kısaca ya savaşla ya da devrimle. İki büyük tehdit olan savaş ve devrim kaçınılmaz olarak Devlet yöneticilerini halk arasında azami propoganda yapmaya teşvik eder. Yukarıda ifade edildiği gibi, aslında kendilerini savundukları inancıyla halkı Devletin savunmasına yönlendirmek amacıyla Devlet her aracı kullanmak zorundadır. Bu düşüncenin aldatıcılığı, “savunma”yı reddedenlere karşı zorla askere almaya başvurulduğu ve böylece onlar Devletin askeri gücüne zorla katıldıkları zaman aşikar hale gelir: Eklemeye gerek yok ki, “kendi” Devletlerinin bu işlemine karşı onlara hiçbir “savunma” hakkı tanınmaz.

Savaşta Devletin iktidarı en uç noktasına çıkar ve barış zamanında direnilmesi mümkün olan bir zulmü veya istibdadı “savunma” ve “olağanüstü durum” sloganları altında halka zorla dayatabilir. Böylece savaş bir Devlete birçok yarar sağlar ve esasen her modern savaş, savaşan halklara artan Devlet külfetlerinin daimi mirasını getirmiştir. Savaş, ayrıca, bir devlete üzerinde kendi güç tekelini yürütebileceği toprakların fethi için cazip fırsatlar sunar. Randolph Bourne “savaş devletin sağlığıdır” diye yazarken elbette haklıydı, ama belirli bir  Devlete savaş sağlık da verebilir ciddi hasar da getirebilir (35).

Devletin esas itibariyle vatandaşlarından ziyade kendisini korumakla ilgilendiği iddiasını şu soruyu sorarak test edebiliriz: Devlet en fazla hangi suç tiplerini takip eder ve cezalandırır, vatandaşlara karşı olanları mı yoksa kendisine karşı olanları mı? Devletin sözlüğündeki en cazip suçlar hemen hemen değişmez bir şekilde kişilik haklarının veya mülkiyetin ihlalleri  olmayıp, “vatana ihanet”, bir askerin düşmana katılması, askerlik için kaydolmamak, yıkıcılık veya yıkıcı fesat, yöneticilere suikast ve Devlete karşı ekonomik suçlar (örneğin, kalpazanlık, gelir vergisinden kaçınma) gibi devletin kendi rahatına yönelik tehlikelerdir. Veya bir polise saldırıda bulunan bir kişinin takibi için harcanan gayretin derecesini Devletin alelade bir vatandaşa yönelen saldırıya verdiği önemle karşılaştırınız. Ama ne gariptir ki, pek az kişi Devletin halka karşı kendisini savunmaya açıkça verdiği önceliği onun sözde hikmet-i vücuduyla bağdaşmaz bulur (36).

Devletlerin Birbirleriyle İlişkisi Nasıldır?

Yeryüzünün toprakları farklı Devletler arasında bölünmüş olduğundan, Devletler arası ilişkilerin bir Devletin zaman ve enerjisinin çoğunu alması kaçınılmazdır. Bir devletin doğal eğilimi kendi gücünü genişletmektir, dışa dönük olarak bu genişleme bir coğrafi alanın fethi ile gerçekleşir. Bir toprak parçası devletsiz veya yerleşimsiz olmadığı sürece, böyle bir genişleme farklı Devletlerin yöneticileri arasında doğal bir çıkar çatışmasıyla sonuçlanır. Bir anda belirli bir toprak parçası üzerinde sadece bir yönetici zümre bir cebir tekeli elde edebilir: X Devletinin bir toprak parçası üzerinde tam iktidarı ancak Y Devletinin kovulmasıyla sağlanabilir. Araya barış dönemleri girebilir, Devletler arasındaki ittifaklar ve koalisyonlar değişebilir, ama riskli de olsa savaş Devletlerin sonsuza dek değişmeyen bir eğilimi olacaktır.

Onyedinci  yüzyıldan ondokuzuncu yüzyıla kadar Devleti “içsel olarak” sınırlama girişiminin en dikkate değer biçimini anayasacılıkta almış olduğunu gördük. Bunun “dışsal” veya “dış ilişkilerdeki” karşılığı “uluslararası hukuk”un, özellikle de “savaş yasaları”nın ve “tarafsızların hakları”nın gelişmesi idi (37). Uluslararası hukuk başlangıçta tamamen özeldi ve tüccarların mallarını her yerde koruma ve uyuşmazlıkları çözme ihtiyacından doğmuştu. Deniz hukuku ve Orta Çağda farklı ülkelerden tüccarlar arasındaki ticareti kurallara bağlayan “law merchant” bunun örnekleriydi. Fakat hükümet etmenin kuralları bile herhangi bir uluslar arası süper Devlet tarafından konmuş olmayıp, gönüllü olarak ortaya çıkmıştı. “Savaş yasaları”nın hedefi, savaşın tahribatını bizatihi Devlet aygıtıyla sınırlamak suretiyle, masum “sivil” halkı savaş sırasında vuku bulabilecek katliam ve imhadan korumaktı. Tarafsızların haklarının geliştirilmesinin amacı ise özel, gayrı resmi uluslar arası ticareti, hatta “düşman” ülkelerle yapılanı bile, savaşan taraflardan birinin gasbetmesinden korumaktı. Şu halde, ana amaç herhangi bir savaşın kapsamını daraltmak ve özellikle de onun tarafsız hatta savaşan ülkelerin vatandaşları üzerindeki yıkıcı etkisini sınırlamaktı.

Hukukçu F.J.P. Veale bu “medenileştirilmiş savaş”ı, onbeşinci yüzyıl İtalya’sında ana hatlarıyla doğmuş olduğu şekliyle hoş bir biçimde tanımlamaktadır:

Ortaçağ İtalya’sının zengin şehirlileri ve tüccarları para kazanmak ve askerliğin meşakkat ve tehlikelerini deruhte etmekle çok meşguldüler. Bunun için kendileri için savaşacak olan paralı askerler kiralamak uygulamasını benimsediler ve tutumlu, ciddi kimseler olarak, hizmetlerine artık ihtiyaçları kalmadığında onları hemen işten çıkardılar. Bundan dolayı savaşlar her seferinde yeniden kiralanan ordular tarafından yapıldı. … İlk defa olarak, askerlik yapmak makul ve nispeten zararsız bir meslek halini aldı. Bu dönemin generalleri çok defa tam bir maharetle birbirine karşı tedbirler aldılar, ama birisi üstünlük elde ettiği zaman onun hasmı genellikle ya geri çekilir veya teslim olurdu. Bir kasabanın veya şehrin ancak dineriş gösterdiği zaman  yağmalanabileceği kabul edilmiş bir kuraldı; yağmadan muafiyet daima bir fidye veya savaş tazminatı ödemek suretiyle satın alınabilirdi. Bunun doğal bir sonucu olarak, hiçbir şehir sonsuza dek direnmezdi; açıktır ki kendi vatandaşlarını savunmaktan aciz olan bir devlet vatandaşlarının sadakatini kaybedeceklerdi. Siviller, sadece profesyonel askerlerin ilgilendiği savaşın tehlikelerinden pek korkmak zorunda değildiler (38).

Onsekizinci yüzyıl Avrupa’sında Devlet’in savaşlarından sivillerin neredeyse mutlak olarak ayrı tutulduğuna Nef dikkat çekmektedir:

Posta haberleşmelerinin bile savaş sırasında uzun süreli olarak kısıtlanması başarılamamıştır. Mektuplar sansürsüz olarak, yirminci yüzyıl aklını hayrete düşüren bir özgürlükle dolaşmıştır…. Savaşan iki ulusun vatandaşları eğer karşılaşmışlarsa birbirleriyle konuşmuşlar ve karşılaşamadıkları zaman da yazışmışlardır, ama düşmanlar olarak değil dostlar olarak. Herhangi bir düşman ülkenin tebaasının kendi yöneticilerinin savaş fiillerinden kısmen sorumlu oldukları modern anlayışı pek yoktu. Savaşan yöneticilerin de düşmanın tebaasıyla haberleşmeyi durdurma yönünde kesin bir eğilimleri olmamıştır. Dini ibadet ve inançla ilgili eski araştırmacı casusluk uygulaması ortadan kayboluyordu, siyasi veya iktisadi haberleşmelerle bağlantılı buna benzer hiçbir araştırma da düşünülmemişti bile. Pasaportlar başlangıçta savaş zamanında güvenli seyahat için çıkarılırdı. Onsekizinci yüzyılın büyük kısmında, kendi ülkeleri savaşta iken Avrupalılar yabancı bir ülkedeki seyahatlarinden nadiren vaz geçerlerdi (39).

Ve ticaretin her iki tarafın da faydasına olduğu gitgide artan bir şekilde kabul edildi; onsekizinci yüzyılda savaş “düşmanla ticaret”in önemli bir miktarını da dengeler. (40)

Burada Devletlerin yirminci yüzyılda medenileştirilmiş savaşın kurallarını ne ölçüde aştıklarını incelemeye gerek yok. Modern topyekûn savaş döneminde, toptan imha teknolojisiyle birlikte, savaşı Devlet aygıtıyla sınırlı tutma fikrinin kendisi Birleşik Devletler’in orijinal Anayasasından bile daha garip ve modası geçmiş bir şeydi.

Devletler savaşta olmadıkları zaman sürtüşmeleri asgariye indirmek için anlaşmalar çoğu kez zorunluydu. Şaşırtıcı bir şekilde geniş kabul görmüş olan bir görüş de sözde “ antlaşmaların kutsallığı”dır. Bu kavram “sözleşmenin kutsallığı”nın karşılığı gibi görülmektedir. Ne var ki, bir antlaşma ile sahici bir sözleşme arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Bir sözleşme özel mülkiyet haklarını kesin bir biçimde transfer eder.  Bir devlet ise ülkesinin doğru anlamda “sahibi” olmadığından, onun yaptığı anlaşmalar mülkiyet hakkı vermezler. Mesela, Mr. Jones kendi arazisini Mr. Smith’e satar veya verirse, Jones’un varisi Smith’in varisine meşru olarak başvurarak o arazi üzerinde hak iddia edemez. (Çünkü), mülkiyet hakkı önceden devredilmiştir. Yaşlı Jones’un sözleşmesi genç Jones’u otomatik olarak bağlar, çünkü yaşlı Jones mülkiyetini önceden devretmiştir, bundan dolayı genç Jones mülkiyete ilişkin hiçbir talepte bulunamaz. Genç Jones sadece yaşlı Jones’tan kendisine miras kalan üzerinde hak iddia edebilir ve yaşlı Jones da sadece hala kendisine ait olan mülkiyeti miras olarak bırakabilir. Fakat eğer, belirli bir tarihte, diyelim ki Ruritaya devleti Valdavia devleti tarafından ülkesinin bir kısmından vaz geçmeye zorlanır, hatta kendisine rüşvet teklif edilirse, iki ülkenin hükümetlerinin veya sakinlerinin yeniden birleşme iddiasını ebediyyen kaybettiklerini iddia etmek saçmadır. İki devletin hiç biri Kuzeybatı Ruritanya’nın ne halkının ne de ülkesinin sahibidir. Bunun bir sonucu olarak, bir hükümet daha sonraki bir hükümeti antlaşma yoluyla kesinlikle bağlayamaz. Ruritanya kralını deviren devrimci bir hükümet de, aynı şekilde, kralın fiillerinden veya borçlarından zor sorumlu tutulabilir; çünkü bir hükümet, bir çocuğun olduğu gibi, selefinin (atasının) mal-mülkünün hakiki “varis”i değildir.

Devlet Gücüyle Toplumsal Güç Arasındaki Bir Yarış Olarak Tarih

Tıpkı, insanlar arasındaki karşılıklı olarak birbirini dışlayan başlıca iki ilişki türünün barışçı işbirliği veya cebri istismar (üretim veya yağma) olması gibi, insanlık tarihi de –özellikle ekonomik tarih- aynı şekilde bu iki ilke arasındaki bir çekişme olarak görülebilir. Bir yanda yaratıcı üretkenlik, barışçı mübadele ve işbirliği vardır, diğer yanda ise bu sosyal ilişkiler üzerinde cebri dayatma ve yağmacılık. Albert Jay Nock bu çekişen güçleri “toplumsal güç” ve “Devlet gücü” olarak adlandırmıştır (41). Toplumsal güç insanın tabiat üzerindeki gücüdür; insanın katılan bütün bireylerin yararına olarak tabiatın kaynaklarını işbirliği yoluyla dönüştürmesi ve onun kanunlarını keşfetmesidir. Toplumsal güç tabiat üzerindeki güçtür, insanların karşılıklı mübadele yoluyla gerçekleştirdikleri hayat satndartlarıdır. Devlet gücü ise, gördüğümüz gibi, cebridir ve insanların üretimine asalakça el konmasıdır; toplumun semerelerinin üretken olmayan (aslında üretim karşıtı olan) yöneticilerin yararına tüketilmesidir. Toplumsal güç tabiat üzerindeyken, Devlet gücü insan üzerindeki güçtür. Tarih boyunca, insanın üretken ve yaratıcı güçleri her defasında  tabiatı insanın yararına dönüştürmenin yeni yollarını bulmuştur. Bunlar, toplumsal gücün Devlet gücünü püskürtttüğü, Devletin topluma tecavüz derecesinin önemli ölçüde azaltıldığı zamanlarda olmuştur. Fakat daima Devlet, kısa veya uzun zaman aralıklarından sonra, toplumsal gücü yeniden kötürümleştirmek ve müsadere etmek için bu yeni alanlara girmiştir (42). Onyedinci yüzyılla ondokuzuncu yüzyıl arası, Batı’nın çoğu ülkesinde toplumsal gücün hızlandığı bir devre ve dolayısıyla özgürlük, barış ve maddi refahtaki artış zamanları olmuşsa, yirminci yüzyıl da öncelikle Devlet gücünün arayı kapatmakta olduğu bir çağ olmuş ve bunun sonucunda kölelik, savaş ve imhaya geri dönülmüştür (43).

Bu yüzyılda, insanoğlu bir kere daha Devletin –artık insanın yaratıcı güçlerinin semereleriyle donanmış olan Devletin- ölümcül saltanatıyla karşı karşıyadır. Son birkaç yüzyıl insanların Devlete anayasal ve başka türden sınırlamalar getirmeye çalıştıkları zamanlar olmuş, ama başka teşebbüsler gibi bu sınırların da işe yaramadığını görmüşlerdir. Yüzyıllarca çok sayıda hükümet şekilleri uygulanmış, fikirler ve kurumlar denenmiş, ama bunların hiç biri Devletin kontrol altında tutulmasını başaramamıştır. Devlet problemi, açıktır ki, ebediyyen çözümsüz kalacaktır. Devlet sorununun eğer ulaşılabilir, başarılı bir nihai çözümü varsa, belki de yeni araştırma yollarının keşfedilmesi gerekecektir (44).

NOTLAR

(1) Burada, “demokrasi”nin birçok problemini ve yanıltıcı yönlerini açıklayamayız. Onun için, şu kadarını söylemek yeter ki bir bireyin sahici temsilcisi daima onun emirlerine tabidir, her an azledilebilir ve efendisinin çıkarlarının veya arzularının aksine hareket edemez. Açıktır ki, bir demokraside “temsilci” hiçbir zaman bu gibi temsilcilik işlevlerini göremez, oysa bu özgürlükçü bir toplumla uyuşan tek anlayıştır.

(2) Sosyal demokratlar, genellikle, demokrasinin –çoğunluk tercihinin-, mantıken çoğunluğun azınlığa belirli özgürlükleri tanıması gerektiğini, çünkü azınlığın bir gün çoğunluk olabileceğini tazammun ettiği şeklinde karşılık verirler. Diğer kusurları bir yana, bu argüman azınlığın çoğunluk olamayacağı yerlerde –çoğunluktan farklı olan bir ırkî veya etnik grubun durumunda olduğu gibi- geçerli değildir.

(3) Joseph A. Schumpeter, Capitalism, Socialism, and Democracy (New York: Harper and Bros., 1942), s. 198.

Özel alan ile kamu alanı arasındaki çekişme ve karşıtlığın şiddeti, önce Devletin özel alanda özel amaçlar için üretilen ve siyasi güç tarafından bu amaçlardan saptırılan bir gelire dayanarak yaşamakta olduğu… gerçeğinden dolayı artmaktadır. Vergileri klüp aidatlarına veya söz gelişi bir doktorun hizmetini satın almaya benzeten teori, sosyal bilimlerin bu bölümünün zihnin bilimsel alışkanlıklarından ne kadar uzaklaştırıldığını göstermekten başka bir şey yapmamaktadır.

Ayrıca bkz. Murray N. Rothbard, “The Fallacy of the ‘Public Sector’”, New Individualist Review, Summer 1961, 3vd.

(4) Franz Oppenheimer, The State (New York: Vangard Press, 1926), ss. 24-27:

İnsanın kendi arzularını tatmin etmesinin zorunlu araçlarını elde etmesini sağlayan ve devamlılık gerektiren, birbirine büsbütün zıt iki araç vardır. Bunlar çalışma ve soygunculuktur; yani, bir yanda birinin kendi emeği, diğer yanda başkalarının emeğine zorla el koyma…. Aşağıdaki tartışmada, birinin kendi emeğine ve başkalarının emeği ile kendi emeğini mübadele etmesine ihtiyacı tatmin etmenin “iktisadi yöntemi”, buna karşılık başkalarının emeğine karşılıksız el konulmasına “siyasi yöntem” diyeceğim…. Devlet siyasi yöntemin bir örgütüdür. Dolayısıyla, ihtiyaçların tatmini için muayyen miktarda nesneler iktisadi yoldan yaratılmadığı sürece, nesnelere savaş benzeri bir soygunculukla el koyabilen  hiçbir Devlet vücut bulamaz.

(5) Albert Jay Nock canlı bir şekilde yazmıştı:

Devlet suç tekeli iddia eder ve uygular…. O özel cinayeti yasaklarken kendisi muazzam bir ölçekte cinayeti organize eder. Özel hırsızlığı yasaklar ama kendisi, ister vatandaşın isterse yabancının mülkiyeti olsun, istediği her şeye vicdansızca el koyar.

Nock, On Doing the Right Thing, and Other Essays (New York: Harper and Bros., 1929), s. 143; aktaran Jack Schwartzman, “Albert Jay Nock-A Superflous Man”, Faith and Freedom, December 1953, s. 11.

(6) Oppenheimer, The State, s. 15:

Öyleyse, sosyolojik bir kavram olarak devlet nedir? Devlet başlangıcı itibariyle…, galipler tarafından mağluplar üzerinde zorla kurulan ve yegane amacı bir grup galibin bir grup mağlup üzerindeki hakimiyetini tesis etmek ve içeriden gelebilecek isyana ve dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı kendisini güvence altına almak olan bir kurumdur. Bu hakimiyetin mağlupların galipler tarafından iktisaden sömürülmesinden başka bir amacı yoktur.

De Jouvenel de şöyle yazmıştı: “Devlet özü itibariyle, küçük, uzak toplumlar üzerine zorla hakimeyet kuran bir eşkiya takımının elde ettiği başarıların sonucudur.” Bertrand de Jouvenal, On Power (New York: Viking Presse, 1949), ss. 100-01.

(7) Devlet tarafından zora dayanarak verilen veya dayatılan ayrıcalıklar veya külfetlere sahip bir grup olarak “kast” ile, Marksist toplumsal “sınıf” kavramı arasındaki canalıcı ayrım hakkında bkz. Ludwig von Mises, Theory and History (New Haven, Conn.: Yale University Press, 1957), ss. 112vd.

(8) Böyle bir kabul, şüphesiz, Devlet yönetiminin “gönüllü” olduğu anlanına gelmez; çünkü çoğunluk desteği aktif ve istekli olsa bile, bu destek her bireyin oy birliğine dayanmaz.

(9) Bireyler üzerinde ne kadar “diktatöryel” olursa olsun, her hükümetin/devletin böyle bir desteği sağlamak zorunda olduğu Etienne de la Boetie, David Hume ve Ludwig von Mises gibi vukuflu siyaset teorisyenleri tarafından kanıtlanmıştır. Krş David Hume, “Of the First Principles of Government”, Essays, Literary, Moral and Political (London: Ward, Locke, and Taylor, tarihsiz) içinde, s. 23; Etienne de la Boetie, Anti-Dictator (New York: Columbia University Press, 1942), ss. 8-9; Ludwig von Mises, Human Action (Auburn, Ala.: Mises Institute, 1998), ss. 188ff. La Boetie’nin Devletin tahliline yaptığı katkı hakkında daha fazla bilgi için bkz Oscar Jaszi and John D. Lewis, Against the Tyrant (Glencoe, Ill.: The Free Press, 1957), pp. 55–57.

(10) La Boetie, Anti-Dictator, ss. 34-44.

Her ne zaman bir yönetici kendisini diktatör haline getirirse… yakıcı bir ihtirasın veya olağandışı bir tamahın yoldan çıkardığı herkes onun etrafında toplanır ve yağmadan pay alabilmek ve büyük zorbaya bağlı küçük şefler olabilmek için onu destekler.

(11) Bu kesinlikle bütün entellektüellerin Devletle ittifak yaptıkları anlamına gelmez. Entellektüellerle Devletin ittifakının bazı yönleri hakkında bkz. Berntrand de Jouvenal, “The Attitude of the Intellectuals to the Market Society”, The Owl (January, 1951): 19-27; aynı yazar, “The Treatment of Capitalism by Continental Intellectuals”, F.A. Hayek, ed., Capitalism and the Historians (Chicago: University of Chicago Press, 1954) içinde, ss. 93-123; George B. De Huszar, The Intellectuals (Glencoe, Ill.: The Free Press, 1960), ss. 385-99; ve Schumpeter, Imperialism and Social Classes (New York: Merideian Books, 1975), ss. 55.

(12) Joseph Needham, “Review of Karl A. Wittfogel, “Oriental Despotism”, Science and Society (1958): 65. Needham ayrıca şunu da belirtiyor:“(b)irbirini izleyen (Çin) imparatorları tarih boyunca fevkalade insaniyetçi ve menfaat gütmeyen bilim adamlarının dostluğundan istifade etmişlerdir.”, s. 61. Wittfogel hakim sınıfın haşmetinin  onun centilmen bürokrat-bilim adamlarına dayandığına, halk kütlesine emir veren profesyonel yöneticilere bağlı olduğuna ilişkin Konfuçyen doktrini hatırlatmaktadır. Karl A. Wittfogel, Oriental despotism (New Haven, Conn.: Yale University Press, 1957), ss. 320-21 ve muhtelif yerler. Needham’ınkine zıt bir tutum için bkz. John Lukacs, “Intellectual Class or Intellectual Profession?”, de Huszar, The Intellectuals içinde, ss. 521-22.

(13) Jeanne Ribs, “The War Plotters”, Liberation (August 1961): 13. “(s)tratejistler kendi mesleklerinin ‘askerlik mesleğinin akademik karşılığı payesi’ni hak ettiğinde ısrar ederler.” Ayrıca bkz. Marcus Raskin, “The Megadeath Intellectuals”, New York Review of Books (November 14, 1963): 6-7.

(14) Nitekim, tarihçi Conyers Read, başkanlık konuşmasında, tarihi gerçeğin “demokratik” ve ulusal değerlerin hatırına örtbas edilmesini savunmuştur. Read “topyekun savaşın, ister sıcak isterse soğuk olsun, herkesi içine aldığını ve kendi rolünü oynamaya çağırdığını” ilan etmiştir. Read, “The Social Responsibilities of the Historian”, American Historical Review (1951): 283vd. Read’in ve saray tarihçiliğinin başka yönlerinin eleştirisi için bkz. Howard K. Beale, “The Professional Historian: His Theory and Practice”, The Pacific Historical Review (August 1953): 227-55. Ayrıca krş. Herbert Butterfield, “Official History: Its Pitfalls and Criteria”, History and Human Relations (New York: Macmillan, 1952), ss. 224, ve Harry Elmer Barnes, The Court Historians Versus Revisionism (tarihsiz), ss. 2vd.

(15) Krş. Wittfogel, Orieantal Despotism, ss. 87-100. Kadim Çin’de ve Japonya’da din ile Devletin çatışan rolleri hakkında bkz. Norman Jacobs, The Origin of Modern Capitalism and Eastern Asia (Hong Kong: Hong kong University Press, 1958), ss. 161-94.

(16) De Jouvenel, On Power, s. 22:

İtaanin asıl nedeni onun insanın bir alışkanlığı haline gelmiş olmasıdır…. İktidar bizim için tabiatın bir gerçeğidir. Yazılı tarihin en başından beri o her zaman insaların kaderine hakim olmuştur… eski zamanlarda (toplumları) yöneten otoriteler kendi imtiyazlarını seleflerine miras bırakmadan veya insanların zihinlerinde etkileri birikerek çoğalan  izler bırakmadan ortadan kalkmamışlardır. Yüzyıllar geçtikçe aynı toplumu yöneten birbirini izleyen hükümetlere sürekli olarak yeni ilavelerle büyüyen tek bir hükümet olarak da bakılabilir.

(17) Çin’de dinin bu gibi kullanımları hakkında bkz. Norman Jacobs, passim.

(18) H.L. Mencken, A Mencken Chrestomathy (New York: Knopf, 1949), p. 145:

Her hükümet orijinal bir fikrin potansiyel değişme ve dolayısıyla kendisinin imtiyazlarına saldırı (demek) olduğunu görebilir. Her devlet için en tehlikeli insan, yaygın hurafeler ve tabulardan bağımsız olarak şeyleri kendisi başına düşünüp sonuçlar çıkarabilen insandır. Böyle bir kişi neredeyse kaçınılmaz olarak yönetimi altında bulunduğu devletin dürüst olmadığı, çılgın ve müsamahasız olduğu sonucuna ulaşacak ve böylece o –eğer romantik ise- onu değiştirmeye çalışacaktır. Ve kişisel olarak romantik olmasa bile, öyle olanlar arasında hoşnutsuzluğu yaymaya çok yatkın olacaktır.

(19) Aynı yerde., ss. 146–47.

(20) De Jouvenel, On Power, ss. 27vd.

(21) Charles L. Black. Jr., The People and the Court (New York: Macmillan, 1960), ss. 35vd.

(22) Aynı yerde., ss. 42–43.

(23) Aynı yerde, s. 52:

(Yüksek) Mahkeme’nin birinci ve en zorunlu işlevi geçersiz-kılma değil onaylama olmuştur. Sınırlı yetkilere sahip bir devletin ihtiyaç duyduğu şey, başlangıçta ve sonsuza kadar, kendi yetkilerinin sınırları içinde kalmak için insani olarak mümkün olan bütün adımları attığına halkı ikna etmenin bir yoludur. Bu onun meşruluk şartıdır ve meşruluk ise uzun vadede onun varlığını sürdürmesinin şartıdır. Ve Mahkeme tarihi boyunca devletin meşrulaştırılmasına hizmet etmiştir.

(24) Black’a göre, bu “çözüm” kendi içinde çelişkili olsa da iyi ki apaçıktır:

Devletin nihai gücü… hukukun onu durdurduğu yerde durmak zorundadır. Ve en güçlü iktidara karşı bu sınırı koyacak ve durdurmayı uygulayacak olan kimdir? Niçin, yargıçları ve yasalarıyla Devletin kendisi olsun ki? İtidali kim denetler? Doğruyu kim öğretir? (Aynı yerde, ss. 32-33)

Yine:

Egemen bir ulusta yönetme iktidarıyla ilgili sorunlar söz konusu olduğunda, devletin dışında bir hakem seçmek mümkün değildir. Her ulusal devlet, devlet olduğu sürece, kendi yetkisi hakkında son sözü söyleyebilir. (Aynı yerde, ss. 48-49)

(25) Aynı yerde, s. 49.

(26) Devlete mucizeviliğin bu atfı  James Burnam’ın devleti mistisizm ve akıldışılıkla meşrulaştırmasının kalıntısıdır:

Kadim zamanlarda, bilimle ilgili yanılsamaların geleneksel bilgeliği bozmasından önce, şehirlerin kurucularının tanrılar veya yarı tanrılar oldukları düşünülüyordu…. Devletin ne kaynağı ne de meşruluğu büsbütün akılcı olarak açıklanabilir…. Meşruluğun ırsi, demokratik veya başka bir esasını niçin kabul etmem gereksin? Şu insanın benim üzerimdeki hakimiyetini bir ilke niçin meşru göstersin?… İlkeyi kabu ederim, tamam…. çünkü ben öyle yapıyorum,çünkü bu böyledir ve hep böyle olmuştur

James Burnham, Congress and the American Tradition (Chicago: Regnery, 1959), ss. 3–8. Fakat ya birisi bu ilkeyi kabul etmezse ne olacak? O zaman yöntem ne olacak?

(27) Black, The People and the Court, s. 64.

(28) Aynı yerde, s. 65.

(29) John C. Calhoun, A Disquisition on Government (New York: Liberal Arts Press, 1953), ss. 25–27. Krş. Murray N. Rothbard, “Conservatism and Freedom: A Libertarian Comment,” Modern Age (Spring, 1961): 219.

(30) J. Allen Smith, The Growth and Decadence of Constitutional Government (New York: Henry Holt, 1930), s. 88. Smith iilave ediyor

Anayasanın bir hükmünün bir devlet organının yetkilerini sınırlamaya yönelik olduğu yerde, eğer onun yorumu ve uygulanması bizatihi sınırlamak istediği makamlara bırakılmışsa, bu hükmün fiilen geçersizleştirilebileceği aşikardır. Açıktır ki, sağduyu devletin hiç bir organının kendi yetkilerini belirleyebilir olmamasını gerektirirdi.

Şüphesiz, sağduyu ve “mucizeler” devlet hakkında çok farklı görüşleri öngörürler (s. 87).

(31) Calhoun, A Disquisition on Government, ss. 20-21.

(32) Son zamanlarda, oybirliği ilkesi özellikle Profesör James Buchanan’ın yazılarında son derece sulandırılmış bir diriliş yaşamıştır. Ne var ki, oybirliğini halihazırdaki duruma enjekte etmek ve onu mevcut kanunlara değil de sadece statükodaki değişikliklere uygulamak, ancak bir sınırlama kavramının Devlet için bir onaylayıcıya başka bir dönüşmesiyle sonuçlanabilir. Eğer oybirliği ilkesi sadece kanunlardaki ve kararnamelerdeki değişikliklere uygulanacaksa, o zaman başlangıçtaki “menşe meselesi”nin mahiyeti bütünüyle değişikliğe uğrar. Krş. James Buchanan & Gordon Tullock, The Calculus of Consent (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1962), passim.

(33) Cf. Herbert Spencer, “The Right to Ignore the State,” Social Statics (New York: D. Appleton, 1890) içinde, ss. 229–39.

(34) De Jouvenal, On Power, s. 171.

(35) Gördük ki Devlet için asıl olan entellektüellerin desteğidir ve bu onların iki zeki tehdidine karşı desteği içine alır. Nitekim, Amerika’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişinde Amerikan entellektüellerinin rolü hakkında bkz. Randolph Bourne, “The War and the Intellectuals,” in The History of a Literary Radical and Other Papers (New York: S.A. Russell, 1956), ss. 205-22. Bourne’nin ifade ettiği gibi, Devlet faaliyetleri için destek kazanmada entellektüellerin kullandığı ortak yöntem, her tartışmayı temel Devlet siyasetinin sınırları içine yerleştirmek ve bu temel çerçevenin esaslı veya toptan eleştirisini caydırmaktır.

(36) Mencken’in emsalsiz bir şekilde ortaya koyduğu gibi:

Bu çete (“devleti oluşturan sömürücüler”) cezalandırılmadan neredeyse tümüyle muaftır. Onun en kötü zorbalıklarında, doğrudan doğruya özel kar için olduklarında bile, bizim kanunlarımıza tabi hiç bir ceza taşımazlar. Cumhuriyetin ilk günlerinden beri, onun üyelerinin en fazla birkaç düzinesi görevden uzaklaştırılmış ve sadece birkaç önemsiz mensubu hapse gönderilmiştir. Devletin zorbalıklarına karşı çıkmak için Atlanta’da ve Leavenworth’ta oturankişilerin sayısı her zaman kendi kazançları için vergi mükelleflerine baskı yaptığı için mahkum edilen devlet memurlarının sayısından on kat daha büyük olmuştur. (Mencken, A Mencken Chrestomathy, ss. 147-48)

Özgürlüğünün kendi “koruyucular”ı tarafından ihlaline karşı bireyin korunmasızlığının canlı ve eğlenceli bir tasviri için bkz. H.L. Mencken, “The Nature of Liberty”, Prejudices: A Selection (New York: Vintage Books, 1958), ss. 138-43.

(37) Bunun, “kollektif güvenlik” gibi kavramlar aracılığıyla savaşın kapsamını azamileştirmek üstünde vurgu yapan modern uluslararası hukuktan ayrılması gerekir.

(38) F.J.P. Veale, Advance to Barbarism (Appleton, Wis.: C.C. Nelson, 1953), s. 63. Bunun gibi, Avusturya’ya karşı Fransa, İspanya ve Sardunya arasında İtalya’da cereyan eden Don Carlos Savaşı hakkında Profesör Nef şöyle yazıyor:

Milan’ın müttef ikler tarafından kuşatılmasında ve haftalar sonra Parma’da… rakip ordular şehrin dışında şiddetli bir muharebede karşı karşıya geldiler. Şu veya bu tarafça teşvik edilen yöre sakinlerinin hiçbir tarafa sempatileri yoktu. Onların yegane korkusu ordulardan birinin askerlerinin şehrin kapılarından içeri girip yağma yapmaları idi. Korkulan gerçekleşmedi.   Parma’da şehir sakinleri uzaktaki açık alanda cereyan eden muharebeyi seyretmek için şehrinduvarlarına koştular. (John U. Nef, War and Human Progress [Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1950], s. 158. Ayrıca krş. Hoffman Nickerson, Can We Limit War? [New York: Frederick A. Stoke, 1934])

(39) Nef, War and Human Progress, s. 162.

(40) Aynı yerde, s. 161. Amerikan Devrimi’nin liderlerinin düşmanla ticaret yapmayı savunması hakkında bkz. Joseph Dorfman, The Economic Mind in American Civilization (New York: Viking Press, 1946), cilt. 1, ss. 210–11.

(41) Devlet iktidarı ve toplumsal iktidar kavramları hakkında bkz. Albert J. Nock, Our Enemy the State (Caldwell, Idaho: Caxton Printers, 1946). Also see Nock, Memoirs of a Superfluous Man (New York: Harpers, 1943), and Frank Chodorov, The Rise and Fall of Society (New York: Devin-Adair, 1959).

(42) Genişleme veya daralma sarkacının arasında, Devlet daima ekonominin ve toplumun muayyen hayati “komuta mevkileri”ni ele geçirmeyi ve muhafaza etmeyi garanti eder. Şiddet tekeli, nihai yargısal güç tekeli, haberleşme ve ulaştırma kanalları (posta hizmeti, karayolları, hava yolları), Şark despotizmlerinde su kaynakları, ve –gelecekteki vatandaşlarının kanaatlerini şekillendirmek için- eğitim bu komuta mevkilerinin arasındadır. Modern ekonomide para da hayati bir komuta mevkiidir.

(43) Bu parazitik “ele geçirme” (catching-up) süreci, sosyalizmin kapitalizmde önceden biriktirilmiş sermayeye el konması suretiyle tesis edilmesinin zorunlu olduğunu tiraf etmiş olan Karl Marx tarafından neredeyse açıkça ilan edilmiştir.

(44) Elbette, böyle bir çözümün kaçınılmaz bir unsuru entellektüelle Devletin ittifakının, Devlet gücünden bağımsız olacak entellektüel araştırma ve eğitim merkezlerinin kurulması yoluyla çözülmesi olmak zorundadır. Christopher Dawson Rönesans ve Aydınlanma’nın büyük entellektüel hareketlerinin yerleşik üniversitelerin dışında ve bazan da onlara karşı çalışmak suretiyle gerçekleştirildiklerini belirtmektedir. Bu yeni fikirler akademyası bağımsız hamiler tarafından kurulmuşlardı. Bkz. Christopher Dawson, The Crisis of Western Education (New York: Sheed and Ward, 1961).

“The Anatomy of the State”, Egalitarianism as a Revolt Against Nature and Other Essays (Auburn: Mises Institute, 2000), ss. 55-88.

Yazar: Murray N. Rothbard

Çeviren: Mustafa Erdoğan

Kaynak

Devletin Anatomisi, Murray N. Rothbard, Liberal Düşünce, Sayı 36, Güz 2004.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Hukuku, Ulusal Hukuk ve Uluslararası Hukuk Arasındaki İlişki

Kavramsal Çerçeve Günümüzde, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları, başlıca üç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan