kaçak bahis guvenilir bahis siteleri antalya escort bayan antalya escort pendik escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort ataşehir escort
Dönüşüm Çağında Kapitalistlerin Çıkmazı | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Devletler Mi? Egemenlik Mi? Dönüşüm Çağında Kapitalistlerin Çıkmazı

Bildiğimiz gibi ulus devletler ile kapitalistlerin birbirleri ile ilişkileri hakkında uzun süredir devam eden tartışmalar vardır. Görüşler, bireysel ve kolektif çıkarlarına hizmet etmeleri için kapitalistler tarafından maniple edilen devletlerin düzeyini vurgulayanlardan,  bir çıkar grubu olarak kapitalistlerle ilgilenen otonom aktörler olan devletlerin düzeyine vurgu yapanlara kadar sıralanmaktadır. Bununla beraber devlet otoritesinin kontrolünden kurtulan kapitalistlerin bunu gerçekleştirmek için ulus ötesi işbirliği ve küreselleşme saldırısıyla son yıllarda güçlerinin gittikçe artmakta olduğunu ileri süren birçok yaklaşım vardır.

İlave olarak egemen devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alan yaklaşımlar arasında da uzun süredir devam eden tartışmalar vardır. Görüşler, çeşitli devletlerin etkili egemenliğini vurgulayanlardan güçlü devletlerin baskılarına karşı koymaya çalışan zayıf devletlerin gücü hakkında küçümseyici olanlara kadar sıralanmaktadır. Bu tartışma ulus devletlerin kapitalistlerle olan ilişkisi hakkındaki tartışmadan ayrı tutulmaktadır. Bununla beraber bu konuları onlara ikili bir yapı içinde bakmadan akıllı bir biçimde tartışmak modern dünya sisteminin özel yapısından dolayı zor görünmektedir.

16 yy.dan beri dünyanın bir kısmında var olan modern dünya sistemi kapitalist bir dünya ekonomik sistemidir. Bunun birkaç anlamı vardır. Eğer sosyal aktivitenin önemli dinamiği sonsuz bir sermaye birikimi ise o sistem kapitalisttir. Bu, bazen değer kanunu olarak adlandırılır. Bu tür aktivitelerin hâkimiyeti ile ilgilenen ve toplumun diğer dinamiklerini tüketen sistemler kapitalist sistemlerdir. Sürekli bir sermaye birikimi her türlü malın sürekli artmasını gerektirir ve kapitalist dünya ekonomisi sürekli olarak bu yönde bir eğilim gösterir ve modern dünya sistemi de bu yönde işlemektedir.

Bu ikinci bir gereksinimi ortaya çıkarmaktadır. Şöyle ki, mal ve hizmetler ticari zincirlerle birbirlerine bağlantılıdır. Bu tür zincirler sadece verimli ( ürün maliyetini minimize eden bir metot inşa edilmesi) değil aynı zamanda opak’tır (şeffaf olmayan). Mal ve hizmet zincirlerinin artık değerinin dağıtımındaki opaklık, politik karşıtlığı minimize etmenin en etkili yoludur. Çünkü bu sonsuz sermaye birikiminin sonucu olan dağıtımın aşırı kutuplaşması gerçeğini ve bunun sebeplerini gizler. Bu kutuplaşma ise önceki tarihsel sistemlerden bile daha keskin ve aşırıdır.

Mal ve hizmet zincirinin uzunluğu dünya ekonomisinin emek bölümündeki sınırları belirler; ne kadar uzun süre devam edeceği ise birkaç faktöre bağlıdır: Bunlar zincirde bulunması gereken hammaddelerin türü, iletişim ve ulaşım teknolojilerinin durumu, belki de en önemlisi bilgi ağı içindeki bölgeleri birleştirmek için politik güce sahip olan kapitalist dünya ekonomisi içindeki baskın güçlerin derecesidir. Mevcut yapının tarihi coğrafyası üç önemli noktadan oluşmaktadır. Birinci dönem, 1450–1650 yıları arasındaki sistemin yaratılış dönemidir: Sistemin çıkış dönemidir. Bu dönemde modern dünya sistemi ağırlıklı olarak Avrupa’nın etkisi altında kalmıştır. İlave olarak Amerika’nın da etkileri olmuştur. İkinci dönem ise 1750- 1850 yıları arasındaki büyük yayılma dönemidir. Rusya devleti, Osmanlı devleti Güney Doğu Asya’nın bir kısmı, batı Afrika’nın büyük bir kısmı ve Amerika önemli oranda işbirliği yapmıştır. Üçüncü ve son gelişme dönemi 1850–1900 yılları arasında olmuştur. Bu dönemde Doğu Asya, Afrika’nın diğer bölümleri, Güney Doğu Asya emeğin gücüne katılmıştır. Bu andan itibaren kapitalist dünya ekonomisi ilk defa gerçekten küresel bir hale dönüşmüştür. İlk kez coğrafyası içerisindeki tüm dünyayı kapsayan tarihi bir sistem halini almıştır.

Globalleşmeden söz etmek günümüzde moda olmasına rağmen, olay 70’li yılların başında başlamıştı. Aslında uluslararası mal ve hizmet zincirleri sistemin başından beri mevcuttu ve 19. yüzyılın ikinci yarısından beri globaldi. Teknolojideki gelişmeler daha fazla ve çok çeşitli malın çok uzak mesafelere ulaşmasını sağlamıştı. Fakat 20 yüzyılda da mal ve hizmet zincirlerinin yapısı ve işlevinde temel bir değişiklik olmamıştı. Bilgi devrimi nedeniyle bundan sonra da olacak gibi gözükmemektedir.

Kapitalist dünya ekonomisinde 500 yıllık bir süreyi aşkın devam eden hızlı büyüme çok muhteşem ve etkileyicidir. Buna ilaveten fen bilimleri ve makineleşmedeki gelişmeler de baş döndürücüdür. Neo klasik ekonomistlerin temel iddiası, ekonomik büyüme ve teknolojik gelişmelerin kapitalist faaliyetlerin bir sonucu olduğu ve şu anda sonsuz sermaye birikiminin önündeki son engellerin de aşılarak dünyanın zaferden zafere, zenginlikten zenginliğe ve böylece de, refaha doğru ilerleyecek olduğudur. Neo klasik ekonomistler formüllerinin kabul edilmesi halinde çok güzel tablolar çizmektedirler.

Ancak Neo klasik ekonomistler bile son 500 yıl içersinde üretim faktörlerinin serbest akışının sınırsız biçimde gerçekleşmediğini kabul etmektedirler. En azından globalleşme bunu bize açıklamaktadır. Bugün bile hala tümüyle serbest dolaşım görememekteyiz. Eğer durum böyle ise, kapitalist girişimcilerin son birkaç on yılda nasıl ön plana çıktıklarını merak etmek gerekir. Çünkü gerçekten entelektüel ve politik argümanların sahipleri kapitalist girişimcilerin bir grup olarak geçmiş birkaç yüzyılda sermaye birikimini sağlamada başarılı olduklarında hemfikirdirler. Bu anormalliği açıklamak için Alfred Marshall’a kadar olan Neo klasik ekonomistlerin politik ve sosyal alana analizlerinde yer vermedikleri gerçeğine bakmak gerekmektedir. Böylelikle devletlerin tartışılmaya başlandığı bir noktaya gelmiş bulunmaktayız.

Modern devlet özgün bir devlettir. Çünkü bu devletler devletlerarası sistem içindeki egemen devletler olarak tanımlanmaktadırlar. Kapitalist dışı sistemlerde var olan politik yapıların aynı yolla işlemediğini ve onların belirleyici bir biçimde farklı bir kurum çeşidi oluşturduklarını iddia etmekteyim. Öyle ise modern devletin özellikleri nelerdir? Birinci ve en başta gelen özelliği egemenliği iddia etmesidir. Egemenlik 16. yy. dan beri tarif edildiği şekli ile devlet ile ilgili değil devletler arası sistemle ilgili bir iddiadır. Bu dahili ve harici olmak üzere çifte bir iddiadır: Dahili bakış açısından devletin egemenliği, sınırlar içersindeki akılcı politikalarının gerektirdiği uygulamaları yapmak, kanunların gereklerini yerine getirmek ve kanunları uyulmasını sağlamaktır. Harici açıdan egemenlik ise bir devletin diğerine yönetimle ilgili, doğrudan ya da dolaylı bir yolla müdahale hakkı olamamasıdır. Böyle bir teşebbüs o ülkenin egemenliğinin ihlali anlamına gelmektedir. Şüphesiz ki daha önceki devletler, ülkeleri içindeki otoriteyi bu kavrama dahil etmiştir. Fakat egemenlik buna ilaveten ülkeler arasındaki müşterek tanıma iddialarını da içermektedir. Yani modern dünyada egemenlik müşterek bir kavramdır.

Bununla beraber bu iddiaları yazı üzerinde ortaya koyar koymaz bunların modern dünyanın gerçekten nasıl işlediğini tanımlamaktan ne kadar uzak olduğunu hemen görürüz. Hiçbir modern devlet, hükümranlığına her zaman dahili bir baskı olduğu için içeride tam olarak fiili egemen değildir. Gerçekten birçok devlette bu direniş egemenlik üzerindeki yasal sınırlamaları kurumsallaştırmaya rehberlik etmiştir. Hiçbir devlet, bir devlet tarafından diğerinin işlerine müdahale yaygın bir biçimde meşruiyet kazandığı ve uluslararası hukukun tüm dokümanları dış egemenlik üzerinde bir dizi sınırlamaları getirdiği için dışarıda da tam olarak egemen değildir. Güçlü devletler zayıf devletlerin egemenliğini tam olarak tanımazlar.  O zaman böyle saçma bir iddia neden ileri sürülmektedir ve devletlerarası bir sistem içindeki bu egemenlik iddiasının dünya sisteminin diğer türleri ile karşılaştırıldığında modern dünya sisteminin özel siyasi karakteristiği olduğu niçin söylenmektedir?

Egemenlik kavramı aslında Batı Avrupa’ da devlet yapılarının çok zayıf olduğu bir dönemde formüle edilmiştir. Devletler küçük ve etkisiz bürokrasilere, iyi kontrol edemedikleri silahlı kuvvetlere ve uğraşmak zorunda kaldıkları birçok güçlü yerel otoriteye sahiptiler. 15. yy.ın sonundaki yeni monarşik sistemlerle bu durum dengelenmeye başlanmıştır. Monarşi’nin mutlak doğruluğu doktrini onların kurmayı umdukları ütopik yönetim şeklinin zayıf kurallarının teorik bir iddiasıydı. Keyfi davranışları onların güçsüzlüklerinin bir aynasıydı. Modern diplomasi İtalya’daki Rönesanssın ortaya çıkardığı bir durumdu ve 16. yy.’da tüm Avrupa’ya yayıldı. Kurumsal bir devletlerarası sistemin kurulmasının oluşumu bir yüzyıldan fazla sürdü, 1608 yılında Westphalia barışı ile sağlamlaştı.

Son 500 yıl, devletlerin iç güçlerinin ve devletlerarası sistemdeki otoritenin kurulmasıyla yavaş fakat etkili bir şekilde ilerlemiş ve kapitalist dünya ekonomisinin çatısını oluşturmuştur. Ancak gelinen noktayı abartmamalıyız. Bu yapılar en dip noktadan daha üst noktalara taşındı fakat bu durum tam güçlü bir yapı olarak tarif edilemez. Ayrıca zaman içersinde bazı güçlü devletler diğer birçok devletten daha fazla iç ve dış güce sahip olmuşlardır. Bu noktada gücün ne anlama geldiğini açıklamalıyız. Güç sınırsız bir otorite değildir. Güç sonuçlarla ölçülür;  güç bir insanın doğru yolu bulmasıdır. Gerçek güç sahibi insan yumuşak; saygılı ve sessizce iş yapan kişidir. Gerçek güç başarıdır. Güçlüler yasal durumları kısmen uygun olduğu durumlarda bile dikkatli olan kimselerdir. Sahip oldukları gücü sık sık kullanmak istemezler. Gerçek güçlüler makyavelistlerdir. Onlar gücün şimdiki kullanımının gelecekteki etkisini azaltacağını bilmektedirler ve bu gücü kullanmada son derece tutumlu ve ihtiyatlıdırlar.

Egemen devletlerin politik sistemi hem ülke içi hem de ülkelerarası sistemde orta derecede bir güce sahip olmayı gerektirir ve bu,  kapitalist girişimcilerin ihtiyaçlarına son derece uygundur. Amaçları, sonsuz sermaye birikimi olan kişilerin amaçlarını gerçekleştirmek için neye ihtiyaç duyduklarını tespit etmektir. Ya da diğer bir ifade ile serbest piyasa sistemi amaçları için neden yeterli olmamaktadır? Politik otoritenin olamadığı bir dünyada daha başarılı olabilirler mi? Hiçbir kapitalist ya da kapitalizm savunucusu hatta Milton Friedman ve Ayn Rond bile bundan fazla bir şey öngörmemiştir. Bu iki kişi en azından bir koruyucu devletin gerekliliği üzerinde durmuştur.

Şimdi, bir gece bekçisi ne yapar? Can sıkıntısı içinde parmaklarını oynatarak karanlıkta oturur, arada sırada uyumadığı zamanlarda copu ya da tabancasını çevirir ve bekler. Onun görevi, kıymetli şeyleri, onları çalmayı planlayan davetsiz misafirlerden korumaktır. Bunu esas itibariyle orada olarak yapar. Bu nedenle mülkiyet haklarının güvenliği için yaygın biçimde talebe cevap verme noktasındayız. Eğer bu değerleri beklemezseniz sermaye birikimine hiçbir katkısı olmaz.

Piyasa işlemleri dışında girişimciler birikmiş sermayeyi üç temel yolla kaybedebilir:

a)      Sermaye çalınabilir.

b)      Sermayeye el konulabilir

c)      Sermaye vergilendirilebilir.

Hırsızlık her zaman mevcut olan bir problemdir. Modern dünya sistemi dışında ciddi hırsızlıklara karşı en önemli savunma sistemi özel güvenlik sistemine sahip olmaktı. Bu durum kapitalist dünya ekonomik sisteminin ilk zamanlarında da geçerliydi. Hırsızlığa karşı güvenliği devlete havale etmek de bir alternatiftir. Genel olarak bu koruyucu devlet fonksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Güvenlik rolünün özel kesimden devlete aktarılmasının ekonomik avantajları, Frederic Lane’nin güçlü devletlerdeki bazı girişimcilerin diğerlerinden daha büyük avantaj elde etmesinin bir sonucu olarak meydana gelen artan karları tanımlamak için “korunan rant” kavramını icat ettiği “Profits from Power” (1979)[1] adlı eserinde ayrıntılı bir biçimde açıklanmaktadır.

Bununla birlikte gerçek zenginler için hırsızlık paraya el konmasından daha küçük bir problemdir. El koyma, yöneticilerin her zaman ana politik ve ekonomik silahları olmuştur. Bu durum özellikle kapitalist olmayan sistemlerdeki yöneticiler için geçerlidir. El koyma şüphesiz kapitalistlerin sonsuz sermaye birikimlerinin hâkimiyetini engelleyen ana mekanizmalardan biri olmuştur. Bu yüzden yasa dışı el koymaya karşın mal edinme haklarının ve kanunlarının yerleştirilmesi kapitalist sistemin tarihi gelişiminde gerekli bir şart olmuştur. Doğrudan olmasa da dolaylı biçimde el koyma, modern dünya sisteminin ilk zamanlarında yaygınlık kazanmıştır ve sosyalizasyon yoluyla el koyma yirminci yüzyılın bir fenomeni olmuştur. Dikkat edilmesi gereken konu el koymanın ne kadar çok olduğu değil ne kadar az olduğudur. Herhangi bir dünya sistemi içinde kapitalistler için karşılaştırılabilir hiçbir güvenlik seviyesi yoktur ve el koymaya karşı bu güvenlik zamanla büyümüştür. Sosyalizasyon süreçleri bile el koymayla sık sık etkili olmuş ve üstelik sık sık tersine çevrilmiştir. Sonuç olarak sistematik bir bakış açısından bakıldığında sadece geçici olmuştur. Hukuk kurallarının yaygınlığı kapitalistleri daha rasyonel yatırım yapmaları ve sonuçta daha çok kar elde etmelerini sağlayan gelirin gelecekteki seviyelerini daha tahmin edilebilir kılmaya yöneltmektedir.

Vergilendirme açısından bakıldığında, şüphesiz hiç kimse vergilendirilmek istemez, fakat kapitalist sınıf hiçbir zaman makul bir vergiye karşı çıkmamıştır. Onların bakış açısına göre, makul vergi devletten satın alınan hizmetlerdir. Diğer bütün satın alınanlarda olduğu gibi kapitalistler mümkün olan en düşük değeri ödemeyi tercih ederler. Ancak bu hizmetleri bedavaya almayı istemezler. Buna ilaveten bildiğimiz gibi kayıt üzerindeki vergilerle gerçekte ödenen vergiler farklıdır. Yine de gerçek vergilerin oranı kapitalist dünya ekonomisinde yüz yılardır artarak gelmiştir. Ancak bunun sebebi hizmetlerin artmasıdır. Eğer bu hizmetler kapitalistler tarafından yapılsaydı bu hizmetler kendilerine daha ucuz gelmeyecekti. Büyük kapitalistlere uygulanan ekstra vergilerin çoğu da küçük girişimcilerin artık değerindeki değişimden ve işçi sınıfından alınan vergiler alınan vergilerle onlara tekrar geri dönmektedir.

Kapitalistlerin devletten ihtiyaç duydukları hizmetler nelerdir? Birinci ve en önemli hizmet onların serbest piyasaya karşı korunmalarıdır. Serbest piyasa sermaye birikiminin öldürücü düşmanıdır. Kuramsal olarak serbest piyasa ekonomisinde alıcı ve satıcıların bilgi paylaşımı kapitalistleri tehdit etmektedir. Böyle bir ortamda kim para kazanabilir? Kapitalistlerin geliri 19. yüzyıl işçi sınıfının o dönem sadece asgari geçim standardını karşılayabilen bir seviyeye kadar düşecekti. Biz bunun işlemediğini biliyoruz. Çünkü gerçekte piyasa tam olarak serbest değildir.

Herhangi bir üreticinin piyasayı monopolleştirdiğinde karının artacağı açıktır. Fakat serbest pazar monopolleri etkisizleştirmeye yöneliktir. Bir işlem karlı ve firma tekel durumdaysa monopolcü firma diğer girişimcileri de o pazara sürerler ve böylece fiyatı düşürürler ve aynı ürün pazarda daha düşük fiyata satılır. Piyasa, giriş üzerinde sadece çok sınırlı kısıtlamalar koyar. Bu kısıtlamaların verimli olduğu varsayılır. Eğer yeni giren bir firma piyasadaki firmalarla rekabet edebilirse piyasa bunu olumlu karşılar. Piyasaya giriş üzerindeki önemli kısıtlamalar devletler tarafından konmaktadır.

Devletler piyasa üzerindeki ekonomik işlemleri dönüştürmek için üç ana mekanizmaya sahiptir. En önemlisi kanuni kısıtlamalardır. Devletler monopollerin oluşmasını sağlayabilir ya da yasaklayıp kota koyabilir. En etkili metotlar ihracat / ithalat yasaklamaları ve daha da önemlisi patentlerdir. Böyle monopolleri “entelektüel mülk” olarak sınıflandırmakla umulacak şey hiç kimsenin serbest piyasa kavramıyla bu fikrin ne kadar bağdaşmaz olduğuna dikkat çekmeyeceğidir ya da belki de bu serbest piyasa ile mülk kavramının birbiriyle ne kadar bağdaşmaz olduğunu görmemize izin verecektir. Sonuçta klasik soyguncunun “ Ya paran ya hayatın” sloganı bir serbest piyasa alternatifi sunmaktadır. Böylece klasik terörist tehdit eder: “Ya o ya da başkası”.

Yasaklamalar girişimciler için önemlidir fakat retoriğin çoğunu toplu olarak bozduğu görülmektedir. Bu yüzden bunları sık sık gündeme getirmekte politik açıdan bir tereddüt vardır. Devlet, monopollerin oluşturulmasında daha az açık ve sonuç olarak muhtemelen daha önemli olan diğer araçlara sahiptir. Devlet piyasayı kolayca bozabilir. Piyasa verimli bir şekilde çalışmak istediğinden, verimlilik de rekabet edilebilir maliyeti düşürmek olduğundan devlet, girişimcilerin maliyetinin bir kısmını üstlenebilir. Devlet ne zaman herhangi bir girişimciyi desteklese maliyetlerin bir kısmını üstlenmektedir. Devlet bunu doğrudan belirli bir üretim için yapabilir. Ancak daha önemlisi devlet birçok girişimci lehinde eş zamanlı olarak iki yolla bunu yapabilir. Devlet altyapı hizmetlerini yerine getirerek bu maliyetleri karşılamak zorunda olmayan belirli girişimciler için avantaj sağlayabilir. Bu genellikle tek bir girimci için yüksek olan maliyetler nedeni ile doğrulanır ve bu şekildeki devlet harcamaları maliyetlerin herkese fayda sağlayan toplu bir paylaşımını göstermektedir. Bu açıklama bütün girişimcilerin aynı derecede fayda sağladığını varsaymaktadır. Fakat bu açıklama nadiren böyledir; kesinlikle uluslararası değildir hatta ülke içinde bile çoğunlukla doğru değildir. Altyapı harcamalarının maliyeti bundan faydalananların üzerine yüklenmemekte, bu hizmetlerden yararlanmayanlar vergi ödeyiciler olarak orantısız biçimde bu harcamaların finansmanına katkıda bulunmaktadırlar.

Maliyetlerin altyapı hizmetleri yoluyla karşılanması devletler tarafından verilen en önemli yardımdır. Devletler, girişimcilere sahibi olmadıkları mallara karşı verdikleri zararı giderme maliyetlerini ödememelerini önermektedir.  Eğer bir girişimci bir nehri kirletir ve hem  kirliliği önleme maliyetlerini karşılamaz ve hem de nehri ıslah etmezse devlet fiili olarak maliyetlerin topluma yansımasına izin veriyor demektir ve sonuç olarak üreticilerin sık sık ödemedikleri bu bedel  bir başkası tarafından ödenmelidir. Esas olarak girişimci üzerindeki kısıtlamaların yokluğu girişimcinin maliyetlerini dışsallaştırması için önemli bir destek içermektedir.

Bu, sürecin sonu değildir. Güçlü bir devlet içindeki bir girişimci diğer devletlerdeki girişimcilere göre bazı özel avantajlara sahiptir. Burada girişimciler açısından devletlerin yerleşim alanlarının sağladığı avantajı görmekteyiz. Güçlü devletler belirli girişimcilere ve özellikle kendi vatandaşlarına monopolist avantajlar sağlarlar.

Sorun gayet basittir. Ciddi anlamda sonsuz sermaye birikimini ortaya çıkaran gerçek kar sadece ilgili tekellerle mümkündür ve bunların uzun süre ayakta kalmalarına bağldır ve bu tür tekellerin ayakta kalması devlet olmadan mümkün değildir. Ayrıca bir devletlerarası sistem içinde yer alan birçok devlet sistemi devletlerin girişimcilere yardım etmeleri için kendilerini kısıtlamaları, sınırlarını aşmamaları ve girişimcilere zarar verecek davranışlarda bulunmamaları konularında geniş ölçüde yardım sağlamaktadır. Tuhaf devletlerarası sistem, girişimcilere, özellikle büyük olanlarına diğer devletlerin ortaklığını araştırarak ya da bir devlet mekanizmasını diğer bir devlet mekanizmasını engellemek için kullanarak hadlerini aşan devletleri yanıltmaya izin verir.

Bu durum bizi devletlerin serbest piyasa sisteminin fonksiyonlarının işlemesini engelleyebildiği üçüncü bir yola götürür. Devletler kendi ulusal pazarlarında en büyük satın alıcılardır ve büyük devletler dünya pazarında çok büyük miktarlarda siparişler verebilirler. Bunlar çoğunlukla örneğin bugün silahlar ve süper iletkenler gibi belirli çok pahalı mallar için tekel ya da tekele yakın mallardır. Bu devletler alıcı olarak güçlerini fiyatları düşürmek için kullanabilirler. Ancak bunun yerine güçlerini üreticilerin tekelleşmesi ve fiyatların anormal derecede yükselmesi yönünde kullanırlar.

Fakat bu durumda siz Adam Smith’i neyin heyecanlandırdığını düşüneceksiniz. O, monopollerin ortaya çıkışında devletin rolünü hesaba katmadı mı? “Laissez faire, laissez passer” demedi mi ? Evet, o bu konuda çalıştı. Bununla birlikte değinilmesi gerekli önemli bir konu şudur: Bir kişinin monopolcü gücü diğer bir kişinin zararına işlemektir ve girişimciler her şeyden önce birbirleri ile rekabet etmektedirler. Bu yüzden doğal olarak bu rekabetin dışında kalanlar devlet destekli tekele karşı isyan etmektedirler. Adam Smith, bu ezilen, zavallı insanların sözcüsüdür. Girişimciler başkalarının tekelini yıkıp kendi tekellerini kurmak isteyeceklerdir. Bu noktaya kadar Adam Smith’in görüşlerini paylaşan girişimler bu talebi dile getirdikleri anda Adam Smith’in görüşlerinden ayrılırlar.

Şüphesiz tekel, kapitalistlerin devletten elde ettikleri tek avantaj değildir. Diğer ana avantaj düzenin sürmesidir. Devlet içindeki düzen her şeyden önce düzenin çalışan sınıfın isyanına karşı sürdüğü anlamına gelmektedir. Bu, hırsızlıklara karşı koruyucu devlet fonksiyonundan daha önemlidir. Bu noktada devletin rolü işçi sınıfı tarafından verilen sınıf mücadelesinin etkinliğini azaltmaktır. Bunun yapılış şekli güç, hile, aldatma ve imtiyazın birleşmesidir. Liberal devlete yüklediğimiz anlam güç ve hilenin azalması imtiyazın artmasıdır. Bu sistem kesinlikle daha iyi çalışır. Fakat bu özellikle dünya ekonomisi içersinde girişimcilere imtiyaz verme amacıyla çoğunu toplaması için devlete izin veren çok az artık değerin olduğu çevresel bölgelerde her zaman mümkün olmaz. Ancak birçok liberal ülkede bile çalışan sınıfların üzerinde ciddi yasal kısıtlamalar vardır ve bu kısıtlamalar işverenlere uygulananlardan çok daha fazladır. Son iki yüzyılda işçilerin siyasi faaliyetleri sonucu durum 1945’den sonra öncesine göre daha iyiye gitmesine rağmen hiçbir yasal sistem sınıf ayrımı gözetmeksizin tam olarak çalışmaz. Çalışan sınıfın durumu 1970’li yıllardan beri tüm dünyada tartışılan muhafazakâr ideolojinin yeniden dirilişi ile birlikle gelişme kaydetmiştir.

Devletlerarası düzene gelince… Schumpeter, birkaç boş anında devletlerarası düzensizliğin girişimciler ve sosyal atavizm açısından olumsuz olduğunda ısrarcı olmuştur. Belki açıklaması saf değildi ancak Schumpeter’in umutsuzluğu bu konuda ısrarcı olması için O’nu yönlendiren Lenin’in Emperyalizminin ekonomik mantığını kabul etmemeye nadiren ihtiyaç duymamaktadır. Kapitalistlerin vergilendirildiklerini hissettikleri anda kendilerini savaşta hissettikleri benim için gayet açık görünmektedir. Onların davranışları özel şartlara bağlıdır. Saddam Hüseyin’e karşı savaş belirli kapitalistler için sermaye birikimi imkânlarının korunma dönemlerinde olumlu görülebilir. Dünya savaşları bile genel olarak kazanan tarafa hizmet eden belirli kapitalistler için faydalıdır ve savaşın kesin sınırının dışına yerleştirilmişlerdir ya da üretimleri özellikle diğer tarafın savaş anındaki ihtiyaçlarına odaklanmıştır.

Schumpeter, hala  genel olarak devletlerarası düzensizliğin piyasa koşullarını önceden bildirmeyi  zorlaştırdığı konusunda çok ısrarcı bir bakış açısına sahiptir ve mülkiyetin yok edilmesine kılavuzluk etmektedir. Ayrıca bu durum ürün zincirlerinin eski rotalarını engellediği için ekonomik işlemlerin belirli çeşitlerinin tedavülünü olanaksızlaştırır ya da en azından zorlaştırır. Kısaca, eğer dünya sistemi devamlı bir şekilde bir “Dünya Savaşı” içinde olsaydı kapitalizm muhtemelen iyi işleyemeyecekti. Bu nedenle devletler bunu engellemeye ihtiyaç duymaktadır ya da bu durum kayıpları minimize eden ve önceden tahmin edilebilirliği arttıran belirli bir düzenleme seviyesini sistem içinde kurabilen hegamonik bir güce sahip olmak için oldukça faydalıdır. Fakat bir kez daha, hegamonik bir güç dağıtan düzen bazı kapitalistler için diğerlerine göre her zaman daha iyidir. Kapitalist sınıfın kolektif birliği bu baskı içinde çok güçlü değildir. Bunu zaman içinde ve belirli kapitalistler için birçok noktada savaşı sürdürmenin her zaman doğru olmasa bile büyük bir hizmet olduğunu söyleyerek özetleyebilirim. Elbette kapitalistlerin münferit ya da kolektif biçimde savaşları başlatacağını ya da sona erdireceğini ileri sürmek istemiyorum. Kapitalistler, kapitalist bir dünya ekonomisi içinde güçlüdür. Fakat her şeyi kontrol edemezler. Diğer unsurlar savaşlara karar verme görüntüsü içine girmektedirler.

Bu noktada devletlerin otonomisini tartışmalıyız. Kapitalistler sermaye birikiminin yollarını araştırırlar. Politikacıların çoğu da bir makam elde etme ve orada kalmanın yollarını araştırırlar. Herhangi biri onları kendi sermayelerinin üzerinde önemli güç uygulayan küçük girişimciler olarak düşünebilir.  Bir makamda kalmak bir destek meselesidir; bu destek, kapitalist destek alabilir ya da seçmenlerin, vatandaşların ya da popüler sınıfların desteği olabilir. Bu desteklerden yoksun olan birinin bir makamda kalmasının maliyeti çok yüksektir ve devlet yapısı içinde çok sınırlıdır.

Kapitalist dünya ekonomisi içinde bir devlet nasıl meşru bir hal alır? Elbette bu, artık değerin dağıtımının adil olması ya da kanunların eşit uygulanması ile olmaz. Eğer biri, devletlerin, tarihini, kökenini ve özel erdemlerini açıklamak için miti kullandıklarını söylerse bu kişi bu mitlerde ne bulduğunu sormalıdır.   Her koşulda biz, bazıları bu temel mitleri sorgulayan kültürel devrimsel süreçleri bile kapsayan popüler ayaklanmaların tekrar tekrar meydana geldiğini biliyoruz.

Bu nedenle meşruiyetin açıklanması gerekmektedir. Weberian yaklaşım insanların devletlerini meşrulaştırdığı değişik şekiller içinde bunu anlamamıza olanak sağlamaktadır. Weber’in rasyonel-yasal meşrulaştırma olarak tanımladığı durumu liberal ideoloji ortaya koymaktadır. Modern dünyanın çoğunda bu durum her zaman olmasa da en azından çoğu zaman yürürlükte olmuştur. Fakat neden yürürlükte kalmıştır? Sadece bu sorunun önemi üzerinde değil aynı zamanda bu soruya verilecek cevabın açık olmaktan ne kadar uzak olduğunda da ısrar etmekteyim. Önemli ölçüde eşitliğin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Kutuplaşmanın sürekli olarak arttığı, orta sınıfın, mutlak durumlarındaki iyileşmelere rağmen üst sınıfla karşılaştırıldığında durumunun kötüleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Öyleyse neden birçok insan bu durumu hoş görür hatta destekler?

Bu sorunun bana göre iki türlü cevabı vardır. Birincisi göreceli yoksunluktur. Biz kötü bir durumda olabiliriz ya da en azından yeteri kadar iyi olmayabiliriz. Fakat onlar gerçekten kötü durumdadırlar. Bu nedenle tekneyi sarsmayalım ve her şeyden önemlisi sallanan tekneden onları koruyalım. Önemli bir rol oynayan kolektif psikolojinin bu türü, biri demokratik istikrarın temelleri olarak geniş bir orta tabaka ile görüşerek bunu övse de ya da yanlış bilince sahip bir emek aristokrasisi ile görüşerek bunu yerse de ve biri bunu devletlerarasında ya da bir bütün olarak dünya sistemi içinde başlıca işleyen bir unsur olarak düşünse de benim için geniş ölçüde kabul edilebilir görülmektedir. Bu açıklama yapısalcı türdeki bir açıklamadır. Bu açıklama türü, tamamen kapitalist dünya ekonomisinin yapısından türetilen belirli bir kolektif psikoloji tezidir. Yapının bu görünüşü eksiksiz ve bozulmamış kalırsa ve hiyerarşik bir yapıya sahip olmayı sürdürürsek bu yapıdan kaynaklanan meşruiyet seviyesi aynı kalacaktır. Şu anda gerçekte hiyerarşik durumların bozulmamış olduğu görülmektedir ve sonuç olarak yapısalcı açıklama meşruiyette herhangi bir değişimi açıklayamamaktadır.

Bununla birlikte yasal devlet yapısının devamı için daha önemli bir faktör ortaya çıkmaktadır. Bu faktör daha konjonktürel ve daha değişkendir. 19.yüzyıldan önce kapitalist dünya ekonomisinin yasallık derecesi daha düşüktü ve 20.yüzyılın sonlarına kadar da düşük kaldı. Üretimin sürekli olarak ticarileşmesi birçoğu doğrudan üretici için olumsuz olan birçok değişikliği meydana getirdi. Ancak Fransız devriminden sonra durum değişmeye başladı. Ticarileşmenin etkileri en azından büyük bir çoğunluk için daha az negatif hale geldi. Onların inatçılıkları egemenliğin yalnızca yasal güç ve otoritenin tanımı olarak tartışılamayacağını ortaya çıkardı. Bu durumda şu soru sorulabilir: Bu gücü kim uyguladı? Egemen kimdi? Eğer sorunun cevabı mutlak monarşi değilse alternatif neydi? Hepimizin bildiği gibi geniş ölçüde kabul edilmeye başlanan yeni cevap “halk” tır.

Halkın” egemen olduğunu söylemek çok kesin bir şeyler söylemek değildir. Çünkü herhangi biri halkın kim olduğuna ve bu otoriteyi kolektif biçimde uygulayabilmelerinin ne anlama geldiğine karar vermek zorundadır.. Fakat egemen gücü uygulayabilen “halk” gibi böyle bir varlık olduğunu şimdiden ileri sürmek otoriteyi fiilen yerine getirenler için çok radikal karışıklıklara sahipti. Sonuç, egemenliğin halk tarafından nasıl yerine getirileceği, nasıl tercüme edileceği, nasıl içselleştirileceği konularını kuşatan 19. ve 20.yy.ların siyasi-kültürel kargaşası olmuştur.

Popüler egemenlik uygulamasını içselleştirme hikâyesi liberal ideolojinin hikâyesidir – onun keşfi, kapitalist dünya ekonomisinin jeokültürü olarak 19. yy.’ daki zafersel üstünlüğü, iki rekabetçi ideolojiyi dönüştürme kabiliyeti (bir tarafta muhafazakârlık ve radikalizm diğer tarafta sosyalizm)[2]. Ana konuya şimdi yeniden dönelim.

Liberalizm, merkezi bir doktrin olarak kendini gösterdi. Liberaller, ilerlemenin cazip ve kaçınılmaz olduğunu ve ancak uzmanlar tarafından kontrol edilen, tarihsel sistem boyunca gerekli reformları yerine getirerek ve onların temel politik dayanakları olan devletlerin otoritesini kullanarak yapılacak olan mantıklı reformların kurumsallaşması ile başarılabileceğini açıkladılar. 19.yy.ın “tehlikeli sınıfları” olarak tanımlanan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki şehir proletaryasının aceleci talepleri ile karşılaştığında liberaller üç aşamalı bir reform programı teklif etmişlerdir: Çileli Dönem, Refah Devletine Geçiş ve Politik Entegrasyonlu Irkçı Milliyetçilik.

Bu üç aşamalı program çok iyi bir şekilde çalıştı ve 1914 yılı ile birlikte tehlikeli sınıf olarak adlandırılan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika proletaryaları artık tehlikeli olmaktan çıktı. Ancak o andan itibaren liberaller kendilerini yeni bir tehlikeli sınıfın karşısında buldular: dünyanın diğer kısımlarındaki popüler güçler. 20.yy.da liberaller devletlerarası düzeyde benzer bir programı uygulamaya koydular. Ulusların kendi kararlılıkları ve yeterlilikleri evrensel onayın fonksiyonel bedeli gibi ortaya çıktı. Az gelişmiş ülkelerdeki ekonomik ilerlemeler de ulusal refah devletinin muadili olarak sunuldu. Bununla birlikte üçüncü aşama gerçekleşemedi. Çünkü bunun gerçekleşebilmesi için tüm dünyada ırkçı bir yönetimin kurulması gerekiyordu.

Dünya çapındaki liberalizmin 20.yy uygulamasının bir noktaya kadar işlediği görülmüş ve özellikle 1945’ten sonra muhteşem yıllarını yaşamıştır. Ancak bu formül de 1968’de tıkanmıştır. Bu noktada ulusların kendi kendini belirleyiciliği küçük problemler ortaya çıkarmıştır. Fakat dünya çapındaki yeniden yayılma ılımlı bir seviyede olsa da sonsuz sermaye birikimi imkânları üzerine konmaya çalışılan baskılara gözdağı vermiştir.  Ve üçüncü aşama tamamen gerçekleşmemiştir. 1970’li yıllarda da global liberalizmin uygulanabilirliği tamamen ortadan kalkmıştır.

Sistemin yaşadığı tahribatı anlayabilmek için liberalizmin neler ortaya koyduğunu ve sonuçta sistemi uzun bir süre siyasi olarak stabilize etmede neden başarılı olduğunu anlamak zorundayız. Liberallerin tehlikeli sınıfları yatıştırmak için ortaya koydukları üç aşamalı program Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik, kardeşlik şeklinde özetlenebilen klasik sloganlarını benimseyen ve talep eden yeni tehlikeli sınıfların oluşmasını öngörmüyordu. Eğer bu taleplerle karşılaşılmış olsaydı, sonsuz sermaye birikimini garanti etmek imkânsız olacağı için kapitalist bir dünya ekonomisi olmayacaktı. Bundan dolayı liberallerin önerdikleri pastanın yarısı ya da daha doğrusu yedide biriydi: dünya nüfusunun azınlık bir bölümü ( ünlü orta sınıf ) için makul bir hayat standardı. Şu anda bu küçük pasta bu yedide birin önceden sahip olduğundan şüphesiz daha çoktu fakat pastanın eşit paylaşımından hala uzaktı

Bu durum büyük kapitalistler için sermaye birikimi olanaklarını önemli ölçüde azaltmamış fakat kapitalistler orta sınıf üzerindeki devrimsel heyecanı söndürmeyi siyasi bir hedef olarak başarmışlardır. Maddi olarak kazanç sağlayan yedide birlik kesim çoğu sol kesimde olanların şartlarını gördükleri zaman gayet minnettardı[3]. Daha ilginç olan şey boğulan şirketlerin tepkisidir. Bu şirketler kendileri için umut belirtisi olarak karşı kıyıya yüzme becerilerini yorumlamaya çalıştılar.  Bu durum analitik olarak tedbirsizce de olsa psikolojik olarak anlaşılabilirdi.

Liberalizm “umudu” insanları uyuşturmak için kullanmış, bu da tam olarak yutulmuştur.  Bu, umudu aşılamaya çalışan  sisteme karşı hareketlerin liderleri  tarafından bile yutulmuştur.. Onlar devrimle iyi bir toplum yaratacaklarını iddia etmekteydiler. Ancak aslında onlar sadece mevcut otoriteler tarafından önerilen reformları yapabildiler. Eğer suda boğulursanız ve biri “umut” teklif ederse hayat kurtarıcı olarak uzatılan her ne ise bunu tutup ele geçirmek rasyonel değildir.  Herhangi biri dünyanın popüler sınıflarını birçok sistem karşıtı harekete moral ve destek sağlamaları teklif edildiği için geçmişle ilgili olarak kınayamaz.

Sert ve itham edici sistem karşıtı hareketlerle karşılaşan devlet yöneticileri iki yoldan biri ile tepki verebilirdi. Eğer korksalardı ki çoğunlukla bu böyledir; tehlikeli olarak gördükleri şeylerin başlarını kesmeye çalışacaklardı. Fakat canavarlar gerçekte çok başlı olduklarından daha deneyimli olan koruyucular daha kurnaz tepkilere ihtiyaçları olduklarının farkındaydılar. Onlar sistem karşıtı hareketlerin ters bir biçimde sistemin çıkarlarına gerçekten hizmet ettiğini görmüşlerdir. Kitleleri harekete geçirmek kitleleri yöneltmek anlamına gelmiş ve liderler için devlet gücü koruyucu etkilere sahip olmuştur. Bunun da ötesinde bu hareketler işbaşına geldiklerinde kendilerini takipçilerinin aceleci taleplerine karşı hareket ettirdiler ve en azından önceki yönetimlerden hatta onlardan daha fazla acımasız davrandılar. Üstelik “umut” un yatıştırıcı özelliği seyyar satıcı resmi bir devrimsel lider olduğu zaman daha bile etkiliydi. Eğer geleceği onlara ait olduğunu düşünüyorlarsa popüler kitleler özellikle ilerleyen bir devlete sahip olduklarında bir müddet beklemeye tahammül edebilecekleri sonucuna vardılar. En azında onların çocukları yeryüzüne mirasçı olacaklardı.

1968 şoku kısa ve geçici olmaktan daha çok şey ifade etmekteydi. 1968 şoku liberalizm jeokültürünün tam olarak gerçekleşmesiydi ve özellikle bozulan sistem karşıtı hareketler tarafından tarihsel iyimserliğin inşa edilmesiydi ve onların çocukları dünya mirası için programlanmadılar. Gerçekten onların çocukları onlardan daha kötü bile olabilir. Böylece bu popüler kitleler sistem karşıtı hareketleri ve tüm liberal reformist hareketler dışındaki eğilimleri bırakmaya başladılar ve kendilerinin kolektif iyileştirme aracı olarak gördükleri devlet yapılarını terk ettiler.

Umudu terk etmek yürek ve gönül hafifliği ile olmamaktadır. İnsanlığın yedide altısı baskı altına alınmış varlıklar olarak kaderlerini sükûnetle kabullenmeye razıydılar. Tamamen ters. Eğer biri umudu terk ederse diğer bir kişi başka davranış biçimlerini araştırır. Sorun, bu davranışları bulmanın kolay olmadığıdır. Fakat daha kötüsü de var. Devletler dünya nüfusunun büyük bölümü için uzun dönemli bir iyileştirmeyi önermiş olmayabilirler fakat zorbalık ve şiddete karşı kısa dönemli belirli bir miktar güvenliği teklif etmişlerdir. Fakat büyük kitleler artık devletleri meşrulaştıramadıkları için ne otoritelerine boyun eğerler ne de vergi öderler. Sonuçta devletler şiddete karşı kısa süreli güvenliği daha az önerebilirler. Bu durumda bireyler ve firmalar kendi güvenliklerini sağlayan eski çözüme tekrar geri dönmek zorundadırlar.

Özel güvenlik tekrar önemli bir sosyal unsur olduğunda hukuk kurallarında güvenlik bozulma eğilimi göstermekte ve sonuçta sivil anlayış darbe görmektedir. Kapalı gruplar tek güvenli sığınak olarak ortaya çıkmışlar ve bu gruplar sert ve tahammülsüz olma eğilimi göstererek bölgesel tasfiyeler yönünde hareket etmişlerdir.  Gruplar arası karmaşa arttığı için liderlik gittikçe artan biçimde mafyalaşmaya başlamıştır. Bu durumu şimdi çevremizde görmekteyiz ve gelecek on yıllarda daha çok göreceğiz.

Devlete karşı düşmanlık şu anda modadır ve gittikçe yayılmaktadır. Devlet karşıtı temalar tutuculuk, liberalizm, radikalizm ve sosyalizm 150 yıldan daha uzun süredir göz ardı edilmekte ancak şu anda hepsi politik alanlarda geniş taraftar bulmaktadır. Kapitalist sınıf mutlu olmayacak mıydı?  Bu, kabul ettikleri resmi retorikten daha uzak olan güçlü bir devlete ihtiyaçları olduğundan belirsiz görünmektedir.

Şüphesiz ki kapitalistler, dünya ekonomisinin işlem akışına müdahale eden dış devletleri istemezler ve şu anda sistem karşıtı hareketler büyük güçlüklerle karşı karşıyadırlar ve büyük kapitalistler bu tercihlerini kabul ettirmek için IMF ve diğer kurumları kullanabilmektedirler. Ayrıca Rusya yabancı yatırımcıları artık dışarıda bırakmamakta ve Rus devleti Moskova ‘ya yatırım yapacak müteşebbislerin kişisel güvenliğini garanti altına alamamaktadır.

Neo liberallerin resmi söylemi piyasanın tarafsızlığı ve sonuçta disipline edici olduğudur. Onun disipline ettiği şey kar maksimizasyonu dışında başka bir temelde sosyal kararlar almak için fertlerin ahlaksız içgüdüleridir. Devletlerin bu tür konularda sosyal karar almaları genelde keyfi nitelik taşımaktadır.

Fakat önemli kapitalist çıkarlar risk altında iken devletler keyfi davranmayı bırakmayı denerler. 1990 ‘da ABD’nin büyük finansal kurumları iflas tehlikesi içindeyken, Henry Kaufman New York Times ‘da şu şekilde bir bölüm yazdı:

Finansal kurumlar Amerikan tasarrufları ve geçici fonlarının muhafızlarıdır. Bu eşsiz bir kamusal sorumluluktur. Gerçekten piyasanın finansal sistemi disipline etmesine izin vermek potansiyel başarısızlıkları kabul etmek anlamına gelecekti[4].

Böylece burada konuyu açık biçimde özetledik. Piyasalar keyfiyet içine girdiklerinde devletleri memnuniyetle disipline ederler. Fakat devletler aynı piyasaya bankaları disipline etmek için izin verdiklerinde piyasa güvenilir değildir.  Sosyal refahı elde etmek için sosyal kararlar güvenilir değildir; fakat bankaları kurtarmak için alınan bir sosyal karar güvenilirdir.

Sadece bir kişinin tekelci gücünün (ya da keyfi karar) diğer bir kişinin zehiri olduğunu değil aynı zamanda kapitalistlerin birçok biçimde devletlerin müdahalesine bağımlı olduğunu da her zaman kesin olarak akılda tutmamız gerekmektedir. Böylece kapitalistler devlet otoritesini zayıflatmanın karışıklık ve kaosa yol açacağını ileri sürmektedirler. Burada tartıştığımız konu, küreselleşmenin kapitalistlerin de ileri sürdükleri ve destekledikleri gibi devletin fonksiyonlarını yerine getirme kabiliyetini önemli ölçüde etkilemediğidir Egemenlik gerek içte gerekse dışta 500 yıl önce ortadan kalkmıştı. Bu, dünya ekonomik yapılarındaki dönüşümden dolayı değil, jeokültürdeki dönüşümden ve hepsinden önemlisi liberal reformizm ve bu akımla paralel sol temalar ekseninde popüler kitleler tarafından umudun kaybedilmesinden dolayıdır.

Tabi ki jeokültürdeki değişiklik dünya ekonomisindeki dönüşümlerin bir sonucudur. Aslında sistemin içsel çelişkilerinin çoğu böyle bir tartışmayı tekrar çözüme kavuşturacak gerekli ayarlamaları yapmanın artık mümkün olmadığı noktalara ulaşmıştır.  Sistemin bu kritik çıkmazları diğerleri arasında dünyanın anti-köylüleştirilmesini, ekolojik bozulmayı, siyasi alanda demokratikleşme ve eğitim-sağlık hizmetleri için minimum düzeyde kalan talebin getirdiği mali krizleri kapsamaktadır[5].

Devletlerarası bir sistem çatısı altında devletlerin içsel ve dışsal egemenliği kapitalist dünya ekonomisinin temel direğidir. Eğer yıkılırsa ya da hızlı bir şekilde azalırsa kapitalizm sistem olarak savunulamaz. Modern dünya sistemi tarihi içinde ilk kez bunun azaldığında hemfikirim. Bu tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin keskin krizlerinin başlıca işaretidir. Tek başına bir sınıf olarak kapitalistlerin çıkmazı devletlerin zayıflatılmalarının kısa süreli avantajlarını elde edip etmemeleri ya da devlet yapılarının yasallığını eski hale getirmek için kısa süreli onarımı deneyip denemeyecekleri ya da alternatif bir sistem inşa etmek için enerjilerini harcayıp harcamayacakları noktalarını içermektedir. Retorik arkasında zeki kurtarıcılar bu durumun farkındadırlar. Onların bazıları küreselleşmenin sahte konuları hakkında konuşmak için kalanlarımıza ulaşmaya çabalarken en azından bazıları benzer yedek bir sistemin tasarlanması ve bu yönde unsurların nasıl harekete geçirileceği konularında çalışmaktadırlar. Onların tasarlayacakları bir çözümle gelecekte yaşamak istemiyorsak aynı soruyu soruyor olmalıyız. Devlet hala girişimciler için önem arz etmektedir. Devletlerin azalan gücü sebebiyle ulus ötesi akımlar kendilerini ilk defa uzun dönemli karlarının baskı altına alındığı bir dönem içinde bulmuşlar ve artık kendilerini kurtaracak durumda olmayan devletler ile karşı karşıya kalmışlardır. Sıkıntılı bir döneme girmiş bulunmaktayız. Sonuç belirsizdir. Hangi çeşit tarihsel sistemin içinde bulunduğumuz sistemin yerini alacağından emin olamayız. Kesin olarak bildiğimiz şey devletlerin sonsuz sermaye birikimi süreçlerini desteklemede önemli bir rol oynadıkları ve içinde hayatımızı devam ettirdiğimiz çok özel sistemin artık fonksiyonlarını sürdüremeyebildiğidir.

Yazar: Immanuel Wallerstein
Çev. Şükrü CİCİOĞLU
Immanuel Wallerstein (2001), “States? Sovereignty? The Dilemmas of Capitalists in an Age of Transformation”,  States and Sovereignty in the Global Economy, Edit: David Smith, Dorothy Solinger and Steven Topic, California Institute on Global Conflict and Cooperation, London and New York, p.20-34.

[1] Frederic Lane, Profits from Power: Readings in Protection Lent and Violence-Controlling Enterprises (Albany: State University of New Pres,1979).

[2] Bunun nasıl yapıldığını “Liberalizmden Sonra”, (After Liberalism) (New York:New Pres, 1995) adlı kitabımda uzunca tartıştım.

[3] R.H. Tawney, Equality (London: George Allen&Unwin, 4th edn, 1952), p.109.

[4] Henry Kaufman, “After Drexel, Wall Street is Headed for Darker Days,” InternationalHerald Tribune, February 24 5, 1990 (reprinted from New York Times).

[5] Kapitalist dünya ekonomisinin yapılarında meydana gelen krizlerin ayrıntılı analizleri için T.K. Hopkins ve Wallerstein’ın editörlüğündeki The Age of Transition: “Trajectory of the World System 1945 2025” adlı kitaba bakınız, (London: Zed Pres, 1996).

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Düşmanımın Düşmanı Dostumdur: Çin – Rusya İlişkileri ve ABD

Çin – Rusya yakınlaşması 1990’lı yılların ikinci yarısında olgunlaşarak, iki büyük ülke arasında “stratejik ortaklık” …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle