Güncel Yazılar

Dış Politikamızın Gölgesinde Terörle Mücadele

Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın siyaset ve terör arasındaki ilişkiyi açıklarken ortaya koyduğu, teröre karşı mücadelenin altı maddelik başarı parametreleri arasında bulunan; işbirlikçilerin başarısız hale getirilmesi, psikolojik harekât, dış desteğin kesilmesi ve terör örgütünün ümidinin kırılması gibi hususların dış politikamızı ilgilendirdiği açıktır.

Ne var ki Türk Dış Politikası, 10 Kasım 1938’den bu yana tedrici şekilde Atatürk’ün, gereğinde güç kullanımı seçeneği ile diplomasiyi desteklemek stratejisini ihmal etmiş ve hele Marshall yardımı ve NATO’ya girişle de bağımsız Kemalist dış politikayı tamamen unutmuştur. 2002’den bu yana da bir yandan “stratejik derinlik” anlayışlı dış politika yapmak, yani bir anlamda daha geniş alan ve bölgelerde çıkar aramak öte yandan ekonomik bağımlılığı arttırmak ve dış politikayı gündelik ve çok başlı kararlarla yürütmenin bedeli olarak ABD’ye daha da teslim olunmuş bir hale gelinmiştir.

Bugün gelinen nokta, “stratejik derinlik” anlayışında dış politikanın esas yönelmesi gereken yerin Kafkaslar ve Orta Asya olması gerekirken bu bölge, tamamen ihmal edilmiş ve ABD yönetimli tarikat okullarının insafına terk edilmiştir. Buna karşılık Afrika’da temelde tarikat sisteminin yararı gözetilip, BM Güvenlik Konseyi oylaması da bahane edilerek 19 kadar yeni elçilik açılması politikasına öncelik verilmiştir. Dış politikamızın sefaleti ve başarısızlıkları Expo 2015 oylamasıyla veya Dışişleri Bakanımızın konuşma yapacağı Avrupa Parlamentosu salonuna İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan bir teröristin akredite alarak katılabilmesiyle ortadadır. İktidarın terörizmle mücadelede terörü açıkça kollayan dış güçlere karşı yumruğunu masaya vuramaması ve terörün dış desteğinin kesilmesini isteyememesi dış politikasızlığımızın başarısızlığını gösterir.

Terörle mücadelenin yalnız askeri operasyonlarla olamayacağı, yılanın başının dışarıda olması nedeniyle Türkiye’nin çok daha sert bir dış politika izlemesi gereği de bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere ortadadır.

Türkiye Bugün Ortadoğu ağırlıklı “stratejik derinlik” anlayışı ile üzerimize vazife olmadığı halde Suriye ve İsrail arasında barış görüşmelerinde aracılık yaparken veya Lübnan’a asker gönderirken, Kıbrıs ile Kerkük-Musul elimizden sabun gibi kaymakta, Kafkasya ve Orta Asya’da esamimiz bile okunmaz hale gelmektedir. ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarının taşeronluğunu üstlenmiş bir görüntü veren dış politika çizgimiz, bir yandan da PKK’ya karşı beraber mücadele etiğimiz ve hele doğalgaz bakımından da ciddi bir bağımlılığımız olan İran gibi önemli bir bölgesel güç ile ilişkilerini giderek bozmaktadır.

Cumhuriyet tarihinde hiç görülmediği ölçüde ABD eksenli hale geldiği açıkça görülen dış politikamızın bu günlerde terörle mücadelede ne noktada bulunduğunun yeniden sorgulaması gerekir. Çünkü çoğu AB ülkelerindeki PKK yandaşı veya bu örgüte doğrudan bağlı; Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK-KUK), ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi, KİH (Kürdistan İslam Hareketi), KAB (Kürdistan Aleviler Birliği), Amerikan Kürt Enformasyon Ağı, İsveç Kürt Konseyi, Uppsala Kürdistan Dayanışma Derneği, Kürt Kültür Dernekleri, PKK Dernekleri, Kürt İşçiler Dernekleri, İsveç’te Stockholm Kürt Enstitüsü, Stockholm Kürdistan Merkezi, Stockholm Kürdistan Komitesi, Kürt Dernekleri Federasyonu, çeşitli ülkelerdeki Kültür Merkezleri, Kürt-Alman Dostluk Dernekleri ve hatta bizzat PKK Dernekleri adı altında bütün Avrupa ülkelerinde benzer yayın organları ve televizyon istasyonları ile faaliyet gösteren 800’ün üzerinde çeşitli bölücü birlik, dernek ve kuruluş tam gaz faaliyette iken ve ABD’nin İran politikasında PEJAK’ın yeri belirginleşirken, yabancı ülkeler ve sözde müttefiklerimizle bu konuda ciddi müzakerelerin yapılması gereği ortadadır.

Silahlı Kuvvetlerimizin başarılı harekâtlarına rağmen dünyanın en güç arazi yapısına sahip geniş bölgede dış güçler tarafından siyasal, ekonomik ve lojistik faaliyetlerle sürekli desteklenen terörün sonunu getirmek çok zordur.

PKK, Çekiç Güç’ün koruması altındaki geniş bölgede 20 yıla yakın bir süredir yerleşmiş ve örgütlenmiştir. Bu kadar geniş alandaki örgütün hayatı idame koşulları ne kadar ilkel olursa olsun lojistik desteğe her bakımdan ihtiyacı vardır. Örgüt hala tam olarak temizlenmediğine göre bunlara bir şekilde lojistik destek sürmektedir. Zap, Avaşin, Basyan, Hakurk ve Kandil’deki yapılanmaların çok boyutlu ve dağınık alanlarda olduğu bellidir. Silahlı Kuvvetlerimizin 16 Aralık 2007 ve 26 Şubat 2008 tarihli basın bildirilerinde konuşlanma yerleri açıklanan bütün bu terör yuvaları, geçmişte katır sırtında gelen yüklerle lojistik destek sağlarken, bugün Peşmerge himayesinde kamyonlar ile ihtiyaçlarını toptan sağlamaktadırlar.

Destek alan terör üsleri tamamen dağlık alanlar olan, Kandil’in Batı Cephesi; Kurtuk. Bole, Levce, Zergele, Suvede ve Belekatı, lojistik destek üssü olan Kandil’in Doğu Cephesi; Berda Kuşu, Dolekoy, Asus ve Kalatukan kamplarından ve Haftanin bölgesi ise Pirbela, Keşan, Muzure, Kaşura, Tırvaniş, ve Beritan kamplarından oluşmaktadır. Operasyonel anlamda çok önemli olan Hakurk’da saldırıya dönük terör kampları olduğunu belirtmek gerekir. Silahlı Kuvvetlerimizin bunları büyük ölçüde yok ettiği, zarar verdiği bilinmektedir. Ne var ki yürütülen asimetrik savaşta yıllardır sözde müttefiklerimizce arkalanarak her boyutta desteklenen teröristler, ne kadar zarar görürlerse görsünler, tamamen yok edilmedikçe yeniden ortaya çıkacaklardır. Çünkü bunların gayri nizami ölçülerdeki ilkel yaşantıları, bir süre gizlenmeye, himaye gördükleri hastane v.s gibi tesislerinden yararlandıkları Peşmerge Yönetimi’ne sığınmaya ve nefes aldıktan sonra yeniden ortaya çıkmaya uygundur. Bunların AB ülkelerinden bundan böyle yardım almayacaklarını düşünmek saflık olur. Bilakis gördükleri zararın telafisi ve psikolojilerinin yerine getirilmesi için AB ülkeleri daha çok çaba göstereceklerdir. Bu çabalarının süreceğini burada dile getirmemiz abartılı bir yaklaşım değildir. Avrupa Parlamentosu’nda elini kolunu sallayarak gelen, oraya akrediteli bir terör örgütü yöneticisinin hala ülkemize teslim edilmemiş olması bu savımızı güçlendirmektedir.

Türk Dış Politakasının Mecburiyetleri
Türkiye bugün maalesef ABD’nin uluslararası politikada Ortadoğu taşeronluğunu yapan bir çizgidedir ve iktidarca da AB ile ilişkiler iç politika konularının bir şikâyet kapısı gibi ele alındığından bundan böyle terörle mücadeleyi sürdürmeye daha yıllarca mecbur kalınacaktır. Ancak terörün yanı sıra;

— Ermenistan ile ilişkilerin sınır kapılarını açma ve tavizler verme eşiğine getirildiği,
— Irak’ın kuzeyindeki yönetimle diyalog kurma gibi, yıllardır sürdürdüğümüz politikanın tersine yol aldığımız,
— Kıbrıs konusunda Güneydeki yeni sözde Devlet Başkanı’nın barış güvercini gibi gösterilip Kıbrıs’ı AB’ye yaranmak uğruna teslim hazırlıkları yapıldığı ve dahası dış politikada bu hatalar yapılırken bunları iç politikadaki dar boğazlardan kurtulmak amacıyla teröre desteği açık olan ülkelerden yardım almak amacıyla sürdürmek, telafisi olanaksız tavizleri kuzu gibi kurtlara teslim etmek olacaktır.

Halbuki Türkiye çok güçlü temeller üzerine inşa edilmiş bir ülkedir. En zayıf zamanlarında bile içerideki sorunlarını kararlılık ve başarıyla hallettiği gibi dünyanın en sıkıntılı bölgesinde, dünyanın problem yaratıcı ve güç kullanıcı olarak kabul ettiği ülkelerle sınırdaş olmasına rağmen dimdik durmasını bilmiştir. Ancak yöneticiler iç politikadaki çıkarları uğruna dış politikamızı, Türkiye’ye düşmanlıkları apaçık ortada olan Batı ülkelerine eksenler ve Orta Asya’da ve Kafkasya’daki geleceğimize gözlerini kapatırlarsa elimizdeki kartlarımızı kullanamaz hale gelir ve daha çok uzun süre terör ile mücadeleye mecbur kalırız.

Yazar: Ali Külebi

Kaynak: tusam.net/makaleler.asp?id=1335&sayfa=0

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Fırat Kalkanı Harekâtı küresel güçlere karşı mı yapılıyor?

Hükûmet, “FIRAT KALKANI OPERASYONU NEDİR? EL-BAB NEDEN ÖNEMLİDİR?” başlığı altında bir açıklama yayınladı. (1) Açıklama, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir