istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Erdoğan'ın Çin Ziyareti ve Türkiye-Çin İlişkileri | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Erdoğan’ın Çin Ziyareti ve Türkiye-Çin İlişkileri

Çin teamüllerine göre bu yıl Başkanlık koltuğuna oturması beklenen Çin Halk Cumhuriyeti Başkan Yardımcısı Xi Jinping, geçtiğimiz Şubat ayında Türkiye’ye tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 8-11 Nisan tarihlerinde bakanlar, önemli bürokratlar, yaklaşık 300 kişilik bir işadamı heyeti ve 64 kişilik gazeteci grubu ile Çin çıkarması yaptı.

Türkiye’de ‘Çin Yılı’ ilan edilen bir zaman diliminde gerçekleşen bu iki önemli ziyaretin ikili ilişkileri daha üst bir seviyeye taşıdığı, özellikle Erdoğan’ın ziyaretinin önemli bir kilometre taşı olduğu aşikârdır.

Üst düzey temasların gerçekleştiği bu önemli ziyaretler yönetici kadrolar veya araştırmacılar için ilişkilerin tekrar gözden geçirilmesi ve bir muhasebe yapılması adına teşvik edici bir gelişmedir. Bu ziyaretler vesilesi ile Türkiye-Çin ilişkilerinin hangi noktaya geldiği, iki ülkenin birbirini ne ölçüde önemsediği, Türkiye’nin Çin ile olan münasebetlerinden ne gibi kazançlar elde ettiği veya ‘edemediği’ gibi soruları hatırlamakta yarar vardır.

Burada önce Xi Jinping’in ziyaretini kısaca hatırlayalım. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı tarafından kabul edilmesi, kendisine devlet başkanı protokölü uygulanması, birçok Bakan ile görüş alışverişinde bulunması Türkiye’nin bu ziyarete ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Zira Çin; dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmanın yanında, Birleşmiş Milletler’de (BM) veto hakkına sahip olması, Türkiye’nin de yoğunlaşmış olduğu Orta Asya ve Afrika gibi bölgelerde nüfuzunun her geçen gün artması, zengin işadamları ve çoğalan orta kesimiyle gittikçe büyüyen dev bir pazar olması, üç trilyon doları aşan döviz rezervine sahip olması gibi özellikleri ile Türkiye’nin her kesiminden insanların dikkatlerini çekmektedir. Ayrıca 2011 yılı iki ülkenin diplomatik ilişkiler kurmasının 40’ıncı yıldönümü idi. Ardından 2012 yılı Türkiye’de Çin yılı, 2013 yılı ise Çin’de Türkiye yılı ilan edildi. Bundan başka gezinin ‘Arap Baharı’,  Çin’in Suriye vetosu, İran nükleer krizi ile ilgili müzakerelerin yeniden tekrar Türkiye’de başlayacağının ilan edilmesi gibi bir dönemde gerçekleşmesi geziyi önemli kılan diğer sebepler olarak sayılabilir. Geleceğin Çin Başkanının ziyareti sırasında Türkiye-Çin arasında 4,3 milyar dolar değerinde 7 anlaşma imzalandı.

Erdoğan’ın Ziyaretinin Anlamı

Ekonomik, siyasi ya da kültürel, hangi perspektiften bakılırsa bakılsın, 27 yıldan sonra bir Başbakan’ın başka bir ülkeye resmi ziyarette bulunmasına yüklenecek birçok anlam vardır. Hele bu iki ülkenin farklı kutuplarda yer alıp dünyanın en hızlı gelişen ülkeleri konumunda olmaları konuyu daha da önemli kılmaktadır. Ziyaretin Türkiye’ye bakan yönü olarak uluslararası sistem, ikili düzeyde devletlerarası ilişkiler ve kişisel olmak üzere 3 boyutlu bir perspektiften yaklaşabiliriz.

Bazılarınca geleceğin süper gücü olarak görülen Çin, aynı zamanda Amerika’nın rakibi olarak görülmektedir. Türkiye ise Soğuk Savaş’ta Amerika’nın başını çektiği NATO bloğunun önemli bir üyesiydi. Böyle bir Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın bitmesi ile dış ilişkilerinde çok yönlü bir politikaya yönelmesi, hatta Çin ile stratejik ortaklık anlaşması imzalaması, bunun Başbakan Erdoğan’ın ziyareti ile perçinlenmiş olması dünya siyasetinin önemli bir değişim sürecine girdiğini gösteren belirgin bir örnektir. Katı ittifaklar ortadan kalkmakta, küresel çok başlılık oluşmakta, yükselmekte olan ülkeler diğer ülkelerle ilişkilerinde daha esnek politikalara yönelmektedir.

İki ülke arasında özellikle Kore Savaşı’ndan sonra başlayan ve ideoloji farklılığından dolayı derinleşen “soğukluk” özellikle Uygur bölgesindeki gelişmelere bağlı olarak dönem dönem gerilimlere sebep olmuştur. Çin’in Anadolu Kartalı tatbikatına davet edilmesinden başlayıp, yapılan karşılıklı ziyaretlerle devam eden olaylar silsilesi ikili ilişkilerin şimdilik “soğuk” olmaktan çıkıp normalleştiğini gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın ziyareti sırasında verilen sıcak mesajlar, nükleer enerji ile ilgili olan başta olmak üzere imzalanan anlaşmalar ilişkilerin en üst seviyeye çıktığını göstermektedir.

Meselenin kişisel boyutu da bizzat Başbakan’ın kendisini ilgilendirmektedir. Bilindiği üzere 2009 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ziyaretinden sonra Urumçi’de gerçekleşen olaylar yine tansiyonun yükselmesine ve Başbakan’ın “soykırım” çıkışı ile şok bir sarsıntıya sebep olmuştur. Fakat çok kısa bir süre içerisinde ilişkilerde bir yıldırım nikâhı kıyılmış, Bakanlar seviyesinde bir dizi ziyaret gerçekleştirilmiştir. Nitekim ilişkilerde Başbakan’ın gezisine bu tartışmalı bölgeden başlamasına imkân tanıyacak düzeyde bir iyileşme sağlanmıştır. Urumçi’deki hadiseler esnasında Türk Dışişlerinin daha ılımlı açıklamalar ile dengeyi korumaya çalıştığı hatırlandığında, sonrasında Çin ile ilişkilerin önemine binaen Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Erdoğan arasında bir mutabakata varıldığı ifade edilebilir.

Meseleye ekonomik ve ticari açıdan bakacak olursak, Başbakan’ın beraberinde ticaret, enerji ve turizm alanlarındaki bakanlarından tutun da, 300’e yakın bir işadamı grubunu getirmesi Türkiye’nin ekonomik ve ticari açıdan Çin ile ilişkilerine ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Karşılıklı ticarette Türkiye’nin aleyhine büyük bir açığın bulunması özellikle Türk tarafını rahatsız etmektedir. Bu aynı zamanda muhalefetin ve kamuoyunun hükümet üzerinde “Çin malları” söylemine dayalı bir baskı oluşmasına sebep oluyordu. Dolayısıyla ziyaretin asıl amacı Çin’in Türkiye’den yaptığı alımların artırılmasını sağlamak ve Çin’den daha çok yatırım çekebilmekti. Hâlihazırda Türkiye’de 30 bin yabancı sermayeli firma bulunmaktadır, fakat bunlardan sadece 432 tanesi Çin menşelidir. Çin’in dünyada ikinci büyük ekonomi olması, trilyonlarca dolarlık döviz rezervi ve her yılki ticaret fazlaları baz alındığında, Türk tarafı açısından Çin yatırımlarının miktarı oldukça az bulunmaktadır. Yapılan görüşmelerde dile getirilen samimi mesajlar Türkiye ve Çin’in yakın planda ticaretteki dengesizliğin üzerine daha kararlı bir şekilde gideceğini gösteriyor.

2010 yılında Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun ziyareti sırasında Çin ile ticarette 2015 yılı için 50 milyar dolar, 2020 yılı için de 100 milyar dolarlık bir hedef konulmuştu. Konu ile alakalı yaptığım görüşmelerde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) yetkilileri bu hedeflerin ulaşılabilir olduğunu, 2011 yılındaki gibi bir büyümeye devam edildiği takdirde bu hedefe ulaşılabileceğini belirttiler. Başbakan’ın bu tarihi ziyareti esnasında da 4 milyar dolarlık anlaşmaların imzalanmış olması, 2010 yılında belirlenen hedefe ulaşmada atılan büyük bir adım oldu.

Şüphesiz ilişkilerin bu noktaya gelmesinde Uygur problemi konusunda tarafların ulaştığı uzlaşı büyük önem arz etmektedir. Türk tarafı için ilişkilerde ticari açık ön plana çıkarken Çin tarafı için Türkiye dendiğinde devamlı Uygur sorunu ön plana çıkmıştır. Dolayısıyla 2009 yılında soykırım diyen bir Başbakan’ın ziyaretine Uygur bölgesinden başlama jesti Çin tarafında ilişkilerin “balayı” olarak yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu durumda Çin’in ilerde ticari konularda Türkiye’ye kolaylıklar sağlayacağı, alım ve yatırımlarını artıracağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Türk-Çin İlişkilerinde Aslan Payı Çin’in

Batılı ülkeler krizlerle mücadele ederken Türkiye ve Çin ekonomik gelişmeleri ile dünyadaki büyüyen ülkeleri temsil etmektedir. Tarihleri, coğrafi konumları, ekonomik büyüme hızları gibi özellikleri ile iki ülke ilişkileri adına hala çok büyük bir potansiyel bulunmaktadır ve bu ilişkiler özellikle bir-iki yıl öncesine kadar “sığ” bir düzeyde gelişmiştir. Bölgelerinde ve özellikle son yıllarda önemli dünya meselelerinde bu kadar dinamik olan iki ülkenin karşılıklı ilişkilerinin olması gerekenin çok altında ilerlemesi düşündürücüdür. Meselenin Türkiye’ye bakan yanına odaklandığımızda aşağıda sayacağımız bir takım sebeplerden dolayı Türkiye’deki yönetici kadroların Çin ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi ve Çin’e geçmişe göre daha fazla yoğunlaşması büyük önem arzetmektedir.

Herşeyden önce bütün görüşme veya ziyaretlerde sık sık dile getirilen “kazan-kazan” prensibinin aksine, ikili ilişkilerde gerek siyasi gerek ekonomik gerekse kültürel olarak Çin’in bu “beraberlikten” açık ara daha fazla “kazanım” elde ettiği su götürmez bir gerçektir. Aşağıda bunlara örnekler vererek değinmeye çalışacağız.

Ekonomik ilişkiler açısından değerlendirdiğimizde, Türkiye’de AKP iktidarından sonra yaklaşık 10 yıllık dönemde Çin ile gerçekleşen yıllık ticaret hacmi 21 kat artarak 24 milyar dolara ulaşmıştır. 2010 yılında iki ülke Başbakanları tarafından 2015 yılı için belirlenen 50 milyar dolarlık hedef için hala katedilmesi gereken ciddi bir mesafe vardır, yine de bu hedefe ulaşmak imkânsız değildir. Fakat bundan da önemli olan Türkiye’nin bu tarihe kadar Çin ile olan ticaretini ne ölçüde dengeleyebileceğidir. Zira Türkiye’nin Çin ile ticaretinde olan açığı gittikçe artmakta ve bu açık ekonomisine baskı oluşturmaktadır. Çin 2011 yılında Türkiye’ye 21 buçuk milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken Türkiye için bu rakam 2 buçuk milyar dolarda kalmıştır. Ayrıca bu rakamların içine Türkiye’nin uyguladığı kotalardan dolayı Türk işadamlarınca başka ülkelerin limanlarından Türkiye’ye sokulan ürünlerin dâhil edilmediği de unutulmamalıdır. Resmi rakamları baz aldığımızda sadece Çin ile ticarette 19 milyar doları geçen açık tek başına Türkiye’nin tüm açığının neredeyse beşte birine tekabül etmektedir.

Unutulmaması gerekli olan bir husus da şudur ki; Çin ile ikili ticari ilişkiler, Türkiye’nin Rusya veya İran ile olan enerji merkezli ilişkiler gibi değil sanayi ürünlerine dayalı bir boyutta gerçekleşmektedir. Bunda da Çin’deki ucuz iş gücü, telif hakları konusundaki sıkıntılar bir yana, Türk tarafının Çin kadar üreticilik gösteremediği göz ardı edilmemelidir. Ayrıca Çin Türkiye’ye inşaat malzemeleri, makine aksamları ve oyuncak gibi hayatın her alanındaki ürünlerden satmayı başarabilirken, Türkiye ise bor, krom gibi madenleriyle hammadde ancak tedariki yapabilmektedir. Yani sadece ulaşılan rakamlar noktasında değil, yapılan alışverişteki ürünlerin çeşitliliği noktasında da ciddi şekilde Çin lehine bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu da Türkiye’nin değerlendirmesi gereken önemli bir noktadır. Bir diğer veri olarak da ticaret açığına ramen Türkiye’nin Çin’deki yatırımlarının Çin’in Türkiye’deki yatırımlarından fazla olduğunun karşımıza çıkmasıdır. Bunlardan anlaşılacağı üzere Türkiye Çin’in elindeki sermayeden ve bu ülkenin dev pazarından hakkıyla istifade edememekte ve ticaret devamlı aleyhine işlemektedir.

Siyasi ilişkiler açısından baktığımızda, Çin için Türkiye daha çok kendi güvenlik problemlerini ilgilendiren bir ülke konumundadır. Dünyanın diğer bölgelerindeki problemler kendi çıkarlarına çok zarar vermediği sürece sessiz kalmayı tercih eden ve BM’nin beş daimi üyesinden biri olan Çin genelde Türkiye’nin desteğine çok ihtiyaç duymamaktadır. Fakat bu Çin’in Türkiye’yi dışladığı şeklinde algılanmamalıdır. “Barışçıl yükseliş” teziyle “Çin tehdidi” tezlerine alternatif üreten Çin tabi ki bütün ülkeler ile olumlu ilişkilere sahip olmak istemektedir. Konumuza dönecek olursak, Çin için yukarıda bahsettiğimiz ‘güvenlik’ konusunun Türkiye ile alakası da Çin içindeki Uygurluların sebep olabileceği bir “istikrarsızlık” ve yurt dışındaki “Doğu Türkistan” bağımsızlık hareketleridir. Gerçekten de Türkiye’nin bölge insanı ile olan yakın akrabalık ilişkisi iki ülke ilişkilerinin en hassas noktası olmaya devam etmektedir. Türkiye iki ülke ticaretini geliştirmek için attığı adımlarla Çinliler’in ikili ilişkilerdeki dikkatini ekonomik alana daha fazla odaklamalarını hedeflese de, Çin tarafında çok hassas bir mesele olan Uygur Özerk Bölgesi konusunda devletin güvenliği adına çok tehlikeli görülen ‘Pantürkist’ ve ‘Panislamist’ akımların kaynağı halen Türkiye olarak görülmeye devam etmektedir.

Her ikili görüşmede Uygur meselesi mutlaka gündeme gelmekte, Türkiye tarafı Çin’in bütünlüğüne saygı duyduğunu tekrar etmeyi “ihmal etmemekte” Çin de Türkiye’nin bağımsızlık hareketlerine karşı aldığı önlemler konusunda müteşekkir olduğunu mutlaka hatırlatmaktadır. Yani ilişkiler “Uygur Sendromu”nun etkisinden hala kurtulabilmiş değildir. Türkiye’nin konu ile ilgili icraatları gerçekten “sözde değil özde” olmuş, 1998 yılında yayınlanan gizli bir genelge ile devlet görevlerinin Uygur derneklerinin yaptığı organizasyonlara katılmaları yasaklanmış, terörist ilan edilen bütün dernekler kapatılmış, Amerika’da kurulmuş olan Uygur hükümeti yetkililerinin de Türkiye’ye girmesine vize verilmemiştir. Çin hükümetinin takdirle yadettiği bu tedbirler hakikaten ilişkilerin gelişmesine ve karşılıklı güven probleminin biraz da olsa aşılmasına büyük katkı sağlamıştır. Bundan sonra Türkiye’nin başını ağrıtan uluslararası konularda BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi “dost”undan ne kadar fayda sağlayabildiği sorusu akıllara gelmektedir. BM’yi ilgilendirmesi açısından Kıbrıs örneğini verecek olursak, Türkiye bu konuda defalarca Çin’in kapısını aşındırmıştır ve bu konuda lehine olacak somut katkılar beklemeye devam etmektedir.

İki ülke arasındaki kültürel ilişkiler, dünyanın küreselleşme hızı temel alındığında hâlihazırdakinden çok daha hızlı ilerlemeye muhtaç görünmektedir. Çin’de birçok kişinin aklında Türkiye’nin kimliği, kültürü, siyaseti gibi konularda çok değişik fikirler bulunmakta, net bir tanım ortaya konamamaktadır. Bu nedenle Türkiye konusu, üzerinde devamlı tartışılan bir başlık olmaya devam etmektedir. Türkiye’de ise Çin denince akla genelde ucuz mallar, Çin seddi, Kungfu gibi kelimeler gelmekte, Çin ile ilgili sağlıklı bilgililerden yoksun olduğu bilinmektedir. Öte yandan Türkiye ve Çin için ilginç olan, ilki yakın tarihte “Avrupa’nın hasta adamı” diye adlandırılırken, diğeri yine Batılılarca “Uzakdoğu’nun hasta adamı” benzetmesine maruz kalmıştır.

Coğrafi konum itibarı ile düşündüğümüzde Türkiye, Asya’nın batısında, Çin ise doğusunda yer almaktadır. Fakat neredeyse günümüzde kullanılan bütün uluslararası ilişkiler teorileri Batıda doğmuş ve yine Batı’nın çıkarlarına hizmet eder durumdadır. Denilebilir ki, bu zamana kadar iki ülke arasındaki yanlış anlamaların en temel sebeplerinden biri, Batılıların yazdığı eserler üzerinden birbirini tanımak olmuştur. Ayrıca Batılı teorisyenler içinde özellikle Amerikalılar önemli bir yer tutmakta, Amerikalı teorisyenlerin dünyaya bir “süper güç” objektifinden baktıkları unutulmamalıdır.

Bundan başka, batı dünyasının Türkiye ve Çin hakkındaki fikirleri genelde bazı önyargılar taşımaktadır. Bütün bunların aşılmasında kültürel ilişkilerin çok daha üst seviyelere taşınması önemli rol oynayacaktır. Çin bu alanda da kendi açısından faydalı gördüğü adımları atmış, Türkiye’de Konfüçyüs Enstitüleri’ni açmıştır. Türkiye’deki Çin yılı münasebeti ile ayrıntılı bir program takvimi hazırlamış, kültürel manada da dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. 2009 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ziyaretinden bu yana, Konfüçyüs Enstitüsü mahiyetindeki Yunus Emre Kültür Merkezi’nin dünya nüfusunun önemli bir kısmını barındıran bu ülkede niye hala açılmadığı kültürel ilişkiler adına sorgulanması gereken çok önemli bir sorundur.

Türkiye ve Çin ilişkilerini analiz ederken devamlı göz önünde bulundurulması gereken en önemli istatistiklerden biri iki ülkenin de dünyanın en hızlı büyüyen iki ekonomisi olduğudur. Ayrıca sadece ekonomik olarak değil, siyasi ve kültürel anlamda da etki alanları genişlemektedir. 2011 yılında Çin yüzde 9,2 büyürken Türkiye de yüzde 8,5’lik bir büyüme kaydetmiştir. Dolayısı ile bu iki ülke arasında çok muazzam bir potansiyel bulunmaktadır. İkili ticaret hacmi şu anda ulaşılan rakamların çok üstünde olmayı hak etmektedir. Eğer siyasi bir kriz yaşanmaz ise, 2020 yılına varmadan bile konulan 100 milyar dolarlık hedefe ulaşılma ihtimali büyüktür. Fakat bunun gerçekleşmesi için dünya ekonomisinin veya ikili ilişkilerin bir istikrarsızlık kazasına uğramaması önemlidir. İki ülkenin gelişmeye olan istekleri büyük bir avantaj sayılabilirken, ticaretteki dengesizlik ve Uygurlar noktasındaki anlayış farkları birer dezavantaj olmaya devam edecektir.

Yazar: Salih TINMAZ

Cuma, 13 Nisan 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan