Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Filistin-İsrail Sorunu Çözüm Süreci

19. yüzyılda Siyonizm’in Yahudiler için Filistin’de kurulacak bir ana yurt ideali ile ortaya çıkarak, bölgeye Yahudi göçünü sistematik olarak başlatmasıyla şekillenmeye başlayan Filistin sorunu,  günümüz itibariyle hala çözülememiştir.

Bir asırlık bir çatışmanın ve anlaşmazlığın tarafları olan Filistinliler ve Yahudiler çeşitli ülkelerin arabuluculuk yapmış olduğu süreçlere dâhil olmuş olsalar da hiçbirinden olumlu bir netice alınamamıştır.

İlk olarak toprak paylaşımı çerçevesinde şekillenen çatışma zamanla kimliklerin de var olma mücadelesi verdikleri bir sorun halini almış; yüzyılı aşkın bir süreye savaşlar, terör eylemleri, kimlik mücadeleleri Filistin sorununa damgasını vurmuştur. 1948 yılında İsrail’in kurulmasıyla birlikte Filistin sorunu genelde Arap devletleri ile İsrail arasında bir sorun haline evrilirken, Haziran 1967 savaşı sonrasından başlayarak bu sorun bir devlet olan İsrail ile nesillerdir Filistin’de yaşayan Filistinlilerin sorunu haline gelmiştir. Bir devlet ile devlet olmayan aktörün arasındaki çatışma bekleneceği üzere kendi kaderini tayin etme hakkını arayan her topluluğun başvurduğu taktikler olan gerilla savaşı haline gelmiş ve takip eden süreçler karşılıklı şiddet sarmalının hâkim olduğu bir kısır döngüye dönüşerek sorunun çözümünü zorlaştırmıştır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, 1987 yılında başlayan I. İntifada’nın giderek popülerliğini yitirmesi, Filistinlilerin temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) şiddeti ve terörü bırakacağını açıklaması, İsrailli politikacıların Filistinliler ile olan sorunlarını sert güce başvurarak halledemeyeceklerine ikna olmaları ve dünyanın yeni bir döneme giriyor olduğu inancı Filistin ile İsrail arasında başlayacak olan en önemli barış sürecinin arkasında yatan bazı önemli gerçeklerdir.  13 Eylül 1993 yılında iki tarafın da onayıyla başlayan Oslo Barış Süreci sorunun kalıcı çözümüne en çok yaklaşıldığı barış çabası olması açısından önem taşımaktadır. Ne var ki, İntifada ile başlayacak olan bu süreç ikinci bir İntifada ile çökecek; deyim yerindeyse başlanılan yere geri dönülecektir. Tarafların anlaşmasını sağlayamadan çöken Oslo Süreci’ni takip eden diğer çözüm süreçleri de tıkanacaktır. Günümüzde ise Filistin-İsrail sorununun çözümünde temel alınması kabul edilen plan Suudi Arabistan tarafından sunulan Arap Barış Girişimi adlı plandır.

Bu analizde 2002 yılında Suudi Arabistan Prensi Kral Abdullah tarafından tarafların bilgisine sunulan Arap Barış Girişimi ele alınacak, bugün sorunun tüm tarafları tarafından benimsenmiş olan bu Barış Planı’nın çıkmazları analiz edilmeye çalışılacaktır. Bu sayede bugün itibarı ile en geçerli/güncel çözüm planı olarak lanse edilen Arap Barış Girişimi’nin de önceki iki devletli çözüm planları gibi başarısız olma olasılığı üzerinde durulacaktır.

İki Devletli Çözüm İçin Son Plan: Suudi Arabistan ve Arap Barış Girişimi

Bugün hala geçerliliğini koruyan ve ABD, AB, Filistin Yönetimi ve nihayetinde İsrail’in ufak değişikliklerle prensipte kabul ettiği çözüm planı Kral Abdullah tarafından 2002 yılında Beyrut’ta Arap Birliği zirvesinde sunulan, Arap Barış Girişimi olarak bilinen plandır.  Bu girişimin arka planında Suudi Arabistan’ın kendi güvenliğini sağlamak adına bölgesel arabulucu (mediator) rolünü ilerletmek amacının olduğunu söylemek mümkündür. Zira Suudi Arabistan’ın yakın tarihinde aynı amacın güdüldüğü başka bir planı da görmek mümkündür.

1981 yılında Kral Fahd da Arap Barış Girişimi’ne benzer bir plan geliştirerek İsrail ve diğer Arap ülkeleri arasında arabulucu rol üstlenme çabaları içerisine girmiştir. İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi durumunda ilişkilerin normalleşeceğine vurgu yapılan bu plan, dönemin Arap politikaları göz önünde tutulduğunda son derece yenilikçi ve ilerlemeci (1) olması açısından önem taşımaktadır. Kral Fahd’ın bu planı öne sürmekteki amacı Arap-İsrail çatışmasını pasifize edebilmek, Batı’ya barışın destekçisi olduğunu gösteren bir profil çizebilmekti.

Kral Abdullah tarafından 2002 yılında başlatılan Arap Barış Girişimi’nin arka planında ise önemli motivasyonların olduğunu söylemek mümkündür.  İlk olarak 2002 yılında başlayan El-Aksa İntifadası’nın bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyeceği ve böylelikle Batı yanlısı rejimlerin iktidarının tehlikeye gireceği düşüncesi Suudi Arabistan’ı böyle bir girişimde bulunmaya hazırlayan nedenlerin başında gelmektedir. Ayrıca, Filistin davasına olan desteğin giderek popülerleşmesi, Suudi Arabistan’ın böyle bir girişimle Filistin davasına ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına olan desteğini göstermiş olacaktır. Bir diğer önemli nokta tıpkı Kral Fahd’ın 1981 yılındaki girişimiyle göstermeye çalıştığı gibi, Suudi Arabistan’ın 11 Eylül saldırıları sonrası sarsılan imajını Batı’nın gözünde barış yanlısı ve ABD müttefiki bir ülke olarak güçlendirme çabalarıdır. Öte yandan, İsrail ile barış sürecinde Arap tarafının yokluğundan doğabilecek boşluğu doldurma isteği de bu girişimin hayata geçirilmesinde etkili olmuştur.

Arap Barış Girişimi ve Öngördükleri

Arap Barış Girişimi’ni iki ana bölüme ayırmak mümkündür. İlk bölüm öncelikle İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini öngörmektedir. Suudi Arabistan bu madde ile böylelikle sadece Filistin’in değil, Suriye ve Lübnan’ın da endişelerini unutmadığını göstermektedir. İkinci olarak bu plan BM Güvenlik Konseyi 194 sayılı kararı çerçevesinde Filistinli mülteciler sorununa adil bir çözüm için çağrıda bulunmaktadır. Son olarak Arap Barış Girişimi 1967 sınırlarında kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Buna göre, Filistin tarafı Yahudi bölgesinin ve Batı Duvarı’nın Ağlama Duvarı kısmının hâkimiyetini İsrail’e devredecek, eski şehrin kalan kısmındaki hâkimiyetini koruyacaktır.  Ayrıca kurulacak olan Filistin devleti savunma amaçlı olarak silahlanabilecek, kendi hava sahası ve karasuları olacaktır. Bunun karşılığında, Arap ülkeleri Arap-İsrail çatışmasını bitmiş kabul edecek ve İsrail ile kapsayıcı bir barış sürecine girecekler; İsrail ile normal ilişkiler (alaqat tabi’iyya) kuracaklardır. (2)

Ancak plan ayrıntılı olarak incelendiğinde birçok hususta eksiklikler taşıdığı ve her ne kadar dengeli bir tavır sergilemeye çalışsa da iki tarafı memnun etmekten uzak kaldığı ortadadır. Nitekim plan geri çekilme ile ilgili bir zaman çizelgesi öngörmemektedir. Hâlbuki Oslo sürecinden alınması gereken en önemli derslerden birisi olan hayati önemi haiz bu tarz konularda çok daha açık ve belirleyici olunması gerektiği gözden kaçırılmıştır. Ayrıca Filistinli mültecilerin sayıları, bu kişilerin nereye dönecekleri, İsrail’in kabul edecekse ne kadar tazminat ödeyeceği hususu hakkında yapılan düzenlemeler demografik dengeyi dikkate alacağından bu sorunun Filistin açısından adil çözümünü tehlikeye atmaktadır. İsrail ise bu hususun devletin Yahudi karakterinin altını oyacağı endişesini taşımaktadır.

Suudi girişimi ABD, AB ve Arap dünyasından olumlu tepkiler almıştır. Hatırlanacak olursa Eylül 1967 yılında Hartum’daki Arap Zirvesi’nde İsrail ile tanınma, barış ve müzakerenin yolu, alınan kararla kapatılmıştı. Bu anlamda bu girişim İsrail’e yönelik değişen tavrı göstermesi ve bu ülkeye yönelik bugüne kadar yapılmış en yapıcı ifadeleri içermesi açısından da önem taşımaktadır. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush da Ortadoğu’ya yönelik Amerikan politikasını açıkladığı bir demecinde Kral Abdullah’ın barış girişimini temel aldığını belirtecek kadar bu girişime destek vermiştir. (3) İsrail söz konusu olunca bu girişimin İsrailli politika yapımcılarından ziyade İsrail’deki barış kampına yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Böylelikle ya barış yanlısı bir hükümetin iktidara gelmesi ya da bu kampın siyasi baskı oluşturmak suretiyle hükümeti girişimi kabul etmeye zorlayacağı düşüncesi hedeflenmiştir.

Arap Barış Girişimi’ne İsrail’in Cevabı

Arap Barış Girişimi ilk lanse edildiğinde İsrail bu planı onaylamadığını dile getirdi, böylece bir süre için Kral Abdullah’ın girişimi gözden düştü. Ancak

– Irak’ın ABD tarafından işgalinin bölgedeki güç dengesini İran lehine değiştirmesi ve hız kazanan nükleer çalışmalarının bölgede tehdit algılamasını arttırması,

– Başta Irak ve Lübnan’da Hizbullah olmak üzere Şia’nın yükselmesinin Şii–Sünni güç dengesinde de değişime yol açması,

– İkinci Lübnan savaşında İsrail’in yenilmesi,

– Filistin seçimlerinden Hamas’ın galip çıkmasının barış sürecinin tıkanmasına neden olması

gibi radikal grupların lehine işlemesi muhtemel uluslararası ve bölgesel değişimler, İsrail tarafından kabul görmeyen girişimin yeniden gündeme gelip bu defa Riyad’daki Arap Zirvesi’nde 2007’ de tekrar kabul edilmesinin yolunu açtı.

Dönemin İsrail başbakanı Ehud Olmert ve Dışişleri Bakanı Tzipi Livni kamuoyuna planın belirli kısımlarını kabul edebileceklerini açıklarken, plana yönelik olumlu bir tavır takındıklarının sinyallerini verdiler. Ancak İsrail’in özellikle dört konuda öne sürdüğü çekinceler girişimin her iki tarafı da ikna edecek şekilde başarıya ulaşmasını zorlaştırmaktadır. Bu konulardan ilki 1967’de işgal edilen tüm topraklardan İsrail’in çekilmesini öngören maddeye dayanmaktadır. Nitekim İsrail bunu kendisinin milli güvenliğini tehlikeye atacak bir adım olarak görmektedir. İnşası hala devam eden İsrail yerleşimleri aynı zamanda Ben Gurion’un 1955 yılında Knesset’te belirtmiş olduğu gibi milli güvenliğin sağlanmasında bir araç (4) olarak görülmektedir. Öte yandan mülteci sorunu ile ilgili öne sürülen çözüm, barındırdığı belirsizlikler açısından Filistin tarafını rahatsız edebilecekken, İsrail’in ve dahası Siyonizm’in, kuruluş felsefesi olan “devletin Yahudi karakteri” düsturunu tehlikeye attığı için kabul edilmez addedilmektedir. Bugün İsrail’i terör gibi gerçek tehditlerin dışında tehdit eden konu nüfus oranlarındaki dengesizliktir ve bu İsrail’in varoluşunu tehlikeye atacak derecede önemli bir konu olarak algılanmaktadır. İsrail tarafından muhalefet edilen üçüncü bir husus Kudüs ile ilgilidir ki, İsrail 1980 yılında çıkarmış olduğu Kudüs Yasası ile Kudüs’ün bir bütün olarak İsrail’in ebedi başkenti olduğunu teyit etmiştir. İsrail’in son çekincesi ise Arap ülkeleri ile ilişkilerin normalleşmesi konusudur. İsrail, Arap rejimlerinin yerini gelecekte kendisine muhalif İslami hükümetlerin alması ihtimalini değerlendirerek güven ortamının oluşabilmesi için zamana ihtiyaç olduğunun altını çizmektedir.

Bu çekinceler ışığında aralarında Ami Ayalon, Yaokov Peri (eski Shin Bet amirleri); Danny Yotam (eski Mossad amiri); Amnon Lipkin Shahak (eski Genel Kurmay Başkanı) gibi kişilerin de bulunduğu yaklaşık 40 kişi 31 Mart 2011 tarihinde Arap Barış Girişimi’ne cevap olarak İsrail Barış Girişimi’ni imzalamışlardır. Bu belgede Arap planı çerçeve olarak kabul edilirken İsrail’in çekincelerinden doğan bazı noktalar değiştirilerek çözüm sürecinin yeniden canlandırılması hedeflenmiştir. (5)

Arap Barış Girişimi’nin Çıkmazları

Bugün gelinen noktada herhangi bir yol alınabilmiş değildir. Ne yazık ki Filistin-İsrail sorunu çözüm süreci ikilemlerin hâkim olduğu, sıfır toplamlı bir oyun olarak görülmektedir. Bir tarafın kaybı daima diğer tarafın kazancıdır ve yukarıda sözü edilen hususlarda her iki tarafı da memnun edecek ve iki devletli çözüm üzerinde temellenecek bir anlaşma şu an için mümkün gözükmemektedir.

Arap Barış Girişimi’nin toprakların paylaşılması, Kudüs’ün statüsü, mültecilerin dönüşü, tam bağımsız bir Filistin devleti konularında öne sürmüş olduğu çözümler teoride mümkün gözükse bile pratikte bir tarafın feragati olmadan gerçekleştirilebilir değildir. Bu durumda da adil bir çözümden bahsetmek zorlaşacaktır. Öte yandan, İsrail Batı Şeria’da yerleşim inşasına hala devam etmek suretiyle bu topraklardaki varlığını geri döndürülemez hale getirmektedir. Oslo süreci başlarken 109 bin olan yerleşimci sayısı bugün 3 katından fazla artış göstermiştir. (6) Dolayısıyla, 400 binden fazla İsrailli yerleşimciyi 1967 sınırlarına taşımak çok gerçekçi değildir. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yardımcısı Michael Freund’un belirtmiş olduğu gibi “Yeşil Hat artık ölmüş ve hatta gömülmüştür. Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te Yahudi varlığı büyümektedir ve dünyada Yahudileri Ariel, Tekoa ya da Hebron gibi yerleşim yerlerinden çıkartabilecek güç yoktur.” (7)

Diğer taraftan, sınırlar konusunda İsrail’in lehine olabilecek bir anlaşma sağlanabilse bile, Batı Şeria ve Gazze’de kurulacak bir Filistin devletinin ne kadar yaşayabilir olacağı da tartışmalıdır. Nitekim Filistin’in toprak bütünlüğü yerleşimler ve onları birbirine bağlayan yollar tarafından sekteye uğrayacaktır.

El-Cezire’nin geçtiğimiz aylarda yayınladığı “Filistin Dokümanları”nda yer alan görüşme kayıtları da bu kanıyı desteklemektedir. 2008 yılındaki müzakerelerde dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni “Ariel’i (İsrail yerleşim birimi) içermeyen bir anlaşmayı imzalayacak bir İsrail lideri yoktur” derken Filistin müzakerecisi Ahmet Kurey’in ise “Ariel’i içeren bir anlaşmayı imzalayacak bir Filistin lideri de yoktur” (8) şeklinde cevap vermesi sürecin tıkanıklığını göstermesi açısından önemlidir.

İsrail’in en son aldığı Ariel yerleşim birimindeki bir merkezi üniversiteye dönüştürme kararı da, (9) işgal altındaki toprakları İsrail’in bir parçası haline dönüştürme çabalarından biridir ve yeşil hattın bulanıklaşmasına dolayısıyla iki devletli çözümün giderek imkânsızlaşmasına katkıda bulunmaktadır.

Sonuç Yerine: Çözümün Çözümsüzlüğü ve Yeni Ufuklar

Bugün Arap Barış Girişimi’ne dayanan iki devletli çözüm Filistin-İsrail müzakereleri için kavramsal çerçeveyi oluşturmaktadır ve bu girişim Türkiye’nin de içinde olduğu hem bölgesel hem de küresel aktörler tarafından desteklenmektedir. Ne var ki, önceki diğer girişimler gibi bu girişimin de açmazları ortadadır ve tarafların nihai anlaşma için masaya oturmasını sağlayamamıştır.

İki tarafta çoğunluğun ayrılıktan yana olmasına rağmen (Filistin devletinin kurulması), iki devletli çözüm çabalarının bir sonuç vermemesinin tek devletli çözüme olan desteği arttırdığı gözlenmeye başlamıştır. İşgal altındaki yerleşimlerin geri döndürülemez hale gelmesi, Kudüs’ün bölünememesi, su gibi kaynakların adil paylaşımında sorunların çıkması Filistin’de iki devletin varlığını pratikte zorlaştıran faktörlerdir. Kudüs Medya ve İletişim Merkezi tarafından yürütülen bir ankete göre 2009 yılında tek devletli çözüme olan destek yüzde 21 iken, bu oran 2010 yılında yüzde 34’e yükselmiştir. (10)

Tek devletli çözüm İsrail açısından devletin Yahudi karakterinin altını oyacağı düşüncesiyle kabul edilemez olsa da, bizzat İsrail’in işgal altındaki topraklardaki politikaları tek devletli çözümü düşünmeye başlamayı kolaylaştırmaktadır. Ürdün seçeneği olarak bilinen, Filistinlilere Ürdün’ü devlet olarak teklif eden bir diğer çözüm yaklaşık yüzyıldır Filistin için her alanda mücadele edenler açısından kabul edilemezdir. İsrail’de bazı şahin çevreler tarafından öne sürülen mecburi tehcirin ise hiçbir şekilde insani bir yanı bulunmamaktadır. Gelinen noktada, tek devletli çözüm Filistin için rasyonel, İsrail için ise ahlaki seçim olarak görülmektedir.

Dipnotlar:

(1) Joseph Kostiner, “Saudi Arabia and the Arab-Israeli Peace Process: The Fluctuation of Regional Coordination”, British Jorunal of Middle Eastern Studies, Vol. 36, No.3, 2009, s. 419

(2) Arap Barış Girişimi ayrıntılı metni için bkz. “FABS Based on Arab Peace Initiative”, Al- Jazeerahttp://transparency.aljazeera.net/en/projects/thepalestinepapers/201218225348796889.html

(3) Kostiner, op.cit., s. 425

(4) Mark Heller, Continuity and Change in Israeli Security Policy, (London: Oxford University Press, 2000), s. 16

(5) Tam metin için bkz. New York Times, “Prominent Israelis Will Propose a Peace Plan”

http://graphics8.nytimes.com/packages/pdf/world/IPI-English.pdf

(6) Foundation for Middle East Peace (FMEP), www.fmep.org

(7) Haaretz, “It was Zionism itself that Israel buried this week. Let it go”, 03 Temmuz 2012,www.haaretz.com

(8) Al-Jazeera, “The Palestine Papers”, http://www.aljazeera.com/palestinepapers/

(9) Haaretz, “Occupation Sciences”, 29 Haizran 2012, www.haaretz.com

(10) “Poll: One-state solution gains ground”, Nisan 2010, www.jmcc.org/news.aspx?id=759

Yazar: Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

Çarşamba, 11 Temmuz 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Rusya’nın Ortadoğu Politikası

Rusya Tarihsel geçmişi çok eski olan dünyanın en geniş topraklarına sahip olan ve dünyada komünizmin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret