istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Filistin Sorunu ve Yenilenen Umutlar: Arap Baharı Etkisi? | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Filistin Sorunu ve Yenilenen Umutlar: Arap Baharı Etkisi?

Arap Baharı Filistin davasına katkıda bulunarak sorunun çözümünde yol alınmasını sağlayacak mı sorusu Orta Doğu’da halk hareketleri başladığından beri sürekli sorulmaktadır. Halk hareketleri ikinci yılını doldururken İsrail’in Gazze’ye saldırısı ve hemen akabinde BM’deki oylama ile Filistin’in üye olmayan gözlemci devlet olarak tanınması Arap Baharının Filistin davası bağlamında bir yansıması ve kazancı olarak yorumlandı. Peki, bu gelişmeleri Arap Baharı bağlamında okumak ve Filistin sorununun çözümünde bir kazanım olarak kabul etmek mümkün müdür? İsrail’in Gazze saldırısını hangi bağlamda değerlendirmek gereklidir? Filistin’in BM’de kazandığı statü bölgedeki değişim rüzgârlarının bir yansıması ve değişen konjonktürün bir gerekliliği midir?  Bu sorular ışığında bu analizde, Arap Baharının Filistin sorununa etkisi Eylül ayındaki protestolar, İsrail’in Gazze saldırısı ve Filistin’in BM’de gözlemci devlet olarak tanınması bağlamında değerlendirilecektir.

Eylül 2012 Protestoları 

Batı Şeria’da Eylül ayında başlayan protestolar Tunus’ta başlayan ve Suriye’ye kadar sirayet eden ayaklanma sürecinin bir devamı olarak algılanmıştır. Filistinlilerin kendi yönetimlerini protesto ettikleri Eylül gösterilerinin bölgedeki trendden etkilenmiş olduğu yorumunu yapmak mümkün olmakla birlikte; bölgede halk hareketleri olsun ya da olmasın, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin on yıllardır içinde bulundukları duruma tepki göstermeleri ya da yozlaşmış yönetimin değişmesini talep etmeleri diğer Arap ülkelerine nazaran daha olasıdır.

Eylül protestoları bölgedeki hareketlenmeden etkilenerek Filistinlilerin işgale ve İsrail’e yönelik olarak başlattıkları bir isyan ya da intifada hareketi değildir. Bölgede ayaklanmaların başladığı 2010 yılından itibaren, değişim dalgasından etkilenecek Filistinlilerin İsrail’e karşı ayaklanmaları ve haklarını aramaları beklentisine girilmişti. Ne var ki, Filistinliler kendi halkı pahasına İsrail’e ödünler verdiğini düşündüğü Filistin Yönetimi’ne karşı gösteri yapmaya başladılar. Arap Baharını ateşleyen dürtünün yozlaşmış diktatörlüklere ve yönetimlere tepki olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Filistin halkının da bu doğrultuda hareket ettiğini söylemek mümkündür.

Filistin bağlamında, siyaseti, ekonomik ve sosyal olandan ayırmak oldukça zordur. Bu üç unsur Filistin’de iç içe geçmiş haldedir. Bir Filistinli bir malı İsrail pazarındaki fiyatı ne ise o fiyattan almaktadır. Ancak, aylık geliri bir İsraillininkine nazaran neredeyse dört kat daha düşüktür. Eylül protestoları da bu dengesizliğe bağlı olarak benzin fiyatlarının yüksek olmasına verilen tepki ile başlamıştır. Filistin’deki bu kötü ekonomik gidişata ek olarak 2000 yılındaki El-Aksa İntifadası’nın akabinde Filistin Yönetiminin söz verdiği barış görüşmelerinde bir yere varamamış olması da halkın kızgınlığını artıran bir etken olmuştur.

Filistin’de ilk eylem farklı siyasi fraksiyonlara mensup bir grup genç tarafından Facebook kullanılarak planlanmıştır. Bu gençlerin amacı seçimlerin yapılmasının sağlanması, dâhili Filistin çatışmasına bir son verilmesi ve İsrail ile müzakerelerin sonlandırılması şeklinde açıklanmıştı. Bu grubun Facebook sitesini iletişim aracı kullanmak suretiyle halkı örgütlemeye çalışması Arap Baharı enstrümanlarını kullanmış olmaları açısından bölgedeki hakim trend ile uyumluluk göstermektedir. Bu gençlik grubu “Filistin’e İtibar”, “Aç Mideler için Savaş”, “Bağımsız Gençlik Hareketi” ve “Ülkemizi Seviyoruz” gibi farklı grupların kurulmasının önünü açtı. 2011 yılının sonuna doğru örgütlenmeye başlayan bu gruplar İsrail hapishanelerinde yasa dışı olarak tutuklu bulunan mahkûmların durumu, Filistin Ulusal Konseyi’nin işlemez hale gelmiş yapısı, İsrail ile güvenlik koordinasyonu ve müzakereler gibi hususlarda Filistin halkını mobilize etmeye çalıştı. Ne var ki, bu hareketler Filistinliler arasında taraftar bulamadı. Bu ilgisizliğin altında yatan nedenler ise Filistinli halkın üçüncü bir intifadaya hazır olmamaları, son intifadanın yorgunluğu, 2008-2009 Gazze Savaşı ve Filistinli gruplar arasındaki siyasi çıkar çatışmaları şeklinde ifade edilebilir. Tüm bu sebeplerden dolayı Filistinliler yeni bir hareketin fayda getirmeyeceğini düşünmüşlerdir.

Filistinlilerin süregiden çatışmalardan ve sonuçsuz müzakerelerden bıkkınlığı ile 2000 yılından itibaren İsrail tarafından maruz bırakıldıkları kontrol mekanizması dolayısıyla İsrail’in Batı Şeria’dan güvenlik tehdidi algılamadığı yorumları da yapılmıştır. Son mobilizasyon hareketlerine ilginin olmaması da bu kanıyı destekler niteliktedir. Nitekim İsrail’in Ağustos 2012’de 100 bin Filistinlinin işgali altındaki yerlere alışveriş yapmak üzere girmesine izin vermesi hatta bunu teşvik etmesi de bu kanıyı güçlendirmektedir.(1)

1987 yılındaki Birinci İntifada ve 2000 yılındaki İkinci İntifada kadar olmasa da, yukarıda zikredilen hususlara rağmen Filistin 5 Eylül’den başlayarak on gün süren protestolara sahne olmuştur. Yükselen gıda ile benzin fiyatlarını ve Filistin Yönetimi’nin maaşları ödeyememesini protesto etmek amacıyla binlerce Filistinli sokaklara çıkarak Filistin Yönetimi Başbakanı Selim Fayyad’ı istifaya çağırmıştır. Filistin Yönetiminin halkın nezdinde meşruiyetini kaybetmesinin altında birçok farklı neden yatmaktadır. Yönetimin İsrail ile sıkı güvenlik ilişkisine girmiş olması, İsrail ile ilişkilerde sürekli ödün vermesi ancak karşılığında bir kazanç elde edememesi, Ocak 2011 yılında El-Cezire tarafından deşifre edilen “Filistin Kâğıtları”nda Filistin tarafının İsrail’e verdiği ödünler, Filistin Yönetimi’ne popüler desteğin gerilemesine ve meşruiyetinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Genel olarak bakıldığında Filistin’deki protestoların Arap Baharına benzediğini söylemek mümkündür. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de olduğu gibi kitleler ekonomik sıkıntılar ve yöneticilerin basiretsizliği nedeniyle sokaklara dökülmüştür. Ancak altının çizilmesi gereken husus, Filistin Yönetiminin 45 yıllık bir işgalin oluşturduğu yapının bir parçası olduğudur. Filistin Yönetimi tam bağımsız değildir ve ordusu yoktur ve kurumları da dış yardıma bağımlıdır. Öte yandan Filistin, Hamas ve El-Fetih arasında hem coğrafi hem de siyasi olarak bölünmüştür. Sonuç olarak Filistin halkının kendi yönetimine karşı başlatacağı bir ayaklanma sorunları çözmeyecek, hatta Batı Şeria’daki yönetimin çökmesi durumunda oluşacak güvenlik boşluğu İsrail’i alarma geçireceği için Batı Şeria halkı şimdikinden daha sert ve sıkı uygulamalara maruz kalabilecektir. Nitekim İsrail’deki Maariv gazetesi Başbakan Benjamin Netanyahu’nun ABD ve AB’ye mesajlar göndererek Filistin Yönetiminin çökmesini önlemek için para transferi yapılması talebinde bulunduğunu iddia etmiştir. Aynı iddiaya göre Netanyahu Selim Fayyad ile birlikte 250 milyon İsrail şekelinin (64,3 milyon dolar) Filistin Yönetimine aktarılmasını düzenlemiştir.(2)

Öte yandan 2011 yılının Şubat ayında binlerce Filistinli Ramallah ve Gazze’de toplanarak El-Fetih ve Hamas’ın birleşmesi ve ayrılığa son vermesi için gösteriler yaptılar. Protestolar daha sonra İsrail’e ve 45 yıllık işgale yönelerek 1993 Oslo Anlaşmalarının ve Filistin ekonomisini İsrail’in kontrolüne bırakan 1994 Paris Protokolü’nün ilgası talebine dönüşmüştür.

Sosyal taleplerle başlayıp, işgale karşı protestolara dönüşen bu hareketler siyasi bir kazanımla neticelenmemiştir. Filistin Yönetimi çökmemiş, Başbakan Selim Fayyad beklenildiği gibi istifa etmemiştir. Paris Protokolü iptal edilmemiş, Hamas ve El-Fetih uzlaşma sürecine girse bile bir netice alınamamıştır. Dolayısıyla tüm bunların Üçüncü bir Filistin İntifadası oluşturacağı beklentileri de boşa çıkmıştır.  Öte yandan, Mısır’da yönetimin değişip Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesiyle Hamas’ın El-Fetih ve İsrail karşısında elinin güçleneceği beklentisi de boşa çıkmıştır, zira Mısır Hamas’ı doğrudan desteklemek yerine kendi çıkarlarının gerektirdiği üzere Hamas’ın duruşunu yumuşatmaya çalışmıştır.

Son olarak belirtilmesi gereken husus, Filistin davası için mücadele amacıyla kurulmuş olan ve şu an Filistin topraklarında iktidar olan Hamas ve El-Fetih kendilerini yozlaşmadan koruyamadıkları gibi, halk hareketleri yaşayan diğer Arap ülkelerindeki iktidar sahipleri gibi gösterileri bastırmak için şiddete de başvurmuşlardır. Human Rights Watch adlı örgütün “Abusive System: Criminal Justice in Gaza (Bozuk Sistem: Gazze’de Cezai Adalet)” başlıklı raporuna göre sadece 2011 yılında Hamas’a bağlı güvenlik güçlerinin uyguladığı işkence 147 bireyden şikâyet almıştır.(3)

İsrail’in Gazze Saldırısı: Bulut Sütunu Operasyonu 

14 Kasım 2012’de İsrail Gazze’ye yönelik Bulut Sütunu Operasyonunu başlattı. 27 Aralık 2008’deki Dökme Kurşun Operasyonundan sonraki en geniş askeri operasyon olarak son saldırı da Filistin-İsrail çatışmasının tarihinde yerini aldı. Yaklaşık 170 sivilin ölümüne yol açan saldırı, kara harekâtı kararı alınmadan Mısır’ın araya girmesiyle sonlandırıldı ve böylelikle daha fazla can kaybı önlenmiş oldu.

Peki, son Gazze saldırısını bir öncekinden ayıran unsurlar var mıydı? Bu saldırı ya da savaş hangi tarafın işine yaradı ve yarayacak? Tarafların bu savaştan çıkarları nelerdi? Arap Baharından kaynaklanan dönüşümün Gazze savaşına etkileri olacak mı? Sorular çoğaltılabilmekle birlikte, son Gazze savaşı ile ilgili olarak ilk vurgulanması gereken husus taraflara prestij kazandırmaktan başka herhangi bir değişim ya da dönüşümün tetikleyicisi olmadığıdır.

Bulut Sütunu Operasyonunun yer aldığı sahne bir önceki savaşınki ile aynıdır; dahası aktörler ve senaryo da aynıdır. Bu son savaşı diğerlerinden farklı kılan 2011’de halk hareketleri başladığından beri meydana gelen ilk Arap-İsrail çatışması olmasıdır. Bir diğer fark ise Gazze’deki grupların İran’dan silah desteği almış olduklarını bölgeye giden haber ajanslarına verdikleri röportajlarda açıkça dile getirmiş olmalarıdır. Gazze Savaşının Arap Baharının etkisiyle gerçekleşen değişimle ortaya çıkan bölgesel düzende baş aktörlerin oyunun kurallarını açık hale getirip tanımlamalarına ve hatta şekillendirmelerine imkân tanıdığını öne sürmek mümkündür.

Savaşın sonuçları göz önüne alındığındaysa yine bir önceki savaşın sonuçları ile aynı olduğu gözlenmektedir. Tek fark Arap Baharı ile yeniden şekillenen Müslüman Kardeşler yönetimindeki Mısır’ın tarafları masaya oturtmuş olmasıdır ki yapılan anlaşma da daha önce yapılmış olanla paralellikler içermektedir. Sonuç olarak bölgede yaşanan değişimler Filistin bağlamında pek çok şey değiştirmemiştir.

Aslına bakılacak olursa, 2008 yılındaki Gazze savaşı sona erdiğinden beri Gazze-İsrail sınırında düşük yoğunluklu şiddet devam etmiştir. Hamas dışındaki gruplar hemen hemen her gün İsrail’e roket fırlatmışlar; İsrail ordusu da haftalık surette baskınlar düzenlemiş, denizden balıkçılara ateş açmış ya da Gazze-İsrail sınırını havadan bombalamıştır. Bu gerginlik 2011 yılına kadar devam etmiş, geçtiğimiz Kasım ayında İsrail’in Hamas’ın askeri şefi Ahmet Cebari’ye suikast düzenlemesi ile Hamas ve İsrail arasında yedi gün sürecek olan bir savaşa evrilmiştir.

Yaptığı basın toplantısında İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak 14 Kasım’da başlatılan operasyonla alakalı olarak 4 amaçları olduğunu dile getirmiştir: “Caydırıcılığımızı artırmak, Hamas’ın roket fırlatma sistemine ciddi zararlar vermek, Hamas’a ve diğer terörist gruplara darbe vurmak ve gelebilecek hasarı en aza indirmek”.(4) Hamas ise tarihin kendi tarafında olduğunu düşünerek gerilimin tırmanarak bir savaşa dönüşmesinde bir katalizör görevi görürken İsrail’e bölgede artık kuralların değiştiğini, İsrail’in daha farklı bir Arap dünyası ile karşı karşıya olduğunu ve İsrail’in bu durumu anlamak ve buna alışmak zorunda olduğu mesajını vermeyi amaçladı.

Netice olarak, son Gazze savaşının hem Hamas’ın hem de Başbakan Netanyahu’nun siyasi çıkarlarına ve ajandalarına hizmet ettiğini söylemek mümkündür. İki taraf da bu savaştan kazançlı çıkmıştır. İsrail kendi amaçlarına ulaştığını deklare etmek için yeterince Gazzeli sivili öldürmüş ve şehri yerle bir etmiştir; Hamas da bu kıyımdan sağ çıkarak, kökünün kazınmasına izin vermemiştir. Bu savaşın kaybedenleri ise gitgide daha da marjinalleşen Filistin Yönetimi ile maalesef Gazze halkıdır.

Öte yandan, İsrail’in son saldırısını Ocak ayında gerçekleşecek seçimlerle bağlantılandırmamak naiflik olacaktır. Hatırlanacak olursa 2008 yılındaki Gazze saldırısı da İsrail genel seçimlerinin hemen öncesinde gerçekleştirilmişti. Bu savaş güvenlik odaklı bir seçim kampanyası yürüten Netanyahu’nun rakipleri karşısında elini güçlendirmesi bakımından önem taşımıştır.

Bu saldırıyı gerçekleştirirken İsrail’in siyasi haritayı doğru okuyarak Arap dünyasındaki yeni liderlere mesaj gönderdiği ve bir bakıma onları test ettiğini söylemek mümkündür. İsrail bölgedeki değişimin kendileri açısından caydırıcı olmadığının ve yorumlananın aksine içine düştüğü yalnızlaşmanın gücünü azaltmadığının mesajını vermeye çalışmış, bir nevi gövde gösterisi yapmıştır. Mısır’ın ateşkeste gösterdiği performans iki açıdan önemlidir: Mısır ABD ile birlikte hareket ederek ABD ve İsrail nezdinde yerini sağlamlaştırmış; bunları yaparken de Hamas’ı yabancılaştırmamıştır. İsrailli yetkililer Mısır Başkanı Muhammed Mursi’nin arabuluculuk rolü hakkında yorum yaparken Mursi’nin kullandığı retoriğin Mübarek’ten daha güçlü olduğunu, Başbakan Kandil’in Gazze ziyaretinin benzersiz olduğunu, büyükelçinin geri çağrılmasının eskiden bir kopuş anlamına gelebildiğini ancak geriye kalanın (BM Güvenlik Konseyi’ni ve Arap Ligi’ni toplantıya çağırması, Obama ile istişare) geçmişle bir kırılmadan ziyade bir sürekliliği gösterdiğini dile getirmiştir.(5) Aynı şekilde Mursi’nin bir danışmanı da temelde hiçbir şeyin değişmediğini, büyük ihtimalle değişmeyeceğinin yorumunu yapmış, Mısır hükümetinin Hamas’ı silahlandırmadığını ve Mısır’ın Gazze’deki savaşın içine kendi ordusunu gönderme niyetinde olmadığını söylemiştir.(6)

Sonuç olarak, Gazze’de yedi gün süren savaş, İsrail’in adeta Gazzeli sivilleri kobay olarak kullanmak suretiyle Demir Kubbe kalkanını test etmesine; Hamas’ın da öldürülen siviller üzerinden güç kazanarak yeniden meşruiyet zemini oluşturmasına yaradı. Bir deyişle söylenecek olursa filler tepişirken olan çimenlere oldu.

BM’nin Filistin Oylaması ve İsrail’in Cevabı 

29 Kasım’da BM Genel Kurulu Filistin’e, üye olmayan gözlemci devlet statüsü veren bir karar oyladı. Ezici çoğunluğun evet dediği oylamanın (138 evet, 9 ret ve 41 çekimser)  akabinde Batı Şeria ve Gazze’de Filistinliler sokaklara dökülerek kararı kutladılar. Filistin Yönetimi Filistin’inin devlet olarak tanınması için 2011 yılında da BM’ye başvurmuş ancak olumlu yönde bir sonuç alamamıştı. BM’den geçen son kararla Filistin üye olmayan gözlemci devlet olarak uluslararası ceza mahkemelerine başvurma hakkını elde etti.

Bu olumlu neticeyi Arap Baharı etkisinin Filistin sorununa yansıması olarak mı değerlendirmek gerekir? Bu tanınma ile Filistin, mahkemelere başvurma yetkisinden başka ne elde edecektir ve bu yeni statü Filistin sorununun çözümünde rol oynayacak mıdır? Filistin bu karar sayesinde bona fide devlet olabilecek midir?

Hatırlanacak olursa Filistin Bağımsızlık Bildirgesi 15 Kasım 1988’de Cezayir’de Yaser Arafat tarafından okunmuş ve akabinde Arafat’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmasının sonrasında üye olmayan devletlerin hemen arkasında ve diğer tüm gözlemcilerin hemen önünde Filistin için yer ayrılmıştı.(7) Bu karar 104 devlet tarafından onanırken, ABD ve İsrail tarafından reddedilmişti. Bu karar ile Filistin İsrail’in varlığını tanırken, sorunun çözümünde iki devletli senaryoyu kabullendiğini teyit etmişti.

Aslına bakılacak olursa, BM’de alınan son karar, yirmi dört yıl önce alınmış olan kararın sağlanmasından başka bir şey değildir. Zira iki devletli çözümün giderek uygulanabilirliğini yitirdiği bir ortamda, BM’de Filistin’in devlet olarak tanınması, bir bakıma iki devlete bir kez daha vurgu yapılması anlamına gelmektedir. Öte yandan, tıpkı 1988’de olduğu gibi son yapılan oylama ile verilen kararda da tanınan devletin sınırları belirtilmemiştir. Nitekim İsrail’in işgal altındaki topraklarda inşasına devam ettiği yerleşimler buna engeldir ve İsrail 1967 sınırlarına çekilmekle ilgili herhangi bir taahhüt vermemektedir. Sonuç olarak, sınırları henüz belirli olmayan, yerleşimlerden dolayı topraksal bütünlüğü kalmamış irili ufaklı adacıkların bir devlet oluşturması akla makul gelmemektedir. Zira uluslararası hukukta bir devlet olmanın şartları hususunda kıstas olarak 1933 yılında kabul edilen “Devletlerin Hakları ve Görevleri için Montevideo Konvansiyonu”na göre, bir devletin sürekli nüfusu, tanımlanmış toprakları, hükümeti ve diğer ülkelerle ilişki kurma kapasitesinin olması gerekmektedir.(8) Filistin’de iki farklı yönetim vardır ve devletin toprakları henüz tanımlanmamıştır. Dolayısıyla BM’de yapılan son oylama bir retorikten ibaret olup, gerçeklerle örtüşmemekte ve maalesef Filistin halkının sorunlarına (ekonomik, sosyal, siyasi) bir çözüm getirmemektedir.

Oylamanın hemen akabinde İsrail’in E-1 olarak adlandırılan bölgede 3000 yeni yerleşim biriminin inşasına onay vermesi hem karara meydan okuması hem de tüm uluslararası tepkisel retoriğe rağmen bugüne kadar inşaatlara devam etmiş olduğunun ve devam edeceğinin göstergesi şeklinde okumak mümkündür. İsrail hükümetinin yerleşim birimi kuracağını deklare ettiği bölge Kudüs ile Maale Adumim adlı yerleşim birimini birbirine bağlayan bölgedir ki bu alanda da yerleşimcilerin iskân edilmesi durumunda Filistin’in Kudüs ile bağlantısı kesilecek ve topraklar ortadan ikiye bölünecektir. Bu durumda Filistin devleti ister Cezayir’de kurulmuş ister BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazanmış olsun tam bağımsız ve yaşayabilir olmayacaktır.

Sonuç olarak Filistin halkında boş umutlar uyandırmak sadece hayal kırıklığından başka bir şey yaratmayacaktır. Bu çabalar yalnız liderlerin çıkarlarına ve amaçlarına hizmet edecektir. Nitekim Oslo süreci de büyük umutlarla başlayıp, bir ayaklanma ile sona ermişti. Görüldüğü üzere, Arap Baharından önce de Filistin’in çabaları devam etmekteydi, hala da bu çabalara yenileri eklenmekte. Arap Baharı iyimser bir hava estirerek, halkları umutlandırmışsa da reelpolitik farklıdır. Filistin sorununa çözüm ne büyük güçlerin müdahalesinden ne de uluslararası kurumlarda alınan kararlardan geçmektedir. Sorun bugün daha çetrefilli hale gelmiştir ve bunun için tüm tarafların (El-Fetih, Hamas ve İsrail) karşılıklı anlayış geliştirmelerine ihtiyaç vardır.

Sonuç Yerine: Arap Baharı Sadece Retoriğe mi Yansıdı? 

Filistin sorunu 1948’de BM’deki taksim planının reddedilmesinden itibaren bölgedeki Arap ülkeler tarafından sahiplenilmiştir.(9) “Filistin’in mücadelesi tüm Arapların mücadelesidir” söylemi zamanın liderleri tarafından her fırsatta dillendirilmiştir. Ne var ki, Ortadoğu’daki yönetimlerin otoriter olması dolayısıyla yöneten ve yönetilenler arasında hâsıl olan uçurum; Filistin davasının halkların da desteklediği haklı mücadeleden çok yönetenlerin çıkar mücadelelerinde bir araç haline gelmesine yol açmıştır. Söylemde dayanışma sözleri verilip, Filistin’in mücadelesinin arkasında durduğunu iddia eden yönetimler, söz konusu siyasetin icrası olunca bölgesel gerçekliklerden dem vurmaya başlamıştır.

Yaklaşık iki yıl önce başlayan halk ayaklanmaları bu bozuk düzene bir başkaldırı olduğundan Filistin sorunu bağlamında gerçek bir dayanışmanın ortaya çıkması umutlarını beslemiştir. Batı Şeria’daki protestolar, Hamas’ın Gazze savaşından galip çıktığı söylemi, BM’deki tanınma ve son olarak Hamas lideri Halid Meşal’in 45 yıl sonra doğduğu topraklara geri dönmesi yeni umutların yeşermesinin yolunu açmış; tüm bu gelişmeler Arap Baharı etkisi olarak yorumlanmıştır. Arap Baharının Orta Doğu’da bir dönüşüm trendi başlattığı doğrudur. Bu trendin nelere gebe olduğu henüz net olmamakla birlikte, Filistin özelindeki gelişmelerin ele alındığı bu analizde, yaşanan gelişmelerin pratikte çok büyük değişimlere yol açmayacağı duygusal olmayan gerçekçi bir bakış açısıyla gösterilmeye çalışılmıştır.

Notlar:
(1)“The Palestinian Protests of September 2012: The Birth of Social Protest Movement”, Policy Analysis Unit-ACRPS, 17 Eylül 2012, s. 2,
http://english.dohainstitute.org/release/94454f0f-ed0b-40c1-b9b3-58c5b6f0b525
(2) Israel to transfer 250 million Shekels to the Palestinian Authority”, Yedioth Aharonoth, 12 Eylül 2012, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4280256,00.html
(3) Daha ayrıntılı bilgi için bkz. “Gaza: Arbitrary Arrests, Torture, Unfair Trials”, Human Rights Watch Report, Ekim 2012, http://www.hrw.org
(4) “DM Barak’s Statement from his Press Conference Earlier This Evening” Israel Government Press Office, 14 Kasım 2012, http://www.imra.org.il/story.php3?id=58997
(5) “Israel and Hamas: Fire and Ceasefire in a New Middle East”, Middle East Report, No.133, International Crisis Group, s. 12
(6)Mısır’da Üst Düzey Başkan Danışmanı ile yapılan röportaj, Ibid., s.14
(7) United Nations General Assembly Resolution 250 session 52, http://unispal.un.org/UNISPAL.NSF/0/162094FCBE8245D30525665E00536281
(8) Montevideo Convention on the Rights and Duties of States,     Essential Documents, Council on Foreign Relations
http://www.cfr.org/sovereignty/montevideo-convention-rights-duties-states/p15897
(9) Şunu da not etmek gerekir ki taksim planının reddiyle başlayan süreçte Arap ülkelerinin soruna dâhil olma sebepleri arasında Filistin aleyhine yapılan haksızlıkla birlikte, her ülkenin kendi çıkarlarının da söz konusu olması vardır. Örneğin, 1948 yılındaki taksim planına Arap ülkelerinin karşı çıkmış olması sadece Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına olan muhalefetten kaynaklanmamaktadır. Taksim planına muhalefet, bu plan ile Filistinlilere bırakılan topraklar konusunda bu ülkelerin çıkarlarının çatışmasından dolayı da şekillenmiştir: Ürdün Filistin’e bırakılan toprakları kendisine katmak istemiştir. Irak Ürdün ile birleşip böylelikle Akdeniz’e bağlanma umuduyla planı desteklemiştir. Suriye ve Lübnan Ürdün’ün genişlemesine kendi bağımsızlıkları tehlikeye girip, Büyük Suriye planları gerçekleşir korkusuyla karşı çıkmıştır. Suudi Arabistan ise Ürdün’ün gelişip güçlenerek ata yurtları Hicaz’ı ele geçirme talepleri ortaya çıkar korkusuyla herhangi bir değişikliğe karşı çıkmıştır. (Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Avi Shlaim, The Politics of Partition: King Abdullah, the Zionists and Palestine 1921-1951,Oxford, Oxford University Press, 1990, ss.80-81)

Yazar: Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

Perşembe, 13 Aralık 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Rusya’nın Ortadoğu Politikası

Rusya Tarihsel geçmişi çok eski olan dünyanın en geniş topraklarına sahip olan ve dünyada komünizmin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan