ankara escort
Güncel Yazılar

Fransız Dış Politikası ve Türkiye’nin AB Üyeliği

Fransa, geçmişinde emperyalist politikalar yürüten, dünya çapında bir güç olma amacıyla hareket eden, uluslararası sistemde ABD’ye karşı Avrupa’yı kullanmak isteyen bir ülke olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Fransa güç kaybediyor” kaygısı, Soğuk Savaş’ın ardından daha da belirginleşmiştir. Fransa, nükleer kapasitesine, AB bünyesindeki rolüne, BM Güvenlik Konseyi’nde daimi üyeliğinden kaynaklanan veto gücüne dayanarak müttefiklerinden bağımsız bir dış politika belirlemeyi arzulamaktadır.

AB’yi arkasına alarak ABD’ye karşı denge kurmak istese de, AB’nin yetersizlikleri sonucunda yine ABD ile işbirliği yapmak durumda kalmaktadır. (1)

Fransa-Türkiye ilişkileri tarihsel açıdan uzun bir geçmişe sahiptir. 1535 yılında Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ilk daimi büyükelçi göndermesiyle ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransızlara kapitülasyonlar sağlamasıyla iki ülke arasında ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler hızla gelişmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda farklı boyutlara taşınan ikili ilişkilere tanık olmaktayız. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından BM ve NATO gibi uluslararası örgütler dâhilinde aynı blokta müttefik devletler olarak yer almış olsalar da, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler iniş çıkışlı bir seyir izlemiştir. (2) 1995’te Jacques Chirac’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin yanı sıra Gümrük Birliği Antlaşması’nın imzalanmasıyla ivme kazanan ticari ilişkiler, Türkiye’yi Fransa’nın AB dışında ticaret yaptığı üçüncü ülke konumuna getirirken, Fransa da Türkiye’nin ticari ortakları arasında üçüncü konuma gelmiştir. (3) Ekonomik anlamda geliştirilen ilişkiler ve yakınlaşma siyasi alanda yakalanmaktan uzak kalmıştır. Özellikle Nicolas Sarkozy döneminde Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça ve ısrarla karşı çıkmasının nedenleri Fransa’nın genel dış politika yaklaşımlarında ve Sarkozy özelinde son dönem Fransa dış politikası yönelimlerinde aranmalıdır.

Fransa’da Sarkozy Dönemi: Devam mı Değişim mi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız dış politikasında De Gaule’ün çizdiği yol son derece önemli yer tutmaktadır. De Gaule’den sonraki cumhurbaşkanları benzer amaçları, aynı ya da farklılaşan araçlarla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bu amaçlar Fransa’yı etkili ve güçlü bir aktör yapmak etrafında belirlenmektedir. Bunun yanında Fransa’nın dış politikası genel itibariyle Gaulist ve Atlantikçi olmak üzere iki akım tarafından belirlenmiştir. 16 Mayıs 2007’de Fransa Cumhurbaşkanı seçilen Sarkozy’nin döneminde ise her iki görüşten de örnekler görebilmekteyiz.

Seçim kampanyaları esnasında yerli ve yabancı gazetecilerle düzenlediği basın toplantısında, Sarkozy, izleyeceği politikayı anlatırken, pek çok alanda Chirac’ı örnek alacağını ancak değişimlerin de kaçınılmaz olduğunu belirterek yeni bir dönemin başlayacağının sinyallerini vermişti. Savunma konusunda Fransa’nın kabiliyetlerini ve ayrılan bütçeyi arttıracağını söyleyen Sarkozy, komşu ülkelerde nükleer güvenliğin sağlanması için çalışmalar yapılacağını da duyurmuştu. Sarkozy aynı toplantıda NATO’nun BM’nin bir parçası gibi kabul edilmemesi gerektiğini ve Avrupa’nın silah sanayi ve savunmasını güçlendirmesi gerektiğini savunmuştu. Amerika taraftarı olmakla suçlanan Sarkozy, konuşmasında Amerika ile dost olmak ona boyun eğeceğimiz anlamına gelmemektedir diyerek ABD ile ilişkilerin geçmişe nazaran ileriye götürüleceğinin altını çizmişti. (4)

Sarkozy’nin özellikle NATO ile ilişkileri açısından Atlantikçi yaklaşımın ağır bastığı söylenebilir. Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönmesi için girişimleri bunun en önemli göstergesidir. 1966 yılında de Gaule döneminde NATO’nun askeri kanadından ayrılan Fransa, bugün NATO’nun tüm yapılanmalarında, özellikle de Komuta operasyonlarında yer almakta, sadece Nükleer planlama ve Savunma planlama komitelerinde bulunmamaktadır. (5) Askeri kanada geri dönmekle Sarkozy, NATO dâhilinde tam söz hakkına sahip olmak ve etkinliğini arttırmayı amaçlamaktadır.

Genel kanıya göre Sarkozy dönemi, Fransa’nın dünyadaki rolünü ve varlığını arttırmayı hedefleyen Gaulist politikayı 21.yy’a adapte etmek üzere kurulmuştur. Giscard d’Estaing, Mitterand veya Chirac dönemlerine baktığımızda benzer politikaların uygulanmaya çalışıldığına tanık olmaktayız. Ancak Sarkozy’den önceki dönemlerde Fransa dış politikasının pasif ve savunmaya dayalı olduğu gözlemlenmektedir. ABD’yi eleştirme üzerine kurulan ancak pratiğe dökülemeyen söylemlerin kabulü şeklinde ortaya çıkan bu politikayla, ABD’yi Avrupa’da ve hatta dünyada dengeleme amacı güdülmekteydi. Sarkozy ise daha hırslı bir politikayla güvenlik ve transatlantik ilişkiler alanlarında yeni girişimlerde bulunmaktadır. (6)

Sarkozy Fransa’yı uluslararası alanda önemli role sahip bir ülke olarak görmektedir. Ayrıca AB’nin ekonomik bir bloktan öte uluslararası politikada etkin bir güç olması gerektiğine inanmaktadır. Göreve geldikten sonra silah ihracını teşvik etmesi Fransa’nın ekonomik çıkarlarını korumaktan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Sarkozy bu sayede Fransa’nın teknolojik üstünlüğünü ve bağımsızlığını dünyaya kanıtlamak amacındadır. Bunun yanında De Gaule yönetiminden beri Fransa’nın geleneksel etki alanı dışında, Birleşik Arap Emirlikleri’nde, ilk kez askeri üs kuran yine Sarkozy yönetimidir.

Sarkozy’nin dış politikasının genel olarak güvenlik odağında geliştirildiği, BM veya AB bünyesindeki kriz yönetimi operasyonlarına aktif katılımıyla da görülmektedir. Afrika’nın, Balkanlar’ın ve Orta Doğu’nun istikrar içinde olmasına son derece önem veren Fransa tüm bu bölgelerdeki barış misyonlarında rol almaktadır. Barış ve istikrarın sağlanması kapsamında Gürcistan-Rusya savaşında arabulucu rolüne soyunan Sarkozy yönetimi, Afganistan’da da askeri desteğiyle bölgedeki varlığını sürdürmektedir. Çok taraflı bir dış politikaya öncelik veren Sarkozy Türkiye’nin Avrupalı olmadığı konusunda ısrar etmekte ve AB’ye tam üye olmasına karşı çıkmakta, imtiyazlı ortaklık üzerinde durmaktadır. Sarkozy’nin bu tutumu Türkiye-AB ilişkilerinin bugününü nasıl etkilemektedir ve geleceğini nasıl şekillendirecektir?

Türkiye’nin AB yolu ve Fransa’nın bakışı

Türkiye’nin 2005 yılında başladığı AB katılım müzakerelerinde bugüne kadar 13 fasıl görüşmelere açılmış, ancak bir tanesi geçici olarak kapatılmıştır. Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki temel engel Kıbrıs sorunu olarak görülmektedir, ancak Kıbrıs’ın tek problem olduğunu söylemek yanlıştır. AB’nin en etkin ve güçlü üyelerinden Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkması Türkiye’nin aşması gereken önemli engellerden biridir. Fransa Türkiye’nin üyeliğiyle doğrudan ilgili olduğu gerekçesiyle Ekonomik ve Parasal Politikalar gibi toplam beş faslı bloke etmiş durumdadır. Katılım müzakereleri kararlarında oy birliği ilkesinin geçerli olmasından dolayı açılamayan başlıklar Türkiye’nin üyeliğinin önünü tıkamaktadır. Bunun yanı sıra 2005 yılında Fransız Parlamentosu Genel Kurulu’nda anayasada yapılan değişiklikle, Türkiye’nin AB’ye üyelik kabulünün referanduma sunulması söz konusu olacaktır. Bu da Fransız halkının Türkiye’nin üyeliği konusundaki endişelerinin yersiz olduğu konusunda ikna edilmesini gerektirmektedir. Ancak Sarkozy ikna edilmeden halkın görüşlerini değiştirmek de çok kolay olmayacaktır. Tarihsel olarak köklü ilişkilerin varlığına rağmen Fransa ve özelde de Nicolas Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliğine neden destek vermemektedir?

Nicolas Sarkozy, Testimony adlı kitabında Türkiye’nin AB üyeliğine neden karşı olduğunun temel parametrelerini açıklamıştır. Öncelikle Türkiye’nin topraklarının %98’inin Avrupa kıtası dışında olduğunu savunan Sarkozy, üyelik durumunda Türkiye’nin AB üyeleri arasında en yüksek nüfus oranına sahip olacağını savunmaktadır. Nüfus yoğunluğunun ötesinde ise AB bünyesine İslam kültürünün girmesinin, AB’nin kurucu babalarının siyasi birlik kurma fikrine zarar vereceği görüşündedir. Bu noktada Sarkozy, Türklere AB’ye üye olamayacaklarını söylemekte geç kalındığı takdirde bunun nezaket sınırlarını aşacağını da belirtmektedir. Sarkozy, AB’nin hacminin daha fazla artmasına karşı çıkmaktadır, çünkü Türkiye gibi geniş coğrafyaya yayılmış ve yoğun nüfuslu bir ülkenin üyeliği sonrasında Fransa’nın gücünü kaybedeceğinden endişe duymaktadır. (7)

Sarkozy’nin bu tezine karşılık kültürel çeşitliliğin AB’yi zenginleştirerek güçlendireceği karşı tezini savunanlar da vardır. Ancak özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Müslümanlara tehdit unsuru gibi yaklaşanların ve korku duyanların sayısında önemli bir artış gözlenmektedir. Aslında bunu sadece Müslümanlarla kısıtlamak da çok doğru değildir. Son dönemde Avrupa’da yabancılara karşı tepki olduğunu gösteren pek çok örnek saymamız mümkün. 2010 yılı başlarında İtalya’da Romanların saldırıya uğramaları, yine Romanların son aylarda, AB Parlamentosu’nun uyarılarına rağmen Fransa topraklarından atılıp Romanya’ya gönderilmeleri, İsveç’te ilk defa bir ırkçı partinin (Sverige Demokrat Parti-SD)  parlamentoya girmesi, Avrupa’daki yabancı düşmanlığının arttığının göstergeleridir. Avrupa’daki din adamları vatandaşları hızla artan Müslüman sayısı konusunda uyarmaktadırlar. Türkiye’nin yüksek nüfusu da üyelik sonrasında Batı Avrupa’ya yüksek oranda göç göndereceği kaygısına sebep olmaktadır ki, bu da Sarkozy’nin öne sürdüğü unsurlardan biridir. Ayrıca topraklarının %98’inin Avrupa’da olmamasını üyeliğe karşı çıkmasının nedenlerinden biri olarak sunan Sarkozy, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin üyeliğe kabulünü göz ardı etmemelidir.

Sarkozy’nin değindiği bir başka konu ise Türkiye-Ermenistan ilişkileridir. Sarkozy, Türkiye-Ermenistan ilişkileri kapsamında Türkiye’nin sorumluluk alması gerektiği görüşündedir. Sarkozy, tıpkı Chirac’ın Nazi Almanyası döneminde Fransa’nın Yahudilere karşı yaptığı uygulamaları kabul etmesi gibi Türkiye’nin de Ermeni meselesinde benzer şekilde hareket etmesi gerektiğini savunmaktadır. (8) 2001 yılında 1915 olaylarını tanıyan yasanın Fransız parlamentosu tarafından kabul edilmesi Türkiye-Fransa ilişkileri açısından duraklama dönemine girilmesine sebep olmuştur. Karşılıklı ziyaretler sonucunda normalleşmeye başlayan siyasi süreç, 2006 yılında Ermeni iddialarının reddini ağır cezai yaptırımlara bağlayan yasa tasarısının Fransız Ulusal Meclisi’nde kabul edilmesi bu sürecin tekrar gerilmesine sebep olmuştur. Bunun yanında tasarının Senato gündemine taşınmaması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. (9)

Ancak her iki tez de Türkiye’nin AB’ye üye olmasını engellemeye yönelik kullanılabilecek özellikte değildir. 22 Haziran 1993 tarihli Avrupa Konseyi Zirvesi’nde AB’ye üyelik için karşılanması gereken kriterler Kopenhag Kriterleri adı altında toplanmıştır. Bu kriterler siyasi, ekonomik kriterler ve topluluk mevzuatının kabulünden oluşmaktadır. Demokrasiye, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygıya dayanan bu kriterler ayrıca, etkin bir piyasa ekonomisine sahip olarak AB içinde rekabet edebilme kapasitesine sahip olmayı kapsamaktadır. AB üyeliği için resmi olarak kabul edilen ve tüm adaylara uygulanan kriterler bunlardır. Dolayısıyla Fransa’nın Türkiye’nin katılım fasıllarını bloke etmesinin AB hukuku açısından bir dayanağı bulunmamaktadır.

Fransa’nın Dışişleri Bakanlığı sayfasında son dönem politikalarına baktığımız zaman yoğun olarak güvenlik ekseni etrafında belirlenen ilişkilere rastlamaktayız. Özellikle de Akdeniz güvenliğine son derece büyük bir önem atfedilmektedir. Fransa, güvenlik ve savunma harcamalarını tek başına sağlayabilecek kapasiteye sahip değildir. Bu yüzden, bir yandan AB’nin güvenlik politikalarının gelişimini destekleyip ABD’yi bu yapıdan uzak tutarken, diğer yandan ABD’den tam anlamıyla kopmayı göze alamamaktadır. Fransa’nın desteklediği Barselona Süreci beklenen sonuçları doğurmayınca, Fransa da hem güney Akdeniz ülkelerini sürekli işbirliği içinde tutacak hem de tüm maliyetleri AB üyeleri arasında paylaşılacak yeni bir düzenleme üzerinde çalışmaktadır. (10) Türkiye de bu işbirliği süreçlerine dâhil edilmektedir. Bu girişimlere kısaca değinmek Türkiye’nin olası rolünü anlamak için yerinde olacaktır.

Akdeniz’de işbirliği girişimleri

– Avrupa-Akdeniz Süreci (Euro-Med/Barselona Süreci)

AB’nin Doğu Avrupa’ya yönelik olarak öngördüğü genişlemeyi bir ölçüde dengeleyici bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede, Avrupa Birliği ile Birlik üyesi olmayan 12 Akdeniz ülkesi arasında, kalıcı ve kurumsal bir işbirliği çerçevesinin oluşturulması amacıyla 27-28 Kasım 1995 tarihlerinde Barselona’da Avrupa-Akdeniz Konferansı düzenlenmiştir. Sürecin temel amacı, Barselona Deklarasyonu’nda ifade edildiği üzere, Akdeniz’de barış, istikrar ve güvenliğin sağlanması, ülkeler arasındaki iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, demokrasi ve insan haklarına saygının derinleştirilmesi, AB ile Akdeniz’e kıyıdaş ülkeler arasındaki ekonomik, ticari, sınaî, kültürel ve bilimsel alanlar ile çevre konusundaki işbirliğinin artırılması ve Konferansa katılan ülkeler arasında 2010 yılına kadar aşamalı olarak bir “Akdeniz Serbest Ticaret Bölgesi” kurulmasıdır. Süreç, Siyasi ve Güvenlik Ortaklığı, Ekonomik ve Mali Ortaklık ve Sosyal, Kültürel ve Beşeri Ortaklık boyutlarından meydana gelmektedir. (11)

– Akdeniz İçin Birlik

Akdeniz İçin Birlik, AB ve Akdeniz’e komşu ülkeleri bir çatı altında toplamayı amaçlayan bir platform olup 14 Temmuz 2008’de Fransa’da yapılan bir zirve toplantısı ile kurulmuştur. Akdeniz İçin Birlik Sarkozy’nin seçim kampanyasının bir parçası olarak ortaya atılmış olup, seçilmesiyle süreç daha da hız kazanmıştır. Her platformda öneriyi dile getiren Sarkozy diğer AB ve bölge ülkelerinin desteğini alamaya çalışmaktadır. Sarkozy projenin Ortadoğu barış sürecine katkı yapacağı inancındadır. Proje aynı zamanda Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif bir öneri olarak da medya ve diplomatik çevrelerde tartışma konusu olmuş fakat Mart 2008’de AB tarafından bunun tam üyeliğe alternatif olmayacağı belirtilmiştir. (12)

– Avrupa-Akdeniz Parlamenter Asamblesi (AAPA):

Avrupa Parlamentosunun girişimiyle EURO-MED’den ayrı bir oluşum olarak 27-28 Ekim 1998 tarihlerinde Parlamenter Forum teşkil edilmiştir. Parlamenter Forum’un doğrudan sürecin bir parçası haline gelerek Parlamenter Asamble’ye dönüştürülmesi süreci 2-3 Aralık 2003 tarihlerinde Napoli’de yapılan Avrupa-Akdeniz Süreci Altıncı Dışişleri Bakanları Toplantısıyla sonuçlandırılmıştır. Türkiye de Forumun Asamble haline dönüştürülmesini destekleyen ülkeler arasında yer almıştır. Parlamenter Asamble’nin açılış toplantısı 22-23 Mart 2004 tarihlerinde Atina’da yapılmıştır. TBMM’de Euro-Med Parlamenter Asamblesi Türk Grubu oluşturulmuştur. (13)

Türkiye her ne kadar Akdeniz ülkeleriyle işbirliğine olumlu yaklaşmakta ve bu süreçlerde aktif rol almak istese de, asıl amacı AB’ye üye olmaktır. Her fırsatta müzakerelerin amacının “imtiyazlı ortaklık” olmadığını belirten ve son aşamada AB’ye tam üye olmak için çalışmalarını yürüten Türkiye de en az Fransa kadar Akdeniz güvenliğine önem vermektedir. Ancak bunun AB üyeliği ile bağdaştırılmasına ve hatta üyeliğe alternatif oluşturmasına karşı çıkmaktadır.

Yakın Zamandaki Ziyaretler

Fransa’daki Müslüman dernekleri temsilcileriyle bir toplantı yapan Nicolas Sarkozy, Türkiye’nin önemine değinmiş ancak yine de AB üyeliğine karşı çıktığını burada da yinelemiştir. (14) Kendisinin en azından dürüst olduğunu söyleyen ve diğer üyelerin Türkiye’ye dürüst davranmadıklarını savunan Sarkozy, AB-Rusya-Türkiye aksının kurulmasının ve üç büyük gücün işbirliği yapmasını daha doğru bulduğunu söylemiştir. (15)

Nisan ayında Paris’e giden Başbakan Erdoğan, Sarkozy’yi Türkiye’ye davet etmiş, Sarkozy de Kasım 2010’dan sonra gelebileceğini söylemişti. 11-12 Ekim tarihlerinde ziyaretin detaylarını görüşmek üzere Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner’in Türkiye’ye gelmesi ve gündem konularını ikili ilişkiler, bölgesel meseleler ve Türkiye’nin AB üyelik sürecinin oluşturması beklenmektedir.(16)

Kaynakça:

1) Melek Fırat, Soğuk Savaş Sonrasında Fransa Dış Politikası, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, s 116
2) TBMM resmi internet sitesi, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-fransa-siyasi-iliskileri.tr.mfa, erişim tarihi 20 Eylül 2010
3) Fransa Büyükelçiliği resmi internet sitesi, http://www.ambafrance-tr.org/spip.php?article372
erişim tarihi 14 Eylül 2010
4) L’express: Sarkozy: Sa Politique Etrangère, http://www.lexpress.fr/actualite/politique/sarkozy-sa-politique-etrangere_463192.html
5) Justin Vaisse, Nicolas Sarkozy’s Foreign Policy: Gaulist By any Other Name, Survival, vol 50, no 3, June-July 2008, s 6
6) José Ignacio Torreblanca, Sarkozy’s Foreign Policy: where do European interests and values stand?, Fride, February 2008, s 2
7) Esra Lagro, Why is President Sarkozy Actuaaly Against Turkish Accession to the EU? Facts and Challenges, Perceptions, Spirng-Summer 2008, s 72
8) Esra Largo, op. Cit., s 72
9) TC Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesi, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-fransa-siyasi-iliskileri.tr.mfa, erişim tarihi 14 Eylül 2010
10) Esra Largo,po. Cit.,  s 74
11) TBMM resmi internet sitesihttp://www.tbmm.gov.tr/ul_kom/aapa/docs/akdenizicin_tarihi_ve_kapsami.pdf, erişim tarihi 20 Eylül 2010
12) TBMM Resmi internet sitesihttp://www.tbmm.gov.tr/ul_kom/aapa/docs/akdenizicin_tarihi_ve_kapsami.pdf, erişim tarihi 20 Eylül 2010
13) TBMM resmi internet sitesi http://www.tbmm.gov.tr/ul_kom/aapa/docs/akdenizicin_tarihi_ve_kapsami.pdf , erişim tarihi 20 Eylül 2010
14) http://www.euractiv.com.tr/ab-ve-turkiye/article/fransadan-st-dzey-ziyaretler-nce-dileri-bakan-sonra-sarkozy-012366
15) Hürriyet, Sarkozy: Türkiye hakkında hiç olmazsa dürüstüm, 25 Eylül 2010
16) http://www.euractiv.com.tr/ab-ve-turkiye/article/fransadan-st-dzey-ziyaretler-nce-dileri-bakan-sonra-sarkozy-012366

Yazar: Aslıhan P. TURAN

Pazartesi, 27 Eylül 2010

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir