chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip düşük hapı antalya escort bayan antalya escort
Globalleşme Söylemleri ve Türkiye | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Globalleşme Söylemleri ve Türkiye

Son yıllarda, hem akademik ve kamusal söylemin felsefi/kuramsal dünyasında, hem de toplumsal yaşamın somut dünyasında aktörlerin, stratejilerin ve düşüncelerin hızla değiştiğini gözlemlemekteyiz. Globalleşme söylemi, bu bağlamda, 1990’lardan başlayarak giderek yaygınlaştı, popülerleşti, ve toplumsal değişim çözümleri içinde anahtar kavram konumuna yükseldi.  Martin Shaw’ın da belirttiği gibi, özellikle 1990’lar-ortası dönemden beri, globalleşme söylemi, bir taraftan Soğuk Savaş sonrası uluslararası siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin çözümlenmesinde, diğer taraftan da hem modernite üzerine yapılan tartışmalarda, hem de farklı demokrasi söylemleri içinde temel gönderim noktası olarak işlev görmeye başladı: belki de akademik ve kamusal söylemin hegemonik kavramı olarak[1]

Globalleşme söyleminin hegemonik konumunun aynı zamanda kendi çelişkisini de beraberinde getirdiğini, bu noktada belirtmeliyiz.  1980’li yılların “modernite-postmodernite tartışması”na benzer olarak, globalleşme üzerine yapılan tartışmalar, yalnızca eleştirel çözümlemeleri, analitik değerlendirmeleri ve yöntemsel açılımları içermedi, eş-zamanlı olarak söylemsel kutuplaşmaların, olumlu ya da olumsuz normatif değer yargılarının ve tali-karşıtlıklar temelinde hareket eden siyasal stratejilerin ortaya çıkmasına da yol açtı.  Böylece, açıklama, çözümleme ve anlama sürecine sokulması gereken bir kavram, toplumsal ilişkileri açıklayan bir kavrama, toplumsal değişim üzerine normatif yaklaşımları birbirlerinden ayrıştıran temel ölçüte, ve siyasal alan/sivil toplum aktörlerinin toplum vizyonlarının dış-belirleyicisi durumuna dönüştü.[2]

Daha somut olarak söylersek, globalleşmenin “devletler, toplumlar ve kültürler arası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin zamansal/mekansal genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanması” sürecini simgeleyen niteliği üzerinde akademik ve kamusal söylem içinde bir uzlaşma varken, bu sürecin toplumsal ilişkiler, ulus devlet, ulusal kimlik ve değerler  üzerindeki etkilerinin nasıl anlaşılacağı, ve bu etkiler bağlamında ne tür düzenlemeler ve siyasalar üretilmesi gerektiği soruları tali karşıtlıklara dayalı kutuplaşmalara yol açmaktadır. Bu temelde de, globalleşme söylemini çoğul kullanmamız gerekmektedir.  Bugün, toplumsal değişim üzerine tartışmak yalnızca sosyolojik ve yöntemsel bir tartışma değildir, aynı zamanda tartışma farklı globalleşme söylemlerini ve bu söylemlerin eklemlendiği farklı siyasal stratejiler üzerine konuşmayı ve eleştirel bakışı da içermektedir.  Diğer bir deyişle, bugün globalleşme tartışması içinde egemen gündem, globalleşme süreçlerinin ve etkilerinin tarihsel ve eleştirel çözümlenmesi kadar, bu süreçler karşısında geliştirilen siyasal stratejiler arası söylemsel mücadele, ya da Antonio Gramsci’nin terminolojisi içinde “pozisyonlar savaşı”dır.[3]

Bu tartışmalara baktığımızda, egemen globalleşme söylemleri olarak, neo-liberal “hiperglobalizmi” ve “milliyetçi-devletçi şüpheciliği” görüyoruz, ve bu yaklaşımların siyasal kutuplaşma ve tali karşıtlıklar yoluyla birbirleriyle yaptığı  pozisyonlar savaşının tartışmanın birincil gündemini oluşturduğuna şahit oluyoruz. Globalleşme tartışmasının çerçevesinin ve sınırlarının, bu temelde, son yıllarda giderek ve hissedilen bir şekilde bu söylemler arası pozisyonlar savaşı tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Böylece de, globalleşme kavramının kutuplaşmalar ve tali karşıtlıklar içinde kullanılmaya başlanmış, ve farklı siyasal stratejilerin kendi hegemonik toplum vizyonlarını empoze etmelerinin söylemsel bir aracı konumuna gelmiştir. Bununla birlikte, globalleşme tartışmasının aynı zamanda, hem neo-liberal hiperglobalizme hem milliyetçi-devletçi şüpheciliğe eleştirel bakan, hem de bu söylemlerin yarattığı kutuplaşma ve karşıtlıklara dayalı siyaset anlayışına alternatif “dönüştürücü yaklaşım” olarak adlandırabileceğimiz bir globalleşme söylemini de içinde barındırdığını göz ardı etmemeliyiz.[4] Hegemonik globalleşme söylemlerine alternatif olarak gelişen, ve devlet-toplum ilişkilerini demokratik bir tarzda dönüştürmenin siyasal – kuramsal – felsefi parametrelerini arayan / araştıran / tartışan dönüştürücü yaklaşım, globalleşme süreçlerini tarihsel bağlamı içinde düşünerek, bu süreçlerin toplumsal/yerel ilişkiler üzerindeki etkilerinin eleştirel çözümlenmesini önerir, ve bu temelde kurulacak demokratik yönetim kurgusunun toplumsal sorunlara ve taleplere yanıt bulma girişimi için önemini vurgular.

Globalleşme ve Türkiye’de Modernite Sorunsalı[5]

Akademik ve kamusal söylem içinde yapılan globalleşme tartışmasını niteleyen bu üçlü yapının, ve hegemonik ve alternatif kuramsal-siyasal söylemler arası pozisyonlar savaşının, 1990’lı yılardan başlayarak giderek Türkiye gündemine de yerleştiğini söyleyebiliriz.  Bugün Türkiye’de yapılan globalleşme tartışması içinde neo-liberal globalizmin ve devletçi-milliyetçi şüpheciliğin hegemonik konumlarını, bu söylemlerin ürettiği kutuplaşmayı ve tali-karşıtlıkları, ve aynı zamanda bu hegemonyaya karşı geliştirilen dönüştürücü yaklaşımı da görebiliyoruz. Bu tartışma, hem globalleşme süreçlerinin toplumsal ilişkiler üzerinde ekonomik, siyasal ve kültürel etkilerini araştıran kuramsal ve tarihsel çözümlemeleri, hem de modernitenin içsel eleştirisini yapan felsefi ve normatif girişimleri, özellikle demokrasi kuramına ve “toplumsal iyi ve kamusal yarar” üzerine yapılan çözümlemeleri içermektedir.[6]

İçerikleri ve tartışıldıkları alanlar bağlamında birbirlerinden farklı ve ayrı tartışmalar olmakla birlikte, “globalleşme” ve “modernite ve kriz” tartışmalarının hem tarihsel olarak birbirleriyle ilişkili ve bağlantılı olduğunu, hem de aralarında metinsel bir bağ bulunduğunu görebiliriz.  Kabul etmemiz gerekir ki, bu tartışmalar kendi bağlamları içinde özgül ve özgün tartışmalardır; fakat bununla birlikte, her ikisi de, tarihselliklerini 1990’lı yıllarda yaşadığımız değişimlerden, dönüşümlerden, olumlu/olumsuz toplumsal oluşumlardan ve söylemlerden, tehlikelerden, risklerden ve belirsizliklerden alırlar. Körfez Savaşı, Soğuk-Savaşın bitimi, etnik ve dinsel köktencilik ve kıyımlar, doğal felaketler, kirlenme, insan hakları ihlalleri, ve bunun yanı sıra demokratikleşme taleplerinin artması gibi “insanlık durumları” karşısında etik kaygıların yaygınlaşması; tüm bu oluşumlar “globalleşme” ve “modernite ve kriz” tartışmaları arasındaki bağlantıların tarihsel bağlamını kurmaktadır.

Bu bağlam, ki bu tarihselliği “geç-modern zamanlar” olarak niteleyebiliriz, toplumsal değişim anlayışımızda önemli bir kırılma yaratmaktadır; yaşadığımız değişim, modernist değişim söylemine karşıt olarak, kendisine olumluluk atfedemeyeceğimiz bir süreci gündeme getirmektedir.[7] Demokratikleşme, ama aynı zamanda etnik kıyımı da içeren bir değişim; bireyselliğin öneminin vurgulandığı, ama aynı zamanda insan hakları ihlallerinin de yaygınlaştığı bir değişim; gelişme, kalkınma, teknolojik ve bilişim devrimleriyle simgelenen; ama aynı zamanda açlık, işsizlik ve sefalet olgularıyla tanımlanan bir değişim. Bu anlamda, her iki tartışma da 1990’lı yıllarda yaşadığımız değişim ve dönüşümlerin yarattığı “belirsizlik / muğlaklık, risk ve ontolojik güvensizlik” duygularıyla çerçevelenmiş “geç-modern zamanlara” içsel/içkin tartışmalardır.

İkinci olarak, hem “globalleşme” hem de “modernite ve kriz” tartışmaları, ama özellikle “dönüştürücü yaklaşım” tarafından geliştirilen globalleşme çözümlemesi, 1990’lı yıllarda toplumsal değişim sorusuna etik ve ahlaki boyutları içinde yaklaşmaktadır.  Zygmunt Bauman’ın önerdiği gibi, globalleşme süreçleri son kertede “ahlaki benliğe geri dönüş” olgusunu yaratırken, aynı zamanda  da, toplumsal yaşamda gündeme gelen belirsizlik/risk/güvensizlik duyguları ahlak ve etik alanların dışında kurulmuş modern benlik ve modern siyaset anlayışının meşruiyet krizini ortaya çıkartmış, ve “ahlaki benlik” ve “etik olarak siyaset” olgularını da siyasal söylemin önemli ölçütleri konumuna getirmiştir.[8]  Diğer taraftan da, modernitenin siyasal ve sosyolojik krizi bizi bugün, demokrasi/temsiliyet, otorite/meşruiyet, birey/vatandaşlık, toplum/topluluk, kimlik/farklılık, bireysel haklar/ toplumsal yarar ve homojenlik/çokkültürlülük ilişkilerini yeniden-düşünmeye ve yeniden-kurmaya yöneltmiştir.

Daha da önemlisi, bu yeniden-düşünme ve kurma girişimi, modernitenin içsel eleştirisi yoluyla demokratikleştirilmesi amacındadır, ve bunu yaparken, normatif ve etik kaygıları da taşımaktadır.[9]  Bu nedenle de, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan demokrasi tartışmaları, sadece demokrasinin kurumsal özellikleriyle ilgili değildir, aynı zamanda demokratik bir devlet-toplum/birey ilişkilerinin hangi normatif ve felsefi ilkeler üzerine kurulacağı sorusu üzerine de ciddi olarak odaklanmıştır.  Bu nedenle, siyasetin amacını “mutlak doğru kurgusu” temelinde geliştirilmiş rasyonellik ve verimlilik ölçütlerine indirgeyen pozitivist/rasyonalist epistemolojilere karşı, globalleşme tartışmaları yönetim ve otoritenin meşruiyet sorunu üzerine eğilmekte, modernite tartışmaları içinde de, Levinas’ı izleyerek, “siyaset-etik” ve “toplum için doğru-toplum için iyi” ilişkileri ayrıntılı olarak irdelenmekte ve  çözümlenmektedir.[10]

1980’li yıllardan günümüze Türkiye’de yaşadığımız toplumsal değişim, dünyada yaşanılan değişim ve dönüşümlerden, ve bu bağlamda yapılan tartışmalardan bağımsız olduğu düşünülemez. Sibel  Özbudun ve Reşat Kasaba’nın belirttiği gibi, son yirmi yılda “Türkiye’de ve dünyada, modernitenin gelişmeci (kalkınmacı) ve özgürleştirici söyleminin çöküşüne şahit olmaktayız.”[11] Bu dönemde ortaya çıkan durumu “Türkiye’de modernitenin krizi” olarak değerlendirebiliriz.  Dolayısıyla, sadece kalkınma stratejilerine odaklaşarak, ithal ikameciliği-temelli bir ekonomik krizinden, ya da sadece devlet seçkinleri ve siyasal aktör arası ilişkileri bağlamında oluşan bir siyasal krizden konuşmuyoruz: aksine, daha geniş bir anlamda, Türk modernleşme projesinin krizinden, bu projenin kurucu ögelerinin toplumsal değişim karşısında girdikleri “meşruiyet ve yönetebilirlik krizinden” konuşuyoruz.[12] Ve bu konuşma da, toplumsal değişim üzerine son yirmi yılda akademik ve kamusal dünyada ortaya çıkan globalleşme tartışmalarından bağımsız değildir.

Globalleşme süreçleri bağlamında Türk modernite projesinin krizinden konuşmak, bu anlamda, özellikle 1990’lı yıllarda günlük yaşamımızdan devlet-toplum/birey ilişkilerine kadar geniş bir yelpaze içinde  yaşamımızı etkileyen somut olay ve süreçlerden konuşmak kadar, bu projenin kurucu ögelerinin krizinden de konuşmaktır.[13]  İslamın siyasallaşması, Kürt sorunu, insan hakları ihlalleri, enflasyon, işsizlik, fakirlik, yolsuzluk, rüşvet, trafik canavarı, etik ve ahlaki değerlerin yok olması, Susurluk, 28-Şubat süreci, on binlerce insanımızın canını alan depremler vb. olaylar ve süreçler, toplumsal yaşamda ve devlet-toplum/birey ilişkilerinde yaşanan bir kriz durumunu belirlemekle, ve bu anlamda kendi özgüllükleri içinde tartışılmayı hak etmekle birlikte, aynı zamanda, her biri ve hepsi Türk modernite projesine “içsel” bir nitelik taşıdığı ve  bu proje tarafından çerçevelendiği için, bu projenin eleştirel gözle okunmasını, çözümlenmesini ve hasta yatağına yatırılmasını da zorunlu kılmaktadır.

Hegemonik Globalleşme Söylemleri: Karşıtlıklar içinde Benzerlik

Fakat bu zorunluluğun yaşama geçirilmesi için, ilk önce 1990’lı yıllarda yapılan toplumsal değişim tartışmasının olumsuz niteliğiyle ve dışlayıcı hareket tarzıyla bağlarımızı kopartmamız gerektiğini düşünüyorum. Diğer bir deyişle, özcü/indirgemeci yöntemlerle değişimi açıklamak, ve böylece tali karşıtlıklar ve kutuplaşmalar yoluyla toplumsal süreçleri ve sorunları çözümlemek, ve bu yoldan akademik ve kamusal alanda “düşünme, tartışma ve anlama etkinliği” üzerine disipline edici sınırlar empoze etmek eğilimine direnç göstermemiz ve bu eğilimin hegemonyasını kırma girişiminde olmalıyız. Modernite projesini eleştirel bir yöntemle okumak, düşünmek, tartışmak, anlamak ve demokratik bir tarzda yeniden-kurma olasılıklarını tartışmak yerine, bu projeye tali-karşıtlıklar içinde yaklaşmak, böylece iki-egemen kutup yaratmak, ve bu kutupların epistemik ve normatif öncüllerini tartışılmaz doğrular olarak akademik ve kamusal söylem üzerine empoze etmek eğiliminin 1990’lı yıllarda kazandığı hegemonik niteliği kırdığımız ölçüde, modernite projesini hasta yatağına yatırmak bir anlam kazanacak, ve bize toplumsal değişimi anlamamız ve demokratik bir platforma dönüştürmemiz olasılığını verecektir.

Bu anlamda, daha somut düzeyde söylemek istediğim; toplumsal değişim ve taleplere karşı “milliyetçi şüphecilik” duygusunu ön plana çıkartan devletçi söylemle, değişimi “hiperglobalist” bir mentalitede okuyan ve kendisini devletçi söyleme tek alternatif olarak sunan neo-liberal söylem tarafından yaratılan düşünsel hegemonyanın, ve bu hegemonyanın yarattığı karşıtlıkların (Türk-Kürt, Laik-İslami, Avrupa-Türkiye, Doğu-Batı ve İlerici-Gerici vb. ) ve kutuplaşmaların (Cumhuriyet-Demokrasi), 1990’lı yıllarda toplumsal değişim tartışmasının parametrelerini ve sınırlarını belirlediğidir.[14]  Bu söylemler yoluyla, Türk modernleşme projesi, ya kutsanması, ter türlü eleştiriye karşı korunması ve toplumsal değişime karşı kurucu ilkelerinin güçlendirilmesi gereken bir “çağdaşlaşma metafiziği” olarak sunulmakta, ya da başından itibaren tutucu, otoriter, anti-demokratik, ve bu nedenle total olarak yadsınması ve direnç gösterilmesi gereken bir “devletçi zihniyet” olarak betimlenmektedir.  Bu iki söyleme alternatif olarak geliştirilen dönüştürücü yaklaşım, bu söylemlerin düşünce dünyamız üzerinde kurduğu hegemonyayı kırdığı sürece, demokratik Türkiye vizyonuna da katkıda bulunacaktır.

Devletçi söylem, her toplumsal sorunu, süreci ve talebi, (örneğin çoğulculuk, farklılık, demokratikleşme ya da hukuk devleti gibi) kendi özgüllüğü içinde anlamak yerine, modernite projesinin kurucu ögelerine uyumlulukları ve yakınlıkları içinde değerlendirmektedir.  Diğer bir deyişle, (a) egemen özne olarak devlet ve kutsanmış devlet egemenliği kurgusu, (b) devlete karşı görevlerle tanımlanan ve çağdaşlaşma metafiziğinin temsilcisi ve taşıyıcısı işlevini üstlenmiş vatandaşlık anlayışı, ve (c) modern-organik toplum vizyonu olarak ele alınan modernite projesinin kurucu ögeleri, devletçi söylemin toplumsal taleplere, süreçlere ve sorunlara yaklaşırken öncül aldığı “değişmez ve tartışılmaz değerlendirme ölçütlerini” kurmaktadır.  Bu ölçütlerin temel işlevi, toplumsal taleplere ve muhalefete “biz ve onlar”, “benlik ve ötekiler”, “dostlar ve düşmanlar” vb. karşıtlıklarla yaklaşmayı olanaklı kılmak, demokratikleşme süreci üzerine “istikrar ve normalleşme” adına sınırlar empoze etmek, ve toplumsal değişime  karşı milliyetçi şüpheciliği körüklemektir. Ve böylece de, devletçi söylem, bireysellik ve farklılık taleplerini eleştirel bir tarzda anlamak yerine onlara şüpheyle bakan, ve her türlü muhalefeti tartışmadan düzen karşıtı olarak kodlayan bir düşünce tarzının egemenliğini akademik ve kamusal söylem üzerinde yaratmaya çalışır.

Buna karşın, neo-liberal hiperglobalizm, “Türk modernite projesinin krizi” olgusuna, zihniyet temelinde yaklaşarak, her türlü sorunun kaynağını bu projenin güçlü devlet-temelli otoriter zihniyetinde görmektedir.  Bu görüş, kendisinin serbest pazar, minimal devlet ve demokratikleşme arasındaki kurduğu eş-anlamlılık ve eş-zamanlılık ilişkisi yoluyla yarattığı  hiperglobalist değişim söylemini meşrulaştırmak için, beraberinde bir dizi karşıtlığı beraberinde taşımaktadır: devlet-sivil toplum, topluluk-birey, kamusal yarar-bireysel tercih, refah dağılımı-fırsat eşitliği, sınıf-toplumsal hareket, etik-özgürlük, refah devleti-teknik devlet, planlama-serbest pazar, erdemli vatandaş-girişici birey vb. karşıtlıklar.  Bu karşıtlıklar içinde, ilk grup otoriter devletçi zihniyetin, tarih-dışı kalmanın, muhafazakarlığın, değişime ayak uyduramamanın ve milliyetçiliğin hareket tarzını simgeleyen “reddedilmesi gereken ögeler” olarak kodlanmakta, ikinci grup ise, demokrasinin, özgürlüğün ve değişimin olmazsa olmaz (yeterli) koşulları olarak tanımlanmaktadır. Bu temelde geliştirilen neo-liberal hiperglobalizm, akademik ve kamusal söylem içinde egemenliğini, kendisini otoriter devletçi zihniyete karşı tek alternatif olarak sunarak kurmaya çalışır. Devletçi-milliyetçi söylemle neo-liberal hiperglobalizm arasındaki siyasal kutuplaşma ve tali-karşıtlıklar yoluyla kurulan bu pozisyonlar savaşı, özünde her iki yaklaşımın kendi toplum vizyonlarını akademik ve kamusal söylem üzerine empoze etme girişimini içeren bir hegemonya savaşıdır.  Bu pozisyonlar arası hegemonya savaşını irdelediğimiz zaman, ilk önce her iki yaklaşımın kendilerini farklı globalleşme söylemlerini içeren, toplumsal ilişkilere farklı yaklaşan, ve birbirlerine karşıt toplum vizyonlarını temsil eden siyasal-kuramsal pozisyonlar olarak sunduklarını görüyoruz.  Bu yolla yaklaşımlar akademik ve kamusal söylemi “nasıl bir Türkiye” sorusu üzerinde ontolojik bir tercihle karşı karşıya bırakmaktadırlar: ya neo-liberal, globalleşen ve bu bağlamda serbest pazar ekonomik rasyonalitesine bağlı hareket eden bir Türkiye vizyonuna siyasal ve normatif bağlılık, ya da devletçi-milliyetçi siyasal aklın “devlet bekası” temelinde kurduğu organik Türkiye toplumu vizyonuna bağlılık.[15]

İkinci olarak, ve daha da önemlisi, yaklaşımlar bu tercihin Türkiye’nin geleceğini belirleyeceği savını düşünce dünyamıza empoze ederek, bu tercih dışında yapılan Türkiye çözümlemelerini ve tartışmalarını akademik ve kamusal söylemden dışlama ve marjinalize etme girişimine girerler. “Nasıl bir Türkiye” sorusu, ancak ve ancak bu iki yaklaşımın siyasal-kuramsal dünyası içinde ve bu dünyayı kuran tali-karşıtlıklar yoluyla yanıtlanabilecek bir soru olarak kurgulanarak, düşünce dünyasında bu yaklaşımların dışında kalan çözümlemelere yer bırakılmamaktadır.  Böylece, her iki yaklaşım da, hegemonik söylemler olarak, kendi toplum vizyonlarını eleştiriye kapalı tutmakta, mutlak doğrular olarak temsil etmekte, ve bizleri tartışmaya değil, kendi toplum vizyonlarını tercih eden ve bu vizyona siyasa ve normatif bağlılığı olan “taraftarlık” konumuna davet etmektedirler.

Bu temelde Türkiye’deki globalleşme tartışmasını taradığımız zaman da ortaya çıkan, iki farklı ve birbirlerine zıt görünen globalleşme çözümlemesi yaptığını savlayan iki yaklaşım arasında yapılan hegemonya savaşını resimleyen bir tablodur.  Kendi globalleşme çözümlerinin Türkiye’de yaşanan toplumsal değişimi açıklama ve bu değişimin yarattığı sorunlara çözüm bulma sürecinin ön-koşulu olduğunu öneren bu yaklaşımlar, globalleşme kavramını siyasal-kuramsal düzeyde kurdukları Türkiye vizyonlarının “dış-belirleyicisi” olarak kullanmaktadırlar. Globalleşme tartışması da, tam da bu noktada özgüllüğünü kaybetmekte, neo-liberal hiperglobalizm ve devletçi-milliyetçi söylem arasındaki hegemonya savaşı içinde tartışılmaya başlanmakta, ve bu yaklaşımların kullandığı bir “söylemsel araç” olma niteliği kazanmaktadır.

Bu bağlamda sorulması gereken soru şudur: bu hegemonya savaşı içinde, neo-liberal hiperglobalizm ve devletçi-milliyetçi söylem tarafından sunulan farklı ve birbirine zıt globalleşme çözümlemeleri ve toplum vizyonları gerçekte nereye kadar birbirlerinden farklıdırlar? Bu çözümlemeler ve toplum vizyonları nereye kadar farklı epistemik, ontolojik ve yöntemsel temellere dayanmaktadırlar? Ve nereye kadar sunulan çözümlemeler ve vizyonlar Türkiye’deki devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleşmesine katkıda bulunmaktadırlar?   Bu yaklaşımların derin ve kapsamlı bir açılımı bizi şu sonuca götürecektir: (a) yaklaşımlar arası görünürde olan kutuplaşma ve karşıtlık özünde aynı yöntemsel, epistemik ve normatif temelden kaynaklanmaktadır;  bu temelde (b) her iki yaklaşım da, görünür karşıtlıkların gerisinde, epistemik düzeyde aynı globalleşme anlayışına, aynı devlet, sivil toplum ve kimlik/benlik kurgusuna sahiptirler; ve bu nedenle (c) her ikisi de kendi meşruluklarını ve hegemonik konumlarını üretmek için birbirlerinden beslenmeye ve karşıtlıklar yaratarak globalleşme tartışması üzerine sınırlar empoze etmeye mecburdurlar.

Bu anlamda altı çizilmesi gereken nokta, her iki yaklaşımın varlık koşullarının kendilerine içsel olmadığı, aksine yaklaşımlar arası hegemonya savaşına bağlı olduğudur.  Hiperglobalizmin varlığı, meşruluğu ve hegemonyası her zaman devletçi-milliyetçi söyleme ve bu söyleme karşıt geliştirdiği tezlere bağlıdır.  Aynı durum, devletçi-milliyetçi söylem için de geçerlidir.  Bu anlamda, her iki söylemin de birbirlerinin varlık koşullarını belirliyen “kurucu-referans noktası” işlevini gördüğünü söyleyebiliriz.  Söylemler kendi globalleşme, devlet, sivil toplum ve kimlik/benlik tezlerini “eleştiriye açık olmayan mutlak doğrular” olarak sunarken, yöntemsel olarak birbirlerini eleştirmekte, kendi tezlerini karşıtlık ve zıtlık yoluyla kurmakta, ve daha da önemlisi karşı tezleri siyasal-ideolojik düzeyde karalayarak kendi tezlerine meşruluk kazandırmaya çalışmaktadırlar.   Bu temelde de, her yaklaşım diğerinin “kurucu referans-noktası” işlevini görmekte, birbirlerinden beslenmekte, ve globalleşme tartışmasını diyalojik ve eleştirel olmayan iki-kutuplu bir tartışmaya indirgemektedirler.

Neo-liberal hiperglobalizm ve devletçi-milliyetçi söylem arasındaki yukarıda vurguladığım benzerlik noktasının açıklık kazanması için, bu yaklaşımların globalleşme tartışması içinde, globalleşme, devlet, sivil toplum ve kimlik/benlik üzerine geliştirdikleri tezlerini açımlamanın  yararlı olacağını düşünüyorum.

(i) globalleşme: neo-liberal hiperglobalizm globalleşmeyi modern dünyanın içine girdiği “yeni bir durum” olarak tanımlamakta, ve globalleşen dünyanın gündeme getirdiği yeni talepler, sorunlar ve koşullara göre ulusal düzeye yaklaşmamız gerektiğini vurgulamaktadır.  Bu yeni durumun belirliyici ögesi de, serbest pazar temelinde hareket eden global sermayedir. Bu anlamda, globalleşme bir tarihsel süreçler bütünü olarak ele alınmamakta, fakat tanımlanabilir, kendi ontolojisi olan, sınırları ve anlamı belli yeni bir durum olarak düşünülmektedir.   Ulusal düzeyin başarısı da ancak bu yeni duruma kendisini adapte etmesiyle olasılık kazanacaktır. Bu nedenle de, ulus-devletin ekonomiden, toplumsal hayattan elini çekmesi ve teknik bir devlete dönüşmesi, ulusal ekonominin tamamiyle global sermaye ile uyumlu bir tarzda yeniden-yapılanması ve bireyciliğin ulusal kimliğin özünü teşkil etmesi gerekmektedir.  Tüm bu gereksinimlerin belirliyicisi globalleşen dünya, yükselen değer ise bu dünyaya uyumdur.  Bu anlamda da, refah devleti, sosyal devlet, toplumsal/kamusal yarar, dağılım adaleti, toplumsal kimlik olguları eski dünyanın bize bıraktığı eleştirilmesi, hatta reddedilmesi gereken sorunlarıdır, ve bu sorunlar ancak ve ancak globalleşen dünyanın bireyciliği, serbest pazar rasyonalitesi, ve teknik devleti ile  çözümlenebilir.

Hiperglobalizm içinde epistemik, ontolojik yeni bir durum olarak düşünülen ve kendisine normatif olumluluk atfedilen globalleşme, devletçi-milliyetçi söylem tarafından ekonomik ve kültürel Batı emperyalizminin yeni görüntüsü olarak ele alınır, ve reddedilmesi ve direnç gösterilmesi gereken, ve bu bağlamda da normatif olumsuzluk taşıyan bir egemenlik ilişkisi temelinde düşünülür. Böylece, hiperglobalizmin “yenilik” üzerine koyduğu aşırı vurgu, devletçi-milliyetçi yaklaşım tarafında hiçbir şeyin özünde değişmediği ve emperyalizm tarafından yönetilen kapitalist dünya düşüncesine yapılan aşırı vurguyla değiştirilir, ve globalleşen dünyaya karşı ulusal düzey korunmaya çalışılır.  Ulus-devlet toplumsal taleplere ve toplumsal değişime karşı korunurken, ulusal kimliğe farklılık ve bireysel hak talepleri karşısında normatif öncüllük verilir.  Ek olarak, “Emperyalist/liberal global dünya-ulusal düzey karşıtlığı” temelinde, toplumsal değişime karşı devletin güçlendirilmesi, ve toplumsal sorunlara ve taleplere karşı da organik toplum vizyonunun pekiştirilmesi ve desteklenmesi istenir.

İlginç olarak, devletçi-milliyetçi söyleme göre,  globalleşme içinde süreklilikleri ama aynı zamanda kopuşları ve kırılma noktalarını taşıyan, ve egemenlik ilişkileri kadar alternatif direnç noktalarını olası kılan tarihsel bir süreç değildir; aksine, emperyalizmle nitelenen bir durumu, ontolojisi belli bir sistemi nitelemektedir. Aynı hiperglobalizm gibi devletçi-milliyetçi söylem de, bir süreç olarak değil bir “durum” olarak globalleşmeye yaklaşır, fakat yeni yerine sürekliliği, değişim yerine de değişmeyen sistemik koşulları önplana çıkartır, ve globalleşme yaklaşımını bütünsel bir tarih anlayışı üzerine kurar.  Yine hiperglobalizm gibi, globalleşmeyi ulusal düzeyin gerisinde bir “gerçeklik” ve bir “dış etken” olarak ele alır.  Bu temelde de, görünen karşıtlıkların ve zıtlıkların gerisinde her iki yaklaşım da epistemik ve yöntemsel düzeyde aynı globalleşme yaklaşımını paylaşırlar, tarihsel ve eleştirel bir çözümlemeye gitmezler, ve toplumsal süreçler üzerinde odaklaşmak yerine, söylemlerini sistemik, bütünsel ve özcü bir toplumsal değişim anlayışı üzerine odaklaştırırlar.

(ii) devlet tezi: neo-liberal hiperglobalizm Türk modernleşmesini niteleyen “güçlü devlet geleneğini” eleştirerek, globalleşen dünyada devletin minimalize edilmesini ister, ve ekonomik ve kültürel ilişkilerden soyutlanmış teknik devlet anlayışını savunur.  Hiperglobalizme göre, devlet ekonomik rasyonalite temelinde toplumsal ilişkilere bakması, toplumsal yaşamı bireye normatif öncüllük veren bir çerçevede düşünmesi, ve toplumsal sorunlara ve taleplere bireysel tercih ilkesi ekseninde yaklaşması gereken bir “aktördür”.  Globalleşen dünyaya adapte olması gereken devlet teknik bir aktördür; serbest pazar ve atomistik birey temelinde örgütlenmesi gereken toplumsal ilişkilere müdahale etmemelidir, ve toplumsal/kamusal yarar anlayışını bırakarak toplumsal ilişkileri “negatif özgürlük” ilkesi içinde güçlendirmeye çalışmalıdır.  Globalleşen dünyanın devleti, güçlü topluma ve atomistik bireye “hizmet” eden teknik devlettir.

Buna karşın, devletçi-milliyetçi söylem, globalleşmeye, değişen toplumsal yapıya/ilişkilere ve de toplumsal kimliklere/taleplere karşı güçlendirilmesi gereken devleti savunur.  Bu yaklaşım  “güçlü devlet geleneğine” sıkı sıkıya sarılarak, toplumsal ilişkilerden soyut ve “devlet bekası ilkesi” temelinde egemenliği her zaman bireysel özgürlüklerden ve hukukun üstünlüğü ilkesinden önce gelen  bir devlet anlayışına sahiptir.  Devlet-toplum/birey karşıtlığı içinde hareket eden devlet, toplumsal ilişkilerin belirleyicisi, toplumsal taleplerin ve değişimin tanımlayıcısı/planlayıcısıdır; ve bu anlamda da siyasetin sınırlarını çizen “egemen aktör”dür.  Egemen aktör olarak devlet, her zaman bireysel çıkarlara ve özürlüğe karşı normatif öncüllüğe sahiptir.

Bu bağlamda, her iki yaklaşımın birbirine zıt ve karşıt devlet tezlerini savunduklarını söyleyebiliriz. Fakat bu bizim “minimal/teknik devlet-güçlü devlet karşıtlığı”nın, epistemik ve ontolojik düzeylerde, aynı devlet anlayışı üzerinde kurulduğunu görmemizi engellememelidir. Her iki yaklaşımda, devletin tarihsel / toplumsal / söylemsel niteliğini, farklı iktidar ilişkilerini içeren çok-boyutlu kurumsal yapısını, ve daha da önemlisi tarihsel değişim içinde değişebilecek/dönüştürülebilecek kimliğini göz ardı ederek, devleti minimalize edilmesi ya da güçlendirilmesi gereken ve toplumsal ilişkilerden soyut bir ontolojiye sahip “siyasi bir aktör” olarak tanımlarlar. Devletin tarihselliğini ve toplumsallığını yadsıyan her iki yaklaşım, devlete kendine içsel ve değişmeyen bir kimlik ve “zihniyet” atfederler, ve sonuçla devleti siyasal ve söylemsel temelde kurulmuş bir “iktidar ilişkileri ağı” olarak görmek yerine, devlete “düşünen, karar veren bir aktör” niteliği yüklemektedirler.  Bu temelde de, devlet ya bir hizmet kurumuna, ya da her türlü talebe karşı güçlendirilmesi gereken bir zihniyete indirgenmektedir.  Her iki yaklaşım arasındaki bu benzerlik, kendisini yaklaşımların sivil toplum ve kimlik/benlik anlayışında da göstermektedir.

(iii) sivil toplum ve kimlik/benlik tezi: neo-liberal hiperglobalizm globalleşen dünyaya güçlü devlet geleneğinin adapte olamadığını, globalleşmenin yarattığı yeni sorunlara ve toplumsal taleplere bu geleneğin yanıt veremediğini, ve güçlü devletin özünde sorun yaratan hantal bir devlet olduğunu önererek, sivil toplumun güçlendirilmesinin Türkiye’de yaşanan sorunların çözümü için önemimi vurgular. Serbest pazar ekonomik rasyonalitesi bireycilikle ve sivil toplum üzerine vurguyla birleşecek, ve yaşanan sorunların temel kaynağı olan güçlü devlet geleneğine karşı, güçlü bir toplum yaratılacaktır, ve devlet de bu topluma “hizmet” veren teknik bir aktöre indirgenecektir. Hiperglobalizme göre, globalleşen dünyaya Türkiye’nin adapte olmasını sağlayacak bu güçlü toplumu oluşturan kimlikler, bireyciliği önplana çıkartan, girişimci ve rekabetçi ekonomik benliği taşıyan, ve bireysel hak ve özgürlükleri dile getiren vatandaşlardır.  Girişimci benlik ve bireysel vatandaşlık anlayışı üzerine gelişecek sivil toplum, devlete karşı güçlü olacak ve Türkiye’yi globalleşen dünyanın önemli aktörlerinden biri yapacaktır.

Hiperglobalist sivil toplum ve kimlik/benlik anlayışının, gerekli olarak, devlet-sivil toplum karşıtlığı temelinde kurulduğunu, bizleri bu karşıtlık içinde ontolojik bir tercih yapmaya zorladığını, ve belli oranda da sivil toplumun fetişizmini ve eleştirel olmayan bir sivil toplum çözümlemesini içerdiğini düşünüyorum.  İleri sayfalarda,  globalleşme süreçlerine dönüştürücü yaklaşımı açımlarken altını çizeceğim gibi, sivil toplumun güçlendirilmesi Türkiye’de devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratikleşmesinin çok önemli bir ögesidir: ama bu gerçeklik bizi sivil toplumu eleştirel bir çözümlemeye sokmamaya, sivil toplum aktörlerini eleştirel bir gözle irdelememeye, sivil toplumun total ve homojen değil, farklılıkları içeren bir yapıya sahip olduğunu görmememize, bu temelde de hem olumlu hem de özcü/köktenci ideolojileri taşıdığı gerçeğini yadsımamıza, ve daha da önemlisi demokratik bir sivil toplum olgusunun devletin demokratikleşmesi olmadan olasılık kazanamayacağını görmememize neden olmamalıdır.[16]

Hiperglobalizme karşıt olarak, devletçi-milliyetçi söylem globalleşmeye olumsuz bir normatif nitelik atfederek, sivil topluma karşı devletin güçlendirilmesi önermektedir.  Buradaki sivil toplum söylemi, sivil toplum örgütlerinin devlet denetimi altında olması gerektiğini vurgulayan, ve ancak devlet ideolojisini taşıyan örgütlerin meşru olabileceğini varsayan bir söylemdir.  Devletçi-milliyetçi yaklaşıma göre, sivil toplum devlet ideolojisinin siyasal alan dışında da pekiştirilmesi işlevini gören bir alandır.   Bu bağlamda da, devletçi-milliyetçi söylem, toplumsal kimliği devlet ideolojisini içselleştirmiş bir benliğe sahip, ve devlet seçkinleri tarafından belirlenmiş toplumsal/kamusal yararı kendi bireysel hak ve özgürlüklerinden önce gören “sorumlu vatandaş” olarak tanımlar.

Bu anlayış, hem kimliğin tarihsel ve söylemsel çok-boyutlu kurulmuşluğunu yadsıması, toplumsal ilişkileri özcü ve homojen bir  benliğe indirgemesi ve bu yolla devlet denetimine sokması, ve bireysel hak ve özgürlükleri sürekli bir erteleme sürecine sokması ve devlet çıkarına ikincil görmesi temelinde, sorunlu ve anti-demokratik bir kimlik anlayışını yaşama geçirmektedir. Bu anlamda da, devletçi-milliyetçi söylem, devlet ideolojisiyle kendisini özdeşleştirmiş ve bu ideolojiyi içselleştirmiş benliğin ve kimliğin taşıyıcısı olan örgütlerin devlet dışı etkinlik alanını sivil toplum olarak görür.  Sivil toplum devletin bir uzantı mekanıdır, ve sorumlu vatandaşların toplumsal/kamusal yarar çerçevesinde hareket ettikleri homojen bir bütünlüğü simgelemektedir.

Aralarındaki farklılığa rağmen, hem neo-liberal hiperglobalizmin hem de devletçi-milliyetçi söylemin özünde aynı sivil toplum ve kimlik/benlik anlayışını paylaştıklarını söyleyebiliriz. Her iki yaklaşımda sivil toplumu özcü bir kimlik anlayışı temelinde kurmakta ve  homojen bir alan olarak görmektedirler.  Daha da önemlisi, her iki yaklaşım da  sivil toplumu kendi tarihsel ve söylemsel bağlamı içinde çözümlememekte ve eleştirel bir yaklaşımla ele almamaktadırlar.  Yerine, sivil toplumu bu yaklaşımlar arasındaki hegemonya mücadelesinin ve pozisyonlar savaşının “söylemsel bir aracına” indirgenmektedir.  Böylece, sivil toplum ya devlete karşı fetişleştirilmekte, ya da toplumsal değişim içinde denetlenmesi gereken devlet dışı bir alan olarak görülmektedir.[17]

Görünen karşıtlıklar ve zıtlıkların gerisinde, epistemik ve ontolojik düzeylerde bu yaklaşımların globalleşme, devlet, sivil toplum ve kimlik/benlik tezleri temelinde paylaştıkları benzerlikler ve ortak noktaların altını çizmek iki-boyutlu bir sonucu ortaya çıkartmaktadır.  Birincisi, yaklaşımlar arasındaki görünen zıtlık ve karşıtlıkların özünde aynı ve sorunlu bir epistemik ve ontolojik temelden kaynaklandığını ortaya çıkartmak, bu yaklaşımlar arasında bir tercih yapma yerine, alternatif ama aynı zamanda eleştirel bir globalleşme çözümlemesinin yapılmasını olanaklı kılacaktır. İkinci olarak, bu olanak, diğer bir deyişle globalleşme süreçlerinin Türkiye’de toplumsal ilişkiler üzerindeki etkilerini bu yaklaşımlar tarafından yaratılan kutuplaşmalar ve tali-karşıtlıkların dışında bir alanda çözümlenme olasılığı, hem her iki yaklaşıma da eleştirel gözle bakan, hem yaklaşımlar arasındaki hegemonya savaşına alternatif bir düşünce/tartışma mekanını yaratma çabasını taşıyan, ve hem de, bu yolla, demokratik ve çoğulcu bir toplum vizyonunu kurmayı amaçlayan bir kuramsal-siyasal söylemi de gündeme getirmeye çalışacaktır.

Globalleşme, Dönüştürücü Yaklaşım ve Demokratik Türkiye Vizyonu

Daha önceki bölümde belirttiğimiz gibi, bu kuramsal-siyasal söylem, (a) toplumsal değişime karşıtlıklar içinde değil, fakat “dönüştürücü bir bakış açısı”yla yaklaşan, (b) globalleşmeyi bir “durum” olarak değil, fakat toplumsal ilişiklerin “içsel bir kurucu ögesi” olarak hareket eden “süreçlerin tarihsel bir bütünlüğü” temelinde anlayan, ve daha önemlisi, (c) siyasal kutuplaşmalara değil, fakat devlet ve sivil toplumun eş-zamanlı demokratikleşmesini amaçlayan, ve (d) demokratik-anayasal vatandaşlık üzerine kurulmuş çoğulcu bir toplum vizyonunu destekleyen (radikal) demokrasi anlayışıdır.[18]

Toplumsal değişime ve globalleşme süreçlerine dönüştürücü yaklaşım, neo-liberal hiperglobalizm ve devletçi-milliyetçi söylemden bir dizi temel noktada ayrılır.  Dönüştürücü yaklaşım içinde:

Toplumsal değişim, tarihsel, çok-boyutlu ve söylemsel yapısı içinde düşünülür, ve kendisine olumlu ya da olumsuz nitelikler atfedilmeden, toplumsal bir süreç olarak çözümlenir; bu anlamda, toplumsal süreçler ve kurumlar, tali-karşıtlık ve kutuplaşmalar içinde değil, “tarihsel ve söylemsel kurulmuş toplumsal olgular” olarak ele alınır;

Bu bağlamda, globalleşme yalnız ekonomik, siyasal ya da kültürel boyuta indirgenemeyecek, ve çok-nedenselli ve çok boyutlu tarihsel bir süreci simgeler. Bu süreç kapitalizm ve modernite sonrası bir “durum” ya da “global dünya”nın ortaya çıkması olarak ele alınmamalıdır: aksine globalleşme kapitalizm ve moderniteye içseldir, ama aynı zamanda “yeni” bir oluşumu da nitelemektedir.  Bu oluşum, globalleşme süreçlerinin, devletler, toplumlar ve insanlar arası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinde yarattığı “yoğunlaşma, derinleşme ve hızlanma” nedeniyle oluşan, ve toplumsal ilişkilerin “zaman-mekan boyutunda” hissedilen radikal değişimler ve dönüşümlerdir.[19]  Bu değişim ve dönüşümler modernitenin hegemonik zaman-mekanı olan “ulusal boyut”un meşruiyet ve temsiliyet krizini yaratırken, aynı zamanda da “global-yerel etkileşimi” olarak niteleyebileceğimiz yeni bir zaman-mekan boyutunu toplumsal ilişkilerin içsel kurucu ögesi konumuna getirmektedir. Bu nedenle de, globalleşme süreçleri bir durum olarak değil, toplumsal ilişkiler üzerinde yarattıkları etkiler bağlamında ele alınmalı ve çözümlenmelidir.  Globalleşme, “dışarıda, orda” ontolojik varlığı olan bir durumu değil, aksine “içeride, burada” hareket eden, toplumsal ilişkilerin ekonomik, siyasal, kültürel ya da insani boyutlarında farklı etkiler yaratan, ve bu anlamda sistemik değil, fakat “günlük yaşamı dönüştürücü etkisi olan” tarihsel süreçlerin karmaşık bir bütünü olarak ele alınmalıdır.  Sonuçla, dönüştürücü yaklaşıma göre, globalleşme süreçlerinin kapitalizmin ve modernitenin iktidar ve egemenlik ilişkilerine içsel olduğunu kabul ederken, aynı zamanda globalleşmenin toplumsal ilişkiler üzerinde yarattığı etkiler ve dönüşümler temelinde, alternatif toplum vizyonlarının da ortaya çıkmasına katkısı olduğunu kabul etmemiz gerekir.[20]

Globalleşme süreçlerini tarihsellikleri ve toplumsal ilişkiler üzerindeki etkileri temelinde çözümlemek, dönüştürücü yaklaşımı devleti toplumdan bağımsız, kendi zihniyeti olan ve düşünen bir aktör olarak algılama yanılgısından kurtaracaktır. Bu yaklaşıma göre devlet, toplumsal süreçlerden ve ilişkilerden bağımsız bir aktör olarak değil, tarihselliği, kurumsallığı ve kimliği içinde “ilişkisel, bağlamsal ve söylemsel bir özne” olarak kavramsallaştırılır.[21]  Bu anlamda da, demokrasi sorusuna devlet-sivil toplum ya da teknik devlet-güçlü devlet karşıtlığı yerine, devlet-toplum/birey ilişkilerinin demokratik bir temelde yeniden-düzenlenmesi mantığıyla yaklaşılır;

Ve bu nedenle de, sivil toplum/devlet ve kimlik/benlik karşıtlık içinde değil, “tarihsel, birbirleriyle ilişkisel, ve söylemsel kurulmuş” toplumsal olgular olarak ele alınırlar.  Sivil toplum devlete karşıt bir varlığı olan homojen bir alanı simgelemez, aksine toplumsal taleplerin siyasal alana iletildiği bir “dolayım ve müzakere alanı”dır.  Bu anlamda da, sivil toplum farklılıkları içinde barındırır, çoğulcu bir alandır, ve siyasal ve ekonomik toplumların dışında toplumsal taleplerin müzakere alanıdır. Bu noktaya kadar, sivil toplum demokratikleşme sürecinin önemli bir ögesidir. Fakat, bu bizi bir sivil toplum fetişizmine götürmemelidir, çünkü demokratik kimlik talepleri kadar, demokrasiyi reddeden, özcü ve köktenci siyasal talepler de bu alanda yer almaktadır.[22] Bu gerçeklik bize, sivil toplum olgusunu demokratikleşme bağlamında desteklerken, aynı zamanda da fetişizmden kaçarak, bu alana homojen olmayan, farklılıkları içeren, ve eleştirel bir gözle çözümlenmesi gereken bir toplumsal olgu olarak yaklaşma olanağını verecektir. Bununla birlikte, sivil topluma eleştirel yaklaşım, devletçi-milliyetçi söylemin şüpheciliğiyle karıştırılmamalıdır, çünkü dönüştürücü yaklaşım toplumsal taleplere ve oluşumlara şüphecilikle bakmak yerine, onları demokratik bir platforma çözümleyecek “anlama, eleştirel çözümleme ve diyalojik iletişim” yöntemini izler;

Böylece, farklıkları ötekileştirme yoluyla sınırlamak ve denetlemek yerine, özneler, benlikler ve kimlikler-arası ilişkiler çoğulculuk ethosu ve demokratik toplum vizyonu içinde düzenlenir[23] ; ve bu bağlamda da, minimal devlet-güçlü devlet karşıtlığı yerine, devletin ve sivil toplumun beraber ve eş-zamanlı demokratikleştirilmesi, bireycilik-topluluk karşıtlığı yerine, anayasal vatandaşlık içinde kimlik taleplerinin tartışılması, ve organik-homojen toplum kurgusu yerine demokratik-çoğulcu toplum anlayışıyla toplumsal ilişkilerin kurulması, 21.yüzyıla girerken Türkiye’nin demokratik bir modern topluma “dönüştürülmesinin” ön-koşulları olarak ele alınır;

Bu da, sonuçla, Türk modernite projesini, karşıtlıklar ya da kutuplaşmalar yerine, tarihsel özgüllüğü içinde anlamayı, eleştirel çözümlemeyi ve globalleşen dünya-tarihsel bağlamı içinde yeniden-kurmayı gerektirmektedir.  Dönüştürücü yaklaşıma göre, bu yeniden-kurma girişimi, hem Türk modernite projesini tarihselliği ve söylemselliği içinde tartışmalı, hem de bu tartışmayı modernite-globalleşme referansları içinde yapmalıdır.  Bu bağlamda da yapılması gereken, Türk modernite projesine, çağdaşlaştırıcı ya da otoriter bir “zihniyet” olarak değil yaklaşmak değildir: aksine, bu projenin tarihsel özgüllüğü içinde anlaşılması, eleştirel bir çözümlenme sürecine sokulması, sorunsallaştırılması ve toplumsal değişime bağlı olarak yeniden-düşünülmesi ve demokratik bir temelde yeniden-kurulmasıdır.

Türkiye’de yaşamamızın her gününde karşı karşıya kaldığımız, bir taraftan devlet-toplum/birey ilişkilerinin her alanında varlığını hissettiren anti-demokratik düzenlemeleri, diğer taraftan da günlük yaşamımızı sarmalayan belirsizlikleri, riskleri ve ontolojik güvensizliği, ancak ve ancak toplumsal ilişkilerin demokratikleşmesiyle, güçlü devlet geleneğinin demokratik bir hukuk devletine dönüşmesiyle, ve günlük yaşamın “erdemli benlik ve hakkaniyet ilkeleri” temelinde kurulmasıyla aşabileceğimizi düşünüyorum. Bununla birlikte, artık kabul etmeliyiz ki, bu sorunları aşmak ve Türkiye’yi demokratik bir ülkeye “dönüştürmek”, aynı zamanda (a) düşünce dünyamızı da yeniden-kurmamızı, (b) toplumsal sorunlara ve taleplere “anlama, diyalog ve ötekine karşı eleştirel sorumluluk” ilkesi temelinde yaklaşmamızı, ve (c) toplumsal değişimi de  “ulusal-boyut”un gerisinde ve yeni global tarihsel-bağlamı içinde ele almamızı gerektirmektedir. İşte tam da bu noktada, globalleşme olgusunu nasıl düşündüğümüz, nasıl çözümlediğimiz, ve nasıl siyasal-kuramsal söyleme eklemlediğimiz çok önem kazanmaktadır.

Bu çalışmada, 1990’lardan başlayarak akademik ve kamusal söylem içinde hegemonya mücadelesi yapan, ve bu mücadele temelinde karşıtlıkları, zıtlıkları ve kutuplaşmaları düşünce dünyamıza empoze eden neo-liberal hiperglobalizme ve devletçi-milliyetçi söyleme karşı ve onlara alternatif “dönüştürücü yaklaşım”ın demokratik bir Türkiye  vizyonu için önemini vurgulamaya çalıştım. Globalleşme süreçlerin yarattığı toplumsal değişimi “tartışılmaz bir veri” ya da “denetlenmesi gereken bir sorun” değil, fakat “anlama, yorumlama ve bu yolla açıklama sürecine sokulması gereken bir toplumsal olgu” olarak gören dönüştürücü yaklaşım,  bizi hegemonik globalleşme söylemlerine karşı dirence, ve tali-karşıtlıkların ve siyasal kutuplaşmaların dışında bir alanda Türkiye’yi ve sorunlarını tartışmaya davet etmektedir.  Bu davet, dolayısıyla siyasal kutuplaşmaların ve tali-karşıtlıkların gerisinde Türkiye’nin sorunlarını ve geleceğini tartışmak,  toplumsal taleplere yaklaşırken mutlak doğruyu değil iyi ve adaletli olanı aramak, ve daha da önemlisi farklılıkları tanıyarak ve onlarla eleştirel bir diyalojik iletişime girerek toplumsal değişimi anlamaya çalışmak: belki de, demokratik bir Türkiye vizyonunu yaşama geçirmek için atacağımız ilk adım…Tercih bizim….

Fuat Keyman, Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi.

[1] Bkz. M. Shaw (der.), Politics and Globalization, London: Routledge, 1999.

[2] M.A. Bamhey, The Ends of Globalization, Minneapolis: University of Minnesota Press, 2000.

[3] Pozisyonlar savaşı kavramının geniş bir çözümlemesini, Globalleşme, Devlet, Kimlik/Fark: Uluslararası İlişkiler Kuramını Yeniden-Düşünmek, İstanbul: Alfa Yayınları, Ekim 2000, kitabımda yaptım.

[4] Bu yaklaşımlar aynı zamanda D. Held tarafından da kullanılmaktadır. Bkz. D. Held,. Global Transformations, London: Polity, 1999.

[5] Bu kısmın değişik bir versiyonu için bkz. E.F. Keyman, “Modernite Sorunsalı ve Türkiye”, Doğu Batı, no:10, 2000.

[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. E.F. Keyman ve A.Y. Sarıbay (der.), Global-Yerel Ekseninde Türkiye, İstanbul: Alfa, 2000.

[7] Bu bağlamda önemli bir çalışma için bkz. Z. Bauman, Globalization, Oxford: Blackwell, 1998.

[8] Z. Bauman, Postmodern Ethics, Oxford: Blackwell, 1994.

[9] F. Dallmayr, Alternative Visions, Oxford: Rowman and Littlefield Publishers, 2000.

[10] Bu bağlamda ayrıntılı bilgi için bkz. A. Heller, A Theory of Modernity, Oxford: Blackwell, 1999. Aynı zamanda, modernite-demokrasi ilişkisinin yeni kuramsal açılımları için, Türkiye ve Radikal Demokrasi, İstanbul: Alfa, 2000 adlı  kitap çalışmamın üçüncü bölümüne bakılabilir.

[11] S. Özbudun ve R. Kasaba (der.), Rethinking Modernity and National Identity in Turkey, Seattle:: University of Washington Press, 1997.

[12] Bu krizin ayrıntılı bir çözümlenmesi için bkz. E.F. Keyman, “Globalleşme ve Türkiye: Radikal Demokrasi Olasılığı”, E.F. Keyman ve A.Y. Sarıbay (der.), Küreselleşme, Sivil Toplum ve İslam, Ankara: Vadi, Yayınları, 1998.

[13] Bu bağlamda çok önemli bir çalışma ve çözümleme, Ayşe Kadıoğlu tarafından Cumhuriyet İradesi, Demokrasi Muhakemesi, İstanbul: Metis Yayınları, 1999 adlı kitabında yapılmıştır.

[14] Çalışmanın bu kısmı, son iki yıldır yaptığım Globalleşme ve Türkiye adlı araştırmama, ve bu araştırmada kullandığım gazete, dergi ve yayın taramalarına dayanmaktadır. Bu nedenle, neo-liberal hiperglobalizm ve devletçi-milliyetçi yaklaşımları açımlarken bir “zihniyet” üzerinde odaklaştım, ve bu yaklaşımı temsil eden belli isimleri vermekten ve spesifik yayınlara ya da gazete makalelerine gönderim yapmaktan kaçındım.

[15] Bu bağlamda önemli bir kaynak için bkz. M. Sancar, “Devletin Aklı” Kıskacında Hukuk Devleti, İstanbul: İletişim, 2000.

[16] Bkz. R. Bellamy, Rethinking Liberalism, London: Pinter, 2000.

[17] Bu bağlamda bkz. E.F. Keyman, “Civil Society and the Problem of Democracy in Turkey”, D. Durst (der.), Civil Society in East Europe, London: Vertigo, içinde çıkacak.

[18] Radikal demokrasi projesinin ayrıntılı bir açılımını, Türkiye ve Radikal Demokrasi kitabımda yaptım.

[19] Globalleşme süreçlerinin bu tür anlaşılması üzerine kapsamlı ve ayrıntılı bilgi için bkz., F.J. Lechner ve J. Boli (der.), The Globalization Reader, London: Basil Blackwell, 2000.

[20] Bu konu için Türkiye ve Radikal Demokrasi kitabıma bakılabilir.

[21] Bu devlet kavramı kapsamlı olarak, R. Ericson ve N. Stehr (der.), Governing Modern Societies, Toronto: Toronto University Press, 2000.

[22] Sivil toplumun bu karmaşık yapısını çözümleyen önemli bir kaynak için bkz. J. Ehrenberg, Civil Society: The Critical History of An Idea, New York: New York University Press, 1999.

[23] Bu bağlamda bkz. A. Touraine, Birlikte Yaşayabilecek miyiz?, İstanbul: Yapı ve Kredi Yayınları, 2000.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Büyük Küresel Isınma Sahtekârlığı

Al Gore’un Uygunsuz Gerçek filmi bir benzerine –şuan internette milyonlarca insan tarafından gözden geçirilmiş olan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle