Güncel Yazılar

İnsani Müdahale Yaklaşımı Çerçevesinde Darfur Sorunu

Bu çalışmanın amacı, “Darfur’a yapılan müdahale, gelişme sürecinde olan “insani müdahale” yaklaşımı için başarılı bir örnek olarak kabul edilebilir mi?” sorusundan yola çıkarak söz konusu müdahalenin, kendinden sonraki insani müdahalelere referans olup olmayacağını araştırmaktır. Bu bağlamda, ilk olarak, “insani müdahale”, bu müdahalenin karar verme aşamasında gerekli olan “koruma sorumluluğu” ve “devlet egemenliği” kavramları açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra ise, çalışmanın çıkış noktası olan Darfur Sorunu, insani müdahaleyi gerektiren boyutuyla ifade edilmiştir. Son olarak, Darfur Sorunu’nda insani müdahalenin nasıl gerçekleştirildiği ve diğer insani müdahale örnekleriyle kıyaslanarak başarılı olup olmadığı anlatılmıştır.

Giriş

1990’lar itibariyle gündeme gelen insani müdahale uygulaması, hali hazırda üzerine tartışılmaktadır. Tartışmalar temelde, insani müdahale uygulamasının uluslararası hukuk açısından uygun olup olmadığı üzerine ve söz konusu uygulamanın kuralları ve hangi araçlarla müdahalenin yapılacağı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Diğer taraftan, egemen bir devletin kendi vatandaşlarına karşı “koruma sorumluluğu”nu gerçekleştirilememiş olması da insani müdahale uygulaması fikrinin yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak, günümüzde vatandaşlarına karşı yapılan ciddi insan hakları ihlalleri ve işlenen insanlığa karşı suçları engelleyemeyen ya da bizatihi bu ihlalleri yapan ve bu suçları işleyen egemen devletleri durdurmak ve orada yeniden barışı ve düzeni tesis etmek adına yapılan ve tam anlamıyla başarıya ulaşabilen bir insani müdahenin varlığından söz etmek mümkün değildir. Bu bağlamda, çalışmada, Darfur’a yapılamayan insani müdahale uygulamasına kadarki süreç ve insani müdahale yaklaşımı ve koruma sorumluluğu kavramları çerçevesinde söz konusu müdahalenin bir değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır.

İlk olarak, “insani müdahale”, “koruma sorumluluğu” ve “devlet egemenliği” kavramları açıklanmaya çalışılarak, bu kavramlar üzerine doktrindeki yaklaşımlar ifade edilecektir. İkincisi, Darfur’un genel özellikleri anlatıldıktan sonra Darfur Sorunu’nun ortaya çıkışına zemin hazırlayan tarihi süreç incelenecektir. Darfur, etnik ve dini köken bağlamında farklılıkları içinde barındıran bir bölgedir. Darfur Sorunu’nda ilginç olan nokta, göçebe Arap ve yerli Afrikalı grupların her ikisinin de müslüman olmasına ve evlilikler sonucu etnik olarak aralarında pek farklılık kalmamış olmasına rağmen, etnik çatışmaların bu gruplar arasında çıkmış olmasıdır. Söz konusu etnik çatışmanın çıkması ve insani müdahale uygulamasına gidilmesini gerektiren boyutu da çalışmada ele alınacaktır. Son olarak, Darfur Sorunu’nda gerçekleştirilemeyen insani müdahale bağlamında önce, diğer insani müdahale örneklerinden Kosova’da ve Irak’ta meydana gelen gelişmeler ile yapılan insani müdahaleler anlatılacak ve Darfur Sorunu’nda insani müdahale ve koruma sorumluluğu ifade edilecektir.

1.“Koruma Sorumluluğu”, “İnsani Müdahale” ve “Devlet Egemenliği” Kavramları 

“İnsani” ya da diğer adıyla “insancıl” müdahale kavramının ortak kabul görmüş bir tanımı bulunmamaktadır. Buna rağmen, “insancıl müdahale”, insan haklarının ağır ve devam eden ihlali ile karşı karşıya olan bir halkın korunması için üçüncü devletlerin silahlı güç kullanarak müdahale etmesi olarak tanımlanabilir.[1] Söz konusu olan bu müdahale şekli oldukça yeni olmakla beraber, ilk olarak 1991’de Irak güçleri Kuveyt topraklarından çıkarıldıktan sonra Irak ordusundan kaçan altı yüz bin sayıda Kürdün, Kuzey Irak’a ve Türkiye sınırına doğru kaçması üzerine ortaya çıkmıştır.[2] Kuzey Irak’a yapılan insani müdahale konusuna, daha sonra tekrar dönülecektir. Ancak, öncelikle, “insan müdahale” yaklaşımının uluslararası politikada ve tüm dünyada uyandırdığı yankı nedeniyle, bu yaklaşım ile ilgili tartışmalar üzerinde durulacaktır.

İnsancıl müdahale yaklaşımının uluslararası hukuktaki yeri ile ilgili temel olarak iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüş hukukun “katı” ya da “pozitivist” yorumu olarak bilinmekte ve bu görüş, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 ve 2/7 maddelerinin insani müdahaleye izin verecek şekilde yorumlanmasının, istisnanın kötüye kullanılmasına neden olacağını savunmaktadır.[3] Bu nedenle de insani müdahale yaklaşımının uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunmaktadır. Yine bu görüşe göre, insani müdahale yaklaşımını savunan görüş uluslararası toplumun ahlaki yükümlülüklerine aşırı vurgu yapmaktadır.[4] İnsancıl nedenlerle “insani müdahale” yaklaşımının uluslararası hukuka uygun olduğu görüşünü savunan görüşe göre, 2/7 maddesi gereği bir devletin kendi ülkesinde kendi vatandaşlarına nasıl davrandığı uluslararası hukuku ilgilendirmez.[5] Ancak bu durumun da bir sınırı bulunmaktadır. Eğer bir devlet kendi vatandaşlarına karşı temel insan hakları ihlallerinde bulunuyorsa, insanlığın vicdanını sarsacak biçimde davranıyorsa ya da kendi ülkesinde meydana gelen bu türden olayları durduramıyorsa, bu konu artık o devletin iç işi olmaktan çıkar ve insani nedenlerle müdahale etme gereği doğar.[6] Yine bu görüş, uluslararası hukukun “katı” yorumunun yanlış olduğunu, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmadan, BM Şartı veya teamül hukuku çerçevesinde insani müdahalenin meşru olduğunu ya da bu yönde bir kuralın gelişmekte olduğunu ileri sürmektedirler.[7] Dolayısıyla, insani nedenlerle müdahale, bir devletin başka bir devlete karşı, geniş çaplı insan hakları ihlallerini önlemek adına müdahalede bulunması olarak ifade edilebilir. Burada “devlet egemenliği” ilkesi karşımıza çıkmaktadır.

“Devlet egemenliği” kavramı/ilkesi, uluslararası politikada bir ya da birden fazla aktörün/devletin, başka bir devlete müdahale etmemesi ve iç işlerine karışmaması olarak kabul edilen bir ilkedir.[8] Ancak, bu geleneksel tanımın 1990’lardan itibaren dönüşüm geçirmesi söz konusu olmuştur. Zira bu kavramın geleneksel tanımı ile insani müdahale yaklaşımı arasında bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bir yandan haksız yere birçok sivilin hayatının kurtarılması söz konusu olurken, diğer yandan bir devletin iç işlerine müdahale etmeme gereği, böyle bir kurtarma çabasının önüne zorluklar çıkarmaktadır. Birleşmiş Milletler, bu konu ile ilgili olarak 1990’ların sonlarına doğru, Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu’nun kurulmasını sağlamıştır.[9] Söz konusu olan bu komisyonun 2001 yılında yayınlamış olduğu Koruma Yükümlülüğü başlıklı rapordan elde edilen en önemli sonuç, yaşamsal önemde olsa da “ulusal egemenliğin” ne asla çiğnenemez bir ilke olduğu ne de uluslararası toplumun geniş kapsamlı insan hakları ihlalleri, insanlığa karşı suçlar, etnik temizlik veya soykırım karşısında harekete geçmemek için başvurabileceği bir gerekçe oluşturduğudur.[10]

Koruma Yükümlülüğü raporuyla beraber devlet egemenliği kavramına “koruma sorumluluğu” getirilerek bu kavrama yeni bir boyut kazandırılmıştır. Bu çerçevede, egemenlik, devlete üç tür sorumluluk yüklemektedir. “İçsel sorumluluk”, devletin kendi vatandaşlarının haklarının korunması ile ilgilidir; “dışsal sorumluluk”, diğer devletlerin egemenlik haklarına BM sistemi çerçevesinde saygı gösterilmesidir.[11] Sorumluluğun üçüncü boyutu ise devlet içindeki karar alıcıların ve uygulayıcıların, bu sorumlulukların yerine getirilmemesi durumunda “hesap verme”leridir.[12] Vatandaşlarını koruma yükümlülüğü herkesten önce o devletin hükümetinin sorumluluğundadır ancak eğer bunu yapamıyorsa ya da hükümetin kendisi bizzat insan hakları ihlali sayılabilecek eylemlerde bulunuyorsa, uluslararası toplum, barışçıl yollar sonuç vermezse, son çare olarak, gereken en az gücü kullanarak ve tercihen Güvenlik Konseyi onayı ile kuvvete başvurabilir.[13] Dolayısıyla, Koruma Yükümlülüğü raporu, insani müdahaleyi birincil çözüm olarak görmemektedir.

Koruma Yükümlülüğü raporunda bir devletin egemenliğinin yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiş sayılacağı ve o devletin vatandaşlarını koruma sorumluluğunun hangi durumlarda uluslararası topluma ait olacağı açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, ilk neden, bir devletin ülkesinde meydana gelen insan hakları ihlalleri, büyük çapta can kaybı gibi durumlarda, devletin eylemleri veya umursamazlığı ya da başarısız devlet durumunda olması nedeniyle, soykırım niyetiyle ya da böyle bir niyeti olmaksızın gerçekleşmekte olan veya gerçekleşmesinden endişe duyulan büyük çapta can kaybıdır.[14] İkinci neden, öldürme, zorunlu göç, terör ve tecavüz eylemleri aracılığıyla gerçekleşmekte olan ya da gerçekleşmesinden endişe duyulan büyük çapta etnik temizliktir.[15] Bu durumlarda sorumluluk uluslararası topluma atfedilmiş ve üç aşamalı bir sorumluluk öngörülmüştür: iç çatışmalar ve insanlardan kaynaklan krizlerin nedenlerinin önlenmesine yönelik olan önleme yükümlülüğü, uluslararası yargılamayı ve aşırı durumlar için askeri müdahaleyi öngören harekete geçme yükümlülüğü ve özellikle askeri müdahalenin ardından yerine getirilmesi gereken yeniden inşa yükümlülüğü.[16]

2. Darfur Sorunu’nun Ortaya Çıkışı Bağlamında Tarihsel Süreç

2.1. Genel Olarak Darfur

Yaklaşık olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) büyüklüğünde olan Sudan, Afrika’da bulunan en büyük ülke konumundadır.[17] Nil Nehri ve kollarının büyük bir kısmının üzerinde aktığı Sudan’ın kara ülkesi yaklaşık olarak 2,5 milyon kilometre karedir, nüfusu ise 40 milyon civarındadır.[18] Kuzey’de Mısır ile doğuda Kızıl Deniz, Eritre ve Etiyopya ile; güneyde Uganda, Kenya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile; batıda ise Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya ile sınırlarını paylaşmaktadır.[19] Libya, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile batıdan sınırdaş olan Darfur ise, daha önceleri Birleşik Krallık’ın sömürgesi olan ve 1956 yılında bağımsızlığını kazanmış olan Sudan’ın en büyük bölgesidir.[20] Buna rağmen, Sudan’ın en az gelişmiş ve izole olmuş bölgelerinden biridir ve dünya üzerinde de en fakir 25 ülke arasında yer almaktadır.[21] Sudan’ın kuzeydoğu kısmında bulunan ve yaklaşık olarak Fransa büyüklüğünde olan Darfur 250.000 kilometre karedir ve bölgede yaklaşık altı milyon nüfus yaşamaktadır.[22] Söz konusu olan nüfus genel olarak kabilelerden oluşmaktadır. Darfur bölgesi 1994’ten beri Kuzey, Güney ve Batı eyaletleri olarak üç idari birime ayrılmıştır.[23] Her eyaletin başında, Hartum’daki merkezi hükümet tarafından atanan ve yerel idarelerce desteklenen valiler bulunmaktadır.[24] Güney Darfur eyaletinin başkenti Nyala, Batı Darfur’un Geneina, Kuzey Darfur’un başkenti ise El-Fashir’dir.[25]

Darfur bölgesinde iki büyük etnik grup yaşamaktadır ve bu gruplardan biri göçebe ya da yarı göçebe olarak yaşayan Arap kökenli grup, diğeri ise yerleşik halde yaşayan ve çiftçilikle uğraşan siyahî Sudanlılardır.[26] Ancak, genel olarak bakıldığında, Kuzey, Güney ve Batı eyaletleriyle Darfur oldukça çeşitli bir etnik ve kültürel yapıya sahiptir.[27] Aslen Araplar ile siyahî Sudanlılar arasında, her iki grubun üyelerinin birbirleriyle evlenmeleri nedeniyle pek bir ayrım yok gibidir. Zira bu evlilikler dolayısıyla iki etnik grup arasındaki ırksal ve fizyolojik farklılıklar zaman içinde ortadan kalkmıştır.[28] Bununla birlikte, her iki grubun da Müslüman olmasına rağmen aralarında toprak, yerel kaynaklar ve mahsuller üzerinde geçmişten gelen ve uzun süredir devam eden anlaşmazlıklar bulunmaktadır.[29] Zaten kıt olan kaynaklar üzerine yapılan bu mücadele, kuraklık ve çölleşme nedeniyle verimli topraklar da kaybedilmeye başlayınca 1970 ve 1980’lerde daha da artmıştır.[30]

Darfur’da yaşanan şiddetin son zamanlarda gelişen bir anlaşmazlıktan veya geçimsizlikten kaynaklanmadığını belirtmek gerekir. Tam aksine, bugün yaşananlar bir yüz yılı aşkın bir süredir yaşananların ve bu sürede ortaya çıkan faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde Darfur’da yaşanan şiddetin patlak vermesinde bölgenin problemlerin ve kalkınmasının merkez hükümet tarafından ihmal edilmesi, bölgenin stratejik önemi ve söz konusu coğrafyada yaşayan etnik ve dini gruplar arasındaki ilişkiler gibi faktörler rol oynamıştır.[31] Yerli Afrikalılar ile göçebe Araplar arasındaki gerilimin sebeplerini, Batı medyasında yapıldığı gibi, sadece etnik farklılıklara indirgemek sorunu basitleştirerek yanlış algılamalara sebep olabileceğinden, Darfur Sorunu’nun nedenlerini farklı boyutlardan ele almak gerekmektedir.[32] Zira sorunun kaynaklara egemen olma mücadelesi, etnik çatışma ve Sudan Yönetimi’nin etkisi gibi boyutları bulunmaktadır. Söz konusu olan nedenler, aşağıda Darfur Sorunu’nun arka planı bağlamında ele alınacaktır.

2.2. Darfur Sorunu’nun Arka Planı

Darfur, sultanlıkla yönetildiği dönemden beri, Sudan’ın diğer bölgelerine kıyasla daha elverişli iklimi ve verimli toprak yapısıyla tarım ve hayvancılığın yapılabildiği önemli merkezlerden biri olmuştur.[33] Ekonomik sebeplere dayalı Darfur’un doğal kaynaklarına egemen olma mücadelesi, Darfur Sorunu’nda önemli bir yerde durmaktadır. Bu bağlamda, ekonomik nedenler üç ana eksende ele alınabilir.

İlk olarak, merkezi hükümetlerin bölgeye yönelik yatırım yapmadığı ve bölgeyi ihmal ettiği belirtilmektedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri gibi sosyal hizmetler Nil Nehri havzalarına sunulmaktadır çünkü merkezi hükümetlerin yatırımları ağırlıklı olarak yerleşim, tarım ve ticaret merkezi olan Nil Nehri havzalarında yoğunlaşmaktadır.[34] Dolayısıyla, Darfur ve diğer ihmal edilmiş bölgeler, bölgeler arası haksız gelir dağılımı ve görüşme masalarında başta gelen isteklerden biri olarak sundukları milli servetten eşit pay alma konuları üzerinde ısrarla durmaktadırlar. İkincisi, 1983–84 yılları arasında yaşanan kuraklık felaketi ile su kaynaklarının ciddi ölçüde azalmasının yol açtığı çölleşen toprakların yerleşik halk ile göçmenler arasında büyük bir rekabetin doğmasıdır.[35] Yerli Afrikalılar ile göçebe Araplar arasındaki su kaynakları ve otlakların kullanımı konusunda çıkan anlaşmazlıklar kısa sürede şiddete dönüşmüştür.[36] Özellikle kurak olan Kuzey Darfur’da yaşayan çiftçi Zaghavalılar ile göçebe Araplar, Güney Darfur’a göç etmek zorunda kalınca, kabileler arasında verimli araziler ve su kaynakları üzerine ilk çatışmalar bu beklenmedik göçler sebebiyle başlamıştır.[37] Arapların, yerli Afrika halkının yaşadığı köylere girip tarım alanlarına zarar vermesi üzerine Afrikalılar da Arapların su kaynaklarından yararlanmalarını engellemiş ve hayvanların otlatıldığı alanları yakarak tahribata yol açmıştır.[38] Merkezi hükümetin de Güney Sudan Sorunu’na yoğunlaşması nedeniyle söz konusu olaylara sessiz kalması taraflar arasındaki şiddetin dozunun daha da artmasına ve bölgede ağır kayıplar verilen bir iç savaş ortamına girilmesine neden olmuştur.[39] Kuraklık felaketinin[40] neden olduğu en önemli sorunlardan birisi de bölge halkının ihtiyacının çok altında gıda üretimi yapılabilmesidir. Bölgesel ve uluslararası organların, Kuzey Darfur’da yönetimde olan Numeyri hükümetini, eğer gıda yardımı ayarlanmaz ve gerekli tedbirler alınmaz ise bir afetin kaçınılmaz olduğu konusunda uyarmalarına rağmen Numeyri hükümeti kuraklığın insanlar üzerindeki etkisini iyi hesaplayamamış ve yaklaşmakta olan afeti küçümsemiştir.[41] Uluslararası toplumun bölgeye karşılıksız olarak gönderdiği gıda yardımı ise yetersiz kalmıştır. Bu dönemde söz konusu ağır şartlar altında hayatta kalma mücadelesi veren Darfurlular arasında küçük çaplı çatışmalar meydana gelmiştir.[42]

Üçüncü olarak, Sudan’da bölgede ekonomik çıkarı olan devletlerin sömürgeci politikaları birbiriyle çatışmaktadır. Esasen Darfur’da çatışmaların patlak vermesiyle bölgede ve Sudan’da zengin petrol, doğal gaz ve saf uranyum yataklarının bulunması arasında bir ilişki kurmak da mümkündür.[43] Ambargo nedeniyle Amerikan petrol şirketlerinin Sudan’a girmemesi ve bu doğal kaynakların Çin’e kaptırılması, ABD ve Çin’in Sudan üzerinde çatışan çıkarlarının ülkede çatışan grupları ortaya çıkardığı iddia edilmektedir.[44] 2007 yılı Ocak ayı itibariyle Sudan’ın 5 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervi bulunması da bu iddiaları destekler niteliktedir.[45]

Darfur Sorunu’nun etnik boyutu, Darfur’da Afrikalı yerliler ile göçebe Araplar arasında yaşanan çatışmalar, güneydeki ayrılıkçı grupların, hükümete karşı verdikleri mücadeleler için bölgeyi üs olarak kullanmaya başlamasıyla beraber farklı bir boyut kazanmıştır.[46] Numeyri rejimi ile resmiyet kazanan Arap-İslam sentezli politikalara karşı çıkan ayrılıkçıların siyasi kanadı SHKH, Darfur’da propagandalara başlamıştır.[47] Darfur’daki Afrikalılar, Kuzeyli Arap elit sınıfın Arap ve Müslüman kimliğini tüm Sudanlılara dayattığını ve ülkenin kültürel çoğulculuğunu ve etnik farklılığını inkâr ettiğini savunmuştur.[48] Bu düşünceyle hareket edenler arasında bulunan güneydeki bazı ayrılıkçı gruplar 1990’lı yılların sonlarına doğru Sudan’ın batısına doğru hareket etmişler ve Darfur bölgesini bir üs olarak kullanmak için mücadelelerini farklı bölgelere kaydırma kararı almışlardır.[49] Ayrıca, söz konusu ayrılıkçı gruplar, farklılıkları ön plana çıkarmak suretiyle Fur, Musalit ve Zaghava gibi yerli Afrika kabilelerini kışkırtma yoluna gitmişlerdir.[50] Güneyli ayrılıkçı grupların Darfur’da yaşayan Afrikalılara, kendi sorunlarına çözüm bulmada en etkili yolun silahlı mücadele olduğu fikrini dayatması ile Afrikalılarda bu fikir kabul görmeye başlamıştır.[51] Tüm bu gelişmelerin sonucunda da uzun zamandır yerlilerle göçebeler arasında var olan anlaşmazlık Afrikalı-Arap etnik çatışmasına dönüşmüştür.[52]

Siyasi sebepler olarak değerlendirilebilecek olan Sudan Yönetimi faktörü, Darfur sorununda önemli bir yer tutmaktadır. 1971’de geleneksel kabile yapısını ortadan kaldırma politikaları ile 1994’de sunulan ve Darfur’u üç idari birime ayıran yasa, bölgenin merkez hükümete karşı ayaklanmasının nedenleri arasında yer almaktadır.[53] Diğer taraftan, geçmişten beri Sudan ile Çad arasında Darfur’dan kaynaklanan gerilim, 1986 yılında patlak veren Libya-Çad savaşında Sudan’ın başkenti olan Hartum’da bulunan hükümeti, Libya ile yakınlık kurmaya teşvik etmiştir.[54] Hartum hükümeti, savaş boyunca Libya’nın Çad’a karşı verdiği mücadelede Darfur bölgesini üs olarak kullanmasına izin vermiştir.[55] Darfur’un yerli halkı bu savaşın bir parçası olmamıştır ancak bölgeye getirilen yüklü miktardaki silah ve askeri mühimmat sonucunda bölgedeki suç oranı ve küçük çaplı şiddet olaylarında bir artış görülmüştür.[56] Zira bölgeye getirilmiş olan bu silah ve mühimmat halkın eline geçmiş ve Afrikalı yerliler ile göçebe Araplar arasındaki çatışmalarda verilen kayıplar daha da artmıştır.[57] Silah ve mühimmat ele geçiren Fur, Zaghava ve Musalit kabileleri Sudan Kurtuluş Ordusu adı altında bir araya gelerek Araplara karşı verdikleri mücadelenin yanı sıra hükümete karşı isyan başlatmıştır.[58] Özellikle de, 1980’li yıllardan itibaren söz konusu isyanlar artışa geçmiştir.[59] Bu durum da Sudan Yönetimi faktörü altında değerlendirilebilir. Zira Sudan’ın güneyinde etkili olan ayrılıkçı grupların Darfur’da etkili olmasını önlemek için Sudan hükümetleri Darfur’da yaşayan Araplara destek vermiştir.[60] Asıl vurgulanması gereken nokta ise, Sudan hükümetlerinin isyanları bastırmak için Cancavid (Jnajaweed) olarak adlandırılan Arap milisleri kullanmak istemiş olması ve bu konuya dair kanıtların bulunmasıdır.[61] Bu bağlamda, Sudan hükümetleri, kendine göre akılcı bir yöntem olarak Afrikalılar ile Araplar arasında kökleri çok eskiye dayanan etnik düşmanlığı kullanarak söz konusu isyanları bastırmaya çalışmıştır.[62] Ancak hükümetin akılcı olarak gördüğü bu yöntemin sonucunda isyanların bastırılmasının bedeli korkunç olmuştur.

2.3. Darfur Sorunu’nun İnsani Müdahaleyi Gerektiren Boyutu

1990’lı yılların başlatından itibaren göçebe Arapların yerli Afrikalılara isyan amaçlı saldırıları sıklaşmaya başlamış ve daha zarar verici boyutlara ulaşmıştır.[63] Bu isyan saldırılarından en önemlilerinden biri 2002 yılında 300 kişilik bir grubun Darfur’daki askeri bir garnizona saldırmasıyla başlamıştır.[64] Bu durum karşısında yerli Afrikalılar da kendi savunma gruplarını oluşturmuşlardır.[65] Bu gruplar, yukarıda bahsi geçmiş olan Sudan Kurtuluş Ordusu adı altında birleşerek, Arap milislerine karşı verdikleri mücadelenin yanında hükümete karşı da isyanlar başlatmışlardır.[66] Sudan Kurtuluş Ordusu’na destek veren Adalet ve Eşitlik Hareketi de Sudan Kurtuluş Ordusu’nun yanında yer alarak söz konusu isyanlara katılmıştır.[67] Adalet ve Eşitlik Hareketi’nin ortaya çıkşında ve Sudan Kurtuluş Ordusu ile beraber isyanlar başlatmasında Sudan hükümetinin etkisi söz konusudur. Ömer El Beşir, isyanların başlamasının hemen öncesinde, ülkenin önde gelen din liderlerinden olan Meclis başkanı Hasan Turabi’yi, yetkilerini aştığı gerekçesiyle tutuklayarak hapse atması ve eleştirilerin artması üzerine hükümette görev yapan Darfurlu Turabi yandaşlarını görevden almıştır.[68] Devletle ilişkisi kesilen isimler Adalet ve Eşitlik Hareketi (AEH)’ni kurmuşlar ve daha sonra da merkezi hükümetin yani Sudan hükümetinin Darfur bölgesini ihmal ettiği ve bölgedeki yerli Afrikalılar ile göçebe Araplar arasında ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle Sudan Kurtuluş Ordusu (SKO) ile birlikte yukarıda bahsi geçen isyanları başlatmışlardır.[69] SKO ve AEH grupları, Şubat 2003’de söz konusu isyanları başlatmışlar ve Nisan 2003’de de Darfur bölgesinde bulunan muhtelif hükümet alt yapılarına saldırı gerçekleştirmişlerdir.[70]

2003 yılının Nisan ayında hükümete karşı SKO ve AEH tarafından gerçekleştirilen isyan saldırısı, Darfur’un başkenti El-Faşir’deki ana ordu üssüne yapılan saldırı ile devam etmiş ve çok sayıda uçağı tahrip ederek hükümeti ciddi zarara uğratmıştır.[71]  Sudan hükümeti bu isyanı durdurma konusunda yetersiz kalmıştır. Zira Güney Sudan’da yirmi yıldır süren sivil savaşa odaklanmış durumda olan ve söz konusu savaş nedeniyle güçsüz düşmüş olan ulusal ordu, sivilleri de içine alan şiddetin önüne geçmede kullanılamamıştır. Buna ek olarak ulsual ordudaki er ve erbaşlar kısmen Darfurlularla birleşmiştir ve Sudan hükümeti hali hazırda Güney Sudan’daki sivil savaş ile ilgilenmektedir. Tüm bunlar üzerine, Sudan Hükümeti, Darfur’daki isyanları bastırmak için bölgedeki Arap milislerini (Cancavid) desteklemiş ve bu nedenle de olaylar Arap olanlarla olmayanlar arasındaki etnik çatışmaya dönüşmüştür.[72] Hatta Cancavid paramiliter grubu, isyanları bastırmak adına adeta katliama soyunmuştur. Sadece 2003 yılında ölenlerin sayısının 16,000–32,000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.[73] Özellikle 2003 yılının Mayıs ayından sonra sivillere yönelik artan şiddetin sonucunda on binlerce insan öldürülmüştür.[74] Ölü, yaralı ve mülteci rakamları konusunda ihtilaf olsa da en az 300.000 kişinin doğrudan ve (açlık, hastalık vb.)  dolaylı olarak öldüğü düşünülmektedir.[75] Bu rakamın içerisinde Cancavid paramiliter grubu tarafından öldürülenlerin saysının 70.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.[76] Söz konusu paramiliter grubun yerli Afrikalıları köylerini terk etmeleri için zorlamaları sonucu Çad ve Sudan sınırları içinde başka yerlere göç eden mültecilerin sayısının ise, 2 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir.[77] Gerçekleştirilen şiddet olayları, sadece bunlarla sınırlı değildir. Adeta katliam diye adlandırılabilecek olan söz konusu olaylar, sivillere işkence ve tecavüz şeklinde de kendini göstermiştir. Birleşmiş Milletler (BM) Darfur Gücü’nün belirttiğine göre, Cancavid paramiliterleri, 24 Şubat 2004’e kadar 200 sayıda genç kıza tecavüz etmiştir ve tecavüz ettikleri kişileri utanç içinde bırakmak için işaretlemişlerdir.[78] Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılının ortalarına gelindiğinde her gün 240 ila 440 arasında değişen sayıda kişinin öldüğünü tahmin etmektedir.[79] Buradaki kasıtın, yerli Afrikalıları korkutarak yaşadıkları yerlerden başka yerlere göndermek olduğu açıktır. Afrikalıların bölgeyi terk etmesiyle, kaynaklar Arap milislerin eline geçecektir.

Darfura’da yaşanan ve ciddi boyutlara ulaşan şiddet olayları, Batı’da Beşir yönetimi aleyhine düzenlenen yürüyüşler ve protesrolarla beraber 2003 yılından itibaren uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye başlamıştır.[80] Söz konusu olaylar, BM sistemi içinde ve Batılı devletler tarafından o dönemin en ciddi insani olağan üstü durumu olarak tanımlanmıştır.[81] 2003 yılının Mart ayında, BM’in Darfur’daki İnsan Hakları Yüksek Komisyon Ofisi ise, Sudan hükümetinin görünürdeki çabalarının Arap gruplarını aklamak için olduğunu rapor etmiş, Eylül 2003’te ise BM “Büyük Darfur Girişimi” adıyla 23 milyon dolarlık yardım fonu başlatmıştır.[82] Buna rağmen, yapılan girişimler yetersiz kalmış ve Büyük Darfur Girişimi adıyla başlatılan yardım miktarını artırma konusunda başarısız olmuştur.[83] Diğer taraftan, Ömer El Beşir, 2004 yılının başlarında bütün hareket alanlarının kontrol altına alındığını ve hukuk ile düzenin tesis edildiğini ilan etmiştir. Ancak, husumet devam etmiş ve Mart ayında Çad’ın başkentinde ateşkes müzakerelerinin başka bir turu başlatılmıştır. 25 Nisan itibariyle, söz konusu müzakerelerden biri 8 Nisan’da imzalanmış olan ancak kafa karışıklığı yaratan iki anlaşma ortaya çıkmıştır.[84] Kafa karışıklığının sebebi, isyancı hareketler konusundaki deneyimsizlik ve anlaşmazlık ile buna ek olarak Çad hükümetinin tarafsız aracı olarak hareket etmedeki yetersizliğidir.[85] Sonuç olarak da, ateşkes sağlanamamış ve Cancavid saldırıları ile bu saldırılara cevap olarak ortaya çıkmış isyanların önü alınamamıştır.

Yukarıda bahsi geçen İnsan Hakları Yüksek Komisyon Ofisi’nin Darfur’da gerçekleştirilen ciddi boyutlardaki şiddet olaylarını belgelemede önemli rolü olmuştur. Söz konusu komisyon, olayların ve ölümlerin sona ermemesi nedeniyle, BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçerek 1564 sayılı kararı çıkarması ile oluşturulmuştur.[86] 1564 sayılı kararda, BM Genel Sekereteri’nden Darfur’daki olayları araştırmak için bir komisyon kurulması istenmiş, Ekim 2004’te ise söz konusu komisyonun kurulduğu Genel Sekreter tarafından açıklanmıştır.[87] Komisyon yaklaşık üç aylık bir süre boyunca Sudan hükümet birimleri yetkilileri ve sivil toplum örgütü temsilcileri ile görüşmeler yapmış ve Darfur’da soykırım da dâhil olmak üzere bireysel cezai sorumluluğu gerektiren savaş suçları, insanlığa karşı suçlar vb. uluslararası suçların işlenip işlenmediğini araştırmıştır.[88] Bu komisyonun bölgede yaptığı araştırmalar sonucu, temelde çatışan üç grup olduğunu tespit etmiş ve çatışmalarla ilgili hazırladığı raporda bölgede söz konusu çatışmalarda hükümet güçleri ile Arap paramiliterleri arasında açık bir ilişkinin var olduğunu belirtmiştir.[89] Bu da gösteriyor ki, yukarıda bahsedilmiş olan ICISS raporunun egemenlik bağlamında devletlere yüklemiş olduğu “koruma sorumluluğu” kapsamında, Sudan hükümetinin kendi vatandaşlarının haklarını koruyamaması söz konusudur. Ayrıca, Genel Sekereter, insan hakları ihlalleri ve insancıl hukukun çiğnenmiş olduğu sonucuna varmış ve sivillerin korunması ve suçluların cezalandırılması için harekete geçilmesini önermiştir.[90] İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü gibi uluslararası hükümet dışı kuruluşlar da ayrı ve bağımsız olarak yaptıkları araştırmalar sonucunda bölgede ciddi insan hakları ihlalleri olduğunu tespit etmişlerdir.[91] Dolayısıyla, Darfur’da meydana gelen olaylarla ilgili, uluslararası toplum ve BM tarafından harekete geçilmesi kanaati oluşmaya başlamıştır.

Tüm bunlar üzerine ve 2003 yılında Darfur’daki olayların hız kazanması ile Afrika Birliği, 2004 yılında 60–80 kişilik gözlemci ve 300 kişilik koruma gücü yerleştirme düşüncesini iletmiş ve 28 Mayıs 2004’teki ateşkes antlaşması ile bu kabul edilmiştir.[92] Ekim 2004’te bu gücün yeterli olmadığı anlaşılınca, Afrika Birliği ateşkes antlaşmasının tarafları olan Sudanlılarla görüşerek 2341’i asker olmak üzere 3320 personelden oluşan daha geniş bir görev gücü oluşturmuştur.[93] Söz konusu bu rakam bile, Darfur’un ve sivil halkın çok küçük bir kısmını korumaya yetecek güçtedir çünkü sadece sivillerin korunması için bile 10.000–45000[94] kişiden oluşan büyük bir güç gereklidir. BM ise, 2005’te almış olduğu 1590 sayılı karar ile 10.000 kişilik bir Sudan BM Misyonu’nu (UNMIS) kurmuş ve bu gücün Darfur’da barışı sağlamak için Afrika Birliği gücü ile birlikte çalışması kararını almıştır.[95] Afrika Birliği’nin bölgedeki isyancı gruplarla Sudan Hükümeti arasında Nisan 2006’da Darfur Barış Antlaşması’nı sağlamış olmasına rağmen, resmi olarak imzalama aşamasında sadece Zaghawaları temsil eden grup söz konusu antlaşmayı imzalamıştır. Zira diğer gruplar, Sudan hükümetinin Cancavid paramiliterlerini silahtan arındıracağına inanmamış ve söz konusu grubun Sudan yönetiminde söz sahibi olmasını istememiştir. Yine 2006 yılı içerisinde, Afrika Birliği bölgedeki koruma görevini yerine getiremediğini kabul etmiş ve NATO gücü istemiştir.[96] BM’in 1706 sayılı kararı ile Sudan yönetiminin de kabul etmesi şartıyla Afrika Birliği gücünün yerini alacak bir 22.000 kişilik bir güç yerleştirilmesini öngörmüş ancak Sudan bu girişimi kendi egemenliğine yönelik bir hareket olarak algıladığından bunu kesinlikle kabul etmemiştir. Bunun üzerine ABD, 31 Aralık 2006’ya kadar Sudan hükümeti Darfur’daki sivillere yapılan saldırıları durdurmaz ve BM-Afrika Birliği gücünü kabul etmezse “B planına” geçeceğini açıklamış, ancak bu zamana kadar “B planının” ne olduğu ortaya çıkmamıştır.[97] Dolayısıyla, ne bahsi geçen güç Darfur’da kurulabilmiş, ne de barış ve istikrarı sağlamak adına müdahalede bulunma yönünde bir karar alınabilmiştir. Alınan kararlar ise, Sudan hükümetinin kabulüne bağlı olduğu için, söz konusu hükümetin reddetmesi nedeniyle uygulanamamıştır.

3. Darfur Sorunu’nda Koruma Sorumluluğu ve İnsani Müdahale

3.1. İnsani Müdahale Uygulaması Bağlamında Irak ve Kosova

Kosova’da 1999 yılında patlak veren savaşın nedeni, Arnavut çoğunluğun bölgeyi yönetmeye başlamasıdır.[98] Kosovalılar bağımsızlıklarını Yugoslavya dağılırken, 1991’de ilan etmiş olmalarına rağmen, Bosna-Hersek’teki savaş, bu bağımsızlığın göz ardı edilmesine neden olmuştur.[99] Sırpların Kosova bağımsızlığına tepki vermemesi üzerine Arnavutlar bölgeyi yönetmeye başlamıştır. Bunun üzerine, Sırp azınlıklar, Arnavutlarla eşit haklara sahip olmadıklarını iddia etmişler ve güç gösterisine başlamışlardır. Kosovalı Arnavutlar da, kendi haklarını korumak amacıyla bir askeri örgüt olan Kosova Kurtuluş Ordusu’nu (UÇK) kurmuşlardır. 1995 ‘te Bosna-Hersek savaşına son veren Dayton Barış Anlaşması’na Kosovalı temsilcilerin çağrılmaması ve anlaşmada Kosova ile ilgili bir düzenlemenin olmayışı barışçıl çözüm yolları arayan cephenin gücünün azaltmıştır. Bu tarihten sonra da UÇK ile Sırp askeri birlikleri arasında çatışmalar artmıştır. Uluslararası toplum da Bosna-Hersek Savaşı’nı bitirmeye ve sorunlarını çözmeye odaklanmışken, Kosova sorununu öncelikli bir konu olarak görmemiştir.

Dayton Anlaşması’ndan sonra Kosovalı Arnavutların silahlı eylemleri başlamıştır. Sırp asker ve polis güçlerine karşı yapılan saldırılar karşısında Sırplar büyük tepkiler göstermişlerdir. UÇK’ya yardım eden tüm aileler, sivil halk katledilmeye, köylerde büyük kıyımlar yapmaya başlamışlardır. Bunlardan bazılarının televizyon ekranlarına gelmesiyle Kosova’daki kriz uluslararası kamuoyunun dikkati çekmeye başlamıştır. Bosna-Hersek Savaşı’ndan sonra Balkanlarda yeni bir savaşın çıkma ihtimali uluslararası toplumu endişelendirmiştir. Böylelikle UÇK, Kosova krizini uluslararası gündemin üst sıralarına taşımayı başarmıştır. Yapılan görüşmeler sonunda NATO, Kosova’daki krize bir son vermek amacıyla Sırbistan ve Karadağ’a karşı askeri harekât düzenlemeye karar vermiştir.

Kosova’daki insan hakları ihlallerinin artması üzerine ABD, İngiltere, Almanya, İtalya, Rusya ve Fransa’dan oluşan Uluslararası Temas grubu ile Kosovalı temsilciler ve Yugoslav Federal Cumhuriyeti temsilcileri ile Ramboulliet şehrinde 6–14 Şubat 1999 tarihinde görüşmelere başlamışlardır. NATO sorunun çözümü konusunda barışçıl adımları desteklediğini belirtmişse de gerekli görüldüğü takdirde askeri müdahaleden kaçınılmayacağına dair bir açıklama yapmıştır. Barışçıl yolların çözüm vermemesi üzerine bölgedeki çatışmalar şiddetlenmiş ve NATO 24 Mart’ta hava saldırısına başlamıştır. Diğer taraftan karadan da UÇK saldırılarını arttırmıştır. Buna karşın Yugoslavya hükümeti de Arnavutların üzerine kurduğu baskıyı arttırmış ve evlerini terk etmeleri emrini vermiştir. Bunun sonucu olarak yüz binlerce Arnavut evlerini terk etmek zorunda kalmıştır.

1 Haziran’da son tur görüşmeler başlamıştır. 9 Haziran’da ise Yugoslavya ile NATO arasında Sırp geri çekilmesini düzenlemek için teknik anlaşma sağlanmıştır. 10 Haziran’da NATO bombardımanı durdurmuştur. Güvenlik Konseyi de 10 Haziran 1999 tarih, 1244 sayılı kararı ile yapılan antlaşmayı kabul etmiş ve Yugoslavya Kosova’ya uluslararası sivil ve askeri otoritelerin girişine izin vermiştir. Kaçmış olan Kosovalıların 600 bini 14 Haziran’dan itibaren 3 hafta içinde evlerine geri dönmüşlerdir. Kosova’ya toplam 20 bin barış gücü askeri girdi. 20 Haziran’da Sırplar çekilmeyi tamamlamışlardır. UÇK da 21’inde silahlarını bırakmayı kabul etmiştir. NATO bombardımanı resmen durdurmuştur. 20 Eylül’de ise silahsızlanma tamamlanmıştır.

Kosova’daki durum, 31 Mart 1998 tarihinde BM Güvenli Konseyi tarafından VII. bölüm çerçevesinde alınan 1160 sayılı karara göre, BM Şartı’nın 39. maddesi çerçevesinde bölgede barış ve güvenliğe yönelik tehdit olarak belirlenmiştir.[100] NATO’nun bölgeye müdahale etmesinden önce alınmış olan bu karara ek olarak, Güvenli Konseyi Sırp polisinin Kosova’daki sivillere ve barışçı göstericilere karşı güç kullanmasını ve UÇK’nın terör eylemlerini birlikte kınamış, Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü doğrulamış ve Kosova dâhil tüm Yugoslavya’ya silah ambargosu koymuştur.[101] Barışçı bir çözüm sağlanamazsa ek önlemlerin alınacağı da ayrıca belirtilmiştir. Ancak, ne 1160 sayılı kararda ne de 24 Ekim 1998’de alınmış olan 1203 sayılı Güvenlik Konseyi kararında Kosova’daki krizin sonlandırılması için askeri güç kullanımına açık ya da zımni olarak izin veren herhangi bir hüküm yer almamaktadır.[102] Yalnızca 1203 sayılı kararda zorlayıcı bir eyleme atıf yapılmıştır ki o da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 2000 silahsız gözlemcisinden oluşan bir grubun Kosova’da yerleşmesine ve NATO’nun bu misyonu korumak adına Kosova’da uçuş yapmasına Yugoslavya’yı zorlamak için, NATO tarafından yayınlanan bir ultimatomun hemen ertesinde alınmıştır.[103] Kararın 9. Paragrafı sadece acil bir durumda silahsız gözlemcilerin boşaltılması için eylem olasılığına atıf yapmaktadır.[104]  Dolayısıyla, yukarıda bahsi geçen NATO müdahalesinin Birleşmiş Milletler tarafından verilmiş bir yetkiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı için meşru bir dayanağı bulunmamaktadır. NATO’nun böyle bir müdahaleyi neden gerçekleştirdiği üzerine tartışmalar mevcuttur ancak burada önemli olan insani müdahale açısından ne derece uygun olduğu hususudur.

Kosova’ya NATO tarafından gerçekleştirilen müdahalenin BM Güvenlik Konseyince açık ya da örtülü bir yetkinin verilmemiş olması nedeniyle uluslararası hukuka uygunluğu söz konusu değildir. Uluslararası hukuka uygun olmayan bir müdahalenin de insani müdahale uygulaması için başarılı bir örnek olduğunu söylemek mümkündür. Diğer taraftan, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden üçü tarafından bu müdahale gerçekleştirilmiştir ancak Konsey’in işleyişi gereği herhangi bir kararın alınabilmesi için beş daimi üyenin de onay vermiş olması gerekir.[105] Kosova müdahalesi için böyle bir karar alınmadığı gibi, karar sürecinde müdahaleye katılmayan iki daimi üye onay vermeyeceği için yine böyle bir kararın alınması mümkün olamazdı. Koruma Yükümlülüğü açısından da, Koruma Yükümlülüğü raporu temel alındığında, müdahalenin BM onayı ile yapılması gerektiği ve sorumluluğun “uluslararası toplum”a ait olması vurgusu nedenleriyle de Kosova’nın uygun bir müdahale olmadığını söylemek mümkündür. Zira hem BM’in onayı alınmamış hem de uluslararası toplum ile değil tek taraflı bir şekilde müdahale gerçekleştirilmiştir.

Irak örneğine bakıldığında, 1991 ve 2003 yıllarında gerçekleştirilen müdahaleler söz konusudur. Ancak, burada 2003 yılında yapılan müdahale üzerinde durulacaktır. Esasen, Irak müdahalesi 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin eski devlet başkanı George W. Bush tarafından geliştirilmiş olan önleyici (preventive) müdahale olarak değerlendirilmiş olmasına rağmen, uzun vadede Irak halkının Saddam rejiminin uyguladığı baskı ve zulümden kurtarılmasını sağlamış olması nedeniyle insani müdahale başlığı altına alınmıştır.[106] ABD’nin İngiltere’yi de yanına alarak gerçekleştirmiş olduğu müdahale, Irak’ta bulunduğu iddia edilen kitle imha silahlarının yok edilmesi amacına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, ABD 1997–2001 yılları arasında terörü ulus üstü bir mesele olarak görürken, 2001 yılında meydana gelen 11 Eylül saldırılarından sonra bir ulusal güvenlik meselesi olarak görmeye başlamış ve ona karşı savaş ilan etmiştir. Ayrıca, uluslararası işbirliğini genişletmek için çabalarda bulunmuştur. Ancak ABD’nin Irak’ı işgalinde çok taraflı hareket ettiği söylenemez çünkü uluslararası toplumdan gelen tepkilere rağmen, terörün yanı sıra kitle imha silahları ve demokrasinin tesisi bahaneleriyle 20 Mart 2003’te Irak’a karşı savaş başlatmıştır.

Irak’a yapılan müdahalenin, Saddam’ın işlemiş olduğu insanlık suçları nedeniyle, yargıya sevk edilmesinin, Irak tarihinde ilk defa gerçekleştirilen demokratik seçimler sonucunda çoğunluktaki etnik grupları temsil eden bir hükümet kurulmasının ve ülkede yeniden yapılandırma çabalarının sonucu açısından insani bir nitelik taşıdığı söylenebilir.[107] Ancak, müdahalenin şiddeti ve neden olduğu bazı insan hakları ihlalleri ile bundan kaynaklanan uluslararası tepkiler ve ABD’nin Orta Doğu petrollerini kontrol etme gibi bencil nedenlerle hareket ettiği iddiaları nedeniyle olay sadece bir emperyalizm örneği haline gelmiş ve insani yönü gölgede kalmıştır. Dolayısıyla, Irak örneği, insani müdahale uygulamasının suistimale açık bir uygulama olduğunu göstermektedir. Irak’ta Saddam Hüseyin’in işlediği insanlığa karşı suçlar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle koruma sorumluluğu uluslararası toplum için doğmuştur. Ancak, ilk kısımda belirtilen BM onayı ve çok taraflı müdahale şartları gerçekleşmediği için, demokratik seçimlerle ülkede düzenin yeniden sağlanmış olmasına rağmen, Irak’a yapılmış olan müdahalenin insani müdahale için başarılı bir örnek olduğu söylenemez.

3.2. Darfur Sorunu’nun Koruma Sorumlulğu ve İnsani Müdahale Çerçevesinde İncelenmesi

Darfur Sorunu’nun uluslararası toplumun “koruma sorumluluğu” kavramıyla ilgili tabi tutulduğu bir sınav olarak kabul edilirse, bu sınavda uluslararası toplumun başarısız olduğunu söylemek mümkündür. Zira yukarıda bahsedilmiş olan Kosova ve Irak örneklerinden farklı olarak, insani müdahalenin çerçevesi 2001 tarihli Koruma Yükümlülüğü başlıklı raporla nispeten daha belirgin hale gelmiştir. Buna rağmen, Darfur’da meydana gelen insanlığa karşı suçlar ve ciddi insan hakları ihlallerine karşı çözüm getirici bir önlem uluslararası toplum tarafından alınamazken, Irak ve Kosova’ya başarısız da olsa müdahale gerçekleştirilmiştir. Darfur Sorunu’na karşı uluslararası toplumdan gelen tepki yukarıda ifade edilenlerle sınırlı kalmış ve oldukça cılız ve etkisiz olmuştur. Örneğin; Darfur’da yaşananlarla ilgili bir karar almak için 2004 yılına kadar uzlaşıya varılamamştır; Sudan yönetimi üzerinde, bölgeye yapılacak yardımların zamanında ulaşması için koordineli bir baskı oluşturulamamıştır; Darfur yönetimine, koruma sorumluluğunu yerine getirmemesi ve Cancavid paramiliter grubunu kontrol altına alması gerektiği konularında net bir mesaj verilememiştir. Söz konusu örnekler çoğaltılabilir. Önemli olan nokta, insani müdahalenin, diğer bütün ek önlemlerin yetersiz kalması durumunda başvurulan bir yöntem olması ve uluslararası toplumun ek önlemlerinin yetersiz olmasına rağmen insani müdahalenin Darfur’da uygulanamamış olmasıdır.

Her devlet, kendi vatandaşlarının temel haklarını ve onları açlık, etnik temizleme ve doğal afetler gibi zarar verici ve ölümle sonuçlanabilecek olan durumlardan korumak zorundadır. Devletlerin bu zorunluluğunu “koruma sorumluluğu” kavramı altında yer almaktadır. Söz konsu sorumluğu yerine getiremeyen devletlerin başarısız devlet olarak adlandırıldığını ve böyle bir durumda uluslararası topluma düşen görevler ile BM’in bu konu ile ilgili tutumundan yukarıda bahsedilmiştir. Bu bağlamda, uluslararası toplumun ve BM’nin Darfur Sorunu için barışçıl yollar denendikten sonra insani müdahale uygulamasını gerçekleştirebildiklerini söylemek pek mümkün değildir.

Yukarıda da bahsedildiği üzere, Darfur’da isyanların yaşandığı yıllarda, bir yandan da Güney Sudan’da yirmi yıldır devam eden bir iç savaş Sudan hükümetinin odağını oluşturmaktaydı. Güney Sudan’daki olaylarla meşgul olan hükümet Cancavid gruplarına verdiği yetkiyle söz konusu isyanları bastırmanın mümkün olacağını düşünmüştür. Ancak başlangıçta akılcı görünen bu yöntem, yerli Afrikalılarla göçebe Araplar arasındaki etnik çatışmaya dönüşerek, olayları daha da ciddi boyutlara getirmiştir. Bu anlamda, ölen, mülteci olarak yakın ülkelere göç eden ve tecavüze uğrayanların sayısı oldukça fazla olmuştur. Sonuçta, isyan bastırma amacıyla Sudan hükümetinin kullandığı yöntem, Sudan’ın “koruma sorumluluğu”nu yerine getiremeyen bir devlet haline gelmesine neden olmuştur. Sudan’ın bu anlamda başarısız devlet olması, hem kendi vatandaşlarının temel haklarını koruyamadığı ve onların öldürülmesine ve onlara tecavüz edilmesine engel olamaması hem de Cancavid grubunu kendi vatandaşlarına karşı kullanarak katliama adeta davetiye çıkarmış olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, vatandaşlarını koruyamayan, illegal bir örgütlenme olan Cancavid mensuplarına yetki vererek söz konusu örgütün katliamlar yapmasına dolaylı olarak sebep olan ve bu katliamlara engel olamayan bir devlet olan Sudan’ın o şartlarda devlet egemenliğinden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle de uluslararası toplumun bu katliamlara ve cinsel şiddet olaylarına müdahale etmesinin önündeki “devlet egemenliği” ilkesinin bir engel teşkil ettiği söylenemez.

İnsani müdahalenin Darfur’da gerçekleştirilmemiş olmasının ardında yatan nedenlere bakıldığında; birincisi, Batı’nın yani ABD ve İngiltere’nin özellikle de 11 Eylül saldırıları sonrası teröre ve petrole birincil önem atfetmesi söz konusudur. Terör bağlamında, Sudan’ın ABD’ye karşı herhangi bir tehdit oluşturması söz konusu değildir. 1990’lı yıllarda Sudan’ı terör listesine almasının görünürdeki nedeninin vize zorunluluğu koymamış olan Sudan’ın teröristlerin serbestçe ülkeye girip çıkabilmesine zemin hazırlamış olmasıdır. Bu durumun asıl nedeni ise, Sudan’ın da Müslüman bir ülke olmasını kullanarak terör ile İslam’ın örtüştüğünü göstermektir. İkinci olarak, petrol açısından ABD’nin Orta Doğu’ya alternatif olarak değerlendirdiği ülkeler daha çok körfez ülkeleridir. Bu nedenle de ABD, Darfur’da meydana gelen faciaya karşı harekete geçmek adına herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Ancak, diğer önemli güçler olan Rusya, Kanada ve Çin için Sudan 1998’den beri petrol sağlayıcısı konumundadır. Bu nedenle de insani müdahale uygulaması iddialarında liderlik rolünü bu üç devlet üstlenmiştir. Ancak, böyle bir müdahalenin yapılmamış olması, Rusya, Kanada ve Çin’in aldatıcı görüntü sergilemekten öteye geçmediğini göstermektedir.

Koruma sorumluluğu ve insani müdahale çerçevesinde Darfur Sorunu’nun çözümü mümkün olmamış, sadece BM Genel Sekreteri’nin tavsiyesiyle 1593 sayılı karar ile Darfur’da yaşanan olaylarda suçluların Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi kanısına varılmıştır. Bu bağlamda, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları gibi nedenlerle Sudan Devlet Başkanı El Beşir hakkında 2009 yılında tutuklama kararı çıkarılmıştır. Ancak, El Beşir hakkındaki bu tutuklama kararının tarihi oldukça geç olmuş ve onun kendi vatandaşlarına karşı “koruma sorumluluğu”nu getirememiş olmasına rağmen, uluslararası topluma geçen sorumluluk da yerine getirilememiştir. Uluslararası toplum, bu sorumluluğu, kimi zaman barış gücü uygulaması, kimi zaman da zorlayıcı müdahale aracığıyla yerine getirebilir.[108] Darfur sorununda, her iki araç da gündeme gelmiş, baş gücü hem Afrika Birliği hem onunla işbirliği halinde NATO hem de BM tarafından uygulanmıştır.[109] Ne var ki, bu uygulamaların hiçbiri tatmin edici bir sonuç vermeye yaklaşamamıştır. Yukarıda bahsi geçen Irak ve Kosova örneklerinde yapılmış olan müdahalelerde BM Güvenlik Konseyi onayı bile beklenmeyip Darfur’da böyle bir onay gelmesine rağmen sonuç verici bir girişimde bulunulmaması, uluslararası arenada aktörlerin öncelikli çıkarlarını gözeterek insani müdahaleye yöneldikleri düşüncesini akıllara getirmektedir. Ancak bu şu demek değildir ki, büyük uluslararası aktörler tarafından kötüye kullanıldığı için ve başarıya ulaşmadığı için insani müdahale uygulamasına bundan sonra başvurulmasın. Asıl vurgulanmak istenen nokta, insani müdahale uygulamasının henüz gelişim sürecinde olması nedeniyle, iyileştirilebileceği ve ileriki zamanlarda başarıya ulaşabileceğidir. Koruma Sorumluluğu raporu gibi düzenlemelerle söz konusu uygulamanın kurallarının, hangi araçlar kullanılarak yapılacağının ve hangi durumlarda yapılacağının sınırları daha net şekilde çizilebilir. Darfur’da yapılamayan müdahale de kendisinden sonra yapılabilecek insani müdahaleler için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu örnekte yapılan hatalar ya da kasıtlı davranışlar daha sonraki insani müdahalelerde yapılmayarak insani müdahale uygulamasına katkı sağlanması ve gelişmesi mümkün olabilir.

Sonuç

Devlet egemenliği ya da iç işlerine karışmama ilkesinin eski katılığını yitirmeye başladığı günümüzde, insani müdahale uygulamasının birden fazla denemesi söz konusu olmuştur: Irak, Afganistan, Kosova, Ruanda v.b. söz konusu müdahale denemelerinden biri de Darfur Sorunu için gündeme gelmiştir. Ne var ki, Darfur’da yaşanan insanlığa karşı suçlar ve ağır insan hakları ihlallerine karşı gereken yapılamamıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu 1564 sayılı karar ile Genel Sekretere verilen yetki çerçevesinde Darfur’da yaşanan olaylar ile ilgili araştırma yapılmıştır. Araştırmalar sonucunda Genel Sekreterin yukarıda bahsi geçen tespitler doğrultusunda Darfur’daki olayların durdurulması için harekete geçilmesini önermesine rağmen, herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Uluslararası toplumda Darfur’da yaşananların önüne geçilmesi gerektiğine dair bir algı oluşması da müdahelenin yapılması için yeterli olmamıştır.

Bu bağlamda, yukarıda ilk olarak, “insani müdahale”, “koruma sorumluluğu” ve “devlet egemenliği” kavramları tanımlanmaya çalışılmış ve bu kavramlar üzerine yapılan tartışmalar dile getirilmiştir. İkinci olarak, Darfur Sorunu’nun ortaya çıkış süreci ile ilgili öncelikle Darfur’un söz konusu soruna zemin hazırlayan özellikleri ele alınmış, daha sonra da Darfur Sorunu’nun tarihsel arka planı ve insani müdahale uygulamasını gerektiren boyutu incelenmiştir. Son olarak da Kosova ile Irak örneklerinde yapılan insani müdahale ile Darfur’da yapılamayan müdahalenin kıyaslanması ile insani müdahale ve koruma sorumluluğu çerçevesinde Darfur Sorunu değerlendirilmiştir.


[1]    Hasan Duran, “Yeni Bir Müdahale Şekli: İnsani Müdahale”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, cilt. 6, sayı. 1, 2001, s. 88.
[2]    Funda Keskin, “Darfur: Koruma Yükümlüğü ve İnsancıl Müdahale Kavramları Çerçevesinde Bir İnceleme”, Uluslararası İlişkiler, cilt. 6, sayı. 21, Bahar 2009, s. 71.

[3]    Duran, a.g.e, s. 89. Bkz. http://www.un.org/en/documents/charter/chapter1.shtml.
[4]    Duran, a.g.e, s. 90.
[5]    Funda Keskin, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, Uluslararası İlişkiler, cilt.  3, sayı. 12, Kış 2006–2007, s. 50.
[6] Oppenheim’s International Law; Peace: Introduction and Part I, R. Jrnnings ve A. Watts (derl.), cilt. 1,     9.B., Avon, Longman, 1992, s. 442’den aktaran Keskin, “İnsani Müdahale…”, s. 50.
[7]  Keskin, “İnsancıl Müdahale…”, s. 52.
[8]  Duran, a.g.e, s. 88.
[9]  Segâh Tekin, “İnsani Müdahale Kavramı ve Libya’nın Geleceği”, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Nisan  2011, s. 11.[10]  Keskin, “Darfur…”, s. 76.
[11]  Tekin, a.g.e, s. 11.
[12]  Alex de Waal, “No Such Thing as Humanitarian Intervention: Why We Need to Rethink How To Realize the “Responsibility To Protect” in Wartime”, 21.03.2007, http://hir.harvard.edu/articles/1482/I, 02.03.2009’dan aktaran Tekin, a.g.e, s.11.
[13]  Keskin, “Darfur…”, s. 76.
[14]  International Commission on Intervention and State Sovereignty (2001), The Responsibility To Protect:      Kanada, http://responsibilitytoprotect.org/ICISS%20Report.pdf, (15 Nisan 2012), ss. XI-XII.
[15]  International Commission on Intervention and State Sovereignty (2001), The Responsibility To Protect:   Kanada, http://responsibilitytoprotect.org/ICISS%20Report.pdf, (15 Nisan 2012), ss. XI-XII.
[16]  International Commission on Intervention and State Sovereignty (2001), The Responsibility To Protect:   Kanada, http://responsibilitytoprotect.org/ICISS%20Report.pdf, (15 Nisan 2012), s XII.
[17]  Nsongurua J. Udombana, “When Neutrality Is a Sin: The Darfur Crisis and the Crisis of Humanitarian Intervention in Sudan”, Human Rights Quarterly, cilt. 27, sayı. 4, Kasım 2005, s. 1452.
[18]  Udombana, a.g.e, s. 1152.
[19]  Udombana, a.g.e, s. 1152.
[20]  Udombana, a.g.e, s. 1152.
[21]   Samuel Totten, An Oral and Documentary History of the  Genocide (2. Basım), Praeger Security International: The USA, 2011, s. 2.
[22]  Ademola Abass, “The United Nations, The African Union and The Darfur Crisis: of Apology and Utopia”, Netherlands International Review, sayı. 54, 2007, s. 417.
[23]  İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (2008) Sudan Raporu, Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği Yayını, İstanbul, s. 3.
[24]  Sudan Raporu, s. 3.
[25]  Sudan Raporu, s.3.
[26]  Çakmak, a.g.e, ss. 46–47.
[27]  Sudan Raporu, s. 3.
[28]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[29]  Udombana, a.g.e, s. 1153.
[30]  Onur Yıldız, Darfur Sorunu”, Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Münazara ve Müzakere Masası Yayını, Ekim 2010, s. 2.
[31]  Yıldız, a.g.e, s. 2.
[32]  Özgür Arslan, Sudan ve Uluslararası Politikada Sudan Krizi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2011, s. 52.
[33]  Arslan, a.g.e, s. 53.
[34]  İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (2008), Sudan Raporu, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği Yayını, İstanbul, s. 5.
[35]  Totten, a.g.e, s. 6.
[36]  Arslan, a.g.e, s. 53.
[37]  Totten, a.g.e, s. 2.
[38]  Arslan, a.g.e, s. 53.
[39]  Arslan, a.g.e, s. 53
[40]  Burada “felaket” kavramı, yıllık yağış miktarının 1941–1980 yılları arasında 380 mm olmasına rağmen 1983 yılında 83 mm’ye düşmesi nedeniyle gerçek anlamda bir felaketin ortaya çıkması dolayısıyla kullanılmıştır. Bkz. J. Millard Burr and Robert O. Collins, Requem for the Sudan: War, Drought, and Disaster Relief on the Nile, Westview Press, 1995.
[41]  Yıldız, a.g.e, s. 5.
[42]  Yıldız, a.g.e, s. 5.
[43]  Sudan Raporu, s. 6.
[44]  Sudan Raporu, s. 6.
[45]  Sudan Raporu, s. 6.
[46]  Arslan, a.g.e, s. 55.
[47]  Arslan, a.g.e, s. 55.
[48]  Sudan Raporu, s. 6.
[49]  Yıldız, a.g.e, s. 5.
[50]  Totten, a.g.e, s. 15.
[51]  Yıldız, a.g.e, s. 5.
[52]  Arslan, a.g.e, s. 56.
[53]  Sudan Raporu, s. 4.
[54]  Arslan, a.g.e, s. 56.
[55]  Arslan, a.g.e, s. 56.
[56]  Yıldız, a.g.e, s. 6.
[57]  Arslan, a.g.e, s.56.
[58]  Arslan, a.g.e, s. 56.
[59]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[60]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[61]  Totten, a.g.e, s. 3.
[62]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[63]  Totten, a.g.e, s 13.
[64]  Yıldız, a.g.e, s. 6.
[65]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[66]  Arslan, a.g.e, s. 57.
[67]  Arslan, a.g.e, s. 57.
[68]  Arslan, a.g.e, ss. 56–57.
[69]  Abass, a.g.e, s. 418.
[70]  Abass, a.g.e, s. 418.
[71]   Arslan, a.g.e, s. 57.
[72]  Yıldız, a.g.e, s. 6.
[73]  Matthew Krain, “ International Intervention and the Severity of Genocides and Politicides”, International Studies Quarterly, cilt. 49, sayı. 3, Eylül 2005, s. 381.
[74]  Çakmak, a.g.e, s. 47.
[75]  Yıldız, a.g.e, s. 6.
[76]  Çakmak, a.g.e, ss. 47–48.
[77]  Orçun Ulusoy, Uluslararası Ceza Mahkemesi, İzmir: İnsan Hakları Gündemi Derneği Yayını, 2008, s. 56.
[78]  Çakmak, a.g.e, s. 48, dipnot 17.
[79]  Aidan Hehir, Humanitarian Intervention After Kosovo: Iraq, Darfur and The Record of Global Civil Society, Palgrave Macmillan Press, 2008, s. 66.
[80]  Arslan, a.g.e, s. 57.
[81]   Hehir, a.g.e, s. 66.
[82]   Darren Brunk, “ Dissecting Darfur: Anatomy of a Genocide Debate”, International Relations, sayı. 22, 2008, s. 28.
[83]  Brunk, a.g.e, s. 28.
[84]  Paul D. Williams ve Alex J. Bellamy, “The Responsibility To Protect and the Crisis in Darfur”, Security Dialogue, cilt. 36, sayı. 1, Mart 2009, s. 30.
[85]  Wiiliams and Bellamy, a.g.e, s. 30.
[86]  Çakmak, a.g.e, s. 49.
[87]  ‘Secretary-General Establishes International Commission of Inquiry for Darfur,’ Press Release, Doc. SG/A/890 AFR/1046 HR/4797, http://www.un.org/News/Press/docs/2004/sga890.doc.htm, Erişim 30.05.2005’den aktaran Çakmak, a.g.e, ss. 49–50.
[88]  Ulusoy, a.g.e, s. 56.
[89]  Çakmak, a.g.e, s. 50.
[90]  Ulusoy, a.g.e, s. 56.
[91]  Human Rights Watch, “Ethnic Cleansing”, “Abuses By The Government-Janjaweed In West Darfur”, http://www.hrw.org/en/node/12133/section/4–5–6–7; Amnesty International, Rape: Ever Present Danger For Darfur’s Women, http://www.amnesty.org/en/appeals-for-action/rape-everpresent-danger-darfurs-women, erişim 09.09.2009’dan aktaran Mehmet Dalar, “İnsanlık Suçu ve Soykırım Tartışmaları Bağlamında Darfur Sorunu ve Türkiye”, Ortadoğu Analiz, cilt. 1, sayı. 12, Aralık 2009, s. 94.
[92]  Keskin, “Darfur…”, s. 80.
[93]  Keskin, “Darfur…”, s. 80.
[94]  Keskin, “Darfur…”, s. 80.
[95]  Keskin, “Darfur…”, s. 81.
[96]  Keskin, “Darfur…”, s. 81.
[97]  Keskin, “Darfur…”, s. 81.
[98]  Dale C. Tatum, Genocide at the Dawn of the 21st Century: Rwanda, Bosnia, Kosovo and Darfur, the USA:  Palgrave Mcmillan, 2010, s. 124.
[99]  Keskin, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, s. 57.
[100]  1160 sayılı ve 31 Mart 1998 tarihli BM Güvenlik Konseyi Kararı, http://daccess-dds-  ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N98/090/23/PDF/N9809023.pdf?OpenElement, (19 Mayıs 2012).
[101]  Keskin, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, s. 58.
[102] Bkz, 31 Mart 1998 tarihli 1160 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı, http://daccess-dds-  ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N98/090/23/PDF/N9809023.pdf?OpenElement ve 24 Ekim 1998 tarihli 1203 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı, http://daccess-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N98/321/21/PDF/N9832121.pdf?OpenElement.
[103]  Keskin, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, s. 58.
[104]  24 Ekim 1998 tarihli 1203 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı, http://daccess-dds- ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N98/321/21/PDF/N9832121.pdf?OpenElement., (19    Mayıs 2012).
[105]  Keskin, “İnsancıl Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, s. 61.
[106]  Funda Keskin (2008). Uluslararası Hukukta İnsancıl Müdahale, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, s. 70.
[107]  Keskin, Uluslararası Hukukta İnsancıl Müdahale, s. 70.
[108]  Keskin, “Darfur…”, s. 79.

[109]  Keskin, “Darfur…”, s. 79.

KAYNAKÇA

-Abass, A. “The United Nations, the African Union and the Darfur Crisis: of Apology and Utopia”, Netherlands International Law Review, sayı. 54, 2007, ss. 415–440.

-Arslan, Ö. (2011) Sudan ve Uluslararası Politikada Sudan Krizi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

-Bellamy, A. J. and Williams, P. D. “The Responsibility To Protect and the Crisis in Darfur”, Security Dialogue, cilt. 36, sayı. 1, Mart 2009, ss. 27–47.

-Bohlander, M. “Darfur, the Security Council and the International Criminal Court”, International and Comperative Law Quarterly, sayı. 55, Ocak 2006, ss. 226–236.

-Brunk, D. “ Dissecting Darfur: Anatomy of a Genocide Debate”, International Relations, sayı. 22, 2008, ss. 25–44.

-Çakmak, C. “Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Darfur Krizi’ne Müdahil Olması ve ABD’nin Süpergüç Olarak Limitleri”, Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt. 3, sayı. 10, 2007, ss. 43–74.

Duran, H. “Yeni Bir Müdahale Şekli ‘İnsani Müdahale’”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, cilt. 6, sayı. 1, 2001, ss. 87–94.

-Dalar, M. “İnsanlık Suçu ve Soykırım Tartışmaları Bağlamında Darfur Sorunu ve Türkiye”, Ortadoğu Analiz, cilt. 1, sayı. 12, Aralık 2009, ss. 93–101.

-Hehir, A. Humanitarian Intervention After Kosovo: Iraq, Darfur and The Record of Global Civil Society, Palgrave Macmillan Press, 2008.

-International Commission on Intervention and State Sovereignty (2001), The Responsibility To Protect:   Kanada, http://responsibilitytoprotect.org/ICISS%20Report.pdf, (15 Nisan 2012).

-Keskin, F. “Darfur: Koruma Yükümlülüğü ve İnsancıl Müdahale Kavramları Çerçevesinde Bir İnceleme”, Uluslararası İlişkiler, cilt. 6, sayı. 21, Bahar 2009, ss. 67–88.

-Keskin, F. “İnsani Müdahale: 1999 Kosova ve 2003 Irak Sonrası Durum”, Uluslararası İlişkiler, cilt. 3, sayı. 12, Kış 2006–2007, ss. 49–70.

-Keskin, F. (2008) Uluslararası Hukukta İnsancıl Müdahale, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara.

-Krain, M. “ International Intervention and the Severity of Genocides and Politicides”, International Studies Quarterly, cilt. 49, sayı. 3, Eylül 2005, ss. 363–387.

-Udombana, N. J. “When Neutrality Is a Sin: The Darfur Crisis and the Crisis of Humanitarian Intervention in Sudan”, Human Rights Quarterly, cilt. 27, sayı. 4, Kasım 2005, ss. 1149–1199.

-Segâh, T. “İnsani Müdahale Kavramı ve Libya’nın Geleceği”, Stratejik Düşünce Enstitüsü Analiz, Nisan 2011.

-Totten, S. An Oral and Documentary History of the Darfur Genocide, Praeger Security International: The USA, 2011.

-Tatum, D. C. Genocide at the Dawn of the 21st Century: Rwanda, Bosnia, Kosovo and Darfur, the USA: Palgrave Mcmillan, 2010.

-Yıldız, O. “Darfur Sorunu”, Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Münazara ve Müzakere Masası Yayını, Ekim 2010.

-1160 sayılı ve 31 Mart 1998 tarihli BM Güvenlik Konseyi Kararı, http://daccess-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N98/090/23/PDF/N9809023.pdf?OpenElement, (19 Mayıs 2012).

Didem ŞERBETCİAdnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle