Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Jeopolitik Gerçekler ve Küre Hakimiyet Kuramı

Okyanuslarda inkişaf eden deniz aşırısı seyahatler sonucunda Amerika ile Hindistan’a uzanan deniz yollarının keşfi ve 20. yüzyıldan bu yana havacılık alanında görülen gelişmeler(1) dünya jeopolitiğinin son halini almasını sağlamıştır. Bugün jeopolitik biliminde ortaya konulması gereken en önemli konu, üzerinde yaşadığımız yerkürenin jeopolitik analizinin nesnel bir şekilde yapılması ve bu doğrultuda yeni kuramların oluşturulmasıdır. Jeopolitik biliminin temellerinin sağlam zeminlere oturtulmasının uluslararası ilişkiler disiplinine önemli katkıları olacağı gibi, kavramın bir ideoloji aracı olarak kullanılıp yeni zulümlere yol açma ihtimalini de zayıflatacaktır. Bu makalenin amacı daha önce öne sürülen jeopolitik tezleri ele alarak ortaya yeni bir jeopolitik kuram çıkarmaktır.

Jeopolitiğin Tarihi ve Mevcut Teoriler*

Her ne kadar jeopolitik sözcüğü ilk defa 1899 yılında İsveçli siyasal bilimler profesörü Rudolf Kjellen tarafından kullanılsa da(2) jeopolitik gerçeklik uygulama olarak bu tarihten çok öncelerde de vardır(3). Tarihteki ilk yazılı antlaşmayla ( M.Ö. 1283 ) sonuçlanan Kadeş Savaşı’nın tarafları olan Hititler ile Mısır arasındaki mücadele(4), Akdeniz havzasında doğal bir üs konumunda bulunan(5) Kıbrıs Adası’nın jeostratejik değerinden dolayı Roma, Osmanlı ve Büyük Britanya İmparatorluklarının bölgeye yönelik politikalarında vazgeçilmez bir unsur olması(6), Mısır’ın 1798 yılında Fransa tarafından işgal edilmesi ve İngiltere’nin bu durum karşısında Osmanlı Devleti ile Fransa’ya karşı savaşması(7), daha sonra kendisinin Mısır’ı işgal etmesi, Rusların efsaneleşen sıcak denizlere inme politikaları tarihi süreçte jeopolitik gerçekliğin varlığını gösteren bazı örneklerdir. Aynı şekilde bir Afro-avrasya imparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin bu güce ulaşmasının temel nedenlerinden birini, o dönemin yerküresinde aşama aşama uygulanan jeostratejiler oluşturmaktadır(8).

Jeopolitik biliminin yeşermesinde hiç şüphesiz 19. yüzyıl Avrupa’sında yaşanan siyasi olayların ve gelişmelerin etkisi büyüktür. 1814 yılında Napolyon Savaşlarının galiplerinin savaş sonrası dünyasını planlamak için gerçekleştirdikleri Viyana Kongresi sonucunda kurulan Almanya Konfederasyonu ile bir taraftan Fransa’ya karşı Avrupa güçler dengesi oluşturuluyor diğer taraftan da Avrupa’nın korkulu rüyası olan Alman birliğinin ulusal bir temele oturması engelleniyordu(9). Avrupa’da tesis edilen bu güçler dengesi 1854 yılında Kırım Savaşı patlak verince bozularak yerini – 2. Dünya Savaşı sonuna kadar –  karışıklıklara bırakmıştır. Kutsal Roma – Germen ideallerine ket vurulan bir süreçte Alman cephesinde Prusya liderliğine yükselen Bismarck, tarihi emelleri gerçekleştirme yolunda önemli mesafe kat etmiştir(10). En nihayetinde Fransa’yla yapılan savaştan Prusya’nın galip gelmesi Alman Birliği’nin 1871’de ilanına zemin hazırlamıştır(11). Bu dönemden sonra Avrupa’da Alman etkeninin zorladığı topraksal yayılma ve bunun bahane ihtiyacı bir anlamda bugünkü jeopolitik biliminin doğmasına yol açmıştır(12).

Yükselme safhasındaki Alman milliyetçiliğinin bir ürünü olan, siyasi coğrafyanın kurucusu sayılan Ratzel(13) Darwin’den etkilenerek onun evrim tezini insana / devlete uyarlayıp hayat sahası ( Lebensraum ) teorisini ortaya koymuştur(14). Ratzel’e göre; ‘alan hayatın ilk şartıdır ve alan olmaksızın başta beslenme olmak üzere diğer hayat şartlarının ölçüsü eksik kalır’ fakat sadece hayvanların çoğalmasıyla bile çok önem verdiği hayat alanın daralacağını ve bunun her canlının içinde yaşadığı şartları daha da kötüleştireceğini düşünür(15).  Bu konudaki düşüncesini kuvvetlendirmek için de şu ilginç örneği verir; yabani otların zorla bahçe yatağına girerek istila etmesi, alan darlığını bize en açık biçimde göstermektedir(16). ‘Geniş alan hayatı idame ettirici etki eder’ diyen Ratzel ortaya koyduğu teorisiyle açıkça emperyal genişlemenin meşru bir zemine oturmasına neden olmuş ve Almanya’da Nazilerin saldırgan yönlerini ‘haklı saymalarını’ tetiklemiştir(17).

Ratzel’in görüşlerinden etkilenen, jeopolitiğin isim babası Kjellen, Hayat Formu Olarak Devlet ( Staten som livsform ) isimli yapıtında gerçek jeopolitik ve özel jeopolitik kavramlarını ortaya atmıştır(18).  Kjellen’e göre ‘gerçek jeopolitik basit, kesin sınırlarla belirli, özel jeopolitik ise sahip olunan mekânın kalitesidir(19). O da selefi Ratzel gibi biyolojik devleti ( jeodarwinizm ) savunan ve emperyal yayılmayı doğallaştıran bir tutum içindedir(20).

Pan–Germen ekolü diye sınıflandırabileceğimiz bu jeopolitikçiler kuşağının hiç şüphesiz en çok tartışılanı, Hitler’in akıl hocası olmakla itham edilen Karn Ernst Haushofer’dir. Güç ve topraksal genişleme derdine düşmüş olan Almanya’ya bunun gerçekleşmesi yolunda jeopolitiği etkili bir siyasi propaganda haline getirmiştir(21).  Haushofer’in selefleri Kjellen ve Ratzel’den etkilenerek ortaya koyduğu jeopolitik düşünce diğerlerine nazaran dış politika için daha açık ve teorik bir anlayışa sahiptir. Deniz gücünün kara gücüyle mücadele içinde olduğunu varsayan Haushofer, Kontinentalblok teorisinde Berlin – Moskova – Tokyo mihverini öneririr(22). İki dünya savaşında birbirleriyle çarpışan Almanya ve Rusya için o dönemde böyle bir teoride bulunması Haushofer’in hem Almanya jeopolitiğini hem de dünya jeopolitiğini iyi analiz etmediğini göstermektedir. Çünkü jeopolitik eksende Almanya, Rusya ile gerek jeostratejik gerekse de jeokültürel rakiptirler. Ve jeopolitik düzlemde iki rakip ülke ancak üçüncü bir güç / tehdit olması dâhilinde geçici stratejik işbirliği yapabilirler ama stratejik ortak olamazlar(23).

Anglosakson ekolünde ortaya konan çalışmalar, çağdaşları Pan–Germen ekole göre devlet aygıtı üzerine odaklanmaktan çok küresel güç alanlarının değerlendirmesini içermektedir. Denizcilik geçmişinden ve tipik bir ada devleti olan ABD’nin coğrafi konumundan etkilendiği anlaşılan Alfred Thayer Mahan, deniz hâkimiyet teorisini öne sürerek dünyaya hâkim olmak için denizlere hâkim olmanın gerekliliğini savunur.  Mihver sahaya (pivot area) hâkim gücün yayılmacı potansiyeline karşı ancak çevre denizlerde gerçekleştirilecek bir kuşatmanın başarılı olabileceğini iddia etmiştir(24). Denizlerin küre hâkimiyetindeki önemini inkâr etmemekle beraber salt deniz odaklı stratejik düşünmenin bu hedefi gerçekleştirmede yetersiz kalacağı kanaatindeyiz. Gemilerin giriş yapamadığı sahaların kontrolü ve toprağın yer altı / yerüstü zenginliklerine sahip olmak için karada da hâkimiyet gerekir.

Jeopolitik teoriler arasında görece daha nesnel ve analitik olanını kara hâkimiyeti teorisi oluşturmaktadır. Halford John Mackinder tarafından 1919 yılında ortaya konan bu teori, ‘Doğu Avrupa’ya hükmeden Kalpgah’a hâkim olur, Kalpgah’a hâkim olan Dünya Adasına hükmeder, Dünya Adasına hükmedense Dünya’ya hâkim olur’ analizini içermektedir. Mackinder’e göre merkez bölgedeki ( pivot area ) bir güç, Avro-Avrasya kıyılılarındaki toprakları ele geçirmesi sonucunda güç dengesini kendi lehine değiştirip bir dünya imparatorluğu ortaya çıkarabilir(25). Eğer Almanya, Rusya ile bir ittifak yaparsa bu imparatorluğun gerçekleşebileceğini düşünmektedir(26).

Şüphesiz bu teoriye yöneltilmesi gereken öncelikli soru, Rusların yıllardır fiili olarak Kalpgah’a ( pivot area ) hükmetmelerine rağmen neden Dünya’ya hakim olamadıklarıdır. Mackinder’in coğrafi tanımları büyük oranda geçerliliğini korumasına rağmen sorun Kalpgah’ın küre jeopolitiğinde neresi olduğudur. Teorisinde dönemin Rusya’sının topraksal genişlemesinin ve demir yolu ulaşımının gelişmesinin endişeleri vardır(27). Bu yüzden jeostratejik yerleri tespit ederken içinde yaşadığı çağın şartlarına göre düşünmüş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Üzerinde durulması gereken bir diğer hususta Kuzey Kutbuna yakın, iklim şartları insan yaşamına elverişli olmayan bir bölgenin dünyanın kalbi olamayacağıdır(28).

Mackinder’in tezinin yanlış olduğunu söyleyen Nicholas J. Spykman kendi oluşturduğu kenar kuşak teorisinde; ‘kim kenar kuşağa hükmederse Avrasya’ya hâkim olur, kim Avrasya’ya hâkim olursa dünyanın kaderini kontrol eder’ tezini ileri sürmüştür(29). Spykman’a göre gerçek potansiyel hâkimiyet gücü Batı Avrupa – Türkiye – Irak – Pakistan – Hindistan – Çin – Kore- Doğu Sibirya’dan oluşan kenar kuşak hattında yatmaktadır(30). Bu tezinden dolayı Soğuk Savaş döneminde SSCBABD tarafından çevreleme politikasına(31) maruz kalarak jeopolitik sıkışmışlık yaşamıştır. Hatta SSCB’nin çöküşünün en önemli sebebini jeopolitik eksende güney su havzalarına erişememe sorunu teşkil etmiştir. Bu açıdan denebilir ki Spykman’ın SSCB karşısında ortaya koyduğu teori gerçekleşmiş, bu koca karasal devi bahçesinden dışarıya çıkartmamıştır. Yine de Spykman’ın kenar kuşak teorisi soğuk savaş kaygılarını barındırdığı ve SSCB’yi durdurma, ona hareket alanı bırakmama gayesini taşıdığı için tam olarak yerkürenin jeopolitik analizini temsil etmemektedir.

Soğuk savaş sonrası ortaya atılan jeopolitik görüşlerden oldukça ilginç olanı Rus stratejist Aleksandr Dugin’in önderliğini yaptığı yeni Avrasyacılıktır. Jeopolitik düşünceden yola çıkarak, ideoloji, devlet biçimi, ekonomi modeli, kültür gibi temel konulara topyekûn yenilik getirme çabası, klasik jeopolitik anlayışından oldukça farklılık arz etmektedir. Yeni Avrasyacılığın en temel gayesi, yaşanılan jeopolitik çöküşten sonra Rusya’nın tek kutuplu Amerikan dünyasında daha fazla küçülme yaşamadan güç dengesi kurarak önce ayakta kalabilmesi, sonra da kendi başına bir kutup oluşturmasıdır. Pek çok açıdan Rusya’nın stratejik çıkarlarına hizmet eden yeni Avrasyacılık ABD karşısında Berlin – Moskova – Tokyo ( güneyde de Tahran(32) ) stratejik ittifakını önermektedir(33).

Jeopolitik analizlerinin gerçekleşmesi durumunda Rusya’nın tekrar bir imparatorluk olacağı açık olmakla beraber uygulamada bunun ihtimali yok denebilecek kadar azdır. Zira Almanya ile Rusya, bahsettiğimiz üzere, jeopolitik eksende rakiptirler. Rusya aynı rekabeti doğuda da Japonya ile paylaşmaktadır ve yalnızca Kuril adaları sorununu(34) çözmek bu kaçınılmaz jeopolitik rekabeti çözmez.

Ortaya konan bu teorilerin hepsini temelde tutarsız bulan Prof. Dr. Ramazan Özey Merkezi Türk Hâkimiyeti teorisini gündeme getirmiştir. Özey’a göre dünyanın kalbi güvenli ve iklim şartları elverişli bir bölge olmalıdır(35). Bu yönden Anadolu Yarımadası’nın Kalpgah olmak için en uygun bölge olduğunu savunur, çünkü burası hem coğrafi konum ( Asya, Avrupa ve Afrika’nın bitişme noktası ) hem de yükselti bakımından (  Asya kıtasının ortalama yüksekliğinin üzerinde olması ) dünyanın merkezidir(36). Teorisini Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşması için kaleme aldığı anlaşılan Özey’in nesnellikten uzak kaldığı açıktır. Eğer bahsettiği gibi Dünyanın Kalpgah’ı Anadolu Yarımadası olsaydı 1923’ten bu yana bu bölgeyi fiilen elinde tutan Türkiye’nin büyük bir güç olması gerekirdi. Oysa jeopolitik düzlemde Kalpgah öyle bir bölge / yer olmalı ki ona hâkim olan unsura dünya hükümranlığını sağlasın.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında görülmüştür ki teorisyenlerin, nesnellikten uzak olmaları, dönemsel şartlarının etkisi altında kalmaları ve kendi meslekleri doğrultusunda düşünmeleri yerküre jeopolitiğini belirleyememelerinin başlıca sebeplerini meydana getirmektedir. Jeopolitik düşüncenin bugünkü ulaştığı nokta itibariyle çağın gelişmişlik düzeyinde yeniden ele alınıp, teorik çerçevesinin oluşturulması bir zaruret olmuştur. Bunun için öncelikle kavramın içeriğinin yeniden tanımlanması faydalı olacaktır.

Jeopolitiğin Yeni Tanımı

Etimolojik açıdan ‘geo’ ( yer )  ve ‘politika’ terimlerinin birleşmesinden meydana gelen jeopolitik kavramı bu temelden de anlaşılacağı üzere siyasi eylemlilik ile eylemliliğin gerçekleştiği topraksal çevre arasındaki özel ilişkiyi vurgulayan bir terimdir(37).  Bu öz anlamından yola çıkarak kavrama mucidi tarafından yüklenen ‘ jeopolitik, devletin coğrafyası ile ilişkisini inceleyen bir bilimdir(38)’ tanımı küresel dünya için yetersiz kalmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve ekonomik bütünleşme süreçleri sonucunda artık dünya salt belli devlet veya bölge üzerinde yoğunlaşmayı değil bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirme yapmayı gerektirmektedir. Günümüz dünyasında meydana gelen pek çok olayı ( Rusya’daki Çeçenistan sorunu, Türkiye’deki PKK oyunu, renkli devrimler, vb. ) jeopolitik eksene oturtmadan sadece ilgili ülke ya da ülkeler üzerinden yorumlamak arka planda yaşanan büyük küresel mücadeleyi görememeye yol açar. Buna binaen gelinen safhada çağdaş jeopolitik; dünyayı oluşturan kara kütlelerinin ve su havzalarının birbirleriyle olan ilişkisini, bu derin ilişki dolayısıyla yerküre üzerindeki stratejik yerlerin tespitini, bu yerlere hâkim olan / olmak isteyen ülkelerin durumunu bir bütün içerisinde inceleyen bir bilimdir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere yeryüzünün kendine özgü bir jeopolitik yapısı vardır ve bu yapı herhangi bir ülkenin topraksal açıdan büyüyüp küçülmesiyle değişmez; sadece ilgili ülkenin jeopolitiğinde değişim olur(39).  Bu bağlamda çağdaş jeopolitik, küresel siyaset ortamında makro boyutlu stratejik analizler için özünü şu temellerden almalıdır(40):

– İncelenen bölgenin coğrafi bir tasvirini, çevre bölgelerle olan ilişkisini, bölgenin tabi kaynaklarını ve bölge içindeki siyasi, kültürel ve ekonomik yapıları belirtmeli,
– Bölgeyi siyasi olarak şekillendiren olayların tarihi bir hikâyesini içermeli,
– Bölgede hâkim olan / olmak isteyen gücün jeopolitik ilgilerinin kapsamlı bir incelemesine sahip olmalı,
– Analizi yapan ülke için veriler sunarak, dış politika alanında yön verici özelliğini bünyesinde barındırmalıdır.

Küre Hâkimiyeti Kuramı

Yeni Kalpgah

Yerküreyi bir kompozisyon olarak ele alırsak hiç şüphesiz toprak ve su bu kompozisyonun en önemli iki yapı taşıdır. Deniz ve kara arasında var olan derin ilişki bazı düşünürlerin dile getirdiği gibi rekabetsel değil(41), aksine birbirini tamamlayan bir muhtevaya sahiptir. Eğer söz konusu dünya hâkimiyeti ise o halde bir bütün olan dünyayı kara gücü-deniz gücü diye ayrıştırmanın bu hedefe katkısı olabilir mi? En basit ifadeyle cevap vermek gerekirse, bütünü ayrıştıran bütün olamaz. O halde ortaya konulacak bir jeopolitik kuramda bu birleştiricilik, bütüncüllük esas alınması gerekir. Bu bakış açısı sağlandıktan sonra sorulması gereken soru; yaşadığımız dünyanın kalbi olarak adlandırılacak bir bölgesi var mı, varsa neresidir? Bu soruyu jeopolitik eksende düşünürsek verilebilecek en uygun yanıt; dünyanın bir kalbi vardır ve burası Karadeniz ile Ege denizi arasında kalan, kara ve su havzalarının doğal bir bileşke oluşturduğu alandır.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Tuna nehri arasında kalan bölge ( Marmara Denizi’ni içine alarak Selanik şehri üzerinden Bulgaristan sınırı boyunca devam eden ve Romanya’yı Tuna Nehri’nin Karadeniz’e dökülen kısmından itibaren ikiye bölen saha ) dünyanın kalbi olmaya en uygun bölgedir. Bu Kalpgah’ın üç stratejik noktasını sırasıyla Tuna Nehri, İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı işgal etmektedir.

Tuna (- Ren) Havzası Avrupa’nın göbeği konumunda olup, sanayi tesisleri, demiryolu, karayolu, nehir ve deniz limanları ile bağlantılı olarak bu suyolu çevresinde dizilmişlerdir(42). Tuna nehri bu açıdan bölge sanayinin gereksinimi olan hammadde ve enerji kaynaklarını sağlayan, işlenmiş ürünleri de Avrasya ve Ortadoğu pazarına ulaştıran bir hat şeklindedir(43). 1992’de Main nehrini Tuna’yla birleştiren kanal açılmış, böylelikle Rotterdam ile Köstence limanları arasında bir Kuzey Denizi – Karadeniz – Akdeniz bağlantısı kurulmuştur(44). 3300 tonluk gemilerin geçişine imkân tanıyan Main kanalından yılda yaklaşık 10 milyon ton ağırlığında yükün geçmesi beklenmektedir(45). Tuna – Ren Nehirlerinin sadece haritadaki konumlarına bakılması Avrupa için ne kadar stratejik öneme sahip olduklarını göstermektedir.

Aynı şekilde İstanbul ve Çanakkale Boğazları yerküre üzerinde uluslararası ticaret ve ham madde akışı, enerji nakil güzergâhı boyutuyla jeoekonomik, Kafkasya, Karadeniz, Balkanlar, Ege, Batı Avrupa, Akdeniz ve Ortadoğu bağlamında bölgesel ve uluslararası siyasi / güvenlik denklem açısından jeopolitik ve Avrupa – Asya ve Karadeniz – Akdeniz medeniyet havzalarının kesişim noktası olması yönünden jeokültürel öneme(46) sahiptirler.

Demografik açıdan Boğazlar ve Tuna – Ren havzası, doğrudan etkileşim alanına giren ülkeler bazında, yaklaşık 523 milyonluk(47) bir pazarın hayat damarlarını oluşturmaktadırlar.

Tarihi boyutuyla mekân idraki yapılırsa bu bölgenin üç cihanşümul devlet çıkardığı ortadadır; M.Ö. 2. Yüzyılın ortalarından 395 yılına kadar Roma İmparatorluğu, 395 – 1453 yılları arasında Bizans İmparatorluğu, 1453 – 1923 yılları arasında da Osmanlı İmparatorluğu. Bizans’ın selefi Roma İmparatorluğu’ndan yaklaşık bin yıl daha fazla varlığını devam ettirebilmesinde asırlarca bu Kalpgah’a hükmetmesinin payı yadsınamaz bir gerçektir. Benzer bir durum Osmanlığı İmparatorluğu için de geçerlidir. Davutoğlu’nun değerlendirmesine göre, ‘İstanbul’un fethi ile Boğazların tamamıyla Osmanlı Devleti’nin egemenlik alanına girmesi daha önce Anadolu Balkan eksenli bölgesel bir güç olan Osmanlı Devleti’nin önce bir Avrasya, sonra da bir Afroavrasya süper gücü haline dönüşmesinin düğüm noktasını oluşturmuştur’(48). Coğrafya’ya verdiği önemle bilinen Napolyon’un ‘eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti mutlaka İstanbul olurdu’(49) sözünün veya İstanbul’un tarihte 29 kez kuşatılmasının altında Kalpgah’ın stratejik önemini aramak lazımdır.

Merkez

Kalpgah’a hükmeden güç, zaman ve mekân bağlamında Kalpgah’ın çekim alanında olan Merkez’e hâkim olur. Merkez, Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısı Balkanlar, Anadolu, Karadeniz’in kuzey kısımları ile benzer şekilde Asya’nın Avrupa’ya açılan kapısı Kafkaslardan oluşmaktadır.

Merkez, Asya ile Avrupa arasındaki geçiş güzergâhları olan Kafkasya, Balkanların bir kısmını ve Karadeniz’i bünyesinde barındırdığı için burası aynı zamanda Avrasya’nın merkezi olarak ta anılabilir. Çağlar boyu dönemin süper güçlerinin egemenlik ya da etki alanında kalan Karadeniz(50) özellikle soğuk savaş dönemindeki jeopolitik kutuplaşma yüzünden Avrasya içi bütünleşmenin ( integration ) en önemli ayrım noktasını teşkil etmiş, böylelikle jeoekonomik boyutu yeterince kavranamamıştır(51). Hali hazırdaki pek çok enerji nakil projelerine ev sahipliği yapan / yapması düşünülen Karadeniz, küresel güç odaklarının birbirleriyle olan sorunları ve bunun bölgeye yansımaları sebebiyle halen ekonomik potansiyeli tam olarak kullanılamamaktadır. Karadeniz, kıyıdaş ülkelerin sorunlarını çözmeleri halinde, Orta Asya, Doğu Avrupa, Avrupa ve Ortadoğu denkleminde küresel ticaretin ana merkezlerinden birine dönüşecektir.

Kalpgah kısmını istisna tutarsak, Merkez’in başlıca yapı taşlarını Kırım Yarımadası, Don – İdil ( Volga ) havzası ve onun hemen altındaki Kafkas koridoru oluşturmaktadır.

Karadeniz’in Kıbrıs’ı konumundaki Kırım Yarımadası’nda birçok liman ve iskele bulunmakta ve bu doğal yapısı deniz ulaşımına stratejik bir anlam kazandırmaktadır(52). Kırım’ın jeopolitik konumu bölgesel ve küresel güvenlik açısında da büyük öneme haizdir. 1475 – 1774 yılları arasında Osmanlı Devleti’ne bağlı olan(53) Kırım, 1768 – 1774 yıllarında meydana gelen Rus – Türk savaşı dönemde Rusların sıcak denizlere inme politikası için hedef haline gelmiş(54) ve kısa sürede Rusya tarafından işgal edilmiştir. Bu tarihten itibaren de Ruslar yarımadanın etnik yapısında oynayarak Ruslaştırma politikalarına başvurmuş ve SSCB’nin yıkılışına kadar sistemli bir şekilde bölgedeki Müslüman Tatarları sürgün etmişlerdir(55). Kruşçev zamanında Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne devredilen ve SSCB’nin çöküşünün ardından ( 1991 yılında ) Kırım Özerk Cumhuriyeti halini alan(56) yarımada da bugün ciddi jeopolitik gerilimler yaşanmaktadır. 2017 yılında süresi dolacak olan Sivastopol’deki Rus üssü, Ukrayna’nın bugünkü boşalttırma tavrı sürerse(57), iki ülke arasındaki asimetrik mücadelenin sıcak çatışmaya dönüşmesine yol açabilir. Böyle bir çatışma olasılığı ise kısa vadede Rusya lehine gözükse de orta ve uzun vadede jeopolitik dengeleri alt üst edecektir.

Avrasya’nın başlıca hayat damarları olan Don ve İdil Nehirleri bozkır ile Karadeniz arasında tarih boyu stratejik önemlerini korumuşlardır. Gerek Orta Asya bölgesinin gerekse Hazar Deniz’inin sıcak denizlere çıkışının olmaması eski zamanlardan beri bu iki nehri önemli kılmaktadır. Rusların deyimiyle, ‘tabiatın hatasını’ düzeltme adına ilk girişim, Sultan 2. Selim’in, bölgeye 22 000 asker göndererek iki nehir arasında kanal açılması talimatıyla gerçekleşmiştir(58). Ancak, bir taraftan Kırım Hanının projeden caydırma uğraşları diğer taraftan da Astrahan seferinin başarısızlığa uğraması bu girişimin yarım kalmasına yol açmıştır. Benzer bir girişim bu kez Deli Petro’dan gelmiş, fakat İsveç’le yapılan savaş yüzünden durdurulmuştur(59).  Nihayetinde 1952 yılında Don ve idil nehirlerini birleştiren 101 km uzunlundaki Lenin kanalı açılabilmiştir(60). Bugüne kadar altı bini aşkın seferle 8.740.000 ton civarında yük taşımacılığı yapılan(61) Don-Volga kanalı gibi yeni kanal projeleri gündeme gelmektedir. Bunlardan biri, 2007 yılında Federasyon toplantısında Vladimir Putin’in Don-İdil havzasında ikinci bir kanal çalışması ihtimalinin araştırılmasını önerdiği Volga-Don 2  ( Волго-Дон 2 ) projesi olmuştur(62). Bu kanalın gerçekleşmesi dâhilinde yıllık 30 – 35 milyon yük taşınması beklenmektedir(63). Diğeri ise Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in dile getirdiği ve Rusya Başkanı Medvedev’in yeşil ışık yaktığı kanal Avrasya  ( канал Евразия ) projesidir(64). İki projeden birinin yapımının yakında kararlaştırması beklenmektedir. Hâlihazırda Hazar ile Azak denizini birleştirmeye amaçlayan kanal Avrasya projesi daha uygun görülmektedir zira hem Don nehrinin su dengesinin çoktandır bozulduğu söylenmekte(65) hem de kanal Avrasya projesi birkaç yönden daha elverişli bulunmaktadır(66). Türkistan bölgesinin ‘hayatını idame ettirebilmesi’ adına gerekli olan bu projeler faaliyete geçtikten sonra Hazar – Karadeniz bağlantısı pekişecek ve bölgesel kalkınma, bütünleşme ( integration ) projeleri için uygun zemin oluşacaktır. Bu doğrultuda Avrasya içi karşılıklı jeoekonomik bağlılıkların artması da uzun vadede Avrasya Birliği’nin temellerini atabilir.

Merkez’in ele alınması gereken sonuncu ‘köşe taşı’ Kafkas koridorudur. Asya ve Avrupa arasında geçiş güzergâhı işlevine sahip olan Kafkaslar, dağlık ve engebeli yapısı dolayısıyla pek çok etnik unsurun dil ve kültür varlığını koruyarak devam ettirdiği karmaşık ( cosmopolitan ) bir bölgedir(67). Kuzey – Güney ve Doğu – Batı ekseninde kesişim noktası olması, bölgeyi siyasi açıdan da kördüğüme dönüştürmektedir. Jeopolitik yönden ‘Orta Asya evinin’ kapısını açan bir anahtarı anımsatan Kafkaslar, bu bölge başta olmak üzere, Doğu Avrupa, Anadolu ve Mezopotamya’nın da bir anlamda kaderini etkilemektedir.  Rusların asırlarca süren savaşlar sonucunda Kafkasları ele geçirdiği ve bunun ardından sadece 10 – 15 yıl içerisinde Türkistan’ın büyük bir bölümünü boyunduruğu altına aldığı gerçeği(68) bölgenin jeopolitik öneminin bir göstergesidir. Hazar havzası enerji kaynaklarının taşınma meselesi, bir taraftan Rusya’nın nakil hatlarında tekelci konumunu güçlendirerek bölgede hegemonyasını devam ettirme isteğini(69) diğer taraftan da uluslararası şirketlerin bölgeye olan ilgilerini yoğunlaştırmakta ve bu da doğal olarak Kafkasların jeoekonomik boyutunu ön plana çıkarmaktadır(70).  1993 yılında itibaren Rusya’nın resmi olarak tekrardan yüzünü çevirdiği ve ‘arka bahçe’ olarak kabul ettiği Kafkasya, küresel güç mücadelesinin odağı olmuş durumdadır(71). Bölge içi düzlemde Rus – Çeçen, Gürcü – Oset / Gürcü – Abhaz, Azeri – Ermeni ihtilaflarına sahne olsa da arka planda daha fazla etnik çatışmanın yaşanmasını tetikleyecek pek çok öğeyi içinde barındırmaktadır. Son Rus – Gürcü savaşı bölgede Rusya’nın NATO yayılmasını engelleyecek bir askeri güvenlik sistemi kurma(72) ve tekrar küresel bir güç olma niyetini(73) açıkça göstermektedir. Şayet kamuoyuna yansıdığı gibi Rusya Abhazya’ya deniz üssü, G.Osetya’ya da kara üssü kurarsa(74) ( ki jeopolitik genişlemeyi arzuladığı için elindeki fırsatları kaçırmayacaktır ) jeopolitik düzlemde Kafkasya’nın denetimini tekrar eline alma şansı artacaktır. Bu da ‘büyük jeopolitik oyunda’ gerek bölge içi gerekse uluslararası arenada yeni gelişmelerin yaşanmasını körükleyecektir.

Avrasya ve Kaleleri

Yerkürede böylesine stratejik önemi olan bir Merkez’e hükmeden güç, ‘yaşam alanını’ elinde bulundurduğu Avrasya’ya (75) da hâkim olur. Bazıları Avrasya’yı Avrupa ve Asya kıtalarının birleşimi (76) olarak tarif etse de, eski kıta üzerinde belirli stratejik yerleri denetimine alan gücün bahsedilen bu coğrafyaya zaten sözü geçecektir. Ana Avrasya üzerine odaklanmayıp hâkimiyet unsurlarını daha geniş sahaya yayan bir devlet – bugün ABD gibi –  uzun vadeli bu hedefin önünü görmekte zorlanır ve doğal olarak gücünü stratejik değil savurgan kullanarak hedeften sapar.

Kalpgah ve Merkez’in stratejik noktalarının dışında Avrasya içi denklemde üzerinde durulması gereken öncelikli alanlar Doğu Avrupa, Kıbrıs Adası ve Orta Asya’dan müteşekkildir.

Germen – Slav etnisitelerinin baskın olduğu Doğu Avrupa – Balkanlar da dâhil – Hıristiyan ve İslam medeniyetlerinin burun buruna geldiği jeokültürel bir fay hattına benzemektedir. Trakya’dan Baltık Denizi’ne kadar uzanan, Asya ile Avrupa arasındaki bu büyük kara setti, dünya adasının barış ve huzuru için istikrarın ve dengenin sürekli korunması gerektiği bir bölgedir. İki dünya savaşının bu bölge üzerinde patlak vermiş olması jeopolitik düzlemde sahip olduğu kırılgan yapının göstergesidir. Soğuk savaş döneminde – Varşova Paktı ve yapay Yugoslavya Devleti ile –  bu hassas denge gözetilerek taraflardan birinin üstünlüğüyle sonuçlanmasının önüne geçilmiştir. Soğuk savaşın üstünü örttüğü bu kırılgan jeokültürel yapı onun bitimiyle gün yüzüne çıkmış ve bölge içi şiddetli çatışmalar, kıyımlar yaşanmıştır. Avrasya’nın batı sınırlarında yer alan Doğu Avrupa istikrarı adına yapılan son hamle Kosova’nın bağımsızlığı olmuş ve küresel stratejik dengeyi, yeni bir jeopolitik eksen değişikliği yaşanana kadar, düzene sokmuştur.

Karadeniz – Ege – Akdeniz ve Hint Okyanusu – Kızıldeniz – Akdeniz bağlantı noktalarına olan yakın konumuyla Kıbrıs, Asya, Avrupa ve Afrika arası siyasi, ekonomik ve güvenlik eksenli politikaların ayrıcalıklı ve vazgeçilmez bir güç parametresi niteliğindedir. Soğuk savaş sonrası bir hayli kızışan uluslararası enerji rekabetinde, Hazar eksenli yer altı kaynaklarının Türkiye üzerinden dünyaya dağıtımı, Ortadoğu petrol trafiği ve Süveyş Kanalı yakıt taşımacılığında kendisine hâkim güce, konum itibariyle stratejik dengeleri derinden sarsabilecek müdahale imkânı tanımaktadır. Çok boyutlu küresel politikaların odağında bulunan Kıbrıs, Avrasya içi istikrarın da olmazsa olmaz bir unsurudur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında AB’ye üye olması, ada üzerindeki jeopolitik mücadelede AB’yi bir adım öne geçirmiş gözükse de ‘yeni büyük oyununda’ yaşanacak gelişmeler Kıbrıs’taki durumu kaçınılmaz olarak etkileyecektir.

Tarihi geçmişinde bünyesinde barındırdığı hareketli Türk / Moğol unsurlarıyla sürekli güneye, batıya ve kuzeye baskı oluşturan Orta Asya 18. yüzyıldan itibaren Rusların Avrasya’yı doğrudan kontrole dayalı kara jeopolitikası ile İngilizlerin Avrasya’yı kuşatmaya ve deniz kıyılarından merkeze yönelik yayılmaya dayalı deniz jeopolitikası arasındaki rekabetin kurbanı olarak kültürel, siyasi, ekonomik ve demografik bir çöküş dönemi yaşamıştır(77). Asya’nın kavşağı olan, dil, ırk ve kültür bakımından baskın Türk nüfusuna sahip Orta Asya, SSCB’nin örtüsünün kalkmasından sonra medeniyetler ortası jeopolitiği ve ( yer altı kaynakları açısından ) jeoekonomisiyle(78) gün yüzüne çıkmıştır. Güneyinde kalabalık nüfuslu Çin ve Hint, güneybatısında İran ve kuzeyinde hala bölgenin en etkin hegemonik ülkesinin Ortodoksluk medeniyetiyle etrafı çevrelenmiş durumda olan bu bölgenin gerek Avrasya içi dengelerde gerekse uluslararası arenada stratejik önemi vardır. Jeokültürel bağlamda Türkiye’yi, sınırları içinde milyonlarca Türk kökenli vatandaş bulunduğu için Rusya’yı ve yumuşak karnı Doğu Türkistan’ın(79) önemli bir bölümünün Türk olmasından ötürü Çin’i, bölgede meydana gelecek siyasi, kültürel ve ekonomik gelişmeler doğrudan etkisi altında bırakabilecek durumdadır. Ayrıca 11 Eylül ve sonrasında yaşanan gelişmeleri bu bölge havzasında var olduğu kabul edilen ‘radikal akımlar, terör faaliyetleri’ tetiklemiştir(80). Stalin döneminde uygulanan  ‘milletler politikası’ çerçevesinde yapay sınırlar çizilerek temelleri atılan pek çok ihtilaf, bölge içi bütünleşmenin kördüğümünü oluşturmaktadır(81). Birbirleriyle rekabet halinde olan, sıcak denizleri çıkışı olmayan ve pek çok açıdan hala Moskova’ya bağımlı bulunun Orta Asya ülkelerinin uzun vadede Çin karşısında ayakta durabilmeleri zor gözükmektedir. Başta enerji ve nüfusunu yayacak toprak ihtiyacı gibi nedenlerden dolayı Çin’in, Orta Asya’yı arka bahçesi haline getirmesi ihtimali bu bölgenin de Avrasya’nın da kaderini belirleyecek niteliktedir. Peki, üzerinde bu kadar kaygılanılan Avrasya dünya için ne ifade etmektedir?

Brzezinski’nin belirttiği gibi, dünya nüfusunun yaklaşık % 75’i, dünya GSMH’sinin %60’ı, dünya bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçü, ABD’den sonra en zengin altı devlet, dünyanın ( biri hariç ) bilinen / bilinmeyen tüm nükleer güçleri Avrasya’dadır(82). Bu yüzden ABD’nin Soğuk savaş sonrası birincil stratejisi Avrasya’da denetimini sağlamlaştırmak ve bölgeye başka bir güç ya da ittifakın egemen olmasını engellemek olmuştur(83). Şu aşamada Avrasya’nın kendi içinde barındırdığı güçler, bölgesel ağırlığı olan Rusya ve ( Doğu Türkistan’ı elinde tuttuğu için ) Çin ile potansiyel bölge ülkeleri Polonya, Türkiye ve İran’dan meydana gelmektedir. AB, ABD ve Japonya’nın da dışarıdan dâhil olduğu Büyük Avrasya Oyunu, gelecek 20 yıl içinde ABD gücünün azalacağı göz önünde tutulursa(84), çok kutuplu, daha karmaşık bir hal alacağı muhtemeldir. Bugün Avrasya’nın içi yer altı / yerüstü kaynakları açısından zengin ama ekonomik olarak vasat ve siyasi olarak belirsiz, Güneydoğusu hızla büyüyen(85), kalabalık nüfuslu ve tek bir güç tarafından müdahale edilmesi çok riskli buna rağmen enerji fakiri olan,  Batısı ve Doğusu, büyük ekonomik güce sahip fakat enerji ihtiyacını bünyesinde barındırmayan ve siyasi geleceği belirsiz, Uzak Batısı ( Atlantik ) askeri, ekonomik, teknolojik ve siyasi olarak dünyanın lideri olsa da düşüş evresine girmiş bir bölge görüntüsü çizmektedir. Bu analize bir de medeniyetsel boyut katıldığında düşüşe geçmiş bir Batı,  karşısında ise uykusundan uyanmış Çin, Hint ve İslam medeniyetleri yer almaktadır. Uzun vadede Avrasya’nın hâkimi bu karmaşık ‘ağ yumağından’ çıkacaktır.

Avrasya’ya hâkim olan öznenin dünya hükümranlığını pekiştirmesi için üç stratejik ‘kaleyi’ denetim altına alması gerekmektedir. Bunlar küresel stratejik dengeler açısından büyük öneme sahip(86),  deniz aşırı ticaretin vazgeçilmez unsurları olan Cebeli Tarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve onun doğal uzantısı Aden Körfezi’dir. 18. Yüzyılın başından itibaren İngiliz denetimde olan Cebelitarık boğazı, Akdeniz ile Atlas okyanusunu birbirine bağlayan, Avrupa ile Afrika’yı da birbirinden ayıran konumu itibariyle stratejik öneme sahiptir. Avrasya’nın ‘iki bahçe kapısından biri’ olan Cebelitarık Boğazı’nın kontrolü, Avrupa’da bulunan ve resmiyette Birleşik Krallığa bağlı olan Cebelitarık şehri ile Afrika’daki Tanca şehri(87) üzerinden sağlanmaktadır. Süveyş kanalının açılmasıyla önemi daha çok artan bu boğazdan yılda ortalama 7000 – 7500 geminin geçtiği(88) varsayılmaktadır.

Avrasya’nın ‘ikinci bahçe kapısı’ konumuna, insanlık tarihinin önemli projelerinden biri olan ve rakibi Ümit Burnu’na kıyasla ortalama iki kat daha kısa yol imkânı sunan Süveyş Kanalı sahiptir. Dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık %11’inin geçtiği Aden Körfezi ve Süveyş Kanalı’ndan yılda ortalama 21 bin gemi faydalanmaktadır(89). Jeopolitik açıdan Süveyş kanalı ve Aden körfezi, Akdeniz – Hint Okyanusu ile Doğu Afrika – Avrasya bağlantı hattı üzerinde bulunmaktadır. Küresel güvenlik bağlamında bu iki unsur uluslararası ticaretin istikrarı kadar İslamiyet’in kutsal saydığı Mekke ve Medine için de önem arz etmektedir. Avrasya İmparatorluğu içeride birliğini sağladıktan sonra bu üç stratejik noktayı denetim altına alırsa bir taraftan Basra Körfezi’nin ve Malakka Boğazı’nın işlevinin azalmasını sağlayacak diğer taraftan da dünya üzerindeki hâkimiyeti sağlam temeller üzerine inşa olacaktır.

Sonuç

Dünya üzerinde tek bir devlet olmadığı müddetçe ülkeler arası güç mücadelesi kaçınılmaz gözükmektedir. Bu mücadelenin seyrini belirleyebilecek veriler içeren jeopolitik disiplini, geleceğe ayna tutarak her ülkeye strateji belirleme konusunda yardımcı olmaktadır. Üzerinde yaşadığımız yerkürenin kendine özgü jeopolitik yasaları vardır ve buna küre jeopolitiği denilmesi daha uygun olacaktır. Zira her devlet yaşayan bir canlı olduğu için onun ( ülke ) jeopolitiği geçicidir ama kürenin ki herhangi bir doğal / yapay felaket ile karşılaşmadıkça ya da uzayın jeopolitiği olarak adlandırılan Astropolitik alanında gelişmeler yaşanmadıkça varlığını sürdürecektir. Bu jeopolitik gerçeklik formüle dökülürse ‘Kalpgah’a hükmeden Merkez’e hâkim olur, Merkeze hâkim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmedense küreye hâkim olur’ şeklini alır. Küre hâkimiyetini hedefleyen güç de buna ulaşmada barbarca bir yola başvurmak yerine küresel dünyaya daha çok yakışan üçgen stratejisini izlemelidir; jeoekonomik ve jeokültürel gayretler jeopolitik fırsat sunar.

DİPNOTLAR

* Bu bölümde Hava Hâkimiyeti Teorisi ele alınmayacaktır. Ayrıntı için bkz dipnot; 39
1 ) Havacılık alanında kronolojik olarak yaşanın gelişmeler için bakınız http://www.havatrafik.com/Tarih
2 ) Alexandre DEFAY, Jeopolitik, Dost Kitabevi, sayfa 7.
3 ) Nitekim Suat İlhan bu konuyla ilgili olarak ‘ Jeopolitik 1899 yılında icat edilmedi. Sadece, Rudolf Kjellen tarafından bu tarihte adı kondu ‘ diyerek Jeopolitiğin kadimliliğini vurgulamıştır. Suat İlhan, Türklerin Jeopolitiği ve Avrasyacılık, Bilgi Yayınevi, sayfa 23.
4) B. Dedeoğlu bu savaşı güvenlik kaygısının ilk formel biçimi olarak yorumlamıştır.  Bkz. Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Uluslararası Güvenlik ve Strateji, Yeniyüzyıl yay. Sayfa 27.
5) Kıbrıs’ın dünya jeopolitiğindeki önemi için bkz. Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, Küre yayınları, sayfa, 175 – 180.
6) Doç. Dr. Nuri ÇEVİKEL, Osmanlı Devleti’nde Kıbrıs’ın Statüsü ve Osmanlının Kıbrıs Politikası, TÜRK DIŞ POLİTİKASI / OSMANLI DÖNEMİ, Editör: Dr Mustafa BIYIKLI, sayfa, 181
7) Prof. Dr. İdris BOSTAN,  Akdeniz Dünyasında Osmanlılar ve Osmanlı Devleti’nin Akdeniz Politikası ( 19. Yüzyıla Kadar ), TÜRK DIŞ POLİTİKASI / OSMANLI DÖNEMİ, editör: Dr Mustafa BIYIKLI, sayfa, 136
8 ) Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren Rumeli’de Edirne alınana ve Edirne’nin başkent yapılmasından sonra Balkanlarda 1389 yılında Kosova’nın fethine kadar uygulanan politikalar, Osmanlıların İstanbul’un fethi için aşama aşama strateji takip ettiklerini göstermektedir ( Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Doç. Dr. Haldun Eroğlu, Osmanlılar Yönetim ve Strateji, Gökkubbe yayınları, sayfa 71 – 92 ).  İstanbul’un fethiyle beraber zamanla Karadeniz’in Türk gölü haline getirilmesi, Balkan havzasında Viyana’ya kadar sınırın genişletilmesi ve Akdeniz / Kuzey Afrika’da yeni toprakların kazanılması dünya hâkimiyeti için bütüncül bir jeopolitik hesap yapıldığını ortaya koymaktadır.
9 ) Henry KISSENGER, Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, sayfa, 70 – 73
10 ) Henry KISSENGER, a.g.e. sayfa
11 ) Henry KISSENGER, a.g.e. sayfa 111
12 ) Kissinger, Alman dış politikasına yönelik; ‘Entelektüel köklerinden yoksun olması, Alman dış politikasının amaçsızlığının başlıca nedenidir’ demektedir ( Henry KISSENGER, a.g.e. sayfa, 163 ). Gerçekten de yükseliş döneminde Almanların ortaya koydukları dış politika söylemi olan Hayat Alanı ( Der Lebensraum ) kavramı entelektüellikten uzak, daha çok işgal, zorla ele geçirme gibi olumsuz bir izlenim vermiştir. Hatta bu yüzden jeopolitik bilimi bir süre bu olumsuz bakış açısıyla değerlendirilmiştir.
13 ) Bazı kaynaklar siyasi coğrafyanın kurucusu olarak kabul ederken ( … основатель “политической географии…http://socio.rin.ru/cgi-bin/article.pl?id=372 ) bazıları da jeopolitiğin kurucusu demektedirler ( … основатель антропогеографии, геополитики, а также теории диффузионизма, http://dic.academic.ru/dic.nsf/ruwiki/226917 ).
14 ) Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e,  52
15 ) F. RATZEL, Hayat Alanı ( Özet ), Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa,  62
16 ) F. RATZEL, Hayat Alanı ( Özet ), Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa 63
17 ) Hitler’in düşünce yapısında Hayat Alanı Teorisi’nin etkilerini görmek için bkz, Kavgam’da Hayat Alanı, Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa 59
18 ) Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa 98
19 ) Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa 98
20 ) ‘ … a country, if wanted to become independent, must possess territories rich in resources. Ayrıntılı bilgi için bkzhttp://www.newworldencyclopedia.org/entry/Rudolf_Kjell%C3%A9n
21 ) Ayrıntılı bilgi için bkz, George SABINE, Yakın Çağ Siyasal Düşünceler Tarihi, Cem Kültür yay. sayfa 390 – 396 .
22 )  ‘Эта доктрина заключается в необходимости создания “континентального блока” или оси Берлин-Москва-Токи’. Aleksandr DUGİN, ОТЦЫ-ОСНОВАТЕЛИ ГЕОПОЛИТИКИ (Jeopolitiğin Babaları / Kurucuları).http://www.arctogaia.com/public/osnovygeo/geopol1.htm
23 ) Bu tezimize güncel bir örnek verecek olursak, 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan’a yerleşmekle başlayan ( Avrasya’yı kontrol altına almak için ) bir dizi ABD hamlesi ( tactics ) karşısında Rusya – Çin stratejik işbirliğidir. Jeopolitik açıdan rakip olan bu iki gücün üçüncü bir güç olan ABD karşısında yapmış oldukları ittifak geçicidir. ABD’nin tehlike olarak ortadan çekilmesiyle bu iki güç çıkar çatışması yaşayıp karşı karşıya gelecektir. Zaten Rus jeopolitiğini tüm yönleriyle iyi bilen A.Dugin de Çin’i Rusya’nın müttefiki olarak değil en tehlikeli rakibi olarak görür ( ‘Çin güneyde Rusya’nın en tehlikeli jeopolitik komşusu sayılır’ , A. DUGİN, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Küre yayınları, sayfa 186 – 191 )
24 ) Ahmet DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 106
25 ) Halford J. Mackinder, Tarihin Coğrafi Mihveri ( Özet ), Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e, sayfa 94
26 ) H. J. Mackinder, Tarihin Coğrafi Mihveri ( Özet ), Y. TEKİN – M. M. TAŞAR, a.g.e. 94
27 ) H. J. Mackinder, Tarihin Coğrafi Mihveri ( Özet ), Y. TEKİN – M. M. TAŞAR, a.g.e. 93
28 ) Prof. Dr. Ramazan Özey, Türk Dünyası’nın Jeopolitik Önemi ve Başlıca Problemleri,
http://www.ramazanozey.net/
29 ) Y. TEKİN – M. M. TAŞAR, a.g.e, sayfa 126
30 ) A. DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 105
31 ) A. DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 105
32 ) Brzezinski’nin de belirttiği gibi Rusya ile İran hem Orta Asya havzasında hem de Kafkaslarda çatışan çıkarlara sahiptirler ( BRZEZINSKI, Büyük Satranç Tahtası, İnkılâp yay. Sayfa 192 ) Jeopolitik rekabet Dugin’in bu önermesini de geçersiz kılmaktadır.
33 ) Avrasyacı Stratejik Blokun Temel Eksenleri haritası için bkz, A. DUGİN, a.g.e sayfa 59
34 ) Japonya ile Rusya 2. Dünya Savaşından bu yana ne Kuril Adası sorununu çözmüş ne de savaşın bittiğine dair bir anlaşma imzalamıştırlar. İlyas KAMALOV, Moskova’nın Rövanşı, Yeditepe Yay. Sayfa 210
35 ) Prof. Dr. Ramazan Özey, a.g.e . http://www.ramazanozey.net/
36 ) Prof. Dr. Ramazan Özey, a.g.e . http://www.ramazanozey.net/
37 ) Bilal KARABULUT, Uluslararası İlişkilerde Temel Kavramlar: ‘Strateji, Jeostrateji, Jeopolitik’ Platin Yayınlar, sayfa 27
38 ) Suat İlhan, a.g.e. sayfa 29
39 ) Örneğin; Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra onun himayesinden doğan yeni devletlerin kendilerine özgü jeopolitikleri olmuş ( Mısır’ın, Irak’an vb. ), SSCB’nin dağılışının ardından Türkiye’nin Balkanlar’dan Çin’e değişen bir jeopolitiği oluşmuş, fakat ne Kafkasların ne de bağımsızlığına kavuşan! Kıbrıs Adasının jeopolitik önemi / gerçekliği değişmemiştir. Bu gibi mihver bölgeler herhangi bir doğal / yapay felaket sonucu yok olmadıkça ya da uzayın jeopolitiği olarak adlandırılan Astropolitik alanında gelişmeler yaşanmadıkça stratejik önemlerini korumaya devam ettireceklerdir ( Gerçi uzaya çıkış için de en uygun fırlatma yerlerinin dünya üzerinde belli noktalar olduğu söylenmektedir, fakat Astropolitik alandaki gelişmeler mevcut jeopolitik yapıyı kökünden değiştirebilir. Ayrıntılı bilgi için bakınız Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e. sayfa 162 ). Bu yüzden bir ‘A ülkesinin jeopolitiği’ ile ‘dünya jeopolitiği’ birbiriyle ilintili ama farklı tanımlardır ve ortaya iki tanım çıkmaktadır; ülke jeopolitiği, küre jeopolitiği.  Sayılarını çoğaltabileceğimiz bu gibi yaşanmış örnekler – yukarıda ifade edilen durumlar haricinde – dünya jeopolitiğinin değişmeyen, kendine özgü yapısını ortaya koymaktadır.
40 ) Burada belirtilen görüşlerin özüne bakmak için, Yılmaz TEKİN – M. Murat TAŞAR, a.g.e. sayfa 16.
41 ) Alman jeopolitikçi Haushofer’in Kontinentalblok teorisi İngiltere’yle ( Deniz Gücü ) Almanya’nın ( Kara Gücü ) mücadelesinden yola çıkarak bu anlayışı benimsemiştir. Aynı şekilde Rus jeopolitikçi Aleksandr Dugin’de Roma ( Kara Gücü ) / Kartaca ( Deniz Gücü ) rekabetini örnek göstererek Rusya ( Kara Gücü ) ile ABD ( Deniz Gücü )  arasındaki rekabeti temelleştirme gayretine gider ( bkz, Aleksandr DUGİN, Moskova-Ankara Ekseni, sayfa 109 ). Hâlbuki tüm mücadelelerin nesnel bir analizi yapılsa asıl meselenin dünyanın stratejik bölgelerine sahip olma hesabından başka bir şey olmadığı ortaya çıkacaktır.
42 ) Atakan GÜL, Ayfer Yazgan GÜL, Avrasya Boru Hatları ve Türkiye, Bağlam yay. Say: 71
43 ) Atakan GÜL, Ayfer Yazgan GÜL, a.g.e, sayfa 71
44 ) A canal linking Kelheim on the Danube and Bamberg on the Main River, allowing traffic to flow between the North and Black seas, was completed in 1992 ( http://www.britannica.com/EBchecked/topic/151250/Danube-River )
45 ) M.Ali İSTİKBAL, Türk Boğazlarının Stratejik Önemi, ULUSLARARASI MÜCADELENİN YENİ ODAĞI KARADENİZ, Editörler: Osman Metin ÖZTÜRK, Yalçın SARIKAYA, platin yay. Sayfa, 301
46 ) Ünlü jeopolitikçi Mackinder İstanbul’la ilgili olarak şu sözleri söylemiştir; ‘ İstanbul meselesini, bu tarihi şehri Milletler Cemiyeti’nin Washington’u yaparak neden çözmeyelim? Demiryolu ağı bütün bir Dünya Adasını kapladığı zaman, yeryüzünde demiryolları, deniz ve hava ulaşımı için en kolay varılacak bir yer olacaktır. Batının önde gelen ülkeleri insanlık için gerekli olan ışığı geçmiş asırlarda baskı altında olan bölgelere İstanbul’dan yayabilirler. Batı ile Doğuyu İstanbul’da birbirine kenetleyebilir ve okyanusta sahip olduğumuz serbestlikle Kalpgah’a kalıcı bir girişi İstanbul’dan yapabiliriz’. ( Y. TEKİN – M. M. TAŞAR, a.g.e, sayfa 86 ).
47) Nüfus hesaplamaları yapılırken http://www.census.gov/ipc/www/idb/index.php adresinin ( ilgili ülkeler bazında ) 2009 yılı verilerinden faydalanılmıştır.
48 ) A.DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa, 163
49 ) M.Ali İSTİKBAL, a.g.e, sayfa 297
50 ) Burak TANGÖR, Avrupa Entegrasyonu ve Karadeniz, ULUSLARARASI MÜCADELENİN YENİ ODAĞI KARADENİZ, Platin yay. sayfa 58
51 ) A.DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 159
52 ) Kemal OLÇAR, Karadeniz Politikaları ve Türkiye Ukrayna Stratejik ilişkileri, IQ Kültür Sanat yay. sayfa 340.
53 ) Kemal OLÇAR, a.g.e. sayfa, 359
54 ) « 3. Присоединение к Российской империи Крыма » V. D. OVÇİNNİKOV, Флот России в обеспечении стабильности в черноморско-средиземноморском регионе с учетом уроков истории, НАЦИОНАЛЬНАЯ МОРСКАЯ ПОЛИТИКА РОССИИ, Библиотека общероссийского движения поддержки флота, sayfa, 270
55 ) Kırımlı Tatarların yaşadıkları sürgünlerle ilgili olarak etraflıca bilgi sahibi olmak için bkz, Kemal OLÇAR, a.g.e. sayfa 370 – 391 .
56 ) Giray Saynur BOZKURT, Kırım Tatarları ve Sürgün, STALİN VE TÜRK DÜNYASI, Editörler: Emine Gürsoy Naskali – Liaisan Şahin, Kaknüs, yay. sayfa, 232
57 ) ‘Ruslar, Sivastopol’u tekrar almak istiyor’ Bkz http://haberalemi.net/47228_Ruslar,-Sivastopol-u-Tekrar-Istiyor.htm
58 ) ‘Волго-Донской судоходный канал’ için bkz. http://vetert.ru/sights/24-volgo-don.html
59 ) ‘Волго-Донской судоходный канал’ için bkz. http://vetert.ru/sights/24-volgo-don.html
60 ) Волго-Донской судоходный канал’ için bkz. http://vetert.ru/sights/24-volgo-don.html
61) Peter GODLEVSKİY,  ВОЛГО-ДОН 2″ – ШАГ В БУДУЩЕЕ,http://www.businesspress.ru/newspaper/article_mId_21962_aId_440703.html
62 ) Волго-Донской судоходный канал’ için bkz. http://vetert.ru/sights/24-volgo-don.html
63 ) Волго-Донской судоходный канал’ için bkz. http://vetert.ru/sights/24-volgo-don.html
64 ) ‘Медведев: Россия может участвовать в строительстве канала, связывающего Каспийское и Азовское моря’ (Medvedev; Rusya, Hazar ile Azak Denizi’ni birleştiren kanalın yapımına iştirak edebilir. ), bkz. http://www.kavkaz-uzel.ru/newstext/news/id/1206985.html
65 ) ‘Но водный баланс Дона уже давно отрицательный’ bkz. Peter GODLEVSKİY, a.g.e
66 ) kanal Avrasya’nın daha kısa olması ( 700 km, Don-Volga2 ise 1500 km ) ‘его наименьшая протяженность — 700 км 700 км (в то время как у «ВолгоДон-2 » протяженность будет составлять 1500 км)’, yük taşımacılığı için ötekinden 3 kat daha uygun ‘грузопропускная способность канала почти в 3 раза превысит возможности второй линии Волго-Донского’, kullanılacak malzemenin 3 kat daha az olması, ‘при этом количество шлюзов, которое должно быть построено на канале «Евразия», будет в 3 раза меньше’, Rusya’nın güneyinin sosyo-ekonomik yapısını iyileştireceği gibi.  ‘Более того, осуществление широкомасштабного проекта судоходного канала практически круглогодичной эксплуатации на юге России позволит существенно улучшить социально-экономическую ситуацию в ЮФО’ .   Aleksandr ORLOV, Битва за каналы»: выход на финишную прямую, http://geopolitica.ru/Articles/228/
67 ) Bu özelliğinden ötürü ‘Diller Dağı’ olarak da anılmaktadır. Bkz. Alâeddin YALÇINKAYA, Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler, Lalezar Kitapevi, sayfa 11
68 ) Alâeddin YALÇINKAYA, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya Politikası, TÜRK DIŞ POLİTİKASI / OSMANLI DÖNEMİ, Editör: Mustafa Bıyıklı, sayfa, 12
69 ) Ahmet SAPMAZ, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Ötüken yay. sayfa, 39
70 ) A.DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 126
71 ) ‘The Caucasus – particularly Georgia – has become an active war zone with constant potential for hot conflict within the framework of the global quest for power’ Mithat ÇELİKPALA, The Latest Developments in the Caucasus, the Struggle for Global Hegemony and Turkey,
72 ) ‘… Rusya’nın derdi, NATO’yu Kafkasya’da durduracak bir askeri konsept kurmak’, Fehim TAŞTEKİN, Kafkasya’da Obama’yı Bekleyen Matruşka, Dünya Gündemi.
73 ) ‘The ‘Strategy for Development to 2020’, which was formed by Putin and adopted by new President Dmitry Medvedev, defines Russia as a global actor’. Mithat ÇELİKPALA, a.g.e.
74 ) ‘Abhazya’nın Gudauta kentinde bir üs, Oçamçıra sahilinde ise bir deniz üssü kurmayı planlayan Rus yönetimi, Güney Osetya’da da muhtemelen kara üssü inşa edecek’. Fehim TAŞTEKİN, a.g.e.
75 ) Avrasya’nın sınırlarını ise Kuzeyde Moskova’dan başlayıp sırasıyla Minsk ( Belarus ), Polonya ( Varşova’dan aşağı kısım ), Slovakya, Macaristan, Batı Hırvatistan, Bosna ( Saray Bosna ), Sırbistan, Kuzey Arnavutluk, Makedonya, Selanik, Kıbrıs, Suriye’nin Kuzeyi, Tahran, Kuzey Afganistan ( küçük bir parçası ), Doğu Türkistan ( Sincan ), Batı Moğolistan ( Altay Dağları ), Omsk, Yekaterinburg, Kazan ve başlangıç noktası Moskova’ya gelen bir oval oluşturmaktadır ( Fiziki coğrafya açısından uygun olmayan sınırlarda düzenleme yapılabilir ).
76 ) BRZEZINSKI, a.g.e. sayfa, 54
77  )  A.DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 461
78 ) 2006 yılında Uluslar arası Enerji Ajansı tarafından yayınlanan bölge ile ilgili rapora göre Hazar Bölgesi’nde toplam ( ispatlanmış+muhtemel ) petrol rezervleri 200 milyar varilden fazladır. Aynı kaynağa göre bu bölgedeki doğal gaz rezervlerinin ( ispatlanmış+muhtemel ) 560 trilyon m3 civarında olduğu belirtilmektedir. ( Bkz. Çağrı Kürşat YÜCE, Türk Cumhuriyetleri’nin Enerji Potansiyelleri ve Önemi, Jeopolitik dergisi, sayı 46
79 ) Doğu Türkistan’da her ne kadar Türk nüfusun sayısı Çin tarafından yapılan çeşitli zulümler sonucunda azalsa da hala Çin için ciddi bir kaygı sebebidir. ( Çin’in Doğu Türkistan’daki zulüm politikaları ve demografik oyunlar için bkz Ahsen UTKU,  Doğu Türkistan’da Çin Zulmü, Anlayış Dergisi, sayı 75
80 ) Bölgede var olan terör ve radikalleşme sorunlarının tarihi süreç içerisindeki gelişimine bakmak için, Gökhan BAYRAKTAR, Orta Asya ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejileri, Bilgeoğuz yay. sayfa 63 – 83
81 ) SSCB döneminde bölgeye uygulanan emperyal politikalar için bkz Hasan Ali KARASAR, Sanat K. KUŞKUMBAYEV, Türkistan Bütünleşmesi 1991 – 2001, Ötüken yay. sayfa 270 – 279
82 ) BRZEZINSKI, a.g.e. sayfa, 52 – 53
83 ) Örneğin F. William Engdahl, son dönemde yaşanan Türkiye – Rusya yakınlaşmasını ABD için tehlikeli bulup, Avrasya’da iki gücün ittifak olmaması ilkesini ABD’ye hatırlatmaktadır. ( ‘… preventing strategic cooperation among the great powers of Eurasia’, The Geopolitical Great Game: Turkey and Russia Moving Closer, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=12466 ). Aynı düşünceyi Brzezinski de paylaşmaktadır bkz, BRZEZINSKI, a.g.e. sayfa 56 – 57
84 ) ‘CIA report: Decline in US power predicted. Rise of regional powers’, http://rupeenews.com/2008/09/10/cia-report-decline-in-us-power-predicted-rise-of-regional-powers/
85 ) Güneydoğuda sadece Çin ekonomik olarak 56 yılda 77 kat büyüme kat etmiş durumda, bkz. Çin ekonomisi 56 yılda 77 kat büyüdü,http://www.cnnturk.com/2009/ekonomi/dunya/08/24/cin.ekonomisi.56.yilda.77.kat.buyudu/540449.0/index.html
86 )  A.DAVUTOĞLU, a.g.e. sayfa 162
87 ) Yasin ATLIOĞLU, Aden Körfezi’nde Güç Mücadelesi, http://www.bilgesam.com/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=387:aden-korfezinde-guc-mucadelesi&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150
88 ) Uluslararası statüye kavuşturulan Tanca şehri, Fas’ın bağımsızlığını elde etmesinden sonra Batı sahrayı topraklarına katmış ancak bu şehrin son durumu henüz netleşmemiştir. ( ‘…but final resolution on the status of the territory remains unresolved’. https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/mo.html )
89 ) http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cebelitar%C4%B1k_Bo%C4%9Faz%C4%B1

Yazar: Ferit TEMUR

Pazartesi, 14 Eylül 2009

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Uluslararası İlişkilerde Kaos ve Bağımlılık Teorileri

Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi’ne hazırladığım bu dizi yazının önceki makalesinde, Kaos teorisi ve …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret