istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Küresel Terör Küresel Sistem Sorunu | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Küresel Terör Küresel Sistem Sorunudur

Londra’daki bombalama olaylarının hem İngiliz hem Avrupa hem de dünya kamuoyu ve basınındaki yankıları devam ediyor. Olayın bu derecede müthiş bir yankı bulmasının ve tepki görmesinin asıl sebebi, eylemcilerin İngiltere’de doğma büyüme Müslüman İngiliz vatandaşları olmalarıydı. Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte İngiltere’de yaşanan dehşet, oradan bütün Avrupa’ya sıçradı. Bugüne kadar yapılan eylemleri, hep Orta Doğu kökenli kişiler gerçekleştirmişti. Demek ki artık Avrupa toplumlarının, kendi içlerinde yaşayan Müslümanlardan da şüphelenmeleri gerekiyordu ve dahası bugüne kadar Müslümanlardan şüphelenilmesi gerektiğini iddia edenler belki de haklıydı. Nitekim terör eylemi yapabilme bakımından Avrupalı Müslümanların da Orta Doğulu Müslümanlardan farkı kalmamıştı ve onlar da her nasılsa İslami terör şebekesinin içine dahil olmuşlardı. Dolayısıyla yan dairede oturan Müslümandan, korkmak değilse bile en azından şüphe duymak her Avrupalının doğal hakkıydı.

Eylemin bu boyutu hem İngiltere’yi hem kara Avrupa’sını karıştırdı. İngiltere başta olmak üzere bütün kamuoyları, kendi ülkelerindeki Müslümanlara karşı nasıl bir tavır alınması gerektiği konusunda hararetli bir tartışma içine girdi. Yapılan sükunet çağrıları, “terörün İslam’a ve bütün Müslümanlara mal edilemeyeceği” açıklamaları ve hatta Müslüman cemaat ve kanaat önderlerinin ortaklaşa yayınladıkları, “bu tür eylemleri gerçekleştirenlerin şehit değil ancak suçlu ve terörist olacakları” şeklindeki fetva dahi bu harareti düşüremedi. İngiltere’de hükümet, ülkedeki Müslüman liderlerle koordinasyon ve istişare toplantıları düzenlemek zorunda kaldı.

Avrupalı Müslümanlar; potansiyel birer terörist ya da olağan birer şüpheli olarak görülmekten, aşağılayıcı muameleye maruz kalmaktan ve hatta polis kontrollerinde daha çok hedef alınan kitle olmaktan son derece büyük bir rahatsızlık duyuyor. Aslında yalnızca Avrupalı Müslümanlar değil, bütün Müslümanlar, “İslami terör” adı verilen canavarın kurbanı olmaktan kurtulmak istiyor. Bunun için ise, “İslam” ve “terör” kavramları birbirinden ayrıştırılarak yeni ve daha sağlıklı bir “uluslararası terör” tanımlaması yapılması gerekiyor. Bu ayrım ve tanımlama, dünya barışı açısından da şart görünüyor.

Uluslararası Terör, Uluslararası Sistem Sorunudur
Uluslararası terör istatistikleri incelendiğinde bir gerçek ortaya çıkıyor: Uluslararası terör bağlamındaki terör eylemlerini gerçekleştirenlerin neredeyse tamamı Müslüman. Bu istatistik, Müslümanların, uluslararası terör konusunda olumsuz bir aktif rol oynadığı gerçeğini yadsınamaz şekilde gözler önüne seriyor. Ancak gözlerden kaçırılmaya çalışılan bir başka gerçek daha var. O da, dünyada etnik ve dini kökenli çatışma ile sıcak savaş yaşanan, kan ve gözyaşı akan neredeyse her yerin İslam ülkesi oluşu. Bu ikinci istatistik de, yaşanan sorunun objektif kökenlerine işaret ediyor.

Ülkelerini Batılı sermayeye peşkeş çeken diktatörlerin, az gelişmişliğin ve yeni sömürgeciliğin pençesindeki Müslüman kitleler, kendilerini amansız bir cendereye kıstıran bu sorunlarla mücadele edecek bir araç ve güç arıyor. Böyle bir aracın olmaması ya da yaratılamaması, bu kitleler içinde daha fazla siyasallaşmış olanlarından en azından bir kısmının marjinalleşmesine ve radikalleşmesine sebep oluyor. Sorunlarına ve yaşadıkları haksızlıklara meşru çözüm yolları bulamayan bu gruplar bir süre sonra, seslerini duyurmanın, mücadele etmenin ve çözüm aramanın tek yolu olarak terörü görmeye başlıyorlar. Bu yöntem onlar açısından mücadele etmenin olduğu kadar, varoluşlarını ispatlamanın da tek yolu olarak gözüküyor. Zira küresel sömürüye karşı, onun sermaye ve konvansiyonel askeri güç gibi silahlarıyla mücadele etme şansları yok. Bu durum, Sanayi Devrimi’nden bu yana yaşanan bir kısır döngünün ve uluslararası adaletsizliğin de sonucu. Buna bir de varlığını hiçe sayarak, kendisini hiçe sayandan intikam alma duygusunu da eklemek gerekiyor.

Olumsuz değerler yüklenen bir olguyu bilimsel olarak anlama ve anlamlandırma çabası, ona mazeret bulmaya çalışmakla paralel zihinsel süreçler değil. Dolayısıyla bütün bu değerlendirmeler, masum insanların yaşama haklarına kasteden terör eylemlerini meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Ancak söz konusu sosyal ve siyasi olgunun bilimsel ve mantıksal sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymak bakımından bu sürecin analizini yapmak, kaçınılmaz bir gereklilik halini alıyor. Çünkü bütün olan biteni kolayca “İslamcı terör” olarak yaftalamak, hayattaki bütün gerçekleri ve olguları basit birer slogan formülasyonuyla açıklamaya alışmış veya bu şekilde izah etmekte çıkarı bulunan ideolojik fanatizme hizmet ediyor. Çünkü bu basitleştirme, terör gerçeğinin ve terörün kökenlerinin tespit ve analizinin önünü kapatıyor. Çünkü bu terör eylemleri gerçek olduğu kadar, bütün Orta Doğu’da yaşanan ve her gün televizyonlardan izlenen insanlık dramları da gerçek. Yaşanan bu dramların, 1,5 milyarı aşan bir insan kitlesi içinde birkaç yüz ya da birkaç bin kişiyi böyle bir radikalliğe itmiş olması, istenmese de beklenen bir sonuç. Zira bu dramları yaşatan güç, “Ya bizimlesiniz ya bizim düşmanımızsınız” diyor. Ebu Garib’e ve Guantanamo’ya bakan Orta Doğulu Müslüman gençler ise tercihlerini çok kolay yapıyor. Bu durumu, İngiliz The Guardian gazetesinin köşe yazarlarından Gary Younge şöyle ifade ediyor:

“…Acı çekme, ızdırap duyma, öfkelenme ya da zorlukları yenme gücü üzerinde bir tekele sahip değiliz. Irak ya da Afganistan’daki insanlardan bizim ne kanımız daha kırmızı, ne omurgamız daha katı, ne de gözyaşlarımız daha bol. Sebep oldukları acıları anlayamayan insanları, acı, kendi evlerinde buluyor. Çünkü acının insani bir yönü var: Acının akrabaları yas tutuyor, hafızası olanları saklıyor ve iradesi intikam talep ediyor. 

İslami ya da hangi eğilimde olursa olsun, radikalizmin esas kurbanı bu insani değerler. Bu değerler, Londra’yı bombalayanların vicdanında yoktu. Fakat son dört yıldır uluslararası terörle mücadele ettiğini söyleyenlerin vicdanlarında da en az o kadar yok. 

Tony Blair, Londra’da 50’den fazla kişinin ölmesi ve 700’den fazla kişinin yaralanmasından sorumlu değildir. Ancak Irak’ta 100 bin kişinin öldürülmesinden, dolaylı olarak sorumludur. Ve bu iki olayı birbiriyle ilişkilendirmek, Saddam Hüseyin ile 11 Eylül olayları ya da kitle imha silahları arasında bağlantı kurmaktan çok daha mantıklıdır…”

Avrupalı Müslümanlara gelince, onlar hem bu tablodan etkileniyor hem de yaşadıkları ülkenin toplumu tarafından dışlanmışlık duygusu onları marjinalleştiriyor. Asimilasyon politikaları ile çifte standartlar, ideolojik radikallerin faaliyetiyle birleşince gereken sosyal taban ve ideolojik ortam yaratılıyor. Elbetteki Avrupalı devletlerin bazı radikal grupları -Kaplan cemaati gibi- kendi çıkarları için zaman zaman koruduğu ve palazlandırdığını da belirtmek gerekiyor.

Çözüm Uluslararası Adalet ve İşbirliğinde
Mevcut uluslararası şartlarda ABD’nin, İslam’ı bir tehdit olarak kullanıp kendi gücünü yayma operasyonunu durdurmaya kimsenin gücü yetecek gibi görünmüyor. Ancak ABD’yi yöneten yeni muhafazakar ekibin eline fırsat verilmemesi, bir başka deyişle sorunu oluşturan objektif ölçütlerin ortadan kaldırılması ya da zayıflatılması mümkün.

İslamcı terörü ve terör gruplarını ortadan kaldırmanın tek yolu, İslam’ın ve Müslümanların marjinalleşmesini önlemekten geçiyor. Bu da aslında bir uluslararası sistem sorunu. Dolayısıyla öncelikle uluslararası sistemin daha adil hale getirilmesi gerekiyor. Batı ülkeleri ile İslam ülkeleri arasında bir eşitlik yaratmak söz konusu değil. Çünkü bu eşitlik İslam ülkelerinin kendi gelişme ve kalkınmalarına ve böylece doğal bir güç dengesinin oluşmasına bağlı. Ancak iki taraf arasında adalet yaratılması mümkün ve gerekli. Uluslararası politikanın tabiatı gereği güçlü olan, güçsüz olanı sömürmeye devam edecek. Ancak ihtiyaç duyulan husus, bu sömürüye bir miktar vicdan ve ahlak unsurunun eklenmesi. Bu konuda görev Batılı, daha doğrusu Avrupalı ülkelere düşüyor. Bu ülkelerin, İslam ülkelerine karşı, hiç değilse adil ve makul bir sömürgeci gibi davranması gerekiyor. Aslında ideali sömürünün tamamen sona ermesi, ne var ki politikanın tabiatı icabı bu mümkün değil. Ancak Batılıların da, kendileri İslam’ı sömürdükçe, İslam’ın ve Müslümanların da kendilerine yan ürünler ya da yan etkiler -terör gibi- olarak geri döndüğünü, bu geri dönüşün de uyguladıkları sömürgeciliğin doğal sonucu olduğunu kabul etmeleri şart.

BM’de Reform Gerekiyor 
Gelinen noktada acilen yapılması gereken işlerden bir tanesi, Birleşmiş Milletler’de uzun süredir tartışılan reformların hayata geçirilmesi. Özellikle Güvenlik Konseyi derhal yeniden yapılandırılmalı ve bu kurulda muhakkak Müslüman temsilci bulunmalı. Esasen Güvenlik Konseyi ve BM, yeni uluslararası sistemin gerekliliklerine göre tamamen yeni baştan ele alınmalı. Şu anki mevcut düzen ve yapılanma, Soğuk Savaş’ın şartlarına göre yapılmıştı ve o şartları yansıtıyor, dolayısıyla günümüzün uluslararası politik ihtiyaçlarına cevap vermiyor.

Yapılacak düzenlemede ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya’nın Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyelikleri korunmalı. Ancak bunların yanına en az bir tanesi mutlaka Müslüman olan Almanya, Brezilya, Türkiye, Japonya gibi ülkeler de katılmalı.

Veto hakkı bulunan daimi üyelik sistemi muhakkak kaldırılmalı. Veto hakkı, geçici üyelere de daimi üyelere de dönüşümle verilmeli. Tabii ki bu dönüşümde daimi üyelere daha fazla hak tanıyan bir sistem geliştirilmeli. Örneğin BM Genel Kurulu’nda yapılan seçimle iki yıllığına göreve seçilen geçici üyeler, görev süreleri boyunca veto hakkı kullanabilirken, daimi üyeler, kendi aralarında dönüşümlü olacak bir sistemle iki yıllığına veto hakkına sahip, iki yıllığına da veto hakkına sahip olmayan üyelik düzenine geçmeli. Böylece daima veto hakkına sahip ülke kalmazken, her ülkenin de veto hakkına sahip olabilmesinin yolu açılabilecek, bir yandan da uluslararası güç dengesi adil bir şekilde gözetilmiş olacaktır. Her on yılda bir de Genel Kurul’da, daimi üyelik statüsü seçimleri düzenlenerek daimi üyeliğinden memnun olunmayan ülkelerin diğerleriyle değiştirilmesi BM’nin işleyişine taze bir kan getirecektir. Böylelikle yeni dünya dengelerinin ve bu dengelerdeki değişimin, uluslararası ilişkilerin temel örgütü olan BM’ye sürekli bir şekilde yansıtıldığı dinamik bir yapı oluşturulabilecek ve kurum daha fazla temsili hale getirilebilecektir. Üstelik böylece ülkelerin birbirlerine karşılıklı bağımlılıkları da artacak ve uluslararası düzene, güç dengesi değişmediği sürece yapısal bir değişiklik getirilemeyecek belki ama, hiç değilse bugünkünden daha adaletli bir şekil verilebilecektir.

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği’nin Terörizmle Mücadele Politikaları

Literatürde terörizm kavramının ortak bir tanımına rastlamak mümkün değildir. Terör ve terörizm kavramları çoğu zaman …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan