istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Küreselleşme AB'nin Temellerini Sarsıyor | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Küreselleşme Avrupa Birliği’nin Temellerini Sarsıyor

Önemli günler, törenler veya “Zirve” dediğimiz Avrupa Birliği (AB) Konseyi toplantılarında AB ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları ile AB Komisyonu yetkilileri, “Güçlü Avrupa” ülküsüne mutlaka vurgu yaparlar. Genişleme dahil bütün AB politikaları ile varılması amaçlanan nihai hedef, barış içinde yaşayan ve etrafına barış getiren, sosyal, ekonomik, politik ve askerî bakımdan tam anlamıyla güçlü bir Avrupa’dır. Ne var ki son yıllarda bu ülkü, sadece politikacı ve bürokratların ezberinde yer alan sıradan bir ayrıntıya indirgenmiş, anlamsızlaşmış ve AB vatandaşlarını heyecanlandırmaz bir durumda. Hiç şüphesiz, 21. yüzyılın başında Avrupa’yı pembe rüyasından uyandıran ve Avrupalıyı, geleceğinden endişe eden, karamsar bir ruh haline sokan en önemli etken küreselleşme oldu. Rekabet gücü zayıflayan, araştırma-geliştirme ve eğitim uygulamaları eskiyen, bilim ve teknoloji için çok zor fon ayırabilen, sınırları içindeki işsiz sayısı 90 milyona çıkan, önlem alınmazsa 2030 yılında enerjide dışa bağımlılığı yüzde 70’e çıkacak olan ve Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı bir türlü etkinleştiremeyen AB, “küresel güç” yarışında geride kaldığı gibi küreselleşmenin ağır yükünün altında da bunalmaya başladı. Buna ek olarak, kendi vatandaşlarının güvenini kaybetti ve azımsanmayacak bir grubun Avrupa Projesi’ni “sorunların çözümü” olarak değil de “sorunun kendisi” olarak görmesine neden oldu. Özellikle anayasa ve bütçe krizlerinden sonra “Güçlü Avrupa” acı bir şaka halini almışken fatura büyük ölçüde genişlemeye çıkarıldı. 2004 yılındaki son genişlemenin, Avrupa’nın küreselleşmenin olumsuz etkileriyle mücadele etme kapasitesini büyük ölçüde azalttığı ortadayken “AB genişlemeye devam etsin” diyenlerin sayısında büyük düşüş yaşandı. Eurobarometer’in geçtiğimiz günlerde açıkladığı anket sonuçlarına göre, AB’nin Bulgaristan ve Romanya da dahil olmak üzere hiç bir aday ülkeyi tam üye olarak almaması gerektiğini düşünen Almanların oranı yüzde 60’ı aşmış durumda. Nitekim AB Komisyonu, 2007 yılında tam üye olması öngörülen Bulgaristan ve Romanya’ya artık yakması gereken yeşil ışıkları yakmakta son derece isteksiz davranıyor.

Ekonomik Bakış
AB politikaları, uzun zamandır küreselleşmenin gölgesinde şekilleniyor ve liderler artık, tabanlarından gelen “AB genişlemesin!” veya “Ulusal ekonomi korunsun!” gibi küreselleşme mağduru seslere kulak tıkayamıyorlar. Üstelik üye ülkeler, sadece dışarıdan gelen değil kendi aralarındaki rekabete karşı da tahammülsüz. Fransız hükümetinin, Fransız firması SUEZ’in İtalyan ENEL tarafından satın alınmasını engellemesinin yankıları hâlâ sürüyor. AB’nin üzerinde yükseldiği ilkelerle çelişse de üye ülkeler varolma güdüsüyle ulusal pazarlarını koruma altına alma eğilimi gösteriyorlar. Ulusal çıkarların ön planda tutulmaya başlanmasının bir başka göstergesi de Avro Bölgesi’nin genişlemesi konusunda sergilenen isteksizlik olarak göze çarpıyor. Slovenya’nın gelecek yıl Avro’ya geçme, ekonomisinin sonunda bunu kaldıramayacak olma ve “eski” üyelerin ekonomilerine fazladan yük binmesi ihtimali, genişleme yorgunu AB 15’in (son genişleme öncesi üye ülkeler) uykusunu kaçırıyor. Böylece küreselleşme, AB’nin varolma nedenlerini temelden sarsıyor, üye ülkelerin tam anlamıyla bütünleşmesini engelliyor ve heterojen politika uygulamalarını artırıyor. Uluslarüstü bir oluşumda, ulusalcı ve hatta zaman zaman milliyetçi söylemler kaçınılmaz bir şekilde baskın çıkıyor. Fransa ve İspanya gibi “eskiler”in bu yöndeki davranışlarından cesaret alan bazı “yeniler” de serbest piyasa ekonomisine “bağlılık yemini” ederek girdikleri bu oluşumda “korumacılığın” yollarını arıyorlar. Örneğin Polonya, yeni bir üye ülke olduğuna bakmadan, özellikle sosyal ve istihdam politikalarında devlet müdahalesine daha çok yer veren uygulamalara geçti. Aslında, AB’nin temel ilkelerinin bu şekilde yeni üyelerce de dinamitlenmesi, eski üyelerin benzer davranışlarının göz ardı edilmesine ve yeni üyelerin, tarım sektörü, bölgesel ve sosyal eşitsizlikler ile altyapı yatırımları için, bütçeden talep ettikleri büyük miktarların iyiden iyiye göze batmasına neden oluyor. Ayrıca genişlemenin, AB içindeki farklı uygulamaları artıracağı ve AB’nin vatandaşlarının gözündeki geçerliliğini ve etkinliğini zedeleyeceği görüşü de ağırlık kazanıyor.

AB 15 içinde küreselleşmeye karşı olan tepki, yavaş yavaş AB’ye ve AB’nin genişlemesine yönelik bir tepkiye dönüşüyor. “Küreselleşmeyi seviyoruz” diyen Estonya, AB içindeki en düşük GSYİH’lerden birine sahip. Yine aynı şekilde durumundan memnun gözüken Slovakya’da ise işsizlik oranı yüzde 18. Yeni üye ülkeler biliyorlar ki, küreselleşme ile mücadelenin bütün ağırlığı AB 15’in sırtında ve acı ilacı önce onların yutması gerekiyor. Elbette ki bu durum, Fransa, Almanya ve İtalya gibi küreselleşmeden en çok bunalan ülkelerin vatandaşlarının gözünden kaçmıyor. Yeniler ve eskiler arasında düşmanlık tohumları böylece atılıyor. Üstelik İngiltere, İrlanda ve İsveç haricinde AB 15 ülkeleri, emek piyasalarını henüz yeni gelen 10 ülkenin işçilerine açmadı. Bu durum gerçekleştiğinde düşmanlık hislerinin daha belirginleşeceğini tahmin etmek yanlış olmaz. Geçtiğimiz yılın sonunda AB’nin en liberal ülkelerinden İsveç’te, Litvanyalı işçiler aleyhine yapılan gösteriler bu tahmini destekleyecek bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

AB’nin bir ticaret devi olduğu ve gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına sızmakta zorlanmadığı açıkça ortada. Hatta AB tarım üreticisinin, aldığı sübvansiyonlar sayesinde, Afrika pazarında Afrikalı üreticiden kat kat avantajlı olduğunu ve Afrika Birliği Başkanı Alpha Omar Konare’nin bu duruma defalarca isyan ettiğini biliyoruz. Ancak, küresel güç olarak bilinen ülkelerle arasındaki ikili ticari ilişkilere baktığımızda da, açık veren tarafın genelde AB olduğunu görüyoruz. Özellikle Çin ile olan ticaretinde 80 milyar Avro açık veren AB, KOBİ’lerini (Küçük ve Orta Büyüklükte İşletmeler) Çin’den gelen ucuz mal akınına karşı koruyamıyor. İtalya’daki durgunluk büyük ölçüde bu nedene bağlanıyor. AB sonunda çareyi, Ticaret Komiseri Peter Mandelson’un geçtiğimiz haftalarda açıkladığı gibi Çin ve Vietnam’dan gelen ayakkabılara kota koymakta buldu. Ne var ki bu tür ticaret kısıtlamaları getirmek, soruna geçici bir çözüm sunmaktan öteye gitmiyor. AB’nin rekabet gücünü artıracak yapısal reformlara ihtiyacı bulunuyor.

AB, Brezilya ile olan ticaretinde 7 milyar Avro, Rusya ile olan ticaretinde ise 20 milyar Avro açık veriyor. Brezilya, ticari rekabet açısından sakınılacak ülkeler listesinde, Çin ve Hindistan’a oranla daha yeni sayılır. Rusya’ya karşı verilen açığın en büyük nedeni ise, tahmin edileceği gibi, AB’nin enerji ithalatı… Rusya’nın AB’ye yaptığı ithalatın yüzde 57’sinin enerji ürünleri olduğu biliniyor.

Enerji
AB’nin küreselleşmenin olumsuz etkilerine en açık olduğu sektörlerden bir tanesi hiç şüphesiz ki enerji. Ancak üye ülkeler, bu durumun idrakine biraz geç vardı. Nitekim AB’nin küreselleşme ile mücadele programında 2005 yılına kadar enerjiye ayrılmış ayrı bir fasıl bulunmamaktaydı. Ukrayna ile Rusya arasındaki doğalgaz krizi ve geçtiğimiz haftalarda ABD-İran çekişmesi, Nijerya’daki istikrarsızlık ve Çin’in doymak bilmeyen enerji açlığı ile bağlantılı olarak yaşanan petrol fiyatlarındaki rekor artış (varil başına 74 dolar), AB’ye bu sektördeki kırılganlığını bir kere daha anımsattı.

Doğalgaz konusunda Avrupa, bir yandan Rus tekeli Gazprom’u 2010 yılında tamamlanacak altyapı yatırımları ile kendine bağlamaya çalışırken diğer taraftan da çeşitli korumacı politikalarla Gazprom’a alternatif yaratmaya çalışıyor. Fakat AB ülkelerinin doğalgaz ihtiyacının yüzde 25’ini sağlayan Gazprom’un başkanı Alexei Miller, alternatif arayışları içerisinde kendilerine karşı korumacı politikalar uygulanması durumundan Şirket’in duyacağı rahatsızlığı dile getirmekte gecikmedi ve gerektiğinde “Asya ve Amerika’dan yeni doğalgaz müşterilerinin bulunmasının çok da zor olmayacağını” belirtti. Enerji arzının tam olarak sağlanamadığı bu ortamda, “gemisini kurtaran kaptan” mantığıyla hareket eden bazı üye ülkeler, bütünleşmiş bir Avrupa Enerji Politikası yerine bireysel politikalara ağırlık verdiler. Bunu en son, Polonya’yı küstürmek uğruna, Rusya ile arasında Baltık doğalgaz boru hattı kurulması için imza atan Almanya örneğinde gördük.

Doğalgazda bu dış aktörlerin kararına bağlılık durumu, büyük ölçüde petrol konusunda da geçerli. Dünyadaki petrol talebi, küresel güçler Çin, Hindistan ve ABD yüzünden günde yaklaşık 2,5 milyon varil artıyor. Kaynaklar için rekabet artıyor ama küresel işbirliğine gidilmiyor. AB’nin hesaplamalarına göre, enerjide küresel işbirliğinin maliyeti 16 trilyon dolar gibi çok yüksek bir rakam. Bu da işbirliği olasılığını neredeyse imkânsız kılıyor. AB’nin Enerji Komiseri Andris Piebalgs, 7 Nisan günü Yeni Delhi’de yaptığı konuşmada yine de bütün küresel aktörleri işbirliğine çağırıyor. “Küresel enerji talebi”nin “enerji etkinliği”ni iyileştirmeden alıp başını gittiğini ve “yeni petrol keşiflerinin çok ender olduğunu” söyleyen Piebalgs, AB’nin “yenilenebilir enerji, enerji etkinliği ve temiz kömür teknolojisi” konularında uluslararası toplumda ortak çalışmalara açık olduğunu dile getirdi. Diğer taraftan üye ülkelerin, AB’nin enerji sektöründe küreselleşmenin etkilerini nasıl azaltacağına ve enerjiyi nasıl sürdürülebilir büyümeyi destekler hale getireceğine dair önerilerini 24 Eylül 2006 tarihine kadar Komisyon’a iletmeleri gerekiyor.

İistihdam ve Lizbon Stratejisi
AB’nin küreselleşmenin olumsuz etkilerini en şiddetli hissettiği noktalardan bir tanesi de emek piyasası. Özelleştirme ve şirket satışları sonucunda AB genelinde istihdam oranı yüzde 60’lara düşünce üye ülkeler mümkün olduğu kadar kısa sürede yeni ve kaliteli iş olanağı yaratma gereği ile yüz yüze geldiler. Bu bağlamda 2010 yılına kadar istihdam oranını yüzde 70’in üstüne çıkaracak, teknoloji yoğun işler yaratmak, enerji ve çevre politikalarını kalkınma ve büyümeyi destekleyecek hale getirmek, bilim, teknoloji ve araştırma-geliştirme harcamalarını artırmak ve yükseköğrenimi ABD ile rekabet eder şekilde yeniden yapılandırmak için çok kapsamlı Lizbon Stratejisi’ni yarattılar. Ancak Lizbon Stratejisi’nin temel taşlarından bir tanesi olan emek piyasasını esnekleştirmek konusunda büyük anlaşmazlıklar yaşandı. Geçtiğimiz ay, Fransa’da yaşanan öğrenci gösterileri Fransız hükümetinin esneklik yanlısı uygulamalara geçme isteği nedeniyle çıkmıştı.

AB, istihdam politikasını Lizbon Stratejisi çerçevesinde İngilizce esneklik (flexibility) ve güvenlik (security) kelimelerinin birleşiminden oluşan “flexicurity” kelimesi ile tanımlamaya çalışıyor. Kendisine esas olarak İskandinav modelini alan bu politika, “kolay işe al, kolay işten çıkar” ilkesine dayanıyor. Buna göre iş korumasının az olduğu ama istihdam güvencesinin yüksek olduğu bir piyasa hedefleniyor. Yani bu anlayışa göre işverenler işçiye, “işsiz kalmama” yerine “iş bulma” güvencesi veriyorlar. Çalışanlar kolay işten çıkarılsalar da işsiz kalma süreleri önemli ölçüde kısıtlanıyor. Bu durumda işverenler de yeni iş yaratmaya gönüllü oluyorlar. Ancak “flexicurity,” çalışan kişinin işinin korunmasını sistemden çıkardığı için doğal olarak sosyal devlet anlayışını da devreden çıkarıyor. Bu da emek piyasasında devlet güvencesinin çok yüksek olduğu Fransa, Almanya ve İtalya’da büyük tepkilere neden oluyor. Ancak tepki gösterenler ihtiyaç duydukları yeni işlerin nasıl yaratılacağı konusunda alternatif bir çözüm önerisine sahip değiller. Üstelik özellikle sendikalar, Lizbon Stratejisi ile hedeflenen “20 milyon işsiz”i de “kabul edilemeyecek kadar yüksek” bir rakam olarak görüyorlar. Ayrıca bir de küreselleşme nedeniyle işsiz kalanların faydalanacağı “Avrupa Küreselleşmeye Uyum Fonu” isteniyor.

Tabi bütün üye ülkeler, Fransa, Almanya ve İtalya kadar kötü durumda değiller. Özellikle AB’ye 1995’te katılan grup yani Finlandiya, İsveç ve Avusturya istihdam piyasası reformları ve istihdama yönelik bilim-teknoloji konularında ev ödevlerini başarıyla tamamlamış durumdalar. Bu ülkeleri Danimarka, İrlanda, İngiltere ve İspanya izliyor. İspanya’nın Zapatero hükümeti ile geçtiğimiz 2 yıl içerisinde aldığı mesafe tüm üye ülkelerin takdirini kazanmış durumda. Ancak yine de AB’nin üç büyük ekonomisinin küreselleşme ile mücadele edememesi, AB’nin Lizbon Stratejisi’nin başarıya ulaşma şansını zora sokuyor.

Dış Güvenlik Politikası
Bugün AB, bir yandan küreselleşmeden aldığı yaraları sarmaya çalışırken diğer yandan da küresel bir güç olmanın yollarını aramakta. Bunun için en uygun adımları da Ortak Dış ve Güvenlik Politikası aracılığıyla atmayı planlıyor. AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Komiseri Javier Solana’ya göre “Balkanlar, Afrika, Ortadoğu, Irak, Gürcistan ve Moldova’da AB’nin yüklendiği görevler” hesaba katıldığında “AB’nin küresel bir güç olduğu” ortaya çıkmış oluyor. “Avrupa Savaş Birlikleri (Battlegroups) kapsamında AB adına ve AB bayrağı altında hareket edebilme kapasitesi kazandıklarını” belirten Solana, “bu kapasite ile AB Konseyi’ni başlangıçtan beri arzu edildiği gibi barış adına harekete geçebilir kıldıklarını” da ekliyor. Ancak bütün bu girişimlere rağmen AB, küresel güç olma yarışında ABD’nin gerisinde kalmaktan kurtulamıyor. Nitekim Solana, gerçek küresel gücün “ABD ile olan işbirliğinin artırılması” sonucunda gelebileceğini itiraf ediyor.

Küreselleşme yarışında geride kalmamak adına ABD ile işbirliğinin sıkılaştırılmasının, AB vatandaşlarını Avrupa projesinden biraz daha uzaklaştıracağından hiç şüphe yok. AB Konseyi’nde transatlantik ilişkilerden sorumlu bürokrat olan Jim Cloos, gittiği her yerde halktan “ABD ile ilişkileri kesin” çağrısı duymaktan yorgun düştü. Her ne kadar Cloos, “2,5 trilyon dolarlık bir ilişkiyi sona erdiremezsiniz” dese de, AB vatandaşları küreselleşmenin ağır yükünü çekmeyi ve küresel güç olamamayı ABD ile omuz omuza politika üretmeye tercih ediyor.

Cemile Akça ATAÇ (TUSAM, AVRUPA Araştırmaları Masası)

Kaynak: tusam.net/makaleler.asp?id=501&sayfa=3

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği’nin Terörizmle Mücadele Politikaları

Literatürde terörizm kavramının ortak bir tanımına rastlamak mümkün değildir. Terör ve terörizm kavramları çoğu zaman …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan