Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Küreselleşme, Devlet; Kimlik/Farklılık

Uluslararası İlişkiler Kuramını Yeniden Düşünmek

Eleştiri ve özetini yaptığımız kitap Fuat Keyman’ın Küreselleşme, Devlet; Kimlik/Farklılık: Uluslararası İlişkiler Kuramını Yeniden Düşünmek adlı eserinin birinci baskısıdır. Çevirisi Simten Coşar tarafından yapılan ve ALFA Yayınevi’nden çıkan kitap ilk olarak Ekim 2000’de yayımlanmıştır.

Kitap altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm Eleştirel Uluslararası İlişkiler Kuramına Giriş; İkinci Bölüm Küreselleşme Üretim Tarzı ve Düzenlemeden Kimlik/Farklılık Sorunsalına; Üçüncü Bölüm Uluslar arası İlişkiler Kuramı’nda Devleti Sorunlaştırmak: Tarihsel Sosyoloji Adına ve Karşısında; Dördüncü Bölüm Uluslar arası İlişkiler Kuramı’nda Düşünemsellik Sorunu: Rasyonalite, Hegemonya ve Kimlik/Farklılık; Beşinci Bölüm Farklılığa Direnmek: Uluslar arası İlişkiler Kuramı’nda Öteki Sorunu ve Altıncı Bölüm; Uluslar arası İlişkilerde Eleştirel Kurama Doğru başlıklarını içermektedir. Her bölüm kendi içerisinde alt başlıklara ayrılmış ve yoğun bir anlatımla konuları irdelemiştir. Kitap da ağırlıklı olarak küreselleşme, modernite, uluslar arası ilişkiler kuramları ve küresel moderniteyi oluşturan küresel kapitalizm, kimlik, devlet, ötekileştirme süreçleri eleştirel uluslararası ilişkiler yaklaşımı ile ele alınmıştır.

Yazar, Uluslararası İlişkiler kuramının özünün idealizm – realizm gibi kuramlar ışığında dünya siyasetini anlamaya katkıda bulunduğunu iddia etmektedir. İdealizm ve Realizm odaklı başlayan tartışmalar kuramlardaki çeşitliliğin artmasıyla hızlanmıştır. Bu durum kuramlar arası anlaşmazlıkları da artırmıştır. 1980’ler sonrası sorunun gerçekleri yerine hangi soruların sorulmasının meşru ve önemli olduğu üzerinde durulmuştur. Uluslararası siyasetin anlaşılmasında epistemolojik ve ontolojik yaklaşımlardan faydalanılması gerektiği vurgulanmıştır.

Alexander Wendt, uluslararası ilişkilerde kuram ve üst kuram arasındaki uçurumun nasıl kapatılacağı yönündeki sorusu ile uluslar arası ilişkiler yaklaşımlarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu bağlamda başlangıç olarak eleştirel kuramı Althusser sonrası ekonomi politik,tarihsel devlet sosyolojisi, feminizm ve sömürge sonrası eleştirel gibi modern topluma dair söylemleri içerecek bir kuram kurmak gerekir. Habermas ve Gramsci ise eleştirel kuramı oluştururken devlet ve devletlerarası sistemdeki sorunları ele almışlardır. Ancak Habermas ve Gramsci’nin yaklaşımları yetersiz kalmıştır.

Eleştirel kuramın ayırt edici özelliği nesnelliği temin etmek adına bilginin öznesi ile nesnesini ayrıştıran pozitivizm ve realizm gibi epistemolojik prosedürlerin aksine evrensel olarak var olan ve özneye dışsal vuran yerinden edilmiş düşünce biçimini oluşturmamasıdır. Anlam ve amacı yöneldiği özne tarafından tayin edilen ve söz konusu bilginin somutlaştığı ve pratiğe döküldüğü bir dünya anlayışını ifade eder. Eleştirel kuram tarihselliğe açıktır.İçinde bulundukları tarihsel ve uzamsal bağlamlardan kaynaklanan sorunları yeniden kurgularlar. Uluslararası sistemin yapısı ve dinamikleri hakkında birinci düzey kuramlaştırma olarak kurgulanan eleştirel uluslararası ilişkiler sosyal kuramının işleyişinin temeli diyalojik etkileşime dayanan temellerden bağımsız kuramsal çoğulculuktur. Kitap da eleştirel kuram hem epistemolojik hem de ontolojik açıdan değerlendirilmiştir.

Epistemolojik açıdan eleştirel kuram epistemolojinin siyasi öğelerine; iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Temsil eden ile temsil edilen arasında nedensel bir ilişki olduğunu varsayar. Nedensellik bir unsurun diğerini onun temsilcisi olarak yansıtma,imleme ve ifade etme şeklidir.Nedensellik alanındaki işleyişi açısından betimleyici örnek olarak yeni realizm, işlevselcilik, Lenin, Burkhain ve Hilferding’in klasik Marksist kuramlarını ve Wallerstein’in dünya sistemi kuramını verir.
Keyman, epistemolojilerin gerçeklik temsili sundukları müddetçe hiçbir zaman siyasetten bağımsız düşünülemeyeceğini iddia etmektedir. Bu iddiasından hareketle Edward Said’in Şark ile Garp arasındaki ayırımına atıfta bulunarak epistemolojilerin ;

• Kendi söylemsel pratikleri
• Kendilerine ait ( bilimsel yada iktidar yönelimli ) hakikat iddiaları
• Tarihsel yada ontolojik olarak kurgulanan gerçeği kendilerine özgü tasvir etme biçiminde işledikleri çıkarımında bulunmuştur.

Eleştirel kuram epistemolojiyi gerçek hakkında hakikat iddialarının öne sürdüğü söylemsel bir biçim olarak ele alır ve hem özne/nesne ikililiğinden hem de bilgiyi içerisinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel bağlamdaki yerinden edilmiş bir şekilde gören potansiyel olarak özerk epistemolojiden ayırır.

Ontolojik açıdan eleştirel kuram bazı kavramlar üzerinde durmaktadır. Eleştirel kuramlar uluslar arası,bütünsellik,tarihsellik kavramlarını Uluslararası İlişkiler’in küreselleşme,devlet ve hegemonya gibi temel kavramlarının üretilişine dayanarak sorgularlar. Yaklaşımlarını özsel tartışmalar ile ilişkilendirirler. Özsel tartışmalarda ise genel kabul görmüş bir kavramın varlığı kabul edilir. Ancak bu kavramın uygulanışı ve tanımı hakkında genel bir kabul durumu söz konusu olmamaktadır.

Bu bağlamda uluslar arası ilişkiler kuramı uluslar arası kavramını pozitivist bir dille ulusal oluşumların dışında ontolojik varlığa sahip olan nesnel bir gerçeklik olarak kurumsallaştırmıştır. Varlığı anarşi yada dünya sistemi olarak nitelendirilmiştir. Ancak dünya sistemi kuramına John Agnew karşı gelmektedir. Althusser sonrası geliştirilen söylem iç ve dış unsurlar arasındaki ilişkiyi farklı üretim biçimlerinin eklemlenmesi içerisine yerleştirerek tarihselleştirmeye çalışır. Gramscici eleştirel uluslararası ilişkiler kuramında uluslar arası kavramı hegemonya olarak adlandırılan bir uzam içine yerleştirilir ve uluslar arası hegemonik dünya düzeninin kurulma süreci olarak kavramsallaştırılır.Bu süreç toplumsal güçlerle başlar devletlerle devam eder ve tarihsel olarak kurulmuş hegemonik dünya düzeninin anlatısı ile son bulur. Bununla beraber uluslar arası kavramını ontolojiden ayırmak ontolojik varlığını tamamen reddetmek ve kavramı metinsel yada söylemsel kurguya dönüştürmek gerçekleşmektedir.

Eleştirel söylemler uluslararası ilişkiler kuramını modernite söyleminin içine yerleştirir. Modernite içine yerleştirilen uluslararası ilişkilerde öteki kavramı ortaya çıkar. Dolayısıyla uluslararası ilişkiler kuramı öteki ile devam eden bir etkileşim içinde olan bir disiplindir.

Günümüz koşulları ne olursa olsun küreselleşme her nitelendirmenin merkezi konumundadır. Toplumsal olayların gittikçe küreselleşiyor olması toplumun ulus devletle özleşmesini sorunlu hale sokmuş ve bu durum küresel,ulusal ve yerel gibi kavramların arasındaki bağın çok daha ciddiye alınmasına sebep olmuştur. R.Robertson ve F.Lechner moderniteye özgü temaların birçoğunun küreselleşme içinde şiddetlendiğini öne sürerler.

Küreselleşmenin somut görünümleri üretim tarzında önemli değişiklikler meydana getirmiştir.Bunlar;
• Devlet egemenliği ve küresel dünya ekonomisi arasında gittikçe büyüyen uçurumlar
• Zaman – mekan sıkışmışlığının iletişim ve bilgi teknolojileri vasıtasıyla yoğunlaşması
• Batı modernitesinin kendisini geçmişteki sömürgelerinden ayırmakta gittikçe daha fazla başarısız olması ile örtüşen kültürlerin çatışan akımların ortaya çıkışıdır.

Küreselleşme sürecinde en çok tartışılan konuların başında küreselleşme ile modernite arasındaki bağıntı gelmektedir. Keyman’ın bakış açısına göre küreselleşme düşüncesi modernitenin gelişiminde ve yayılmasında yeni bir aşama değildir. Küreselleşme düşüncesinin yeni bir durum ve koşulu oluşturduğu düşüncesi yanlıştır. Robertson’a göre küreselleşmenin dünyanın birleştiği ancak hiçbir şekilde işlevselci bir tarzda bütünleşmediği biçim sorununu belirten bir anlamda anlaşılması gerekir. Yani küreselleşme modern bir durum ve uzamsal ve zamansal olarak bizatihi küresel olagelen modernitenin bir parçası olduğudur. Küreselleşme uluslar arası ilişkilerin gelişiminde modernite sorununu küresellik sorununa dönüştürerek küreselleşme sürecini devlet-toplum kompleksine içkin bir unsur kılan kopuşu ima etmektedir.

Küreselleşme bir yandan evrensellik iddiasını diğer yandan farklılığın kimlik içerisinden çözülmesine karşı farklı özne konumlarından ve farklı mekanlardan çıkan bir direnişi sergiler. David Harvey’in de belirttiği gibi küreselleşme düşüncesi ve somut gösterimlerinin mekanı ve zamanı tecrübe etme şeklimizde bir dönüşüme neden olmasına rağmen hala sermaye birikiminin temel kurallarına gömülüdür ve kurallar tarafından üst bir yapıdan belirlenirler. Küresellik sorunu üretim kategorisini hesaba katmadan tam olarak anlaşılamaz.

Uluslararası İlişkiler kuramı küreselleşme düşüncesini ve neden olduğu soruları göz ardı edemez. Yine de kurama hakim iki dil yani dünya siyasası – dünya sistemi yada Albert Bergesen’in ifadesiyle Hobbescu bir iktidar mücadelesi ve Smithci bir iş bölümü küreselleşme düşüncesiyle ilişkili karmaşıklığı kavramada yetersiz kalmaktadır. Gerek dünya siyasası gerekse dünya sistemi kuramları aynı mantıkla işlerler. Her ikisi de küreselleşmenin dünyayı organik bir bütün olarak ele alındığını ileri sürerler. Bu düşüncenin merkezindeki varsayım ise bütünsellik kavramına dayanır. Bütünsellik kavramı toplum kavramının soyut biçimidir. Herşeyi içeren bütün altındaki diğer sınıfların hepsinin dahil edilmek zorunda olduğu en üst sınıftır.

Küreselleşme yerel ile evrenselin iç içe olduğu farklılığın aynılık içerisinde erimesidir. Dolayısıyla küreselleşme organik bir oluşturucu bütünselliğin ortaya çıkışını ve yeniden üretimini ifade etmektedir. Küreselleşmenin bu şekildeki izahı evrenselleşme sürecindeki çeşitliliğinin açıklanmasında yetersiz kalır. Karl Marx’a ait olan bu düşüncenin temelinde toplumun üretim ilişkileri tarafından oluşturulduğu ve üretim tarzının organik bir bütünsellikten ziyade yapısal bir bütünsellik olduğu anlayışı yatar. Marx’ın argümanı Smithçi toplum anlayışından iki temel noktada kopuşu simgeler. İlk olarak Marx toplumsal ilişkilerin bütününü oluşturan şeyi betimlerken önceliği mübadeleden ziyade üretim kategorisine verir. Bu öncelik toplumsal ilişkilere materyal ve tarihsel bir nitelik vermek için kullanılır.

İkinci kopuş noktası öz ve görünüm arasındaki ayrılıkla ilgilidir. Küreselleşme Marx’ın ekonomi politiği üzerine kurulduğunda organik bir bütünsellik şeklindeki sistemin mantığının bir sonucu olarak değil kendi tarihselliği içerisinde oluşan birliğin tarihsel olarak izahını hesaba katacak şekilde evrensel ile yerel arasındaki eklemlenme tarzını anlamlandırır. Küreselleşmeyi oluşturan modernite ve kapitalizm arasında karşılıklı bir bağıntı vardır ancak birbirlerine indirgenemezler.Küreselleşme fikrinin merkezinde evrensel ile yerel arasındaki eklemlenme sorunu yatmaktadır.Bu sorun Marksist söylemde üretim kategorisine gönderimle ele alınır ve kapitalist üretim tarzının modern toplumda ortaya çıkışı ve yerleşmesine odaklanılır. Bu bağlamdaki anahtar figür Althusser ve pozitivizm ve rasyonalist ampirizmle bağlarını koparabilecek bilimsel Marksist söylem geliştirmek amacıyla Marx’ın oluşturduğu yapısalcı yorumdur.

Althusser mübadeleden ziyade üretime dayalı bir kapitalizm anlayışına sahiptir. Üretim temelli küreselleşme anlayışı için bir temel oluşturduklarından uluslar arası ekonomi politika üzerinde önemli etkisi vardır.

Uluslar arası düzeydeki dengesiz gelişme üçüncü Dünya kavramının üzerine kurulmuştur.Bu bağımlılık evrensel ile yerel arasındaki eklemlenmenin yapısal analizi için bir ayrılma noktası olarak kullanılmıştır.Kapitalizm ile diğerleri arasındaki etkileşim ile eklemlenme modeli kurulur.Bu modelde kapitalizm kendi düzenini kurar ve diğer üretim modellerini ikinci plana iter.Bu da gösteriyor ki eklemlenme kavramı ağırlıklı olarak ekonomik düzeye dayanmaktadır.

Üretim tarzı ve eklemlenme birlik izah etseler de yapısalcılık içerisindeki kullanım ve işleme şekilleri birçok soruna sahiptir. Bu sorunlar kavramın kapitalist gelişmenin birincil etkeni olarak tanımlanmasından kaynaklanır. Düzenleme ekolüne göre insan,ikili toplum anlayışından kurulu bir toplum anlayışına doğru gitmek kuruluş sürecinin nerede ortaya çıktığının açıklamasını gerektirir. Bu bağlamda Lipietz bunun üretim tarzı alanında yada devlet ve sivil toplum ilişkisinde olmadığını;aksine toplumsal olanın kurulduğu belli bir mekanda gerçekleştiğini ileri sürer.

Düzenleme ekolünde uzamsal kapitalist gelişme yada üretim tarzlarının eklemlenme süreci anlayışı temelinde birçok üst-kuramsal kategori kurgulanır. Bu kategoriler vasıtasıyla kapitalist ilişkilerin yapılandırılması açısından ulusal ve toplumsal oluşumlar arasındaki farkların ve kendilerine özgü niteliklerin keşfedilebileceği ileri sürülür. Bunlar birikim rejimi ve düzenleme tarzı kategorileridir. Düzenleme ekolü içsel ve dışsal unsurlar arasındaki diyalektik etkileşim süreci içerisindeki iç mücadelelere öncelik verir. Devleti birincil etken olarak değil içerisinde sınıf mücadelesinin uzlaşmalarla çözüldüğü temel düzenleyici düzenek olarak alır.İkincisi her ne kadar gerek tarihsel yapısalcılık gerekse düzenleme ekolü ulusal toplumsal oluşumların özgüllüğünü kabul etseler de birincisinin aksine ikincisi iç belirleyicileri ve mekansal kümelenmeleri özgüllük terimini tanımlamak için birincil kriter olarak alır.

Sonuç olarak küreselleşmeden çeşitlilik içinde birliğin kurulması olarak bahsetmek farklılığın dünya ölçeğindeki dengesiz ve eşitsiz gelişmenin söylemsel oluşumu olarak kimlik içerisinde eritilmesinden bahsetmektir. Dolayısıyla modernite,devlet ve üretimin zaman ve uzamda karşılıklı etkileşimlerinin kurulmasını açıklamak için küreselleşme ideasının kimlik-farklılık sorunsalına oturtulması gerektiği ileri sürülebilir.

Keyman, küreselleşmeden sonra devlet kavramının da gerek Uluslararası İlişkilerin gerekse eleştirel kuramın en sorunlu kavramlarından biri olduğunu öne sürer. Devlet kavramı her zaman için uluslararası sistemin işleyişini, yapısını ve temel niteliklerini anlamak için anahtar kelime olarak kabul edilmiştir. Realist paradigma önsel olarak uluslararası sistemin ulus-devlet yada ulus devletler olmadan var olmayacağını savunur. Böyle bir varsayım uluslararası ilişkiler çalışmalarında temel analiz birimi olarak devleti öngörür ve ulus devletin bütünlüğünü, devlet sisteminin aynı zamanda gelişmesini vurgular.

Uluslararası kuramı,devleti kuramsal araştırmanın nesnesi almak yerine ontolojik ve gözlemlenebilir kurumsal bir varlık olarak ele almıştır. Böylelikle devlet kavramı ulus,erk,egemenlik kavramları ile özdeş bir şekilde kullanılmıştır. Buna göre devlet karar alan bir özne, dışsal bir nesne, kuramlaştırılmış bir gerçek ve tarih dışı bir varlık olarak görülür.Bu bakımdan devletin kurumsallaştırılmasına gerek yoktur çünkü ne olduğu bellidir. Devletin yapısı ile ilişkili olarak devletin potansiyel olarak özerk, kendine ait bir yaşama ve tarihe sahip kurumsal bir amil şeklinde anlaşılması gerektiği ileri sürülür. Bir diğer yaklaşıma göre devlet merkezci kuram, devlet kuramının jeopolitik üzerinde yoğunlaşması gerektiğini savunur.Realizm ile devlet merkezci model de bu noktada birleşmektedir. Devlet merkezci model uluslar arası ilişkiler kuramında devlet sorunu için sadece kısmi bir çözüm sunar. Bu da modelin kullanılması ile uluslar arası ilişkiler kuramının açmazının bertaraf edilebileceği iddiasını zayıflatır.

Devlet merkezci modele yönelik olarak Fred Halliday, uluslararası ilişkiler kuramının hiçbir zaman devleti kavramsallaştırmaya çalışmadığını ve devletin ulusal alansal bir bütünlük olarak tanımlanmasının ötesine geçmek için çabalamadığının bir sonucu olarak çıkmaza girdiğini ifade eder. Halliday, devleti bir dizi baskıcı ve idari kurum olarak ve uluslar arası ilişkilerin tarihsel karmaşıklığına gönderimle kavramsallaştırmanın,uluslar arası sisteme katılım devletleri neden güçlendirir yada neden zayıflatır gibi sorular sorulabilmesini sağladığını iddia etmektedir. Bu iddiasının temeli 3 şeye dayanır. Bunlardan birincisi devlet ve toplum arasındaki ayrımdır. Burada devletin baskıcı ve idari aygıtlar bütününü oluşturduğu ve toplumsal grupların devlete ulaşmasının bu grupların gücüne,servetine ve siyasal becerilerine bağlı olarak değiştiği ileri sürülür.

İkinci olarak devlet ve hükümet arasında yapılan ayrımdır. Üçüncüsü devlet ile ulus arasındaki ayrımdır. Halliday’ın geliştirdiği modern devlet anlayışı için temel olan dört araştırma aracı vardır.Bunlar;

• Devletin kökeni
• Örgütlenmenin şekillendirmedeki önemi
• Devletlerin toplumları nasıl oluşturduğu
• Devletin iç kompozisyonu ve toplumla ilişkisi açısından merkezi olan kapasitesidir.

Mann ise devletin erki sahiplenmesinin üç yolu olduğunu ileri sürer.Bunlar devletin zorunluluğu,işlevlerin çeşitliliği ve alansal merkezilik olarak tanımlanır. Bunların hepsi devletin özerk erkini açıklar. Devlet bu araçlarla sivil toplum karşısında bağımsızlık kazanır ve erk istenci ile hareket eder.

Kitap da, Uluslararası İlişkiler disiplininin de temel dinamiklerinden olan ulus devlet üzerinde durulmuştur. Bilhassa Giddens’ın ulus devlet düşüncesine yer verilmiş. Anthony Giddens’a göre ulus devletin ortaya çıkışına dair özellikler şunlardır:
• Merkezileşmiş hukuki düzen
• Merkezileşmiş bir idare
• Rasyonel bir mali sistem ile eklemlenmiş ve merkezi olarak örgütlenmiş bir vergi sistemi
• Uluslar arası bir devlet sisteminde ve dış askeri kuvvetin iç denetimden ayrılmasında görünürlük kazanan askeri örgütlenmedeki belli başlı gelişmeler
• Ulus devletle birlikte modern ulusun ortaya çıkması
• İletişim,enformasyon ve gözetim imkanlarının gelişmesi
• Disipliner toplum vasıtasıyla iç pasifleştirme
• Çoğulcu bir poliarşi ve ulus devletteki artan gözetim ve genel çıkarın ideolojisinin karşılığı olarak vatandaşlık hakları anlamında demokrasinin gelişmesidir.

Ulus devletin oluşumuyla beraber son yıllarda siyaset sosyolojisi alanında devlet ve sivil toplum ayrımının tekrardan canlandırıldığı gerçeği göz önüne alındığında devlet merkezci modelin devleti ayrık ve bağımsız bir uzam olarak belirlemesi önemli görülmektedir. Bu toplumların tarihsel olarak idealleştirilmesi anlamında işlev görür. Yani bağımsız uzamsal bir örgüt olarak hareket ederek kendi tarihini oluşturur. Ayrıca Keyman devlet eyleminin iki boyutu olduğunu vurgular. Bunlardan birincisi uluslar arası ilişkilerin modern ulus devletin oluşum sürecinin bir parçası olmasıdır. İkincisi ise ulus devlete özgüllüğünü uluslar arası boyutun vermesidir.

Uluslar arası İlişkiler kuramının çok paradigmalı yeniden yapılandırılmasına alternatif olarak ortaya çıkan eleştirel dönüş birbirleriyle bağıntılı üç konumla işleyen düşünümsel bir uluslar arası ilişkiler kavrayışı sağlamaktadır. Tekrar moderniteye dönersek modernite,uluslar arası ilişkiler kuramının uzamsal, zamansal ve söylemsel bağlamını oluşturmaktadır. Uluslararası İlişkiler kuramının uzlaşma ve bütünleşme özlemini taşırken parçalamış olarak kalmaya mahkum bir dünyanın süren trajedileri üzerine bir söylem olarak kurulmasına neden olan kimlik-farklılık, benlik-öteki, içerisi-dışarısı, tarih-durumsallık ve içtenlik-aşkınlık gibi birçok karşıtlıklar taşıyan evrensellik ve nesnellik iddialarını sorgulamak için gerçekliğin nesnelci tasvirinden özne/nesne ikiliğinden ve epistemolojik prosedürlere verilen potansiyel olarak özne konumu terk etmek gereğidir.

Eleştirel dönüş uluslararası ilişkiler kuramının toplumsal gerçekliğin düşünümsel olmayan ve analitik tasvirlerinin eleştirel bir incelemesiyle ilgili olan söylemlere açıldığı noktadadır.Bu dönüş tarihsel ve söylemsel kurulma yollarına odaklanır. Burada öne sürülen insanın ve tarihin yapılışında önemli bir rol oynadıklarıdır. Amprik ve analitik bilimlerin tersine eleştirel dönüş bilgi ve bu bilginin içerisinde üretildiği toplumsal bağlamı ilişkilendirirken dönüşümsel ve eleştirel olan düşünme tarzını savunur. Eleştirel dönüş argümanlarını modern toplum ve modernite eleştirileri üzerinde kurduğu ve öznelerarası alışverişe odaklanarak mevcut düzeni açıklamaya ve değiştirmeye çalıştığı ölçüde epistemolojinin yanında siyasal bir görünüm kazanmaktadır.

Uluslararası İlişkiler kuramı eleştirel kuram ve iletişimsel rasyonalite ile yeniden kurulmaktadır. Bu bağlamda Jürgen Habermas moderniteden yola çıkarak moderniteyi tamamlanmamış bir proje olarak nitelendirir. Amacı ise bu projeyi eleştirel bir kuram aracılığıyla tamamlamaktır. Modernitenin ilerleme ve özgürleşme amacına dayandığını ileri sürer. Ancak bu proje özgürleşmeyi dikkate almadan ilerlemeyi gerçekleştirmiştir. Sonuç olarak da rasyonalite olarak kavramsallaştırılmış ve öznelliğin teknik oluşumuna yol açmıştır. Maalesef özgürlük vaadi yerine getirilmemiştir. Epistemolojik düzeyde Habermas’ın amacı araçsal aklın modernist bilgi üretim tarzını nasıl hakimiyeti altına almasını incelemek ve açıklamaktır.

Eleştirel kuramın sıkıntılı kavramlarından biri de hegemonyadır. Kitap da hegemonya kavramını açıklarken Gramsci’nin Eleştirel Kuramı’ndan yararlanılmıştır. Terimsel olarak hegemonia kelimesinden türemiştir.Bir sistem içindeki bir elemanın diğerlerinden üstün ve baskın olduğu anlamına gelmektedir.

Realist hegemonya kavramının merkezinde ulus devletin hegemon olarak ortaya çıkması ve uluslar arası sistemdeki hakimiyetinin yerleşmesi sistemin istikrarının ön koşuludur. Hegemonya dünya düzeninin yeniden üretimini sadece kısmi olarak açıklamaktadır. Gramsci’nin eserlerinde baskın sınıfın boyun eğenlerin izniyle gücü kazanması olarak bahsedilmiştir. Zoraki bir yönetim olmayan hegemonya daha çok burjuvazi değerlerine göre işleyen kültürel ve ideolojik bir metot olarak anlaşılmaktadır.Hegemonya kavramının Uluslararası İlişkiler kuramında 3 ayrı sorunun cevabında kullanılabilmektedir. Birincisi; temel üstyapı metaforundan kaynaklanan ekonomik imdirgemecilik problemini çözmek için kullanılabilir. Hegemonya yapı ve üstyapı arasındaki karışıklığın belli bir zaman ve uzam da yapının üstyapı karşısında yada üstyapının yapı karşısında öncelik vermeden nasıl kurulabileceğinin göstermektedir.

İkinci olarak aynı şekilde siyasal indirgemecilik sorununun üstesinden gelmeye yardımcı olur. Devletin sivil toplumdan devletlerarası sistemin uluslar arası ekonomi politikten ayrıştırılmasını gerektirmeden devletin ve devletlerarası sistemin özgüllüğünün kabul edilmesine izin verir. Son olarak üçüncüsü de yeni realizm ve dünya sistemi kuramının aksine hegemonya kavramı tarihsel doğası ile bütünsellik kavramının şeyleştirilmesini gerektirmeden yapıların sınırlayıcı ve kısıtlayıcı boyutlarının öneminin kabul edilmesine kapı açmaktadır.

Zamanla Gramsci’nin Uluslararası İlişkiler kuramına yönelik eleştiriler hız kazandı.Ve bu noktada uluslar arası ilişkiler kuramını modernite karşısında postmodernite tartışmasına dönüştürdü. Modernite karşısında postmodernite tartışmasının bütün akademik alanlarda ve kültürel üretimde oldukça fazla etkiye sahip olduğu açıktır. Postmodern Uluslararası İlişkiler söylemi hem söylemselliği hem de metinselliği yapısalcılık sonrası yaklaşımın önemini göstermek için kullanılan soykütüksel bir metodu ve yapı sökümü kapsamaktadır. Yapı söküm denilen bilginin doğasını ve üretimini incelemektedir. Patterson’a göre postmodernizm 3 farklı alanda kullanılmaktadır. Öncelikle postmodernizm sermaye birikiminin hali hazırda tamamen uluslararasılaştırılmış olduğu geç-kapitalizmin kültürel karşılığıdır. İkinci olarak bilginin emeğin yerine geçtiği ve üretim sürecinin yeni temel özelliğini oluşturduğu sanayi sonrası toplumun kültürel karşılığıdır. Son olarak da bugünkü kültürel üretimin aldığı biçim olarak ifadelendirilebilir.

Dönelmemeyi aşan ve herhangi bir özgül siyasi – ekonomik belirleyici tarafından şekillendirilmeyen estetik ve felsefi bir söylem olarak anlaşılabilir. Farklılığı ve kimliğin çoklu kuruluşunu kabul ederek modernitenin büyük üst anlatılarının meşruiyetini tehdit eden şüpheci ve nafile bir tutuma tekabül etmektedir.

Muhalif düşünce açısından modernite rejiminin belirli amillerin ve güvenlik yada üretim gibi belirli pratiklerin diğerleri karşısında ayrıcalıklı kılınma şeklini belirleyen söylemsel ve tarihsel olarak kurulmuş birleşik bir sisteme tekabül ettiği de söylenebilir.

Uluslar arası İlişkiler kuramında sorunlu kavramlardan bir diğeri de Öteki’dir. Öteki sorunun temel çelişkisi uluslar arası ilişkiler kuramının güçlü bir Batılı ve rasyonalist ve evrenselci konumundan üretildiği müddetçe Öteki’nin kendisini Batı evrenselciliğinde bağımsız olarak sunabileceği alanda daralmasıdır. Keyman, sosyolojik ve antropolojik söylemlerdeki farklı Öteki kavramsallaştırmalarını sınıflandırmanın Öteki’ye dair genel yaklaşımı açıklamak açısından yaralı olacağını vurgulamış ve dört farklı sınıflandırmadan bahsetmiştir.

1. Ampirik/Kültürel Bir Nesne Olarak Öteki: Öteki kanıt toplanması vasıtasıyla açıklanabilecek bir nesne olarak görülür. Amacı; hakkında sözde nesnel ve gerçeklere dayanan bilgi sağlayarak Öteki’yi açıklamaktır.
2. Varlık Olarak Öteki: Modern benliğin , benliğin oluşturulmasına yardımcı olan görünmeyene gönderimde bulunur.
3. Söylemsel Bir Kurgu Olarak Öteki:Öteki kavramı çeşitli söylemler ve kurumlar tarafından kurulan bir bilgi nesnesini oluşturur.
4. Farklılık Olarak Öteki: Modernitenin kültürel özselciliğinin temeli olarak çözecek şekilde benlik ve Öteki’nin ilişkisel karakteri vurgulanır. Sömürge ile sömürgeci arasındaki karşılıklı bağımlılığın eleştirel bir şekilde incelenmesine olanak tanır ve odağı kimlik/farklılık eksenine taşır.

Yukarıdaki sınıflandırmada Öteki kavramlarının sosyolojik ve antropolojik söylemlerdeki iki rakip kültür paradigmasında yerleşik oldukları ya da bu paradigmaların içinden çıktıkları söylenebilir. İlk paradigma antropolojik olarak adlandırılır. Rolan Robertson’un ifadesiyle “Gemeinschaft-Gesellscheft” sorunsalından kaynaklanır ve kültürü ayrı ayrı öznelerin belirli bir tarihsel dönemde birbirleriyle etkileşimlerinde kullandıkları ortak değerler ve anlamlar olarak görmektedir.

İkinci paradigma Yapısalcı/yapısalcılık Sonrası Paradigma’dır.Bu paradigma kültürü bir var olma durumundan ziyade pratik olarak görmektedir. Kültür anlamların ve değerlerin verili bir mekan dahilinde inşa edilip değiş tokuş ettikleri ideolojik ve söylemsel bir pratiğe işaret eder.

Avrupa merkezcilik bakış açısıyla sömürge sonrası eleştirinin kimlik ve farklılık sorunsalını 3 şekilde genişlettiği görülmektedir. İlkin Postmodern uluslararası ilişkiler söylemi farklılığın tanınması için küresel modernitenin kültürel özselciliğine karşı çıkmak gerektiğini öne sürmektedir. İkinci olarak sömürge sonrası eleştiri hümanizm eleştirisinin, postmodernizm örneğinin aksine öznenin ölümünün ilanına yol açması gerektiğini göstermektedir. Son olarak sömürge sonrası eleştirel aynılığın özselcilikten arındırılmasını ve farklılık anlayışının ırk, cinsiyet, etnisite ve sınıf arasındaki kesişme noktasını öteki’yi farklılık olarak kuramlaştırmanın merkezine yerleştirmesi gereğinin vurgulamaktadır.

Sonuç olarak Soğuk Savaş sonrası uluslar arası sistemde oluşan belirsizlik durumu ve siyasal,ekonomik,kültürel dönüşümler iki noktayı belirgin olarak ortaya çıkarmaktadır. Birincisi Uluslararası İlişkileri devletlerarası ilişkilere indirgeyen Realist Uluslararası İlişkiler kuramının sistemin işleyiş mekanizmalarını açıklamadaki yetersizliği alternatif bir kuramın oluşturulmasını gerekli kılmıştır. İkincisi ise Realizmin devleti ayrıcalıklı aktör konumuna getirip yaklaştığı uluslar arası sorunlar karmaşık ve çok boyutlu yapıları içinde çok farklı çözüm yollarını gerektirmektedir. Uluslararası İlişkilerin bu karmaşık yapısının anlaşılmasında ve yeni demokratik bir dünya düzeni kurulmasına rehberlik edecek kuramlardan biri eleştirel kuram olmuştur.

Yazar: F. Şura Bahsi

Dipnotlar
[1]Barry Smart,Postmodernity,London and New York:Routledge,1993
[2]David Harvey,The Condition of Postmodernity:An Enquiry Into The Origins of Cultural Change Cambridge MA:Blackwell,1990
[3]Bob Jessop, “ Review of the N

Kaynakça
Eralp Atilla,Devlet,Sistem,Kimlik,İletişim Yayınları,İstanbul,2003
Keyman Fuat,Küreselleşme,Devlet,Kimlik/Farklılık:Uluslar arası İlişkiler Kuramını Yeniden Düşünmek,Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd.Şti.,İstanbul,2000

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Michael T. Klare: Kaynak Savaşları Kitabı Üzerine

Kitabın Adı: Kaynak Savaşları: Küresel Çatışmanın Yeni Alanları Kitabın Yazarı: Michael T. Klare Yayıncı Kuruluş: …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret