Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Küreselleşme Nedir?

Küreselleşme kelimesi 1990’lı yıllardan başlayarak ekonomi ve siyaset jargonunda sık sık boy göstermeye başladı. Sovyet Blokunun dağılması, bloktan kopan Doğu Avrupa ülkelerinin hızla Batı kapitalizmine entegre olması, bizzat Sovyetler Birliğinin Yeltsin döneminde Batı’nın güdümüne girer gibi görünmesiyle küreselleşme kavramı daha sık ve daha yüksek perdeden seslendirilir oldu. Ne var ki gittikçe hayatın her alanındaki değişimleri açıklamak için kullanılan bir sihirli kelimeye dönüşen bu kavramın net, bilimsel bir tanımına hiç bir yerde rastlanmıyordu.

Kavram en genel ve basit anlamda bütün dünyanın gittikçe birbirine yakınlaşması, bütünleşmesi ve benzeşmesi sürecini tanımlıyordu. Ancak böyle tanımlandığında bu kavramı 1990’ların bir yeniliği olarak ortaya koymak mümkün değildi; çünkü dünyanın dört bir yanındaki farklı dil ve kültürlere sahip insan toplumlarının birbirleriyle ilişki kurarak kültür alışverişinde bulunmaları, böylece birbirlerine benzemeleri tarih öncesinden beri devam eden bir süreç. Bu tanımı daraltıp, bir bölgede ortaya çıkan bir ekonomik ve toplumsal sistemin dünya geneline yayılması, dünyanın geri kalanındaki ekonomik-toplumsal yapıları dönüştürmesi olarak ele alırsak, bu sürecin de Batı kapitalizmi tarafından son iki yüzyılda çok büyük ölçüde tamamlandığını görürüz.

Küreselleşme sürecinin önemli bir boyutu olan, bazı yorumlara göre de lokomotifi olarak görülen teknolojik yenilikler cephesine bakarsak, 1990’larda ortaya çıkan internet, cep telefonu ve ikisinin bileşimi olan ürünlerin dünya çapındaki iletişimde yarattığı dönüşümün 19. yüzyılın ikinci yarısında önce telgrafın, sonra da telefonun kullanıma girmesinin yarattığı iletişim devriminin yanında önemsiz kaldığı da ortadadır. Demek ki dünyanın bütünleşmesi, benzeşmesi anlamında 1990’ları bir dönüm noktası, yeni bir çağın başlangıcı ilân etmek için sağlam bir gerekçe görünmüyor. O halde bu “Hızla küreselleşiyoruz” kampanyası neden ve nereden kaynaklandı?

Kampanyanın temel kaynağı başta ABD olmak üzere gelişmiş dünya ekonomilerindeki tıkanmadır. II. Dünya Savaşı sonrasında, 1970’lerin ortalarına kadar Batı dünyası ABD öncülüğünde tarihte eşi görülmemiş uzunlukta bir ekonomik refah ve zenginleşme dönemi yaşamıştır. Bugünün dünyasından bakınca inanması güç ama, 1948-1973 döneminde gelişmiş dünyanın ortalama yıllık büyüme hızı % 5 düzeyindeydi. Burada ayrıntısına girmeyeceğimiz, sistemin kendi iç dinamiğinden kaynaklanan, dış etkenlere bağlı olmayan sebeplerden ötürü bu büyüme dalgası 1970’lerin ilk yarısında sona erdi. Düşük büyüme hızı kapitalist ekonominin lokomotifi olan sermayenin kârlılığında ciddî düşüşlere, sermayenin dolaşımında tıkanmalara yol açtı. Buna karşı sermayenin ilk tepkisi yurt içinde oldu. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher önderliğinde sosyal devlete savaş açıldı, sendikalar etkisizleştirildi, ücretler ve sosyal amaçlı kamu harcamaları geriletilirken gelir vergileri düşürüldü, kâr marjları sabit olan kamu tekelleri özelleştirildi. Bütün bunların sonucunda sistemde üretilen ekonomik artığın, yani katma değer toplamının emek-sermaye arasındaki bölüşümü sermaye lehine değiştirildi. Böylece kâr oranlarındaki düşüş kısmen telâfi edilmiş oldu. Ancak gerileyen ücretlerle halkın alım gücü, dolayısıyla toplam katma değer düştüğü için bölüşüm dengesini daha fazla sermaye lehine değiştirmek ekonomik durgunluğa yol açacağından bir süre sonra bu operasyonun sınırına ulaşıldı. Gelinen nokta sermayenin yeniden değerlenmesini rahatlatmaya yetmemişti. Bunun üzerine Batı sermayesi gözünü dünyanın geri kalanına dikti. Savaş sonrası dönemde Batı’da büyüme yüksek olduğu için bazı yoksul ülkelerin kalkınma çabalarına, ithal ikamesiyle sanayileşmelerine, yerli sermaye birikimi oluşturmalarına Batı fazla ses çıkarmamış, hatta kimi zaman kredilerle bu süreci desteklemiş, bu ülkelere yatırım malı satmayı kâr saymış, bir anlamda uluslararası Keynesçilik yapmıştı. Tabiî bunun bir sebebi de savaş sonrası dönemde Sovyet sisteminin geniş bir coğrafyaya yayılması, yoksul dünyada sosyalist hareketlerin güç kazanmasıydı. Fakat şimdi merkezde işler kötü gidiyordu. Elde birikmiş olan muazzam sermaye stokunu değerlendirmek imkânsız hale gelmeye başlamıştı. Bu sermaye birikimi artık ürüne, katma değere dönüşecek kanallara akıtılamazsa er geç sistem 1929 benzeri bir aşırı birikim kriziyle sarsılacaktı. Dolayısıyla Batı sermayesinin acilen dünyanın geri kalanındaki sermayeyi değerlendirecek üretim süreçlerine el koyması, en azından buralarda üretilen katma değere ortak olması gerekiyordu. İşte bu şartlar altında Batı’nın dünyanın geri kalanına yönelik neoliberal küreselleşme dayatması başladı.

Gelişmekte olan ülkelere Batı sermayesinin istediği gibi girebilmesi için önce sermaye kontrolünün kaldırılması istendi. Ardından bu ülkelerde menkul kıymet borsalarının kurulması ya da geliştirilmesi gündeme geldi. Bu amaçla KİT’lerin özelleştirilmesi ve borsada halka arz edilmesi, devletin bütçe finansmanında borçlanmaya ağırlık vermesi ve bunu da borç senedi ihracıyla piyasalardan yapması gerekiyordu. Dünya Bankası ve IMF 1980’lerden itibaren bu reçeteyi gelişmekte olan ülkelere pazarlamaya başladılar. Hatırlanacak olursa o dönemde Türkiye’deki Özal hükümetleri IMF ve Dünya Bankasının iyi bir öğrencisi olarak bu reçeteyi adım adım uyguladı. Önce 1985’te İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kuruldu, 1989’da 32 sayılı kararla bütün sermaye kontrolleri kaldırıldı ve yine aynı yıl vergi oranları düşürülerek bütçe açığı iç borçlanmayla finanse edilmeye başlandı. KİT’ler öncülüğünde planlı kalkınmaya son verilerek özelleştirme programıyla kamu ekonomisini tasfiye süreci başlatıldı. Devlet öncülüğünde karma ekonomi ve planlı kalkınma anlayışıyla örgütlenmiş, bu sayede 1960’larda ve 1970’lerde çok başarılı bir kalkınma hamlesi gerçekleştirmiş olan ekonomik yapıya aşağılama amaçlı olarak “son komünist devlet” adı takıldı.

Bu hareketin dünya çapında mesafe katetmesine paralel olarak, yapılanların “dünyayla bütünleşmek” anlamına geldiği söylemiyle küreselleşme ideolojisi de oluşturulmaya başlandı. Ancak dünya çapındaki finansal entegrasyon ve neoliberal politikaların yaygınlaşması sürecinin “küreselleşme” adı altında vaftiz edilmesinde 1989’dan itibaren Sovyet Blokunun çatırdaması bir dönüm noktası oldu. Doğu Avrupa’daki kapitalizm dışında bir dünya kurma gayretlerinin 70 küsur yıl sonunda iflâsı başta ABD olmak üzere Batı’ya kapitalizmin ve Batı değerlerinin evrenselliğini ilân etme fırsatı verdi. Sovyet sisteminin varlığı şimdiye kadar Batı’nın gelişmekte olan dünyaya hâkim olmak için yürüttüğü siyasî, askerî ve ekonomik baskıyı sınırlıyordu. Bu sınırlamanın ortadan kalkmasıyla Batı dünyanın geri kalanına mutlak şekilde tahakküm etme niyetini bütün çıplaklığı ve fütursuzluğuyla açığa vurdu. Bu atmosfer içerisinde küreselleşme söylemi, hatta ideolojisi nihaî şeklini buldu.

Bu ideolojiye göre bütün dünya artık küresel bir köydü. Bu köyde herkes Coca Cola içip McDonalds hamburgeri yerken neoliberal ekonomi politikaları uygulayacak, ülkesini sonuna kadar Batı sermayesine açacak, sosyal devlet, kalkınma, devletçilik, korumacılık gibi modası geçmiş kavramları terk ederek kalkınmayı ülkeye gelecek Batı sermayesinden bekleyecek, ayrıca bu sermayeye ülkenin sabit sermaye yatırımlarından istenenleri özelleştirme adı altında devretmeye hazır olacaktı. Siyasî planda ise büyük köyün küçük ülkeleri Batı’nın insan haklarını, etnik ve dinî azınlıkları koruma, veya demokrasiyi derinleştirme amacıyla içişlerine karışmalarını kabul edecekler, hatta bunu memnuniyetle karşılayacaklardı. Çünkü bilgisayar, internet ve cep telefonu çağında dünya hızla küreselleşiyordu ve ayrıca Batı kapitalizmi Sovyet sistemini yenmişti!
Bu özete bir karikatür gözüyle bakmamak gerekir, çünkü ABD patentli küreselleşme ideolojisinin bundan daha tutarlı, daha bilimsel bir açıklamasını bulmak mümkün değildir. Bu açıklamalardan şu sonuçları çıkarabiliriz:

Küreselleşme herhangi bir objektif ve kaçınılmaz tarihî sürecin adı değildir. Bu nitelikte bir süreç olan teknolojik gelişme, özellikle iletişim teknolojisindeki gelişme, küreselleşme söylemi içerisinde sadece Batı’nın küreselleşme hedefi için bir gerekçe olarak yer almaktadır.

Küreselleşmecilerin asıl kastettiği dünyanın geri kalanının ekonomik ve siyasî olarak Batı’nın denetimine girmesidir. Yoksa bunların Nepal’de her eve internet bağlatmak gibi bir hedefleri yoktur. Demek ki küreselleşme Batılı güçlerin iradelerinden bağımsız, objektif bir süreç olmayıp Batı’nın bilinçli bir hedefidir. Buna tek kutuplu dünyada Batı emperyalizminin yeni adı da diyebiliriz. Bu hedefin ağırlık noktası ise neoliberal politikalarla bütün dünyanın ekonomik kaynaklarının, sabit sermaye stokunun, menkul kıymetlerinin Batı sermayesine açılması, onun denetimine girmesidir. Batı’nın bu hedefe kilitlenmesinin sebebi ise 20 küsur yıldır Batı ekonomilerinin durgunluk eşiğinde yaşamaları, canlı bir büyüme ve sermaye birikimi temposuna bir türlü ulaşamamalarıdır. 1990’larda bu hedefin dayatılmasındaki cüretkârlık dozunun yükselmesi ise dünyadaki iki kutuplu askerî dengenin ortadan kalkmış olmasından kaynaklanmıştır. Kurulduğu 1944 yılından 1980’lere kadar uluslararası ödemeler dengesi sorunlarını çözmekle uğraşan IMF de bu yeni döneme uyarlanarak dünyanın geri kalanında Batı’nın küreselleşme hareketinin bekçi köpekliğini yapmakla görevlendirilmiştir. Küreselleşmecilik ise Batı’nın bütün dünya ekonomisine hâkim olma, buna bağlı olarak mecburen yine dünyanın geri kalanını siyasî olarak da kendine bağımlı kılma hedefini dünyanın geri kalanına benimsetmek, haklı göstermek için ürettiği bir ideolojidir.

Görüldüğü gibi anlatılanların hiç biri Türkiye’ye hiç bir şekilde yabancı değil, bilâkis çok tanıdıktır. Çünkü gerek ekonomisinin belli bir boyuta erişmiş olması, dinamizmi, doğal kaynaklarının zenginliği, gerekse jeopolitik, siyasî ve askerî önemi sebebiyle Türkiye Batı’nın küresel saldırısının baş hedeflerinden biridir. Bu yüzden Türkiye Arjantin’le beraber Batı’nın ekonomik küreselleşme reçetesinin en büyük sadakatle uygulandığı iki yarı-sanayileşmiş ülkeden biridir. Türkiye’nin Kıbrıs, Ege, Irak’ın kuzeyi gibi kendi güvenliğini doğrudan doğruya ilgilendiren konularda kendi hak ve çıkarlarına sahip çıkmasına karşı yurt içinde büyük sermaye ve medyanın bir bölümünden ve bazı sivil toplum kuruluşlarından şiddetli itirazların yükselmesi, bunların bu konularda AB ve ABD ağzıyla konuşmaları (1970’lerde, hatta 1980’lerde böyle bir durum tasavvur dahi edilemezdi) Batı’nın küreselleşme programının Türkiye’de siyasî cephede de önemli bir başarı elde ettiğini ortaya koymaktadır.

Yazar: Selim SOMÇAĞ

Kaynak: Cumhuriyet Strateji, 14 Şubat 2005

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Büyük Küresel Isınma Sahtekârlığı

Al Gore’un Uygunsuz Gerçek filmi bir benzerine –şuan internette milyonlarca insan tarafından gözden geçirilmiş olan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret