Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Küreselleşmenin “Sözde” Demokrasisine İtaatsizlik…

Devrime Dönüşebilecek Bir Nüve: Katılımcı Demokrasi
Karl Marx, Komünist Manifesto’da Avrupa’da dolaşan bir hayaletten söz etmişti: Komünizm hayaleti, 1800 lü yılların ortalarında… Gelişen kapitalist sistemin ya da burjuva modernitesinin kendi üretim ilişkileri içinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı devasa bir kitleyi, işçi sınıfını, toplumsal yaşamın değiştiricisi ve dönüştürücüsü olarak , gelecek toplum yapısını kuracak bir sınıf olarak tarih sahnesinde yer almasını ve tarihsel-toplumsal değişim süreci içinde tarihsel bir zorunluluk olarak bu sınıfın burjuva düzenini alaşağı edeceğini ve sömürü ilişkilerinin olmayacağı bir sistemi kuracaklarını ve bu sisteminde “komünizm” olacağını teorik bir çerçevede tartışıyordu.

Bu düşünceler süreç içinde özellikle Avrupa’da sınıf hareketlerinin örgütlenmesi ve pratiği içinde etki yaratıyor ve tarih sahnesine güçlü bir sınıf hareketinin çıkmasının felsefi, ideolojik ve politik arka planını oluşturuyordu.

1850-1920 yılları Avrupa’nın devrimsel çalkantılarla alt-üst olduğu yıllar oldu… Pek çok ülkede bu düşünceler etrafında örgütlenmiş işçi sınıfı ayaklanmaları gerçekten burjuva düzenlerinin korkulu rüyaları haline geldi. Fransa, İngiltere, Almanya, Avusturya ve Rusya… İşçi sınıfının başını çektiği iktidar mücadeleleri kısa-uzun süreli etkileriyle aynı zamanda bu tarihsel dönemin toplumsal ve siyasal yeniden şekillenmesini beraberinde getiriyor ve siyasal rejimlerin demokratik bir içerik kazanmasına ve bu içeriğin giderek pekişmesine önayak oluyordu. Ama işçi sınıfının kendi ekonomik ve toplumsal yapısını oluşturması , pek çok başarısız kalkışmadan sonra, nesnel ve öznel koşulların oluştuğu 1917 Rusya’sın da vücut buluyor ve ilk işçi sınıfı iktidarı tarih sahnesinde yerini alıyordu.

Avrupa’da giderek şekillenmeye başlayan dar temsili demokrasinin karşısında, işçi sınıfının öncülüğünde bir başka demokrasi biçimi, sermayenin ve burjuva düzeninin gerçekten de korkulu rüyası, ama bir o kadar da sahici, Sovyetler temelinde örgütlenen ve değişik düzeylerde doğrudan katılımı ve temsiliyeti ifade eden bir siyasal sistem, proleterya demokrasisi boy veriyordu.

Burada konumuz açısından, kapitalist ülkeler ile devrimini gerçekleştiren ülkelerde ortaya çıkan demokrasi biçimlerini karşılaştırmalı bir tarzda ele almak sorunun detaylı kavranması açısından gerçekten anlamlı olurdu, ama yazının kapsamını oldukça aşan bir çaba gerektirdiğinden ve konunun kitabın içeriğine uygun olarak ele alınmasını dağıtabileceği çekincesi içinde bu çaba dışarıda bırakılmıştır.

1918 den 1945 li yıllar arasında insanlık tarihi iki dünya savaşı gördü…Kapitalizmin dünya ölçeğinde kendini yeniden yapılandırdığı rekabet ve paylaşımın milyonlarca insanın ölümüne neden olduğu, işçi demokrasisinin boğulmaya çalışıldığı ve yaratılmış değerlerin ortadan kaldırıldığı bir tarihsel dönem… Ardından iki kutuplu bir dünya sistematiği… Bir yanda etki alanını giderek geliştiren sosyalist sistem, diğer yanda bu gelişme karşısında etki alanı daralan kapitalist-emperyalist sistem…

Ve bir diğer tarihsel süreç: 1945-1989 yılları…İki kutuplu dünyada çatışma ve rekabet politikasının bütün ülkeleri şöyle ya da böyle etkilediği, nüfuz alanlarının oluşturulduğu, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde ortaya çıkan devrimci süreçlerin devrimci-demokratik toplumsal yapıları oluşturma çabalarının hız kazandığı, kapitalist sistemin daralan ilişkilerinin ortaya çıkardığı krizler ve bu krizlerden çıkma çabalarının nasıl karşı-devrimci süreçleri yarattığı insanlık tarihinde yerini aldı.

90’lı yıllar reel sosyalizmin çöküşüne tanıklık etti. Kriz içindeki kapitalist sistemin ideologları bu gelişme karşısında “tarihin sonu”nu ilan ederek mutlak zaferlerini kutlamaya başladılar.Artık dünyada ölçeğinde işçi sınıfının, yoksulların ve ezilenlerin üzerine bir kabus gibi çökecek bir başka hayalet tarih sahnesinde dolaşmaya başladı :Küreselleşme Hayaleti…

Kapitalizmin küreselleşme operasyonu, sermayenin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını dünya genelinde bütün ülkelere öyle ya da böyle dayatmaya dayanıyordu… Temel saldırı alanı ise, sosyal devlet ve emek hareketi örgütlenmeleriydi…

Genel anlamda kapitalist üretimin yeniden ve yeniden örgütlenmesinin karşısında sınıf hareketinin ve özelde de sendikal hareketin bu gelişmeler ışığında çok ciddi bir çöküşü yaşadığını söyleyebiliriz. Geleneksel örgütlenme modellerine sahip olan sınıf ve diğer toplumsal muhalefet hareketleri sermayenin bu yeni üretim modeline kendini adapte edebilecek yeni sendikal modeller ve toplumsal muhalefet biçimleri yaratma becerisini uzun süre gösteremedi…Pek çok ülkede hala sömürüyü, yoksullaşmayı ve işsizliği derinleştiren küresel ekonomik politikalara karşı örgütlenme ve mücadele politikaları yaratılabilmiş değil.Fakat bu durum, genelde sınıf hareketi ve yoksul kitleler açısından yeni bir şeylerin ipuçlarının ortaya çıkarıldığı ve belirli örgütlenme modellerinin ve mücadele araçlarının yaratılmadığı anlamına gelmiyor.

Yeni bir emek hareketinin doğuşunu önceleyen ve nüvelerini teşkil eden sendikal ve diğer toplumsal muhalefet hareketlerinin dünyanın değişik ülkelerinde filiz vermeye başladığını ve hatta iktidar olma olanaklarını yakaladıklarına tanık oluyoruz. Kendi varlığına kast eden, bu küresel hayalete karşı, Arjantin’de, Şili’de, Venezüella’da, Brezilya’da, Bolivya’da, Ekvator’da, Kore’de, artık başka bir dil konuşulmaya başlandı. Ücret ve sosyal hak taleplerini aşan , bütün ezilen kesimlerin taleplerini dile getiren, politik ve ekonomik süreçler üzerinde söz sahibi olmaya çalışan ve kendini gerçekleştiren bir dil…

America Vera-Zavala bir gazeteci, bir barış aktivisti ve küreselleşme karşı duruşuyla bilinen bir insan.Katılımcı Demokrasi kitabının arka kapağında belirtildiği gibi “Vera-zaval bir aktivist; geziyor, yaşıyor, yapmaya çalışıyor.Ancak bununla kalmayıp gözlemliyor ve deneyimlerini, incelikli eleştirel duruşunu” olabildiğince yaygın bir şekilde paylaşmaya çalışıyor. Farklı ülkelerin, toplumların, kültürlerin içinden geçtikleri tarihsel ve toplumsal sürece dair ve o sürecin insanlar üzerinde yarattığı sorunlara yönelik katılımcı demokrasi konusunda gerçekleştirdiklerini, gerçekleştirmeye çalıştıklarını ve o sürecin bizatihi nasıl işlediğini bizlere titiz bir analitik yaklaşımla sunuyor.

Vera-Zavala Katılımcı Demokrasi kitabında, daha baştan “kuralların değişmesinin pekala mümkün olabileceğini gösteren reformist özde bir çalışma” diyerek çalışmanın ve göstereceği modelin sınırlarını belirlemesine ve ilerleyen sayfalarda devrimci bir dönüşümün nüvesel ilişkileri olarak değil de, mevcudun içinde ., onu “karar mekanizmalarını etkileyebilecek olanak ve erkin” açığa çıkarılması olarak tanımlaması ,onun yaşadığı ve resmetmeye çalıştığı değişik, zengin ve derslerle dolu olan bu toplumsal değişim süreçlerinin ve deneylerinin gözardı edilmesi anlamını taşımamaktadır.

Dahası, küreselleşmenin getirdiği sömürü, yoksullaşma ve değersizleşmeye karşı, buna direnen , “demokrasinin geliştirilip derinleştirip daha katılımcı bir hale getirilişine dair örnekleri” kendi ideolojik ve teorik perspektifinden sunması aynı zamanda zengin bir tartışma ortamının oluşmasına da önayak oluyor. Böylece yaşanmış ve yaşanıyor olan bu toplumsal örgütlenme ve müdahil olma biçimlerinin sol-sosyal demokrat bir bakış açısının ötesine gidebilecek olan ve ona daha derin , farklı ve iktidarın gerçek bir devrimci dönüşümünü sağlayacak ideolojik-teorik bir açılıma sebebiyet vermesi üzerinde önemle durmanın elzem olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Vera-Zavala var olan ve denenmiş demokrasi tanımlarını tanımladıktan sonra kendi katılımcı demokrasi anlayışının içeriğini şöyle ifade etmektedir: “Benim paylaştığım demokrasi tanımı halkın sürekli eğitimini ve katılımını temel alan dinamik bir süreçtir.” Küreselleşme çağında ve/veya daha öncesi kapitalist ilişki sisteminin belirlediği alanlarda çoğunluğun üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki söz hakkı konusu yoğun tartışmalara neden olmakla birlikte, bu sorun sosyalist ülkelerde de çok ciddi bir sorun olarak varlığını korudu. Klasik bir yaklaşımın ötesinde, tarihsel süreç akıp giderken ve yaratılan zenginliğin daha da küçülen elit bir sınıf elinde birikmesi sürerken, değişik ülkelerde topyekün bu yapıları alt-üst edecek sınıf hareketlerinin zayıflıkları, arayışları ve yeni süreçlere adapte olma becerilerinin düzeyi veri alındığında “…hem kendi yaşamları hem de toplumsal değişim ve gelişim süreci içerisinde iktidara ortak kılınmalarını” düşünmek ve çabasında yer almak önemli değil midir?

Yazar, katılımcı demokrasinin temelinin “bilgilen(dir)me” olduğunu, “…katılımın, toplumla ilgili bilgilenmeyi, bilgilenmenin ise katılımı besleyip güçlendirdiğini ifade ederken; bu sürecin “…iktidar alanı dışındaki kitleleri oy veren nesneler olmaktan çıkarıp onları katılma, etkileme ve karar verme sürecinin öznesi haline getirmesinin” politik kültür alanında da bir değişim ve dönüşüm yaptığını belirtir.

Küreselleşme döneminde küresel ölçekli bütün ekonomik kararların yukardan alındığı ve bu Pazar ilişkilerini düzenleme işinin IMF, DTÖ ve AB gibi iktidar merkezlerine oluşturulduğu bilinmektedir. Bunun en yakıcı etkisi yerellerde ortaya çıkmakta ve kararlar doğrudan yerelde yaşayan insanların yaşamlarını alt üst etmektedir. Vera-Zavala, bu politikaları uygulayan mevcut sistemlere karşı “ bir güç dengesi” oluşturulabileceğini; “yerel düzeyde oluşturulabilecek olan katılımların, demokrasi yoksunluğunun olduğu küresele karşı bir denge unsuru yaratabileceği” konusundaki düşünceleri eşitsiz gelişmelere ve acımasız sömürü ilişkilerinin sınırlandırılmasına dönük olduğunu söylemeden geçmemek lazım.

Yazar Mozaikrati bölümüyle artık “dünyadaki değişik demokrasi deneyimlerinden oluşan bir mozaik sunumuna geçiyor. Bundaki amacı, “yerel düzeylerde başarılan ilginç ve yaratıcı katılımcı demokrasi modellerini aktararak , bunlardan ilham alınmasını sağlamak”. Ama yazar ; “…bir ülkede uygulanan deneyimi diğer bir ülkede aynen uygulamaya sokmanın mümkün olmadığının” farkında olduğunu , “başarılar ve başarısızlıklara birlikte tüm deneyimleri birleştiren ortak payda yeni bir şeyleri denemek doğrultusunda atılan adım olduğunu” ve yine diğer bir ortak özelliğinde “neo-liberal ekonomi politikalarına karşı çıkması olduğunu” açık bir şekilde vurgulamaktadır.

“Katılımcı demokrasi”, bütün bu deneyimlerde, “ekonomik sorunlara farklı yaklaşarak, özelleştirme karşısında kamu sektörünü büyütüp güçlendirme alternatifini tercih eden çözümler üretiyor. Yerel yöneticiler, istihdamı daraltma yerine vergileri yükselterek vatandaşa sunulan hizmetin kalitesini arttırıyor. Demokrasi sürecine katılanları güç odağı haline getirerek, katılımcı demokrasi aracıyla iktidar güçlerine paralel güçler oluşturuyor. Bu sürece hayat veren unsurlar temsili ve parlamenter demokrasiyi öz ve biçim olarak lafta eleştirmekle yetinmeyip, onu tamamlayıcı ya da değiştirip dönüştürücü yeni modeller inşa ediyorlar. Böylece yerel demokratikleştirme çabaları, katılımcıları küresel mücadelenin önemli bir parçası haline getiriyor.” saptamasını yaparak yerelle küresel arasındaki diyalektik ilişkinin önemine dikkat çekiyor.

Yazar daha sonra Arjantin-Buenos Aires-komşu konseyleri, Kerala-Bengal -panchayat ve köy konseyleri, Filistin-Lijan Sha’biya(halk komiteleri), Brezilya-Belem Konseyleri , İtalya-Venedik İtaatsizlik hareketi üzerine yaşadıklarını ve deneyimleri aktarırken, özelliklede Paris Komün’ünden Porto Alegre ye bölümünde tarihsel-toplumsal ya da sınıf mücadelesi tarihinin kısa bir gezintisine çıkarıyor ve geçmiş deneyimler ışında yaşanmış olan bu modellere dair düşüncelerini ifade ediyor. Elbette burada bu yaklaşımları ortaya koyarken birbirine benzeyen ve benzemeyen , farklı tarihsel-toplumsal gelişimlere sahip, farklı toplum modelleri içine yaşayan , mevcut sistem içinde ya da bir alt-üst oluş yaşamış toplumsal yapılardan örneklemeleri hep katılımcı demokratik mekanizmaların olup olmamasına bakarak yapıyor. Onun için Paris Komününü oluşturan tarihsel sürecin ve toplumsal dinamiklerin yarattığı demokrasi deneyimi ile Porto Alegre de ortaya çıkan katılımcılığın ve demokrasi deneyimlerinin etkilerinin ve sonuçlarının bir ve aynı şey olduğunu söylemek zor.

Kendisi açısından bunun elbette bir gerekçesi söz konusu. Yazarın devrimci bir alt-üst oluşa çok sıcak bakan bir duruşunun olduğunu söylemek zor. “Ya katılımcı demokrasi temsili demokrasiyi yıkıp yok etmeli , ya da tersi olmalı. Romantik devrimcilere cazip gelen bir yaklaşım” derken kendisinin daha baştan ifade ettiği ikili sistemin biraradalığına ve katılımcılığın temsili demokrasi üzerinde bir “toplumsal denetim mekanizması” oluşturmasına ve özellikle bölüşüm sorununun böylesi bir sistematik içinde çözülmesi gerektiğini düşünüyor.

Evet Paris Komünü kanla bastırıldı.Yaşanan bu deneyimlerde mevcut sistemler tarafından böylesine bir şiddet oluşturulmasa da-ki bu da ayrı bir tartışma konusu olabilecek bir alan-onları boğmaya ve işlevsiz kılmaya dönük pek çok politika geliştirildiği bilinmektedir. Ve bu karşıtlığın bu deneyimler üzerinde yarattığı etki öyle azımsanacak bir etki değildir.Kitap bu sorunları da elbette tartışmaya açmaya çalışmaktadır.Burada sorun kendisini açık bir şekilde dayatmaktadır.Kapitalizmin temel varlığı rekabet ve kara dayanır.İçine girdiği krizleri özellikle bölüşüm üzerinde çok ciddi bir baskı oluşturduğu bilinmektedir. Böylesi dönemlerde katılımcı demokrasi kendi varlığını nasıl koruyup sürdürecek ve bölüşüm sorununda daha da adil bir politikayı geliştirebilme araçlarını elinde tutabilecek midir?

Yazar bu soruna yine sistem içinde bir çözüm bulmaya çalışıyor.Aslında bundan sonra yapılması gereken şey bir başka tartışmanın önünü açmak olmalıdır.Bu deneyimleri başka toplumsal bir yaşamı kurgulamanın kurucu nüveleri olarak ele almak ve buna dair temel bir politika ve örgütlenme anlayışı geliştirmek. Kapitalizmin yarattığı sömürü , yoksulluk ve işsizlik problemi katılımcı, dayanışmacı ve kolektif bir müdahaleyi gerektirdiği ölçüde bütün bu müdahil olma biçimlerini-hareketlerin hareketi nasıl yaratılabilir?- kalıcı bir eksende toparlayabilecek bir politik iradenin varlığı hala temel önemini korumaktadır.

Küreselleşmeye tepki olarak ortaya çıkan ve daha fazla demokrasi ve bölüşümde adalet isteyen bu deneylerin böyle bir iradeden yoksun olması-Venezüella örneği ayrıca tartışılması gerekir bu noktada- edinilmiş bu deneyimlerin sistem içerisinde eriyip yok olma tehlikesini ciddi olarak taşımaktadır. Bir zamanlar Marx Şöyle Söylemişti: “Mümkün olanak sorunu o olanağı yaratmakla aynı sorundur.” “Başka bir dünyanın mümkün” olduğunu düşünenler için bu “mümkün olanak” bugünden onu “yaratmaya” başlamakla ve başka bir dünya “sorunu” haline getirmek iradesiyle gerçekleşebilir.

23 Haziran 2007

Yazar: Tevfik Güneş

Kaynak: teori.org

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Büyük Küresel Isınma Sahtekârlığı

Al Gore’un Uygunsuz Gerçek filmi bir benzerine –şuan internette milyonlarca insan tarafından gözden geçirilmiş olan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret