Güncel Yazılar

Meşru Müdafaa Kapsamında 11 Eylül Saldırıları

Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı gerçekleştirilmiş olan 11 Eylül Saldırılarının sonucunda Amerika Birleşik Devletleri için meşru müdafaa hakkının doğup doğmadığı argümanı bu çalışmanın temel argümanını oluşturmuştur. Zira söz konusu hakkın işletilip işletilemeyeceği ile ilgili olarak farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bu çalışmada konu ile ilgili farklı görüşlere değinilerek meşru müdafaa hakkının doğduğu kanaati üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, 11 Eylül saldırılarına meşru müdafaa kapsamında bakıldığında, Birleşmiş Milletler Şartının 51. maddesi ve saldırılar sonrası Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından yayımlanan 1368 ve 1373 sayılı kararlara dayanarak Amerika Birleşik Devletlerinin meşru müdafaa hakkına sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Giriş

11 Eylül saldırıları, uzun süren Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından meydana gelen en önemli sıcak saldırıdır. Önemi ise, Soğuk Savaş sonrası dünyada süper güç haline gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyasına karşı yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de, Amerika Birleşik Devletleri açısından bir dönüm noktası teşkil etmiş ve George W. Bush yönetimindeki ABD hükümetinin dış politikada daha saldırgan bir tavır sergilemesine neden olmuştur. Bu bağlamda, George W. Bush, yeni ulusal stratejisinde hedef olarak terörü almıştır ve teröre yardım ya da yataklık yapan bütün devletler onun nezdinde düşman olarak damgalanmıştır. Bush Doktrini olarak bilinen bu strateji doğrultusunda, Birleşmiş Milletler’in de yayımlamış olduğu kararlara dayanarak kolektif meşru müdafaa bağlamında Afganistan müdahalesini gerçekleştirmiştir. Bu müdahale, en az 11 Eylül saldırılarının kendisi kadar uluslararası kamuoyunda yankı uyandırmıştır.

Bu çalışmada öncelikle, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre kuvvet kullanımı ve kuvvet kullanımının istisnası olan meşru müdafaa hakkının tanımı ile meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için gerekli olan koşullar anlatılacaktır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi meşru müdafaaya hangi koşullarda izin verdiği ve meşru müdafaanın koşuları olan zaruret, aciliyet ve orantılılık ilkelerinden bahsedilecektir. Söz konusu ilkeler, meşru müdafaanın yasal sayılabilmesi için yerine getirilmesi zorunlu olan ilkelerdir. Aksi takdirde, meşru müdafaa değil, kuvvet kullanımı ya da silahlı saldırı olarak kabul edilir ki bu da uluslararası hukuka aykırıdır.

İkinci olarak, 11 Eylül saldırılarının nasıl gerçekleştiğinden bahsedilecek ve Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırılara karşı takındığı tutum ifade edilecektir. Ardından, Birleşmiş Milletlerin saldırılar ile ilgili olarak yayımlamış olduğu 1368 ve 1373 sayılı karaların içeriğinden ve ABD’ye meşru müdafaa hakkının bu kararlarda tanınıp tanınmadığına yer verilecektir. Bu kararlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’a gerçekleştirmiş olduğu müdahalenin meşru olup olmadığı ile ilgili olarak önemli kanıt arz etmektedir. Bu öneme de değinildikten sonra, Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırılar karşısında belirlemiş olduğu ulusal güvenlik stratejisi anlatılacaktır. Bu strateji Bush Doktrini olarak da bilinmekte ve uluslararası hukukta meşru kabul edilen pre-emptive (ön vuruş) doktrini ile preventive (önleyici vuruş) doktrinini birbirinin yerine kullanarak bir karmaşaya sebep olmaktadır. Söz konusu kavramların arasındaki fark belirtilerek Bush Doktrini kapsamında, aşağıda değerlendirilecektir.

Son olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan Müdahalesi’nin nasıl gerçekleştirdiği anlatılacak, daha sonra da, söz konusu müdahalenin meşru müdafaa kapsamında değerlendirmesi yapılacaktır. Bu bağlamda, meşru müdafaanın gereklerinden olan, saldıran ve saldırılan tarafların varlığı konusuna değinilerek saldırının Taliban Yönetimine isnat edilip edilemeyeceği hususu tartışılacaktır.

Uluslararası Hukukta Meşru Müdafaa Hakkı

Uluslararası Hukuka göre kuvvet kullanımı Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesinde açık bir biçimde yasaklanmıştır. Ancak, sadece belirli durumlar için Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi ve VII. bölümünde istisnai olarak meşru müdafaa ve ortak güvenlik sisteminin harekete geçirilmesi durumlarında kuvvet kullanılmasına izin vermektedir. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi meşru müdafaa hakkı durumunu şu şekilde ifade etmektedir:

“Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.”[1]

Bu hükmün ifade ediliş biçimi, meşru müdafaa hakkının icrasını ‘silahlı saldırıya hedef olma’ koşuluna bağlamış görünmektedir.[2] Yine bu hükme göre, meşru müdafaa, “bireysel” ve “kolektif” müdafaa şeklinde gerçekleşebilir. Bireysel meşru müdafaa, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği korumak için, gerekli önlemleri alıncaya kadar, kendini savunma yetkisine sahip olmasıdır. Kolektif meşru müdafaa ise, savunma eylemine birden çok devletin katılımıyla gerçekleşen meşru müdafaa eylemini ifade etmektedir.[3] Bu hakkın kullanılması için gerekli olan şartlara bakıldığında, meşru müdafaanın hukuksal sınırlarını belirleyen üç ön koşul bulunmaktadır: zaruret, aciliyet ve orantılılık.[4] Bu hakkı kullanılırken BM güvenlik konseyine bildirilmesi ve durumun önceden ilan edilmesi ise bir ön koşuldur.

Zaruret şartına göre, silahlı bir saldırıya karşı mağdurun kendisini silahla savunma seçeneği dışında bir seçeneğinin olmaması gerekir. Başka bir ifadeyle, barışçıl önlemlerin yetersizliği ya da bu tedbirlerin sonuçsuz kaldığı anlaşılana dek, kuvvet kullanımı zaruri görülmemelidir. Silahlı bir saldırıya maruz kalan bir devlet, saldırının sonucunu beklemeden, zaruret arz ettiği için savaşa başvurabilir. O nedenle zaruret hali, alternatif bir davranış seçeneğinin bulunmadığı ‘sıcak’ bir tehdit durumunda söz konusu olur.[5]

Aciliyet şartına göre, silahlı saldırı ile meşru müdafaa hakkı arasında bir zamansal kopukluk olmamalıdır.[6] Silahlı bir saldırıya maruz kalan devletler bireyler gibi anlık karar verme imkânına sahip değillerdir. Özellikle demokratik siyasal sistemlerde karar alma süreci daha fazla da uzayabilir. Bu gecikme birkaç saatten birkaç aya kadar da uzayabilir. Burada geçen sürecin başarısızlığa uğramasından sonra da mağdur tarafın meşru müdafaa hakkının saklı olduğunu kabul etmek gerekir.

Savaşın belirli bir durum haklı olup olmayacağını belirlemeye yönelik jus ad bellum hukuku ile savaşın haklılığın sağlayan belirli ölçütler ortaya konmuştur.[7] Bu ölçütler genel olarak, haklı bir neden, hukuka uygun otorite, hukuka uygun niyet / iyi niyet, zor kullanımının amacın ötesinde zarar vermemesi ya da orantılılık, savaşa son çare olarak başvurulması, amacın barışa ulaşmak olması ve son olarak savaşın başarı şansının olmasıdır.[8] Haklı neden, jus ad bellum’un ilk ve en önemli koşuludur. Haklı savaş kuramcılarının hemen hepsi saldırı amacıyla yapılan savaşların ‘haklı’ olmayacağını kabul etmektedirler. Bu bağlamda, haklı bir savaşın nedeninin ancak savunma olabileceği öne sürülebilir.[9]

Orantılılık şartına göre bir savaşın saldırgan bir devlete karşı yapılan ‘savaş sırasında geçerli olan hukuk’ (jus ad bellum) ile gerçekleştirilmiş olması, bu savaşın mutlaka uluslararası hukukun koyduğu ölçülere uygun bir tarzda cereyan edeceği anlamına gelmez (jus in bello).[10] Orantılılık ilkesi doğrultusunda, savaş hukukunun en temel kurallarından birisi, savaşan tarafların uluslararası hukukun meşru addetmediği savaş araç ve yöntemlerine başvurmaktan kaçınma yükümlülüğüdür.[11] Orantılılık ve zaruret sınırları dışına çıkılması halinde meşru müdafaa haksız hale gelir ve saldırı fiiline dönüşebilir. Tüm bu koşullara ek olarak, bireysel ve kolektif meşru müdafaada bulunulması için Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir karar alması gerekli değildir.

51. madde konusunda dar yorumlama ve geniş yorumlama şeklinde iki görüş bulunmaktadır. Buna göre, 51. maddeyi dar yorumlayanlar açısından meşru müdafaa hakkının doğabilmesi için, hedef devletin bir ‘silahlı saldırıya’ maruz kalması gerekir çünkü md. 51 hükmündeki meşru müdafaa istisnası, “eğer silahlı saldırı olursa” kaydıyla tanınmıştır.[12] Bu nedenle de, devletlerin, silahlı saldırı gerçekleşmeden önce kuvvet kullanma yetkisi söz konusu olmamaktadır. Fakat bu durumda saldırgan devletin ilk vuruş hakkı korunması durumu ortaya çıktığı için, maddeyi geniş yorumlayanlar, silahlı saldırının gerçekleşmiş olması gerekliliğini reddeder. Geniş yorumlama çerçevesinde, meşru müdafaa hakkı sadece ‘silahlı saldırının’ gerçekleşmesi halinde değil, saldırının henüz gerçekleşmediği fakat gerçekleşmesi ihtimalinin yüksek olduğu hallerde de vardır: yani, önleyici meşru müdafaayı da kapsar.[13] Bu bağlamda, ön müdahale ve önleyici müdahale doktrinleri ortaya çıkmaktadır. Bush Doktrini bağlamında bu konuya tekrar dönülecektir. Ancak, bu konuya dönmeden önce, 11 Eylül Saldırıları’nın genel olarak değerlendirilmesi yapılacaktır.

11 Eylül Saldırıları

11 Eylül 2001 tarihinde, New York’ta tarihinin en büyük terörist eylemi gerçekleştirilmiştir.[14] Yerel saatle 08:46:30 da Amerikan Hava Yolları’na ait kaçırılan bir yolcu uçağı Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi 94.-98. katları arasına kulenin kuzey tarafından çarpmış ve bina çarpmadan 102 dakika sonra yıkılmıştır.[15] Yerel saatle 09:02:59 da ikinci bir uçak Dünya Ticaret Merkezi güney Kulesi 77.-85. katları arasına kulenin güney tarafından çarpmış ve bina çarpmadan 56 dakika sonra yıkılmıştır.[16] Yerel saatle 10:03:11 de Washington D.C.’un 240km(150mil) kuzey batısına, Pensilvanya Shanksville kırsalında dördüncü bir uçağın düştüğü açıklanmıştır.[17] Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin yaptığı açıklamaya göre ise, olay şu şekilde gerçekleşmiştir: 11 Eylül 2001 Salı günü ABD’de dört yolcu uçağının ikisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine, bir diğeri Washington D.C.’de Pentagon’a çarpmış, sonuncu uçak ise Pensilvanya yakınlarına düşmüştür.[18]

9/11 Komisyonu Raporu’na göre, meydana gelen olaylarda 2.600’den fazla sayıda kişi Dünya Ticaret Merkez’inde, 125 kişi Pentagon’da ve toplam 256 kişi de uçaklarda hayatını kaybetmiştir.[19] Yine bu raporda, saldırıların 19 kişiden oluşan ve El Kaide örgütüne mensup olan bir grup tarafından gerçekleştirildiği belirtilmiştir. Ayrıca, bu kişilerin çok az İngilizce konuşabildikleri ve içlerinden dördünün acemi pilot oldukları ifade edilmiş, yine içlerinden dördünün küçük bıçaklar ve biber gazına sahip oldukları belirtilmiştir.

Saldırı sonrası George W. Bush’un yaptığı açıklamaya göre, ABD açıkça terörist bir saldırıya uğramıştır. Ayrıca, Alman Bild gazetesine yaptığı açıklamada, Batı dünyasının 11 Eylül saldırılarından sonra masum insanları da hedef alan soğukkanlı bir düşmanla karşı karşıya olduğunu anladığını belirterek, “11 Eylül, farklı anlayışları da beraberinde getirdi. Bazı insanlar için 11 Eylül sadece korkunç bir andan ibaretti. Benim ve birçok Amerikalı için 11 Eylül düşünce değişikliğine yol açtı: Bu, silahlara çağrıydı. Bu, Amerika’nın 21. yüzyıldaki ilk muharebesiydi” şeklinde bir açıklama yapmıştır.[20] Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, “Dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı ve olayın sorumluları ile onlara destek olanların cezalandırılacağı” şeklinde bir açıklamada daha bulunmuştur.[21] George W. Bush, halkına seslenişinde ise, ABD halkının benimle birlikte olmasını bana destek vermesini istiyorum. Herkes kurtarma çalışmalarına katılmalı, bunu istiyorum. Bizi test etmek isteyenler, bu testi geçemeyecektir” demiştir.[22]

Birkaç gün sonra FBI karargâhında konuşan Başkan Bush, ”Bu bizim çağrımız. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin çağrısı. Dünyada en özgür ulusun. Nefreti reddeden, şiddeti reddeden, katilleri reddeden ve kötülüğü reddeden temel değerler üzeride kurulu bir ulus. Usanmayacağız” demiştir.[23] Bush’un yaptığı bu açıklamalar üzerine,  Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır.[24] Bu bağlamda George W. Bush, “Bush Doktrini” adı altında yeni bir ulusal güvenlik politikası belirlemiştir. ABD’nin saldırılar sonrası tutumu açısından önem arz eden doktrin, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasında dönüm noktasını oluşturmaktadır. Doktrinde öncelikle, düşman devletlere ve kitle imha silahlarına sahip olmak isteyen teröristlere karşı askeri müdahalede bulunulacağı açıklanmıştır.[25] İkinci temada, stratejik olarak Amerika’nın kendi askeri gücü ile başka herhangi bir yabancı gücün rekabet edemeyeceği belirtilmiştir. Üçüncü olarak ise, Amerika Birleşik Devletleri stratejisine göre çok taraflı uluslararası işbirliğine taraf olunmakla birlikte kendi güvenliği ve ulusal çıkarlarını korumak adına tek taraflı hareket etmekte tereddüt edilmeyeceği açıklanmıştır. Son stratejik amaç olarak da, özellikle Müslüman ülkeler başta olmak üzere demokrasi ve insan haklarını dünyaya yayma fikri ifade edilmiştir.

Denilebilir ki, “Bush Doktrini” teröristlere ve terörizme yataklık eden devletler ile kitle imha silahlarına sahip olan veya bu silahları kullanma amacında olan devletlere karşı kuvvet kullanılmasını öngörmektedir. Bu durum ön müdahale doktrini (pre-emptive) olarak da ifade edilmekte ve henüz daha tehditler tam olarak oluşmadan da vuruşun gerçekleştirilebileceği belirtilmektedir.[26] Zira günümüz koşullarının Soğuk Savaş koşullarından çok farklı olduğu görüşüne sahip olan Amerika Birleişk Devletleri, tehditlerin öngörülmesinin mümkün olmadığını, bir anda ortaya çıkabileceğini savunmaktadır. Bu nedenle de, ABD tarafından ön vuruş doktrini, terörizme karşı stratejik bir çözüm olarak görülmektedir. Yeni ulusal güvenlik stratejisi ile ilgili resmi yetkililerin yaptığı konuşmalarda, önleyici müdahale (preventive) ve ön müdahale (preemptive) kavramlarına birbirlerinin yerine geçecek şekilde yer verildiği görülmektedir.[27] Ancak bu kavramlar arasında önemli farklar bulunmaktadır. Bu çerçevede pre-emptive kuvvet kullanma, tahrik edilmemiş “vukuu muhakkak” bir tehdide karşı kuvvet kullanılmasını öngörmekte olup “meşru” kabul edilmektedir.[28] Preventive kuvvet kullanma ise, ‘vukuu muhakkak’ bir tehditten ziyade, ‘vukuu muhtemel’ yani varsayılan potansiyel tehditlere ve risklere karşı kuvvet kullanmayı ifade etmekte olup meşru kabul edilmemektedir.[29] Bu görüşe göre, devletler, potansiyel tehditlere; kuvvet kullanma yanında, kuvvet kullanmasını gerektirmeyen alternatif tedbirlerle de yanıt verme imkânına sahiptirler. Bush Doktrini bu iki kavramı birbirinin yerine kullanarak kendi güveliği açısından potansiyel tehdit durumunda da kuvvet kullanacağı için, diğer devletlerin de böyle bir politika yürütmesinin önünü açmıştır. Dolayısıyla, uluslararası barış ve güvenliğin tehlikeye düşme ihtimali söz konusu olmaktadır.

11 Eylül saldırılarının gerçekleştiği günün hemen sonraki gün olan 12 Eylül 2001 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından alınmış olan 1368 sayılı karar ve 28 Eylül tarihli, yine BM tarafından alınmış olan 1373 sayılı karar, ABD’nin söz konusu saldırılara karşı gerçekleştirdiği Afganistan müdahalesi bakımından önem arz etmektedir. Zira bu kararlar, müdahalenin meşru olup olmadığı tartışmalarına ışık tutacak niteliktedir. 1368 sayılı kararda, bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkı yeniden hatırlatılarak, 11 Eylül saldırılarının Güvenlik konseyi tarafından kınandığı ifade edilmiştir.[30] Kararın ilk başında belirtildiği üzere, ABD’ye yapılan terörist saldırının barış ve güvenliği tehdit ettiği saptanmıştır.[31] Bu kararda önemli olan nokta, ABD’ye bireysel ya da kolektif müdafaa hakkının hukuki olarak tanınmış olmasıdır. Bu hak, kararın üçüncü, dördüncü ve beşinci maddelerinde terörizmle mücadele bağlamında ifade edilmiştir. 1373 sayılı kararda ise, 1368 sayılı kararda belirtilenler yeniden hatırlatılarak BM şartına taraf olan devletlere, terörizmle mücadele adına alınması gereken önlemler için çağrıda bulunulmuştur.[32] Bununla birlikte, ek önlemlerin alınması konusunda hukuki bakımdan yetki tanınmıştır. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri bu kararlara ve 51. maddeye dayanarak müdahalesini gerçekleştirmek için meşruiyet engelini aşmış gözükmektedir.

11 Eylül saldırıları sonrasındaki siyasi ve askeri hazırlık süreci 7 Ekim 2001 tarihinde noktalanmış ve Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere tarafından Operation Enduring Freedom – Sonsuz Özgürlük Operasyonu (OEF) sürecine geçilmiştir.[33] ABD ve İngiliz Hava Kuvvetlerine bağlı uçakların El Kaide ve Taliban’a yönelik bombardımanları ile ilk karşı atak başlamıştır. Bu operasyon ABD’nin teröre karşı ilan ettiği ilk savaş olmuştur. Operasyon üç aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada Hint Okyanusu ve Basra Körfezi’nde konuşlanan 4 uçak gemisinden Cruise füzeleri atması ve savaş uçakları terör yuvalarına akıllı füze Tomahawk fırlatılması, ikinci aşamada ABD’nin Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia Üssü’ndeki kalkan B–52 ağır bombardıman uçakları, kampların yok edilmesi ve son olarak ise Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman Komandoları Celalabat’a inip Kabil’in ele geçirilmesi planlanmıştır.[34] Plana uygun olarak 7 Ekim 2001’de Türkiye saatiyle saat 19.27’de Afganistan Harekâtı fiili olarak başlamıştır. Bu tarihte başlayan saldırı şiddetini artırarak devam etmiştir. İngiltere ile birlikte başlatılan harekâta 40’ın üzerinde devlet destek vermiştir. 7 Aralık 2001’de Molla Ömer’in ellerinde kalan son kent olan Kandahar’ı da teslim etmesiyle fiili olarak Taliban Yönetimi sona ermiştir.[35] Taliban sonrası, Eski kral Muhammed Zahir Şah’ın Roma Grubu, Ahmet Geylani’nin Peşaver Grubu, Gulbeddin Hikmetyar’ın Kıbrıs Grubu ve Raşid Dostum’un Kuzey İttifakı temsilcilerinin katılmasıyla yapılan Bonn Antlaşması sonucu, Hamid Karzai önderliğinde geçici bir hükümet kurulmuştur.[36]

Meşru Müdafaa Kapsamında 11 Eylül Saldırılarının Değerlendirilmesi

ABD’nin Afganistan’a karşı başlatmış olduğu savaş, kuvvet kullanmama ilkesinin istisnalarından biri olan ‘Meşru Müdafaa’ kavramının oluşup oluşmadığı sorularını gündeme getirmiştir. Bu bağlamda, BM’nin 51. maddesi ve saldırılardan sonra almış olduğu 1368 ve 1373 sayılı kararlarla ilgili olarak açık bir meşru müdafaa hakkının ABD’ye tanınmadığı görüşü savunulurken, diğer taraftan bu kararların ABD’ye meşru müdafaa hakkını tanıdığına dair ikinci bir görüş bulunmaktadır. ABD’nin Afganistan’a düzenlediği askeri harekâta İngiltere başta olmak üzere birden fazla devlet katılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, 11 Eylül saldırılarına karşı kolektif meşru müdafaa hakkını kullanmış olan ABD, Afganistan müdahalesini hukuka uygun olarak gerçekleştirmiş gözükmektedir. Zira BM’nin 1368 ve 1373 sayılı kararları, yukarıda da ifade edildiği gibi, ABD’ye bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkını tanımıştır. Ayrıca, 11 Eylül’ün hemen ertesinde, ABD’nin NATO Antlaşması’nın 5.maddesinde, NATO üyesi ülkelerin de, gerek operasyon safhasında gerekse uluslararası güç mutabakatına dayalı olarak, ABD’yi çeşitli şekillerde desteklemiş olmaları nedeniyle, bölgesel güvenlik örgütleriyle işbirliği halinde gerçekleştirilen kolektif meşru müdafaa tanımlaması kapsamına dâhil edilebilir. Dolayısıyla, bu harekâtın meşru olduğunu söylemek mümkündür.

Konu ile ilgili olarak Nikaragua Davası emsal gösterilebilir. Nikaragua 1986 yılında, “kontralara” verdiği destekle ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni dava etmiştir.[37] Uluslararası Adalet Divanına götürülmüş olan davada Divan,  Nikaragua’ya Karşı Askeri ve Benzeri Faaliyetler Davası’nınkararında, eğer gerçekseler Nikaragua’nın eylemlerinden zarar görme durumunda olan El Salvador, Honduras ve Kosta Rika’nın, bu eylemlere karşı-önlemler aracılığıyla cevap verme hakkının bulunduğunu ve ABD’nin böyle bir hakkı olmadığını bildirmektedir.[38] Bununla birlikte, davada ABD tarafından, 51.maddenin örf ve âdeti kapsayan, bunun yerine geçen bir hüküm olduğu ileri sürülmüştür.[39] Ancak Divan, BM Şartı’nın hükümlerinden bağımsız olarak örf ve adet kurallarının varlığını sürdüreceğini, BM Şartı’nın hükümleri ile örf ve adet hükümlerinin içeriğinin aynı olmasının örf ve âdetin varlığına son vermeyeceğine karar vermiştir. Bu karar, günümüzde uygulanan uluslararası hukuka göre, silahlı saldırı eylemi, yoğunluk derecesi göz önünde tutulmak koşuluyla, hem bir devletin düzenli silahlı kuvvetleri ile bir başka devlet ülkesine ya da uçak ve gemilerine karşı giriştiği doğrudan silahlı eylemlerini, hem de bir devletin başka bir devlet ülkesine gönderdiği silahlı grupların dolaylı silahlı eylemlerini kapsamaktadır.[40] Yani, Divan, silahlı grupların eylemlerinin silahlı saldırı olarak kabul edilmesinde, bu grupların başka bir devlet tarafından gönderilmesi ya da bu eylemleri o devlet adına gerçekleştirilmesinin kıstas alınacağını ifade etmiştir.[41] Yine aynı davada alınan başka bir karar da, bir ülke içinde bulunan silahlı gruplara yapılan yardımın kuvvet kullanımı sayılabileceğidir. Bu karar, davada 11 Eylül saldırıları ile ilgili olarak emsal gösterilecek kısımdır.

11 Eylül sonrasında ABD ve İngiltere’nin diğer devletlerinin lojistik desteği eşliğinde gerçekleştirdikleri askeri harekât, şüphesiz başka bir devlete karşı kuvvet kullanma niteliğindedir.[42] BM Şartı’nın 51. maddesinde tanımlanmış olan meşru müdafaa hakkı, kuvvet kullanmanın istisnası şeklinde tanımlanmıştır. Bu bağlamda, meşru müdafaanın şartları, yukarıda ayrıntılı bir biçimde incelendiği üzere, zaruret, aciliyet ve orantılılık ilkelerine dayanmaktadır. Bir şiddet eyleminin meşru müdafaa olarak nitelendirilmesi; saldırganın haksız, tehlikeli, acil ve kaçınılmaz saldırısına karşı onun saldırısı ile orantılı şiddette karşılık verilmesi ile mümkün olur. Ayrıca, meşru müdafaanın işletilebilmesi için en önemli kavram “silahlı saldırı”dır. Ancak ne var ki, bugün hala silahlı saldırının nasıl olması gerektiğine dair ortak ve net bir tanımlama mevcut değildir. Yine de, silahlı bir saldırıdan söz edebilmek için, çok ciddi düzeyde bir kuvvet kullanımının ve bunun yol açtığı hasarın söz konusu olması gerekir.[43] BM Antlaşmasının birçok maddesinde ‘silahlı saldırı’ kavramına yer verilmekle birlikte, bu maddeler bu kavramın anlamına açıklık getirmekten uzaktır. Bu belirsizlik kısmen de olsa, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Bildirinin kabulüyle birlikte aşılmıştır. Bu metnin 1. Maddesinde saldırı şöyle tanımlanmıştır: “saldırı, bir devletin, bir başka devletin egemenliğine, ülke bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı silah kullanması ya da bu tanımlamaya uygun olarak, Birleşmiş Milletler Antlaşmasıyla bağdaşmaz başka bir yola başvurmasıdır.”[44] Ancak, bu bildiri de, silahlı saldırıyı değil saldırgan fiilini tanımlamaktadır. Bu anlamda, saldırgan devletin davranışı mağdur devletin egemenlik yetkilerini ihlal ettiğinden, meşru müdafaa hakkına başvuran devlet hukuksal bir zorlama tedbiri almış olmaktadır. O nedenle, meşru müdafaa hakkını kullanan devlet, amacının dışına çıkarak o devleti işgal etmemelidir. Böyle bir eylem ancak saldırgan devletin bundan sonraki muhtemel saldırılarını önlemek için zaruret arz ediyorsa, yasal sayılabilir.

11 Eylülde gerçekleştirilen terörist eylemlerle ilgili olarak, BM Güvenlik Konseyi almış olduğu kararlarda kuvvet kullanımına ilişkin herhangi bir yetkilendirmede bulunmadığı için kuvvet kullanma konusunda dayanılabilecek tek hukuki gerekçe meşru müdafaa hakkıdır. 7 Ekim 2001’de İngiltere ve ABD, Kalıcı Özgürlük Harekâtı ile ilgili olarak Güvenlik Konseyine sundukları mektupta 51. maddeye uygun bir şekilde bireysel ve ortak meşru müdafaa hakkını kullandıklarını bildirmişlerdir.[45]

Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’a karşı kuvvet kullanması, yani şiddet eyleminde bulunması, hem meşru müdafaanın şartlarını hem de meşru müdafaada bulunmak için yukarıda özellikleri sayılmış olan türden bir saldırıya maruz kalmış olması nedeniyle meşru kabul edilmelidir. Bununla birlikte, BM Güvenlik Konseyi’nin 1368 ve 1373 sayılı kararları da ABD’nin meşru müdafaa hakkının olduğu yönündedir. Meşru müdafaanın yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmış olan zaruret, aciliyet ve orantılılık ilkelerine bağlı kalarak saldırıyı gerçekleştirmesi söz konusu olmuştur. Geriye sadece, 11 Eylül saldırılarının Taliban Yönetimi’ne isnat edileceğinin kanıtlanması kalmaktadır. Aşağıda saldırıların Taliban yönetimine isnat edilip edilemeyeceği konusu incelenecektir.

Saldırıların Taliban Yönetimine İsnat Edilip Edilemeyeceği Hususu

Meşru müdafaa hakkının kullanımı için gerekli olan silahlı saldırı şartının gerçekleşmiş olduğu konusunda 11 Eylül saldırılarına ilişkin genel bir görüş olduğu kabul edilmekle birlikte, Afganistan’a yönelik olarak bu hakkın kullanılabilmesi, söz konusu saldırıların Taliban Yönetimi’ne isnat edilebilmesine bağlıdır.[46] Bir başka ifade ile Taliban Yönetimi’nin sorumluluğunun doğmuş olması gerekir. Bunun için de, saldırıların faili olduğu iddia edilen Ladin ve El Kaide Örgütü’nün fiilen Taliban Yönetimi’nin kontrolü atında ya da adına eylemlerde bulunduğunun ya da tam tersi, Taliban Yönetimi’nin El Kaide Örgütüne yardım ettiğinin ispatı gereklidir.

Taliban Yönetimi ile El Kaide Örgütü arasında dolaylı sorumluluğa neden olabilecek türden bir ilişki olup olmadığı konusunda farklı fikirler mevcuttur. Bu görüşlerden birine göre, Taliban yönetiminin sorumluluğu gerektirecek derecede eğitim, silah, teçhizat ve mali yardımımda bulunmasının söz konusu olmadığı görülmektedir.[47] Ancak, ülkesinde böyle bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine müsamaha göstermesinden dolayı dolaylı bir sorumluluğu söz konusudur. Bu nedenle de bu görüşe göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin silahlı müdahale ile karşılık vermesi yerine, silahlı saldırı boyutuna ulaşmayan kuvvet kullanma eylemleri karşısında uygulanması mümkün olan yollara başvurabilir.

Başka bir görüşe göre, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere, Taliban Yönetimi ile El Kaide Örgütü arasında Taliban Yönetimi’ne sorumluluk yaratan türden bir ilişkinin varlığını somut bir şekilde kanıtlamadan müdahalede bulunmuştur.[48] Bu bağlamda, İngiltere, 11 Eylül saldırıları ile ilgili olarak bir belge yayınlamış ve Ladin ile Taliban Yönetimi arasında aynı politik ve dini anlayışlar olduğunu ayrıca aralarında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir.[49] Ladin ile El Kaide Örgütü’nün Taliban Yönetimi’nin askeri komuta kademesinde ve karar alma mekanizmalarında temsilcileri bulunmuştur. El Kaide Örgütü’nün lider kadrosunun Taliban Yönetimi’nin karar alma mekanizmalarına etkili katılımı sayesinde yönetimin siyasi, mali ve askeri politikaların belirlenmesinde etkili olduğu bilinmektedir.[50] Buna karşılık Taliban Yönetimi ise, terörist faaliyetler için üs ve barınma imkânı sağlamıştır.[51] Bu verilere dayanarak denebilir ki El Kaide Örgütü’nün Afganistan’ın bir ajanı ya da organı gibi hareket etmemekte aksine, Afganistan ülkesinde özerk bir şekilde hareket etmektedir.

Afganistan’daki Taliban Yönetimi’nin bir organı değil de, ülke içerisinde özerk olarak hareket eden El Kaide Örgütü’nün bu durumuna kanıt olarak BM’nin örgüt hakkında Taliban Yönetimi’ne karşı uyarı niteliğinde aldığı kararlara Taliban’ın riayet etmemesi gösterilebilir. Güvenlik Konseyi, 1214 sayılı kararında kontrolü altında bulunan toprakların El Kaide başta olmak üzere uluslararası terörist örgütler tarafından kullanıldığını belirtip, Taliban Yönetimi’nden terörist faaliyetleri önlemesi çağrısında bulunarak terörist kampların kapatılmasını istemiştir.[52] Ardından alınan 1267 sayılı kararda, 1214 sayılı karara uyulmadığı, bu durumun uluslararası barış ve güvenlik için tehdit oluşturduğu, 1998 Tanzanya ve Kenya’ya yönelik büyükelçilik saldırıları nedeniyle hakkında dava açılan Ladin’in yargılanmak üzere derhal iade edilmesini istemiştir. Daha sonra, Taliban Yönetimi’ne ilgili kararlara tepkisiz kalması nedeniyle çeşitli yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. Konsey, kararlara ve yaptırımlara uyulmaması nedeniyle 1333 sayılı yeni bir karar alarak daha etkili ekonomik yaptırımlar alınmasına karar vermiştir.[53] Belirtilen kararlardan anlaşıldığı üzere, Taliban Yönetimi ile El Kaide Örgütü arasında bir ilişki olduğu kabul edilmektedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, Taliban Yönetimi’nin El Kaide ile gerçekten de yakınlığı bulunmaktadır. Şöyle ki, Bin Ladin, 1996 yılında Celalabad’ta iken El Kaide örgütüne bağlı bir militanla Molla Ömer’e mesaj göndermiş ve yapılan araştırma neticesinde Taliban’a kabul edilmiştir.[54] Taliban, Bin Ladin ve El Kaide’ye temelde ideolojik birlik nedeniyle, her iki hareketin de, savaşçı, radikal İslamcı fikirlere bağlılıkları nedeniyle Afganistan da konukseverlik göstermiştir.[55] Usame Bin Ladin, Molla Muhammed Ömer’in kendisine karşı gösterdiği misafirperver tutuma karşılık, o zamana kadar Afganistan’daki iç çatışmalar esnasında sergilediği tarafsız tutumu değiştirerek Taliban saflarına geçmiştir.[56] El Kaide Örgütü’nün lideri olarak Usame Bin Ladin’in Taliban ile olan bu yakın ilişkisi dolayısıyla, Taliban Yönetimi, örgütün özerk bir şekilde ülke içerisinde hareket etmesine izin vermiştir. Bununla birlikte, örgütün faaliyetlerine göz yumarak,  ABD’nin saldırılardan sorumlu tuttuğu Usame bin Ladin’in iadesini istemesi ve Washington yönetiminin tüm ısrarlarına rağmen Taliban’ın Ladin’i teslim etmemesi söz konusu olmuştur.

Taliban yönetiminin El Kaide örgütünü desteklemesi nedeniyle sorumluluğu doğmaktadır. Üçüncü bir görüş de bu yöndedir. Meşru müdafaanın şartlarından biri de saldıran ve saldırılan taraf olması gereğidir. Bu anlamda, ABD saldırılan taraf, Taliban Yönetimi ise, bizzat saldırıyı gerçekleştirmediyse de, saldırıyı gerçekleştirmiş olan El Kaide Örgütü’nü desteklemesi nedeniyle saldıran taraf olarak kabul edilmelidir.[57] Bu durumda, ABD’nin meşru müdafaanın gerekleri olan, yani orantılılık, aciliyet, zaruret ve saldıran ile saldırılan şartlarını sağlamış bulunmaktadır. Taliban’ın, El Kaide Örgütün yaptıklarına göz yumduğu ve ülke içinde özerk bir şekilde hareket etmesine izin verdiği ve de örgütün lideri olan Usame Bin Ladin’in teslim edilmesi konusunda tepkisiz kaldığı göz önünde bulundurulursa, örgüte destek vermiş olduğu düşüncesi akla yatkın gözükmektedir. Dolayısıyla, 11 Eylül saldırılarından dolayı Taliban Yönetimi’nin sorumluluğu söz konusudur ve saldıran tarafı oluşturmaktadır. Bu nedenle de, saldırı Taliban yönetimine isnat edilebilir.

Sonuç

11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesi ile başlayan süreçte Amerika Birleşik Devletleri açısından dış politikada önemli değişimlerin başlaması söz konusu olmuştur. Bu bağlamda, değişimlerin en önemli göstergesi Amerika Birleşik Devletleri’nin 21. yüzyılın ilk savaşı olan Afganistan Müdahalesi olmuştur. Ancak bu durum, müdahalenin meşru olup olmadığı, ya da diğer bir deyişle, uluslararası hukuka uygun olup olmadığı ile ilgili soruları da gündem getirmiştir. Bu nedenle de, bu çalışmada öncelikle, müdahalenin meşru olup olmadığı sorularına bir cevap getirebilmek adına, uluslararası hukukun en önemli kaynağı olan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kuvvet kullanımına nasıl yer verdiği ifade edilmiştir.

Amerika Birleşik Devletlerinin müdahaleyi meşru müdafaa hakkına dayanarak gerçekleştirdiğini öne sürmesi nedeniyle, kuvvet kullanımının istisnası olan meşru müdafaa hakkı incelenmiş ve meşru müdafaa için gerekli olan ön koşullar ele alınmıştır. Daha sonra da, saldırıların nasıl gerçekleştiği ile ilgili genel bir çerçeve oluşturularak, meşru müdafaa hakkının işletilmesinin gerekli olup olmadığı hakkında bir fikir oluşturulmaya çalışılmıştır. Meşru müdafaanın gerekleri olan şartları Amerika Birleşik Devletleri’nin yerine getirmiş olması nedeniyle Afganistan Müdahalesi’nin hukuka aykırı bir durum oluşturmadığı kanaatine ulaşılmıştır. Bununla birlikte, saldırıların gerçekleşmesinin ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 1368 ve 1373 sayılı kararlar olmak üzere, iki önemli karar yayımlanmıştır. Bu kararlar, çalışmada incelenerek Amerika Birleşik Devletleri’ne bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkını kullanabilmesi yönünde kanaatin oluştuğu sonucuna varılmıştır.

Son olarak, meşru müdafaanın gereklerinden olan saldırgan ve saldırılan tarafların varlığı ele alınmıştır. Zira saldırıların Taliban Yönetimi’ne isnat edilip edilemeyeceği tartışmaları da meşruiyet bakımından önem arz etmektedir. Bu bağlamda, Taliban yönetimi ile saldırıyı gerçekleştirmiş olan El Kaide Örgütü arasındaki ilişki incelenerek Taliban Yönetimi’nin El Kaide Örgütüne yardımda bulunması dolayısıyla, saldırgan tarafı oluşturduğu kanaatine ulaşılmıştır. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekleştirmiş olduğu Afganistan müdahalesi hukuka aykırı bir eylem teşkil etmemektedir.


[1]  Fatma Taşdemir, “ Uluslararası Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”, Uluslar arası Hukuk ve Politika, cilt: 2, no: 5, 2006, ss. 75–89.

[2]  Turgut Tarhanlı, “Kuvvet Kullanma Meşruiyet ve Hukuk”, http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg20/ttarhanli.pdf.

[3] Ayşe Özkan, “Uluslararası Hukukta Birleşmiş Milletler ve Afganistan Operasyonu”, Avrasya Dosyası, C.23 S.1, İlkbahar 2002, s.242-243’den Milana Abdybaeva, “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Funda Keskin, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2005), s. 79.

[4] İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.113.

[5] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.113.

[6] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s. 113.

[7] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.113.

[8] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.114.

[9]  Fulya A. Ereker, “İlk Çağlardan Günümüze Haklı Savaş Kavramı”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 1, S.3, Ankara 2004, s.2 – 3’den Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.114.

[10] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.114.

[11] Berdal Aral, Uluslararası Hukukta Meşru Müdafaa Hakkı, Siyasal Kitapevi, Ankara 1999, s. 29’dan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s.114.

[12] Fatma Taşdemir, “ Uluslararası Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”, ss. 75–89.

[13] Fatma Taşdemir, “ Uluslararası Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”, ss. 75–89.

[14] Milana Abdybaeva, “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, s.23.

[15] http://edition.cnn.com/SPECIALS/2001/memorial/lists/by-location/page93.html (14 Aralık 2011).

[16] http://edition.cnn.com/SPECIALS/2001/memorial/lists/by-location/page100.html (14 Aralık 2011).

[17] http://edition.cnn.com/SPECIALS/2001/memorial/lists/by-location/page88.html  (14 Aralık 2011).

[18] http://www.gpoaccess.gov/911/pdf/execsummary.pdf.

[19] http://govinfo.library.unt.edu/911/report/911Report.pdf.

[20] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=4379304 (14 Aralık 2011).

[21] Fatma Taşdemir, “ Uluslararası Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”, ss. 75–89.

[22] İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s. 41.

[23] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s.42.

[24] The National Security Strategy of the United States of America, September, 2002’den Fatma Taşdemir, “Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”.

[25] Ülkü Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”, Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt. 2, sayı. 7 (2006), ss. 80–98.

[26] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[27] ABD Başkanı Bush’un 1 Temmuz 2002’de yaptığı konuşma ve ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz’in 12 Kasım 2002’de yapmış olduğu resmi açıklamalar bu yöndedir. Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”, Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt. 2, sayı. 7 (2006), ss. 80–98.

[28] Taşdemir, “Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”.

[29] Taşdemir, “Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”.

[30] Resolution 1368 (2001), http://daccess-ddsny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N01/533/82/PDF/N0153382.pdf?OpenElement, (14.12.2011).

[31] Resolution 1368 (2001), http://daccess-ddsny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N01/533/82/PDF/N0153382.pdf?OpenElement, (14.12.2011).

[32] Resolution 1373 (2001), http://daccess-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N01/557/43/PDF/N0155743.pdf?OpenElement, (14.12.2011)

[33] Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz”, Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt 6, Sayı: 23, 2010, ss.43–71.

[34] Mehmet Akkurt, Afganistan’ın Yapılanmasında Siyasi ve Ekonomik Stratejiler, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2005, s. 244’den İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s. 102.

[35] MİLLİYET, “Taliban Pes Etti”, Milliyet, 7 Aralık 2001’den İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”.

[36] M. Seyfettin Erol ve F. Ahmet Burget, ‘Afganistan’da Karzai ve Diğerleri: Yeni Bir Mücadeleye Doğru Yeni Oluşumlar’, Stratejik Analiz, Cilt 3, Sayı 30, Ekim 2002, s. 51-53’den Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikası’nın açmazları”.

[37]  Birleşmiş Milletler resmi sitesi, http://www.unicankara.org.tr/today/6.html.

[38] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, Ankara, Turhan Kitapevi, III kitap, Ekim 1999, s.207’den Milana Abdybaeva, “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, s. 76.

[39] Milana Abdybaeva, “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, s. 80.

[40] Milana Abdybaeva, “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, s. 80.

[41] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[42] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s.109.

[43] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s. 112.

[44] Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi, 112.

[45] Ahmet Hamdi Topal, Uluslararası Terörizm ve Terörist Eylemlere Karşı Kuvvet Kullanımı, Beta Basım A.Ş., İstanbul, 2005, s. 246’dan Polat “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s. 115.

[46] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[47] Ahmet Hamdi Topal bu görüşü savunmaktadır. Bkz. Ahmet Hamdi Topal, Uluslararası Terörizm ve Terörist Eylemlere Karşı Kuvvet Kullanımı, Beta Basım A.Ş., İstanbul 2005, s. 253’den İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s. 118.

[48] Bu görüşü savunanlardan biri Ülkü Halatçı’dır. Bkz. Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[49] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[50] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[51] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[52] Halatçı, “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirmesi”.

[53] BM Güvenlik Konseyi’nin 1333 sayılı kararı, http://daccess-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N00/806/62/PDF/N0080662.pdf?OpenElement.

[54] İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s. 29.

[55] İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, s. 29.

[56] İrfan Polat, “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, ss. 29–30.

[57] Murat Büyükbaş, “Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a Müdahalesi ve Afganistan’da Oluşturulan Yeni Yönetim Yapısı”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Mehmet Aktel, Süleymen Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006), s. 79.

KAYNAKLAR

ABDYBAEVA, Milana. “Hukuki Bakımdan Terör ve 11 Eylül Saldırısı”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Funda Keskin, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2005).

BROWN, Clyde ve WALTZER, Herbert. “Organized Interest Advertorials: Responding to the 9/11 Terrorist Attack and Other National Traumas”, The Harvard International Journal of Press/Politics, cilt. 9, sayı. 25 (2004), ss. 25–48.

BÜYÜKBAŞ Murat, “Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a Müdahalesi ve Afganistan’da Oluşturulan Yeni Yönetim Yapısı”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Mehmet Aktel, Süleymen Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006).

DRUMBL, Mark A. “Judging the 11 September Terrorist Attack”,  Human Rights Quarterly, cilt. 24, sayı. 2 (Mayıs, 2002), ss. 323–360.

GRAY, Jacqueline M. ve WILSON, Margaret A. “ Understanding the ‘War on Terrorism’: Responses to 11 September 2001”,  Journal of Peace Research, cilt. 43, sayı. 1 (Ocak, 2006), ss. 23–36.

HALATÇI, Ülkü. “11 Eylül Terörist Saldırıları ve Afganistan Operasyonunun Bir Değerlendirilmesi”, Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt. 2, sayı. 7 (2006), ss. 80–98.

MCWHINNEY, Edward. “International Law-based Responses to theSeptember 11 International Terrorist Attacks”, http://chinesejil.oxfordjournals.org, (13.12.2011).

ÖNAL, Hilal. “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz”, Uluslar arası Hukuk ve Politika, cilt. 6, sayı. 23 (2010), ss.43–71.

POLAT, İrfan. “11 Eylül Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Yard. Doç. Dr. Timuçin Kodaman, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2006).

SARAÇLI, Murat. “Uluslararası Hukukta Terörizm”, http://www.siyasaliletisim.org/pdf/uluslararasihukuktaterorizm.pdf, (14.12.2011).

TOSUN, Fatih. Uluslararası Hukukta “Kuvvet Kullanma Ve Karışma Kavramlarının Değişen Anlamı”,http://vizyon21yy.com/documan/genel_konular/Milli%20Guvenlik/Strateji/Uluslarasi_Hukukta_Kuvvet_Kullanma_ve_Karisma_Kavramlarinin_Degisen_Anlami.pdf. (13.12.2011).

TAŞDEMİR, Fatma“Uluslararası Anarşiye Giden Yol: Uluslararası Hukuk Açısından Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı”,  Uluslar arası Hukuk ve Politika, cilt. 2, sayı. 5 (2006), ss. 75–89.

TARHANLI, Turgut. “Kuvvet Kullanma, Meşruiyet ve Hukuk”, http://212.175.130.160/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg20/ttarhanli.pdf. (17.12.2011).

9/11 Komisyon Raporu, http://govinfo.library.unt.edu/911/report/911Report.pdf (14.12.2011).

9/11 Komisyon Raporu (Executive Summary),

http://www.gpoaccess.gov/911/pdf/execsummary.pdf, (14.12.2011).

1333 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı,

http://daccess-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N00/806/62/PDF/N0080662.pdf?OpenElement, (18.12.2011).

1368 sayılı BM Kararı, http://daccess-dds-

ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N01/533/82/PDF/N0153382.pdf?OpenElement, (14.12.2011).

1373 sayılı BM Kararı, http://daccess-dds-

ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N01/557/43/PDF/N0155743.pdf?OpenElement, (14.12.2011).

Didem ŞERBETÇİAdnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi.

Print Friendly, PDF & Email

Nedir

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir