Güncel Yazılar

Müzakere ve Silahlı Mücadele

Kürt sorununda siyasi ve iktisadi çözüm stratejilerinin 2013’te çok boyutlu olarak yürütülmesi gerekiyor. Kürt sorununun sadece bir güvenlik sorunu olmadığı aşikâr. O nedenle kimlik siyasetinden, bölgesel kalkınmaya kadar çeşitli alanlarda atılması gereken birçok adım bulunuyor.

2012 yılını terörle mücadele açısından oldukça hızlı değişen dinamiklerle geride bıraktık. Geçtiğimiz seneyi ölüm-kalım yılı ilan eden terör örgütü 2012’de birçok farklı strateji denedi. Daha öncesinde Tahrir benzeri protesto denemelerinde başarısız olunca 2012’de Suriye’deki görüntülerin benzerini Şemdinli’de icra etmeye çalıştı. Ancak bu denemesinde de hesaba katmayı unuttuğu birkaç nedenden ötürü başarısız oldu.

Bu yaklaşımların dışında PKK, şehirlerde yürüttüğü eylemlerde umduğu sonuçları alamadı. Eylemlere katılımda daha önceki yıllara göre büyük bir düşüş yaşandı. Bu önemli değişimin bir nedeni ise KCK’ya yönelik yürütülen başarılı operasyonlardı. Şehirlerdeki provokasyonlarda organize bir şekilde hareket ederek mahalle baskısı oluşturan bu yapılanmanın altının boşaltılması, PKK’nın şehirlerdeki eylemlerinde istediğini alamamasının önemli sebepleri arasındaydı.

Öte yandan 2012’de kırsalda yürütülen operasyonlarda ciddi bir başarı elde edildi. Güvenlik güçlerinin uzun yıllardır girilmeyen mağaralara girmesi ve terör örgütünün önemli bir gelir kaynağı olan uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonları, örgütün özellikle yurt içindeki yapılanmasına ciddi bir darbe vurdu. Bu süreçte güvenlik odaklı operasyonlar bazı kişi ve uzmanlar tarafından 1990’larla karşılaştırıldı. Ancak ortaya konan görüntülerde ve haberlerde operasyonları yürüten askerin, militanları ölü ele geçirme yerine yaşatma odaklı bir çaba içerisinde olduğu görüldü. Bunun en son örneklerinden biri de Tunceli’de Kasım ayında güvenlik güçlerince ele geçirilen 24 terörist oldu. Aynı zamanda kırsalda yürütülen güvenlik stratejisine paralel olarak, 1990’lardaki operasyonların en büyük eleştiri noktası olan hukuk dışına çıkma, işkence, insan hakları ihlalleri gibi durumların gerçekleştiğine dair emarelerin dahi ortaya çıkmaması bu tarz eleştirilerin belli noktalarda haklılık payı olmadığını ortaya koyan önemli bir göstergeydi.

Müzakerelerin zamanlaması

Devlet, güvenlik politikaları çerçevesinde yürütülen operasyonlarda hukukun dışına çıkmamaya özen gösterirken yol kesmeler, okul baskınları ve öğretmen kaçırma eylemleriyle PKK, Kürt sorunu ile arasında oldukça kalın bir çizgi çekti. Diğer bir ifadeyle PKK, Kürt sorunun çözümü adına mücadele vermekten çok Kürtler için sorun üreten önemli bir aktör olduğunu da daha açık bir şekilde ortaya koydu.

Bu süreçte kendisinden yapıcı bir rol oynaması beklenen BDP ise PKK ile arasına mesafe koyamadı. Hatta Şemdinli’nin Bağlar Köyü’nde BDP’li milletvekillerinin samimi bir şekilde PKK’lı teröristlerle kucaklaşma mizanseni gerçekleştirmesi, partinin sorunun çözümü için bir adres olmasıyla ilgili soru işaretlerini daha da kalınlaştırdı. BDP, ölüm oruçları süresince İmralı ve Kandil’in belirlediği çizgide hareket ederek bu süreçte tansiyonun yükselmesinde aktif bir rol oynamayı tercih etti.

2012’nin ikinci yarısından itibaren teröristle mücadele politikalarına paralel olarak hükümetten zaman zaman müzakerelerin başlayacağı/başladığına dair sinyaller gelmeye başladı. Bu noktada Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “Hükümet çözüm adına herkesle görüşür” açıklaması bir şekliyle de İmralı’yı işaret etmekteydi. Ardından Yalçın Akdoğan’ın yeni yıla girerken yaptığı açıklamalar, bu öngörüleri onayladı.

Buradaki tartışmalarda Abdullah Öcalan’ın PKK üzerinde ne kadar etkili bir aktör olduğu konusu tekrar gündeme geldi. Aslına bakılırsa ölüm oruçları sürecinde Öcalan, etkili bir isim olduğunu bir şekliyle hatırlatmış oldu. Bu süreçte Öcalan’ın kardeşiyle göndermiş olduğu mesajın ardından önceden sözleşilmişçesine ölüm oruçlarına son verilmesi Öcalan’ı öne çıkardı.

Öcalan’ın örgüt üzerinde etkili olduğu ve örgüt içerisinde belli konularda meşruiyet kazanmak adına isminin kullanıldığı ortada. Prof. Dr. İhsan Bal’ın deyişiyle “örgütün ilk 10 ismi hala Abdullah Öcalan.” Ancak geçmiş tecrübelere bakıldığında müzakerelerde ortaya çıkacak risklerden birisinin de PKK içerisinde muhtemel bir hizipleşme senaryosunun uygulamaya konulabileceği. Özellikle son dönemde bazı şeyler yönetilmeye çalışılırken ortaya atılan PKK’nın “güvercin” ve “şahin” kanadı olarak ayrıldığı üzerinden tartışmaların yürütüldüğü tecrübeler bu riskleri tekrar hatırlatır nitelikte. Aslına bakılırsa sürecin başarılı yürümesi durumunda bu senaryonun gerçekten yaşanması da muhtemel. Fakat bütün bu risklerin ötesinde Öcalan’ın sahada nasıl bir manevra alanına sahip olduğu tartışmalı.

Tek bilinmeyenli denklem yok

Müzakerelerin içeriği ve nasıl yönetileceği de oldukça önemli hususlar. Bu açıdan müzakereler ile ilgili Başbakan Erdoğan’ın Abdullah Öcalan’ın ev hapsine çıkması veya tutukluluk süresi ile ilgili bir pazarlığın olmayacağına dair beyanatları oldukça önemli ve algı yönetimi açısından kritik. Burada meselenin PKK’nın silah bırakması ve belli taleplerin siyasetin meşru platformu üzerinden yapılmasını sağlayacak bir ortamın oluşturulması nihai hedef olarak da konulmuş görünüyor.

Fakat meselenin can alıcı noktası ise müzakerelerde PKK’nın var olan büyük problemin tek değişkeni olmaması. Özellikle çıkar temelli olarak yapılanan örgütün uyuşturucu, kaçakçılık ve Avrupa’daki faaliyetleri düşünüldüğünde bu sürecin sadece siyasi boyutu olmadığı ortada. Aynı zamanda Ortadoğu’da çeşitli ülkelerin taşeronluğunu yapan örgüt, bu kirli ilişkiler ağında tek başına karar verebilecek bir durumda değil.

Bu açıdan bakıldığında müzakerelerin yapılması elbette ki terörle mücadele stratejisinin önemli bir boyutu. Ancak bunu yurtdışındaki belli mekanizmaları kontrol altında tutmadan gerçekleştirmek mümkün gözükmüyor. Bu nedenle Türkiye’nin Batı’da kendisini destekleyecek dostları ile ciddi bir diyalog mekanizması kurması gerekiyor. Ortadoğu’da ise Irak ve Suriye’deki mevcut tablo ve bu denklemde İran’ın pozisyonunu iyi okumak hayati önem sahip.

Yukarıdaki resme bakıldığında PKK içinde hizipleşmenin gerek örgütün iç dinamikleri gerekse bölgesel değişkenler göz önüne alındığında ciddi bir olasılık olduğu görülüyor. Ancak bu konuda Türkiye’nin kendisi kadar müzakere masasına oturan PKK temsilcilerinin de en az Türkiye kadar endişe etmesi gerekiyor. Bu açıdan PKK’nın müzakere sürecini sabote etme girişimlerinin maliyetinin oldukça yüksek olacağının mesajı net bir şekilde verilmeli.

Öte yandan Türkiye’nin teröristle mücadelesini ise kararlılıkla sürdürülmesi gerekiyor. Kırsal alanda devam eden operasyonların hız kesmemesi ile birlikte KCK konusunda da geri adım atılmaması oldukça önemli. Bunun iki önemli boyutu olduğunu burada bir kez daha vurgulamakta fayda var. Bunlardan birincisi silahlı mücadelenin bir şekilde akamete uğraması, müzakerelerin PKK tarafından toparlanma adına zaman kazanma stratejisi olarak algılanmasına neden olacaktır. İkinci ve fakat daha önemli bir husus ise sahada son dönemde büyük fedakârlıklarla mücadele eden güvenlik güçlerinde ciddi bir moral bozukluğunun oluşma riski olarak belirtilebilir. Bunun yönetilmesi adına sürekli olarak PKK’ya müzakere masasında oturabilmenin şartının terör örgütünün silah bırakması olduğu; devletin güvenlik güçlerinin ise asli vazifelerini meşru dairede gerçekleştirdiğini hatırlatmak faydalı olacaktır.

2013’te yeni hedefler

Müzakereler ne kadar önemli olursa olsun bunu takvimlendirmek hükümet üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir. Son otuz senede çözüme kavuşturulamayan bu meselede birkaç ay içerisinde sonuç almak şu an için büyük bir iyimserlik olarak duruyor. Bu konuya daha çok bir süreç yönetimi olarak yaklaşmak daha makul duran bir çözüm gibi görünüyor.

PKK sorununun yanı sıra Kürt sorununda ise siyasi ve iktisadi çözüm stratejilerinin 2013’te çok boyutlu olarak yürütülmesi gerekiyor. Kürt sorunun sadece bir güvenlik meselesi olmadığı aşikâr. O nedenle kimlik siyasetinden, bölgesel kalkınmaya kadar çeşitli alanlarda atılması gereken birçok adım bulunuyor. Son zamanlarda geçmişiyle yüzleşmeyi başaran Türkiye’nin önümüzdeki dönemde siyasi arenada göstereceği kararlılığın ise siyasi ve iktisadi alandaki projelerin gerçekleşmesi adına oldukça önemli olduğu gözüküyor.

Not: Bu yazı ilk olarak 06 Ocak 2013, Pazar günü Star Gazetesi Açık Görüş eki’nde yayımlanmıştır.

Yazar: Hasan Selim ÖZERTEM

8 Ocak 2013

Kaynak

 

Print Friendly, PDF & Email

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir