Güncel Yazılar
escort bursa-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-escort istanbul bayan-bodrum escort-denizli escort-marmaris escort bayan-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort bayan-bursa escort-kocaeli escort-ataşehir escort-istanbul escort bayan-sikiş-bursa escort-bursa escort

Olduğun Yerde Kal Uluslararası Hukuk Cehennem Biziz

Erdem Denk’in Güle Güle Uluslararası Hukuk, Cehenneme Kadar Yolun Var başlığını taşıyan yazısı,[1] onun açtığı tartışmaya katılma, henüz yeterince olgunlaşmadığını düşündüğüm için “bilimsel eser”e dönüştürmekten kaçındığım bazı düşünceleri hiç değilse Tartışma Metinleri aracılığıyla paylaşma isteği doğurdu bende.[2] Bunların, yıllardır verdiğim Uluslararası Hukuk I dersinin içeriğini Uluslararası Hukuka Giriş’e dönüştürme çabasının ürünü olduğunu söyleyebilirim. Öteden beri, SBF’de verilen hukuk (ve uluslararası hukuk) derslerinin, Hukuk Fakültelerinde verilenlerden farklı olması gerektiğini düşünmüştüm. Buna karşılık, söz ettiğim dersin bir ikinci sınıf dersi, yani bir yandan yetişkin, diğer yandan ise üçüncü ve dördüncü sınıflarda edinmelerini umduğumuz sorgulayıcı düşünceden henüz çok uzak olan kadın ve erkeklere verdiğim bir ders olması işleri karıştırıyordu.

Çünkü uzun süre bu durumun dersi yürütmede zorlaştırıcı bir etken olduğunu sandım, ama sonra bunun, yerleşik düşünce kalıplarını tanımak, çözümlemek ve aşılmasına katkıda bulunmak için eşsiz bir fırsat olduğunun farkına vardım.

Ne var ki, yerleşik düşünce kalıplarının aşılması gerekliliği, ihtiyacı, özlemi, herneyse işte, o tamam da, “ne yöne doğru aşılması”, bunu hala bilmiyorum.

Yani, ödünç bir ifadeyle, özgürlük, ama neye özgürlük?

Yine de, hiç değilse kendi alanımda herhangi bir yönün belirmesi için bile, egemen hukuk ve uluslararası hukuk anlayışının sarsılmasının zorunlu olduğuna inanıyorum. İşte Erdem’in zevkle okuduğum makalesi de, bu açıdan harekete geçirici oldu. Bu yazıda, onun değindiği bazı temalardan da yararlanarak, uluslararası hukuku tartışmaya çalışacağım. Başta da söylediğim gibi, bu bir “bilimsel makale” değil, bu nedenle, referans falan vermeyeceğim. (Hiç değilse Tartışma Metinleri’nde, “metin bitti, biraz da dipnot uydurursam…” kaygısından uzak durabiliriz herhalde!) Aynı nedenle, o çekilmez “akademik üslup”tan da azade sayacağım kendimi. Ama yine de, “okuma kolaylığı olsun diye”,  ara başlıklar vermekten kaçınamayacağım.

Dolayısıyla, ilk ara başlığımız:

Uluslararası Hukuk Nedir?

Bu soru ve bu soruya verilen yanıt, klasik uluslararası hukuk kitaplarının standart giriş konusunu oluşturuyor. Ama beklenebileceği gibi yanıtlar, yazarın bilimsel, siyasal, ideolojik vs. duruşuna bağlı olarak, bu da asıl olarak yazarın yazdığı zamana ve mekana bağlı olarak değişiyor.

Ben bunlardan sadece bir tanesine, son dönemde “camia”nın “entelektüel” kanadında moda olanına değineceğim. Bu görece yeni ama yine de şimdiden eskimiş (“paradigma”, “okul”, “akım”, ne derseniz artık, ben yaklaşım demeyi tercih ediyorum) yaklaşımın özünde, başlangıçta içten olduğu besbelli bir hayal kırıklığı yatıyor. Bu hayal kırıklığı, şimdilik kabaca ifade edersem, uluslararası hukukun dünyada barış ve düzeni sağlamaya yetmediğinin, daha da fenası, özü, doğası itibariyle buna zaten muktedir olmadığının farkına varılmasından kaynaklanıyor. Kastettiğim, “Eleştirel Hukuk” yaklaşımı…

Şimdi, dünyada olup bitenlerle asgari bağlantısı olan “sokaktaki adam”dan SBF 2. sınıf öğrencisine kadar herkesin zaten bildiği ve bazen pervasızca dillendirdiği bu durumun, anlı şanlı uluslararası hukukçular tarafından yeni keşfedilmiş olması tuhaf gelebilir. Ama burada önemli olan, tabii bence, bu sorgulamanın, “uluslararası hukuk” ile sınırlı kalmayıp, kendine “uluslararası hukukçu” diyen zevatın işlevine yönelmiş olması.

İşte, bu yaklaşımın pirlerinden biri olan Koskenniemi de, “Biz uluslararası hukukçular ne yapıyoruz?” diye sorup şöyle içten bir yanıt vermiş: Uluslararası hukukçular olarak ya devletlerimizin hizmetine girip uluslararası hukuku ulusal çıkarlar adına kullanmanın teknikleri konusunda akıl veriyoruz, ya da iflah olmaz idealistler olarak ütopyalarımızın peşinde nafile ömür tüketiyoruz… [3] Aynı zamanda ülkesi Finlandiya’nın BM nezdindeki daimi temsilciliğini yapan Koskenniemi’nin dediği çok doğru, sadece SBF Devletler Hukuku kürsüsünün tarihi bile bunu kanıtlamaya yeter.

Ama Koskenniemi baba sadece bunu deyip uluslararası hukukçuluktan istifa etmeye kalkmamış. Tam aksine, o koca koca kitapları, makaleleri, başka birşey söylemek için yazmış. Demiş ki: Ey uluslararası hukukçular! Bazılarınız uluslararası hukuku uluslararası politikanın emrine sokup küçülttünüz, bazılarınız ise onu olduğundan fazla şişirdiniz. Bu yüzden inandırıcılığımızı, itibarımızı kaybettik, rezil kepaze olduk. Gelin, oyunu yeniden düşünelim, kuralları yeniden oluşturalım, ödülleri yeniden dağıtalım… İnandırıcılığımızı yeniden kazanmanın tek yolu bu! Yoksa bizi işten atacak, kapı dışarı edecekler!

Saptamanın ve davetin açıklığı, dürüstlüğü karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil, ben de çıkarıyorum. Ama sonra şapkamı başıma takıp[4] sormak zorundayım: Neden şimdi? Hangi tarihsel koşullar Kuzeyli (yeni anlamıyla değil, geleneksel anlamıyla, yani Nordic) bir uluslararası hukukçuyu böylesine önemli bir saptama yapmaya götürdü? Sözü neden ve nasıl böylesine çok kulak tarafından duyuldu? Neden bu kadar çok uluslararası hukukçu böylesine dokunaklı bir hayal kırıklığı ve arayış içine girdi?

Bunun yanıtını ileriye bırakarak bir başka büyük K’ye, Kelsen’e dönmek istiyorum. “Dönmek” diyorum, çünkü kendi alanında anlaşılamamakta (hatta belki de okunmamakta) Marx’ı solladığını sandığım bu zat, yarım yüzyıl önceden uluslararası hukukçu torunlarını uyarmıştı, “Hukuk normatif bir bilimdir, eğer bilim yapacaksanız ütopyalarınızı da, beklenti ve çıkarlarınızı da ondan soyutlayın” diye. Bu nedenle, ben bazı uluslararası hukukçuların kapıldığı hayal kırıklığı karşısında düpedüz katmerli bir hayal kırıklığı içindeyim. Komünist mi yoksa faşist mi olduğuna bir türlü karar verilemeyen, “indirgemeci” yaklaşımı ve fazlasıyla basit dili nedeniyle “entelektüel camia”da küçümsenen Kelsen, “Hukukun Saf Teorisi”ni saflığından yazmıştı sanki!

Kelsen’in uluslararası hukuka yaklaşımının özünde, uluslararası hukukun ilkel bir hukuk olduğu, ama hukuk olduğu saptaması yatıyor. Bu saptama, uluslararası hukukun, ondan herhangi bir siyasal, ideolojik, şu veya bu değer veya beklenti olmaksızın, “olduğu gibi” incelenmesini gerektirir. Elbette, doğabilimlerinde bile bilim adamlarının (ve dahi kadınlarının) nesnelliğinin sorgulandığı bir dönemde, gülünç bir iddia gibi görünebilir bu. Oysa Kelsen daha o dönemde bu riskin farkındaydı (ya da ben onu öyle görmek istiyorum diyelim). Çünkü, gerek correlation, gerekse causalite ilişkisine dayanan bütün diğer bilimlerden ayırdığı ve “normatif” diye nitelediği hukukbilim bakımından bunu bertaraf edecek mutlak bir kriter öneriyordu: Geçerlilik.

Diğer bir deyişle, “iyilik”, “kötülük”, “adalet”, “özgürlük”, “gerçekçilik” falan gibi dertleri yoktur Kelsen’in, daha doğrusu elbette vardır bütün “iyi insanlar” gibi, ama bunlar için hukuktan medet ummaz. Bu özlemlerini, “hukukbilimci” cübbesini çıkararak söylediklerinde, yazdıklarında dile getirir, bunlar da öyle yabana atılır gibi değildir. Bir “hukukbilimci” olarak ise, altı üstü bir normlar hiyerarşisi olan hukukta “geçerli” olanın bilgisiyle uğraşmayı önerir. Geçerli olan normun mesela “iyi” “özlenir” veya “adil” olup olmadığıyla ilgilenmez, bunu siyasetçiye, militana, “sivil toplum kuruluşları”na falan bırakır.

Dolayısıyla, Kelsen’in yaklaşımı, adının Türkçeye çevrilmiş olduğu biçimiyle “Saf Hukuk Teorisi” değil, “Hukukun Saf Teorisi”dir. “Saf” olan hukuk değildir, tam aksine hukukun içine bugüne kadar iyisiyle kötüsüyle, gerek felsefenin, gerekse beşeri ve sosyal bilimlerin konusu olmuş ve olabilecek herşey ama herşey karışır. Ama uğraş alanı hukuk olan bilim insanının yani hukukbilimcinin yapması gereken, bu karışım karşısında kafa karışıklığına uğramak değil, neyin hukuk olduğunu saptamaktır. Bu saptamada kullanılabilecek tek ölçüt ise, demin söylediğim gibi geçerliliktir. Hukukun, geçerlilik dışında bir değeri yoktur ve buna “adalet” de dahildir. Diğer bir deyişle, hukukbilim, bir normun adil olup olmadığıyla uğraşmaz, uğraşamaz; hukukbilimcinin de şu adildir, bu adil değildir demek gibi bir hakkı, işlevi, yetkisi olamaz (bunu Kelsen söylemediyse bile ben söylüyorum!).

Eğer böyleyse, şu ya da bu hukukun, onu mecburen kabul etmiş olan sokaktaki adamda zaman zaman hayal kırıklığı yaratması normal ama hukukçunun kendisinin dillendirdiği hayal kırıklığı şaşırtıcı. Burada kastettiğim “hukukçu” Adalet Bakanlığının bütçedeki payının binde üçlerde falan gezindiği bir ülkede yargı sistemi içinde kısa sürede mesleklerine yabancılaşan hukuk pratisyenleri değil elbette. Kelsen’in hukukbilimci olmayı önerdiği hukuk alimlerinden söz ediyorum, yani kafalarını hukukun meşruiyet boyutunu yeniden ve yeniden üretme hizmetine sunmuş olanlardan. Yani bizlerden. Çünkü, dünyanın bütün üniversitelerindeki bütün uluslararası hukukçuların yaptığı, şu ana kadar hala ulus-devletlerden oluşan bir devletlerarası sistemi veri kabul ederek, o ya da bu normun meşruluğu konusunda kıyasıya tartışıyor olsak bile, “uluslararası hukuk” düzeninin meşruluğunu birbirimize ve öğrencilerimize kabul ettirmeye çalışmaktan başka bir şey değil. İşte bu yüzden cehennem biziz…

Uluslararası hukuka dönelim. Kelsen, ilkel de olsa bir hukuk, dolayısıyla normlar hiyerarşisi olduğunu varsaydığı uluslararası hukukun temelinde tek bir norm olduğunu söyler: Yapılagelişin hukuk yarattığı… Yani bugün artık vadesi dolmuş bir ideolojik yanılsama nedeniyle (ki buna yol açan da “faydacı” Jeremy Bentham’dır) “uluslar arası” dediğimiz ama aslında “devletler arası” olan hukukun temelinde, devletlerin yapageldiği eylem ve işlemlerden onları gelecekte de bağlayacak normlar doğduğuna ilişkin bir temel norm yatar. Yapılageliş dediğimiz, Türkçe uluslararası hukuk kitaplarında teamül, örf ve adet olarak da anılan şey aslında basitçe gelenek hukukudur.

Kelsen, ister herhangi bir ulusal hukuk düzeninde, isterse de uluslararası hukukta bu temel normun ne zaman, nasıl, niçin doğduğunu açıklamanın, hukukbilimcinin işi olmadığını söyler. Haklıdır da, çünkü örneğin, bugün (hala) Türk hukukunun temel normunu oluşturan T.C. Anayasasının nasıl ve niçin doğduğunu açıklamayı anayasa hukukçularından bekleyemezsiniz, birer hukukçu olarak açıklayamazlar. Bir bilim insanı olarak hukukçuya düşen, onu veri kabul edip, onun üzerine inşa edilen hukuk düzenini açıklamaktır. Bu, 12 Eylül’ün hukuka aykırı bir askeri darbe olduğunu, cuntanın kendi hukukunu yarattığını saklamayı gerektirmez, tam aksine söylemeyi gerektirir, ama bu bir “açıklama” değil, zaten kör gözüm parmağına bir gerçektir. Buna karşılık, anayasa hukukçuları, birer hukukbilimci olarak ne cuntanın meşruiyetini tartışabilir, ne de besbelli ki yürürlükte olan anayasal ve ona uygun yasal normlara siyasal, kültürel vs. bir meşruiyet kazandırmaya veya tam tersine bu temelde hukuksallıklarını yadsımaya yönelebilir.

Dolayısıyla, uluslararası hukuk alanında çalışan hukukbilimciye düşen de, o temel normun üzerinde yükselmiş olan uluslararası hukuku açıklamaktır. Ben de şimdi kısaca bunu yapmaya çalışacağım.

Uluslararası hukuk, söz ettiğim temel norm üzerinde birbirine eklemlenerek bir normlar hiyerarşisi, yani “boşluksuz” bir hukuk düzeni oluşturan normlardan ibarettir. Bu hukuk düzeni yapılagelişten doğmuştur, üstelik hala ve hala yapılageliş hukukuna dayanır. Örneğin, uluslararası hukuk normlarının diğer asli kaynağı olan uluslararası antlaşmaların bağlayıcılığı bile yapılageliş hukukunun bir normundan kaynaklanır, biz uluslararası hukukçular buna “ahde vefa” diyoruz.[5]

Daha da somutlaştırırsak, bugün hemen bütün devletlerin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın bağlayıcılığı, hukuken, antlaşmaların bağlayıcı olduğuna dair yapılageliş kuralından kaynaklanır.

Bundan gerek hukuk, gerekse mantık açısından çıkarılabilecek sonuç, bütün devletlerin bir araya gelip yeni bir Birleşmiş Milletler Antlaşması yapabileceği gibi, Ayrışmış  Milletler Antlaşması da yapabileceği ve bu yeni antlaşmanın da bağlayıcı olacağıdır.

Buna karşılık, aynı akıl yürütmeyle başka bir örnek kurgulayıp, bütün devletlerin bir araya gelerek antlaşmaların bağlayıcı olmadığına dair bir antlaşma yaptıklarını varsaydığımızda, aynı sonucu elde edemeyiz. Bu antlaşmanın bağlayıcılığının temelinde tam aksini söyleyen bir yapılageliş kuralı bulunacağından, böyle bir kurgu fiilen olduğu gibi hukuken de imkansız olacaktır.

Dolayısıyla, uluslararası hukuk bir “normlar hiyerarşisi”dir. Bazı normlar, taşıdıkları siyasi, ideoloji, etik vs.. değerler nedeniyle değil, sadece diğerlerinin hukuksal temelini oluşturdukları için daha üstündürler.[6]  Bazıları da, taşıdıkları siyasi, ideolojik, etik, vs. değerler bize göre ne kadar “üstün” olursa olsun, geçerliliklerini hukuken daha üstün normlardan aldıkları için, yani hukuksal varlıklarını daha üstteki normlara borçlu oldukları için, daha aşağıdadır.

Şimdi bu normlar hiyerarşisinin ne işe yaradığına biraz daha yakından bakalım.

Uluslararası Hukuk Neyi Düzenler?

Bu soruya lafı hiç uzatmadan fazlasıyla basit bir cevap vereceğim. Uluslararası hukuk, yaklaşık 16. yüzyılda beliren ve bugün hala devam eden modern devletlerarası sistemin kazasız belasız işleyişini düzenler ve sadece bunu düzenler. Daha doğrusu, buna yöneliktir (uluslararası hukuku kişileştirmek istemediğimden “bunu amaçlar” demek istemiyorum). Dolayısıyla, sistemin ihtiyacı ne ise, o sistem içindeki devletler tarafından yapılan uluslararası hukukun buna verdiği cevap da odur.

Şimdi, hangi alanda olursa olsun, birinin, bir kurumun, bir söylemin, vs. kendisine ilişkin söylediklerine inanma aşamasını çoktan geçmiş olmalı adına bilim dediğimiz düşünce disiplini. Dolayısıyla, uluslararası hukuku, antlaşmaların, devletlerin ya da (evet, tahmin edebileceğiniz gibi) karnını ondan doyuran uluslararası hukukçuların onun hakkında söyledikleriyle açıklamak bilim olmasa gerek. Bu nedenle, uluslararası hukuktan, mesela onun savunduğu söylenen “İnsanlık” adına lütuf beklemek veya adalet ummak, ister sağ, ister sol olsun, liberalizmin yani ideolojinin ta kendisine işaret etmekten başka bir anlam taşımaz.

Bu fazlasıyla basit cevabı, buraya kadar çizdiğim çerçeve içinde uluslararası hukuktan örneklerle açmak istiyorum. Bu amaçla Erdem’in verdiği çok isabetli örneklerden bazılarını yukarıdaki bağlam içinde biraz daha farklı biçimde irdeleyeceğim.

“İnsancıl hukuk”tan başlamak istiyorum ama önce önemli bulduğum bir düzeltme yapmam gerek, ne de olsa “yiğidi öldür, hakkını yeme” demiş atalarımız, hem uluslararası hukuku öldürmek gibi bir niyetim de yok… Sözkonusu uluslararası hukuk dalı “insancıl” (“humanist”) değil, “insani” ya da daha iyisi “beşeri” (“humanitaire/humanitarian”) hukuktur[7], diğer bir deyişle konusu, amacı ya da Erdem’in ifadesiyle “merkezi” insan sevgisi değil ama gerçekten de insandır. Bu alandaki normlar, devletler arasındaki tepişmeler sırasında düpedüz telef olan insanların (ya da insancıkların diyelim) durumunu biraz olsun düzeltmek üzere, devletler arasında yapılan antlaşmalarla konulmuştur.

Şimdi, yukarıdaki çerçeve içinde baktığımızda görürüz ki, “Hukukun Saf Teorisi” hukukbilimcilere sadece ve sadece insani hukuk normlarının “geçerli” olup olmadıklarının incelenmesini buyurur. Böyle bir inceleme, bu normların merkezinde insanın ya da insan sevgisinin veya şu ya da bu insani değerin bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, geçerlilik alanlarının araştırılmasını gerektirir. Örneğin, uluslararası hukukun üstün bir normuna göre, bir devlet sadece ve sadece taraf olduğu bir antlaşmanın normlarıyla bağlıdır. Dolayısıyla, insani hukuk normlarını içeren bir antlaşma, ona taraf olmayan bir devlet bakımından hiç ama hiçbir bağlayıcılığa sahip değildir. Ama eğer insani hukuk normları birer yapılageliş normu ise, o zaman bütün (ama bütün) devletler bakımından geçerli ve bağlayıcıdır. Yani, devletler sistemi, o insani hukuk normunu doğuran bir pratik yaratmışsa, o zaman bazı devletlerin “beni bağlamaz” demesi o norma gölge düşürmez.[8]

Kısacası, hukukbilimcinin yapması gereken, sözkonusu normun öyle ya da böyle geçerliliğini ve bunun o hukuk düzeni içindeki olası sonuçlarını araştırmaktır.  (Bakmayın bu uğraşın iddiasız gibi göründüğüne, kimi zaman hiç beklenmedik hayırlara da vesile olabilir!) Öte yandan, “olası sonuçlar” diyorum, çünkü hukukbilimi ideolojiden ayıran en önemli ölçütlerden biri de, hukukun “İyilik”, “Doğruluk”, “Adalet”, “Özgürlük”, “Eşitlik” vs. uyarınca verilmesi gereken tek bir yanıtının olmadığının farkına varmaktır: İçine karışan “kötü”ler kadar “iyi”lerin de cirit attığı hukuk dünyasında, geçerli olan herşey mübahtır[9], bir; kaynağı olan normlara uygun olan herşey geçerlidir, iki;  bunu sağlayan (veya buna yol açan), uluslararası hukuka özgü değil, genel olarak hukuka özgü olan yorum faaliyetinin kaçınılmazlığıdır, üç; yorumcunun kimliğini belirten hukuk, tekrar ediyorum, üst norma uygunluk ve geçerlilik ölçütü dışında, yorumun içeriğine müdahale etmez, edemez, dört; bunlara uygun ama içerik itibariyle birbiriyle çelişik yorumlar mümkün ve dahi kaçınılmazdır, beş.

Böylece, aslında ulusal hukuklarda da son derece çelişkili hatta taban tabana zıt sonuçlar veren yorum faaliyeti sanki herhangi bir hukuk normunu uygulamanın ilk adımı değilmiş, sanki ulusal hukuklarda bir norm yorumlanmadan uygulanabilirmiş, yani sanki onu yorumlayanlardan bağımsız, nesnel bir içeriği varmış ve sanki birbiriyle gerilim içindeki ikilikler uluslararası hukuka özgüymüş gibi bir yaklaşım, sadece uluslararası hukuku değil, “hukuk”u da gözlerden gizlemeye yarar.  Hukuk ile siyaset ve dahi iktisat ve bilumum teşhis edilmiş/edilmemiş etken kümeleri arasındaki ilişki, gerçekte uluslararası hukukta neyse, ulusal hukuklarda da odur. Ulusal hukuklarda nihai bir karar merciinin, örneğin Anayasa Mahkemesi’nin bulunması (ki ilk Anayasa Mahkemesi’nin kurucusu da o “indirgemeci” Kelsen’dir), hukuka içkin bu sorunların ortadan kalktığını değil, sadece şu ya da bu hukuk düzeninde nasıl şu ya da bu yönde kestirilip atıldığını gösterir. Ama bu kestirip atma bile ezel-ebed değildir, Anayasa Mahkemelerinin kararları da süreç içinde değişir, “ileriye” veya tam tersi “geriye” gider, hatta sorunun niteliğine bağlı olarak aynı dönemde bile farklılaşabilir.

Dolayısıyla sorun uluslararası hukukta değil, hukukun kendisindedir ve eğer adalet, özgürlük, eşitlik filan istiyorsanız çözüm hukukta değil, kriz karşısında etkisizleşen, işlevsizleşen ve yerini hukuka, dine ve dahi metafiziğe bırakan siyasettedir. Hukukbilimcinin yapması gereken, evrensel normlar ihdas ederek siyasetin boşalttığı alanı doldurmak değil, bir kez geçerlilik kazandıktan sonra özerk bir inceleme alanına dönüşen bu normlardan oluşan hiyerarşiyi kendine özgü yöntemle incelemektir.

Ama diyelim ki, zihniniz ve kalbiniz böyle bilim olmaz diye feryat ediyor, gerçekten anlamak ve açıklamak ve dahi “Değiştirmek!” istiyorsunuz, sorumlu bir bilim insanı olarak… O zaman buyrun tek gerçek bilimin tozlu sayfalarına.

O zaman, örneğin insani hukukun hangi tarihsel dönemde, hangi tarihsel koşullarda doğduğunu, devletlerarası sistemin hangi ihtiyaçlarına cevap vermeye yöneldiğini, bu ihtiyaçların süreç içinde nasıl ve ne yönde değiştiğini araştırırsınız. Bunu layıkıyla yaptığınızda da, örneğin “Solferino Muharebesinde yaralıların durumuna bizzat tanık olan Henri Dunant’ın olağanüstü insan sevgisiyle giriştiği çabaların sonucunda” falan gibi bir cümleden[10] bucak bucak kaçarsınız.

Onun yerine, İsviçreli Henri Dunant’ın Solferino’da ne işi vardı diye sorarsınız örneğin. Solferino Muharebesi’nin zorunlu askerlik hizmetine dayalı ulusal sürekli orduların yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde meydana geldiğini bulursunuz. “Vatandaş” kıldığını kendine maddi ve manevi zincirlerle bağlayan ulus-devletin, hem bu zincirlerin kırılmaması için, hem silah altına alarak beslemeyi üstlendiği, dolayısıyla yatırım yaptığı için, hem de elbette, o savaşı değilse bile bir sonraki savaşı kazanmak için, vatandaş-askerini korumak zorunda olduğunu görürsünüz. Bu koruma ihtiyacının önce ulusal düzeyde ordudan başlayan sağlık hizmetleriyle kendini gösterdiğini, daha sonra ister istemez savaş alanına taşındığını görürsünüz. O sırada sadece Avrupa devletleriyle sınırlı olsa da, devletlerarası sistemin bekasının, herbiri vatandaş kıldığına karşı ödev altına giren ulus-devletlerin, bu vatandaşların hiç değilse haybeye telef edilmemesi konusunda anlaşmalarından geçtiğini görürsünüz. Kendi ülkesi olarak belleyip hayali sınırlarla çevirdiği topraklar üzerinde meşruiyetini sağlamak zorunda olan ulus-devletin, bunu sağlayabilmek için düşman ilan etmek zorunda olduğu diğer devletlere muhtaç olduğunu görürsünüz. Diğer bir deyişle, efsane ne derse desin, ulus-devletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek sistemi yaratmadığını, sistemin ulus-devletleri yarattığını görürsünüz. Görürsünüz de görürsünüz.

Ve bunları gördüğünüzde, uluslararası hukuku da görürsünüz. O zaman, uluslararası hukuktan mesela insan sevgisi beklemez, insan sevgisiyle falan ilgili olmadığını apaçık gördüğünüzde de hayal kırıklığına uğramazsınız.

İnsan hakları da mükemmel bir örnek bu açıdan. Bir hukukbilimci, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kurucu normlarının uluslararası emek hareketinin ihtiyaç ya da taleplerine cevap verip vermediğini sorgulamaz mesela. Ama bu örgütün, insan hakları alanındaki ilk uluslararası örgüt olarak, 1919’da Versailles Barış Antlaşması ile kurulduğunu unutmaz, bu nedenle örneğin şu saçmasapan “birbirini izleyen insan hakları kuşakları” efsanesini tekrar edip durmaz.  Ondan, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, ulusçulukla uzlaşıp “aslan-sosyal-demokrat”laşan sosyalist harekete verilmiş bir sus payı ile Ekim Devrimi’nin yarattığı korkunun ilgi çekici bir bileşimi olduğu falan gibi bir değerlendirmeyi beklemek nafiledir, ne böylesini, ne başka türlüsünü yapar, bunu başka bilimlere bırakır, çünkü bunlar hukukbilimin konusu değildir.

Bunun gibi, insan haklarının, tarihi boyunca nasıl çiğnenmiş olduğu, nasıl emperyalist devletlerin dış politika aracı haline geldiği falan gibi saptamalar da hukukbilimin konusu dışındadır. Çünkü herşeyden önce, bir hukukbilimcinin, üzerinde afili bir “cübbe” varken, hukukun çiğnenmesinin sorumluluğunu hukuka yıkması saçmadır. Örneğin bir ceza hukukçusu, cinayetler bir türlü azalmıyor, hırsızlık oranı da düşmedi, devlete karşı suçlar da çoğalıyor falan diyerek ceza hukukunu mahkum edebilir mi? Ya da mesela bir Türk anayasa hukukçusu, Türkiye’deki darbe sıklığını anayasa hukukunun içsel zaafına bağlayabilir mi?

Ama bence bundan daha vahimi, bir hukukbilimcinin, üzerinde hukukçu cübbesi varken, hukuksal normları, örneğin insan haklarını, birer hukuksal norm olarak değil, evrensel (yani sadece herkes bakımından geçerli olan değil, ama asıl önemlisi tarihsel-olmayan, yani ezel-ebed) bir değer olarak sunmaya kalkışmasıdır.

Çünkü, hukukbilimin tarih boyutundan yoksun olduğu bir gerçektir, bu onun özgül tarihinin “zaman bakımından geçerlilik”le kısıtlı olmasından kaynaklanır ama, bu kaçınılmaz kısıtlılık, hukukbilimciye kendi konusunu tarih-üstüymüş gibi sunma izni ve hakkı vermez.

Dolayısıyla, insan hakları örneğine dönersek (ki bu sadece örneklerden bir örnek), hiçbir hukukbilimci, liberal ideolojinin hukuktaki (ve uluslararası hukuktaki) tezahüründen başka birşey olmayan insan haklarını ezel-ebed bir değer olarak sunamaz. Eğer sunuyorsa, ürettiği (aslında ürettiği bile değil, yeniden-ürettiği) ne hukukbilim, ne de herhangi bir başka bilimdir, ideolojidir. Bu açıdan, mesela “çalışma hakkı”nın insanın doğuştan kazandığı bir hak olduğunu söylemek ile “tembellik hakkı”nın insanın doğuştan kazandığı bir hak olduğunu söylemek arasında hiçbir fark yoktur. Hatta, insani değerler açısından, ikincisini söylemek evladır. Çünkü, ister “insan onuru”na, ister “insanın gereksinmeleri”ne, isterse de üretilmiş ya da üretilebilecek herhangi bir diğer teorik temele dayandırılsın, “çalışma hakkı”nı savunmak, “ücretli emek”i savunmaktan başka bir anlam taşımaz. Üstelik, insan haklarının ezel-ebed, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez haklar olarak sunulduğunu hatırlayınca, o kutsal çalışma hakkının bir cendereden ibaret olduğu çıkar ortaya.

Demek istediğim şu: “İnsan hakları”, içinde yaşadığımız kabusun ötesine geçmemizi engelleyen, başka bir dünyaya ilişkin tahayyülümüzü kısırlaştıran, bakışımızı körelten feci bir yanılsamadır. Ve bu yanılsama, talihin (yoksa tarihin miydi?) cilvesi olarak, sistemin ideologlarından çok, sistemin “muhalif”leri tarafından üretilmektedir, biteviye…Bu “muhalif”lere bakarsanız, “mülkiyet hakkı” dışındaki insan haklarına teorik bir itiraz göremezsiniz, onu “katalog”dan sildiniz mi, geri kalanlarla mutlu bir beraberlik kurmanız mümkündür. Oysa mesela, yeni muhafazakar saldırı karşısında kendimizi sahip çıkmak zorunda hissettiğimiz “eğitim hakkı”nın, “mülkiyet hakkı”ndan daha “insani” olduğu söylenebilir mi? Ulus-devletin “millet”ini “talim ve terbiye” etmek için oluşturduğu bu aptallaştırıcı “milli eğitim” mekanizmasında tornadan geçme “hakkı” mülkiyet hakkından daha mı az sorun içerir?

Kısacası, “muhalif” olmak, “eleştirel” olmak iyidir, ama sol gösterip sağ vurmaktan da kaçınmak gerekir. Şimdi, buraya kadar derdimi yeterince açıklıkla anlattığımı umarak, başka bir soruya geçiyorum.

1945’te Uluslararası Hukukun Başına Ne Geldi?

Bu sorunun cevabını vermek, önceki sorularla karşılaştırıldığında, daha zor olacak. Uluslararası hukukun doğası, yapısı, özü, herneyse işte, veya işlevi değiştiği için değil. Uluslararası hukukun 1945’te yeniden biçimlendirilen dünya sistemine nasıl uyarlandığını göstermenin tek yolu “teknik” ayrıntılara girmekten geçtiği için. Yine de, bugünkü yakıcı soruyu ve yanıtı tartışabilmek için ben bunlara girmek zorundayım, siz de –eğer kendi zihninizde bile olsa tartışacaksanız- okumak…

1945’te uluslararası hukukun başına gelen şeyin özünde, yeni devletlerarası sistemin güvenlik ve istikrar ihtiyacının yattığını söyleyerek başlayayım. Uluslararası hukukun, devletlerarası sistemin kazasız belasız işleyişini düzenlediğini (ya da buna yönelik olduğunu) belirtmiştim. Örneğin, devletlerarası sistem, fetihlere, işgallere, sömürgeciliğe dayalı olduğunda, uluslararası hukuk fetihlere, işgallere, sömürgeciliğe dair normlar içeriyordu. Epey de gelişmiş normlardı bunlar, uluslararası hukuk kitaplarında hala azımsanamayacak yer tutuyorlar, öğrenciler ise bu tür anakronizmalar karşısında şaşkınlığa bile düşemeden nefret ediveriyorlar uluslararası hukuktan (ya da biliminden).

1945’te ise devletlerarası sistemin önce kendisi ve bununla neredeyse eşzamanlı diyebileceğimiz ölçüde kısa bir zaman dilimi içinde normları değişti. Devletlerarası sistemin değişmesinde uluslararası hukukun en ufak bir dahli yok elbette, ama normların bu kadar kısa bir sürede ve bu kadar köklü bir değişiklik geçirmesini sağlayan, uluslararası hukukun o “değer yoksunluğu” oldu.

Diğer bir deyişle, 1945’te devletlerarası sistem yeniden yapılandırıldı. SBF camiasına bunu anlatmaya kalkışacak değilim, sadece biz uluslararası hukukçular açısından kritik önemde olan bir noktaya dikkat çekeceğim. Bu yeniden yapılanma, Wallerstein’in dünya sisteminin vektörleri olarak saydığı altı alanın en az dördünde 16. yüzyıldan beri düzenleyici güç olarak başvurulagelen “zor”un (ya da bizim terminolojideki ifadesiyle “kuvvet”in) artık asli belirleyici olmaktan çıkmasından kaynaklanıyordu.

Bunun uluslararası hukuktaki doğal ve neredeyse dakik sonucu ise, devletler arasında kuvvet kullanmanın yasaklanması oldu. Kuvvet kullanma yasağı, özenli mi yoksa baştan savma mı olduğuna bir türlü karar veremediğim şöyle bir cümle halinde BM Antlaşması madde 2/4’e yerleşti:

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanmaya başvurmaktan kaçınırlar.”

Burada, bu yasağın, uluslararası hukukta çok kritik bir değişiklik yarattığını, ama onun yapısına ve işlevine halel getirmediğini özellikle vurgulamak istiyorum. Uluslararası hukuk bir normlar hiyerarşisi olduğuna göre, çok-taraflı bir antlaşmayla getirilen, yani bir üst norma uygun olarak kabul edilen yeni bir normun uluslararası hukukun yapısına ve işlevine zarar vermesi beklenemez zaten.

Ama yeni devletlerarası sistemin ihtiyacını yansıtan bu yeni norm, içerdiği ifadenin yarattığı sorunun yanı sıra (ya da onunla bağlantılı) başka bir sorun daha yarattı: O zamana kadar, kuvvet kullanma, devletlerarası saldırganlığın göstergesi olduğu kadar, devletlerin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını korumasının da aracıydı, diğer bir deyişle, uluslararası hukuk, devletlere, haklarını korumak için kuvvet kullanma hakkı veriyordu. 19. yüzyıl savaşlarını, hatta 1. ve hatta 2. Dünya savaşlarını düşünelim, hangisinde “uluslararası hukuk uyarınca kuvvet kullanılmaması gerekir” diyen bir devlet, devlet adamı ya da uluslararası hukukçu çıkmıştır ki? Bu durum, kuvvet kullanmayı düzenleyen uluslararası hukuk normlarının varlığı kadar, “yasaklanmayan herşey serbesttir” diyen bir üstün kuralın varlığıyla da doğrulanıyor, uluslararası hukuk alimlerinin çalışmaları ise bu durumu meşrulaştırmaya katkıda bulunuyordu.

İşte Madde 2/4, en azından yakın zamana kadarki yerleşik yorumuyla, bu durumu ya da daha doğrusu bu hakkı sona erdirdi. Bu ise, devletlerarası sistemde yer alan devletlerin, saldırı dışındaki uluslararası hukuk ihlalleri karşısında ellerinin kollarının hukuken bağlanması anlamına geliyordu. Kelsen, BM Antlaşması’na ilişkin kapsamlı şerhinde, bunun yaratabileceği vahim sorunlara işaret eder. Ama bu durumun uluslararası hukukta bir “boşluk” değil, sistemin güvenlik ihtiyacına cevap vermeye yönelik siyasal bir tercih olduğunu özellikle vurgulamak gerekiyor. Çünkü ancak bu sayede örneğin TC’nin Kıbrıs’taki varlığı tereddütsüz biçimde “işgal” olarak nitelenirken, diğer bazılarının işgallerini göz ardı etmek mümkün olabilirdi.

Herneyse, ikincil önemdeki bu konuyu bir kenara bırakarak şimdi BM Antlaşması’nda öngörüldüğü şekliyle kuvvet kullanma yasağının istisnalarına değinmek istiyorum. Bunların başında meşru savunma geliyor, ileride dönmek üzere bunu da bir yana bırakıp kala Güvenlik Konseyi’nin yetkilerine geçmek istiyorum.[11]

Ve bunun üzerinde layıkıyla durmam gerekiyor. Çünkü Güvenlik Konseyi, adı üstünde, devletlerarası sistemin güvenliği için tasarlanmış bir organ. Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyeleri, bu sistemin güvenliğinin de asıl sorumluları. Eh, bunlar maaşlı zabıta memurları olmadığına göre, aslında sistemin efendileri de diyebiliriz. Şimdi, sistemin efendilerinin açıkça “efendi biziz, dolayısıyla onun güvenliğini biz sağlarız, aldığımız kararları da kimse denetleyemez” dediği bir sistemde, BM’nin dünyada adalet ve barışı sağlamasını ummuş olanların safdilliğinden mi söz etmeli, kurnazlığından mı?

Çünkü, Güvenlik Konseyi, sadece sürekli üyelerinin varlığı ve veto yetkisi nedeniyle değil, kararlarının hukuksal denetime konu olmaması nedeniyle de efendilere layık… Bu organ, BM Antlaşması (ve dolayısıyla uluslararası hukuk) uyarınca sınırsız ve denetlenemez bir siyasi yetkiye sahipti başından beri. Antlaşma uyarınca, Güvenlik Konseyi, herhangi birşeyin uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğine karar verebileceği gibi, herhangi bir nedenle buna karar vermeyebilir de. Ve bu durumda hiçbir başka uluslararası organın bunun hukuka aykırılığını bildirme yetkisi olmadığı gibi,  hiçbir uluslararası hukukçunun, Güvenlik Konseyi’nin uluslararası hukuka aykırı davrandığını söylemesi de, hadi olanaksızdır demeyeyim, ama uluslararası hukuk “mefhumu” ile bağdaşmaz.

Diğer bir deyişle, Güvenlik Konseyi, kurgusal ve uç bir örnekle mesela “Kürt Sorunu”nun ya da “Refah Partisi”nin uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğine pekala karar verebilir ve Türkiye’ye karşı kuvvet kullanma da dahil zorlayıcı önlem kararı alabilir. Bu durumda, bütün BM üyeleri, en azından hukuken, mırın kırın etmeden Güvenlik Konseyi kararlarına uymak zorundadır. Buna karşılık, aynı Güvenlik Konseyi, ABD’nin Irak’ı işgalinin uluslararası barış ve güvenliği ihlal ettiği kanısında olmadığı için bu konuda hiçbir karar vermeyebilir. Ve bir kez daha söylemeden edemeyeceğim, bunun BM Antlaşması’yla da, uluslararası hukukla da çelişen bir tarafı yoktur.

Dolayısıyla, 1945’te yeniden yapılandırılan devletlerarası sistem, öyle her isteyenin zırt pırt silaha başvuramayacağı, sistemin efendilerinin, sistemin işleyişini denetlemek üzere kilit noktaya yerleştiği, kritik konularda “devletlerarası demokrasi” falan gibi saçmalıklarla ilgisi olmayan bir sistemdi.

Üstelik, Güvenlik Konseyi örneği bu açıdan tek değil. Yok hayır, IMF’deki aslan paylarından söz etmeyeceğim, daha yakıcı başka örnekler var, mesela Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması. Bu anlaşmayı hiç okumamış olanlar (diyelim ki SBF 2. sınıf öğrencileri), zihinlerindeki yanılsamanın sonucu olarak, bu anlaşmanın “iyi bişiy” olduğu konusunda kesin kanaat sahibi olabiliyorlar. Hani nükleer silahlar kötü ya, hani dünya ve insanlık barıştan yana ya, bu anlaşma olsa olsa iyi niyetli devletler tarafından kötü niyetli devletleri durdurmak için yapılmıştır… Bu kanaatte doğruluk payı var, gerçekten de bu anlaşma, iyi niyetli devletler tarafından kötü niyetli devletleri durdurmak için yapıldı. Ne var ki, o iyi niyetli devletler, o sırada nükleer silah tekeline sahip olan iyi niyetli devletlerdi. Dediler ki, biz ne idüğü belirsiz Asya, Afrika vs. devletlerinin, yani aslında kenar mahalle kabadayılarının bizim silahlarımıza sahip olmasına izin veremeyiz, kurduğumuz düzeni tehdit ettirmeyiz, öyleyse buyurun anlaşma masasına. Böylece, bu anlaşma uyarınca ABD ve diğer “Nuclear-Power State”lerin (antlaşma aynen bu terimi kullanıyor) nükleer silah sahibi olmasının hukuksallığı teyid edilirken, henüz bu mertebeye erememiş olanlarınki yasaklandı.

Bunları, “hukuka aykırılık” örnekleri olarak vermiyorum, tam aksine uluslararası hukukun ne olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyan örnekler olarak veriyorum. Bir kez daha söyleyeceğim, uluslararası hukukun işlevi devletlerarası sistemin kazasız belasız işleyişini sağlamaktan ibarettir, nokta. Uluslararası hukuk “insanlığın bekasını” amaçlamaz, uluslararası hukuk en yüce insanlık değerlerini gerçekleştirmeyi hedeflemez, uluslararası hukuk adalete falan aldırmaz. Nokta.

Bu o kadar açık ve çıplak bir gerçek ki, BM’nin başlıca yargısal organı olan Uluslararası Adalet Divanı’nın saygıdeğer yargıçları, müthiş bir kamuoyu baskısına ve muhtemelen müthiş bir vicdani bocalamaya rağmen, nükleer silah kullanma tehdidinde bulunmanın veya nükleer silah kullanmanın uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyleyememişti. Çünkü aykırı değildi, hala da değil. N’apsındı yani Uluslararası Adalet Divanı?[12]

Öyleyse, uluslararası hukuk hakkındaki bu yanılsama nereden geliyor? Yani neden uluslararası hukukun merkezinde insanın ve insanlığın yüce değerlerinin bulunması gerektiğini sanıyor, ondan adalet bekliyor, bulamayınca da şaşırıyor, hayal kırıklığına uğruyor, kızıyor, hatta küsüyoruz?

Bunun temelinde, 1945’te yeniden biçimlendirilen devletlerarası sistemin, kendisini meşrulaştırmada gösterdiği olağanüstü başarı yatıyor. “İnsanlığın faşizm musibetinden dolayı çektiği büyük acıların bir daha tekrarlanmaması için bir araya gelen milletlerin kurduğu” Birleşmiş Milletler Örgütü bu “başarı”nın başlıca kurumsal müsebbibi. Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi’nin yarattığı “hayal kırıklığı”na rağmen, gerek diğer ana ve alt organları, gerekse merkezinde yer aldığı uzmanlık kuruluşlarıyla “bütün insanlık adına uluslararası işbirliği” idealini yaymada öyle etkili oldu ki, devletlerarası sisteme yönelik eleştiriler bile kendilerini BM platformlarında dile getirmeyi kazanım saydılar. Bunu uzun uzun örneklemeye gerek yok, Genel Kurul’un veya İnsan Hakları Komisyonu’nun insan hakları alanında, Dünya Sağlık Örgütü’nün, UNESCO’nun, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün vs. kendi uzmanlık alanlarında yaptıklarını hatırlamak yeter.

Kısacası, Wallerstein’in yukarıda değindiğim vektörlerinin ya da “kurumsal alan”larının dünya ölçeğinde asıl olarak “zor” yoluyla değil, “rıza” ile düzenlendiği bu tarihsel dönemde, BM ve uzmanlık kuruluşları bu rızanın ya da “meşruiyet” yanılsamasının oluşumunda neredeyse belirleyici rol oynadı. Bunların bu “başarı”sının altında ise her cins ve neviden uzman ve bilim adamlarının yanı sıra, elbette uluslararası hukuk alimlerinin de imzası vardı.

Bu zevat, gerek bizzat bu organ ve kuruluşlarda görev yaparak, gerekse ürettikleri “bilim” ile, ABD hegemonyasında yeniden biçimlenen bir devletlerarası sistemin gereksindiği rızanın oluşumuna büyük katkıda bulundular. Onlara bakılırsa, “barış”, “adalet”, “insan hakları” gibi değerler nihayet kendini uluslararası ölçekte ifade edebiliyordu, insanlık o uzun ve karanlık yolun sonunda nihayet “ebedi barış”ın ta eşiğine gelmişti, a, tabii, çok ciddi sorunlar vardı ama yine de elele vermeli, biraz, birazcık  daha gayret göstermeliydik, sonunda kazanan biz olacaktık, yani bütün insanlık…

Peki Sonra Ne Oldu?

Sonra kriz geldi… 60’ların sonunda, 70’lerin başında beliren krizin çözümlemesini bizzat yapabilecek donanıma sahip değilim, alt tarafı bir uluslararası hukukçuyum, bu nedenle yine Wallerstein’den yardım alacağım. Dediği doğruysa, kriz ciddi ve köklü bir krizdi, yani beş yüz yıllık dünya sisteminin bütün kurumsal alanlarında patlak vermişti; devletlerarası sistemde, dünya ölçeğindeki üretimin ve dünya ölçeğindeki emek gücünün yapısında, dünyadaki beşeri refah kalıplarında, devletlerin toplumsal birliği sağlama gücünde ve bilgi yapılarında… Üstelik, yine Wallerstein’in yalancısıyım ama en son 1945’te yeniden inşa edilen bu alanlardaki köklü kriz, sadece 1945’te yeniden biçimlendirildiği şekliyle devletlerararası sistemin değil, dünya sisteminin de sonunu haber veriyor olabilirdi…

Onun bunun yalancısı olmayı bırakıp, kendi alanım olan uluslararası hukuka dönersem, 70’li yıllarda, gerçekte olup bitenin aksine, hem BM ve uzmanlık kuruluşlarının gündeminin, hem de uluslararası hukuk alimlerinin söyleminin müthiş parlak olduğunu söyleyebilirim. Çünkü, kendini maddi bir gerçeklik olarak dayatan ve efendileri bile şaşırtan kriz henüz buralarda ifadesini bulamamıştı.

En çarpıcı bulduğum örnekle başlarsam, 70’li yıllar, 1945 sisteminin “kalkınma” paradigmasını sorgusuz sualsiz kabul etmiş olan Üçüncü Dünya devletlerinin adalet talebinin yükseldiği yıllardı. BM’nin barışçı, adil ve halkların hak eşitliğinin tanındığı bir dünya vaadi, ona içtenlikle inandığı anlaşılan üçüncü dünya devletlerinin, bu vaadin bir türlü gerçekleşmemesi üzerine 1970’lerde “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen” talebiyle ortaya çıkmasına yol açmıştı. Aslında bu talep, 1945 sisteminin efendilerine, “lütfen adil olun, bize söz vermiştiniz, verdiğiniz sözü tutun, bizi kalkındırın” denmesinden başka birşey değildi.

“Adalet” yanılsamasının bir başka çarpıcı örneği, “insanlığın ortak malları”nın düzenlenmesi girişiminde görüldü. Kendi mallarını yani topraklarını (üzerinde yaşayan bizlerle birlikte) üleşmiş ve bunu BM sistemi aracılığıyla hukuken de doğrulatmış olan ulus-devletler, üleşemediklerini “adil” biçimde paylaşmaya yöneldiler. Uluslararası hukukçular için BM tarihinin en heyecan verici süreçlerinden biri olan III. Deniz Hukuku Konferansı, 10 küsur yıl boyunca, bu “devrimci” taleplerin de cevaplandığı mükemmel bir deniz hukuku kodu oluşturmaya çalıştı. Sonuçta ortaya çıkan metin, ulus-devletlerden oluşan bir devletlerarası sistem için gerçekten de gurur verici bir metindi: Paylaşım sorunları hakça çözülüyor, uluslararası işbirliği yetkinleştiriliyordu, daha da önemlisi, allahın denizinin nimetleri artık “insanlık”ındı ve onun adına işletilecekti…

Üçüncü Dünya’nın bu yanılsaması, uluslararası hukukun diğer pek çok alanında da kendini gösterdi, çevre hukukunun doğuşundan silahsızlanma çalışmalarına, insan haklarından “devletlerin hak ve ödevleri”ne ilişkin yasaların oluşturulmasına, hatta “saldırı”nın tanımına kadar… 1970’lerin uluslararası belgelerine ve bunları yorumlayan alimlerin eserlerine bakarsanız, adil bir dünya düzeninin eşiğinde olduğunuza inanmamanız mümkün değildir.

Ne var ki, dünya sisteminin içine girdiği kriz, devletlerarası sistemin, 1945’ten başlayarak yarattığı bu köklü yanılsamayı yaklaşık on yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde fiilen reddetmesine neden oldu. Ama, “efendi”lerin 1980’lerde, neo-liberalizm olarak adlandırılan, gerçekte ise dünya halklarına da, kendi halklarına da en ufak bir umut vadetmediği için liberal ideolojiyle ilgisi olmayan savunma refleksinin sonuçları, dünyaya ve uluslararası hukuka, 1945’te olanın aksine, bu kez dalga dalga yayıldı. İt izinin at izinden yavaş yavaş ayrıştığı bu dönemde, yanılsamanın faturası da belirmeye başladı. 1980’lerde, “neoliberal” diye niteledikleri Reagan’a veya Thatcher’a arızi bir durum olarak bakıp sistemin bunları bertaraf edeceğini sanan iyimserlerin büyük çoğunluğu, direnenlerin peşisıra bertaraf edildi.

Uluslararası hukukçular açısından ise 1980’ler, safların ayrıştığı yıllar oldu. “Alim” sıfatının sağladığı iktidar sayesinde kendilerini devletlerarası sistemin düzenleyicileri olarak görmeye alışmış olan uluslararası hukukçular, bu tatlı mı tatlı rüyalarından uyandılar. İktidarın ellerinden kayıp gitmekte olduğunu fark eden bazıları çözümü devletlerinin yanında saf tutmakta buldu. Bazıları, olmakta olana sırt çevirip, Koskenniemi’nin dediği gibi ütopyalarına daha sıkı sarıldı, ama nafileydi bu. Daha akıllı olan bazıları ise, “ne oluyor?” diye sordular.

Çünkü, ideolojisini üretmekte oldukları devletlerarası sistem, 80’lerde, rızayı falan boşverip ideologlarını da cascavlak ortada bırakarak, acilen ihtiyaç duyduğu yeni normları dayatmaya başlamıştı. O “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen”, “Çokuluslu Şirketlerin Davranış Kodu” gibi adalet yasaları, taşıdıkları değerlerle birlikte, neredeyse iz bırakmadan silinip gittiler. “Millileştirme”, uluslararası hukuk kitaplarında öğrencileri irkilten anakronik başlıkların arasına katıldı. Çevre konusundaki etkileyici duyarlılık “sürdürülebilir kalkınma”ya dönüştü. İnsan haklarını sadece devletlerin değil, teröristlerin de çiğnediği saptandı. Gerektiğinde, yürürlüğe girmiş olan antlaşmalar bile değiştirilecekti: İnsanlığın ortak malı insanlığa bırakılamayacak kadar değerliydi ve iyi işletilmeliydi falan.

Dolayısıyla, “ne oluyor, başımıza neler geliyor?” diye sormanın tam zamanıydı. Yazının başında söz ettiğim “Eleştirel Hukuk” yaklaşımına mensup büyük hukukçuların, önemli eserlerini 80’li yıllarda vermiş olması mutlu bir tesadüften ibaret değildi yani. Uluslararası hukukçuların, bu apaçık bozgun karşısında birşeyler yapmaları, inandırıcılıklarını yeniden kazanmaları gerekiyordu. Buna ileride dönmek üzere, bugün, şimdi ne olmakta olduğuna bakmak istiyorum.

Anlamak Gideni, ve Gelmekte Olanı…

İtiraf etmeliyim ki en güç olan bu. Burada Wallerstein de yardımıma koşmuyor pek, “çatallanma” deyip bırakıyor, ya da belki başka şeyler de diyor ama ben yorumlayamıyorum. Bu nedenle, bu bölümü asıl olarak uluslararası hukukta ne olmakta olduğuyla sınırlı tutacağım. Uluslararası hukukta, 1945 sistemi değişiyor.

Bunun göstergelerinden sadece birisi ama en önemlisi kuvvet kullanma hukuku, çünkü 1945 sisteminin ayırıcı özelliği buydu. “Savaşların anası” Körfez Savaşı’yla birlikte, uluslararası hukukta kuvvet kullanmaya ilişkin normların lafzında değilse bile ruhunda çok köklü bir değişikliğe yol açacak bir zorlamanın belirdiği açık. 1991’den bu yana girişilen müdahaleleri, 1991 öncesi kuvvet kullanma örnekleriyle aynı kefeye koymak mümkün görünmüyor. Tam aksine, bunları insan hakları, insani yardım, petrol, ekonomik çıkar falan gibi alışıldık gerekçelerle açıklamanın, ABD’nin 1898’den beri çok sayıda örneğini verdiği “saldırganlık”ları ile bugün yapmakta olduğu arasındaki farkı görmemizi engellediğini düşünüyorum. ABD, eğer dünya sisteminin krizine değilse, en azından devletlerararası sistemin krizine yanıt olarak, yeni bir küresel kamu düzeni yaratmanın peşinde gibi görünüyor. Kriz, “rıza”nın oluşumunu bekleyemeyecek kadar ciddi olmalı. Bu nedenle, açık, apaçık, çıplak “zor” ile karşı karşıyayız.

O kadar açık ki, uluslararası hukukçuların masallarını bırakır da o zora karar verip uygulayanların ne dediğine bakarsanız, bunların aslında “uluslararası hukuk”a herhangi bir göndermede bulunma zahmetine bile girişmediklerini görürsünüz. Ne Yugoslavya, ne Afganistan, ne de şimdiki Irak savaşlarında, eylemlerinin meşruiyetini, “dostlar alışverişte görsün” demeye bile ihtiyaç duymayarak, uluslararası hukukun şu ya da bu normuna dayandırmaya zahmet etmemeleri yeterince anlamlı değil mi?

Çünkü bu “zor”, iyi kötü işleyen bir sistemde şundan ya da bundan biraz daha fazla pay koparmak için başvurulan saldırganlıklardan çok farklı: Adeta “kurucu” bir zor…

Eğer böyleyse, yani örneğin ABD’nin Vietnam Savaşı ile ABD’nin Irak Savaşı özü itibariyle aynı değil ise,  o zaman uluslararası hukuk değil ama uluslararası hukukun kuvvet kullanmaya ilişkin mevcut normları, geçersiz değil ama uygulanabilir olmaktan uzak demektir. Bu da yakında geçerliliklerinin sona erebileceğini gösterir.

Analojilerin içerdiği tehlikeyi bilmeme rağmen şöyle bir örnek vermekten kendimi alamıyorum: 12 Eylül’de, ister anayasa hukuku profesörü, ister yüksek yargı organlarının üyeleri olarak, ya da ne bileyim isterse mesela aynı eski anayasal düzenin aynı ölçüde meşru kurumu olmanın verdiği güvenle Emniyet Teşkilatı olarak, her kim olarak olursa olsun, “hukuksal” bir karşı çıkış ne kadar anlamlı idiyse, bugün de hukuksal bir karşı çıkış o kadar anlamlı.

Bu nedenle, ABD’nin Irak işgalini, BM Antlaşması madde 2/4’ün yerleşik yorumu çerçevesinde yorumlayamaz, mahkum edemezsiniz. Yani edersiniz elbette, hatta bir hukukbilimcinin etmesi de gerekir,[13] ama bu herhangi birşeyi değiştirmek bir yana, açıklamaktan bile uzaktır.

Çünkü, eğer devletlerarası sistem değişiyorsa, o sistemin bekasını ve istikrarını sağlamaya yönelik kuralların da değişmesinden daha doğal ne olabilir? Eğer sistem, vaktiyle gereksindiği yanılsamaların yarattığı abuk subuk sonuçlar nedeniyle zordaysa, mesela “egemen eşitlik” halklara değil de devletlere tanınan bir hak olduğu ve 45 sonrasının bunu destekleyen koşullarında neredeyse ipini koparan devlet kurduğu için, bugün ABD ile örneğin Kiribati’nin[14] sadece BM Genel Kurulu’nda oy verme açısından değil ama antlaşmalar ve yapılagelişin oluşumu bakımından da hukuken eşit olması “demokratik” midir yani?

Devletlerararası sistemin değiştiğine ilişkin ipuçlarını uluslararası hukukun diğer pek çok alanında bulmak mümkün. Örneğin, krize çok daha erken tepki vermiş olan uluslararası ekonomik ilişkiler hukuku, IMF ve Dünya Bankası’nın 1970’lerde geçirdiği işlevsel dönüşümün ardından, Dünya Ticaret Örgütü’nün de kurulmasıyla yeni bir kulvarda seyrediyor artık. Bir başka örnek, 1945 sisteminde ateşli bir evrenselci iddiayla muazzam bir yol katetmiş olan uluslararası insan hakları hukukunun vardığı düpedüz muhafazakarlık durağı. Hele “Son Mohikan”ın, 1945 sisteminin hiç değilse kurumsal düzeyde hayata geçirilebilen en son vaadi olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2004 gündeminde ne var, bilmek ister misiniz? Uganda’da ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde işlendiği iddia edilen uluslararası suçlar! Şaka gibi…

Dolayısıyla, bugün olmakta olan karşısında uluslararası hukuku sorumlu tutmaktansa, ne olmakta olduğunu anlamaya çalışmak gerekiyor. 1945 sisteminde kuvvet kullanmanın yasaklanmasının ardında, tekamül etmiş bir insanlığın biricik özlemi olan barış falan yatmıyordu, BM Antlaşması’nı kaleme alan insanlar ne kadar “insancıl” olurlarsa olsunlar, hazırladıkları antlaşma yeni bir devletlerarası sistemin ihtiyaçlarını yansıtmaktan ibaretti. BM Antlaşması’nın bugün hatırlanmayan bazı maddeleri doğrudan Almanya ve müttefiklerine ilişkindir örneğin, kuvvet kullanma yasağı ise gelecekteki Almanya’lara karşı alınmış bir önlemi oluşturuyordu. Zaten böyle olmasaydı, devletlerin birbirlerine karşı kuvvet kullanması yasaklanırken sömürgelerdeki halklara hatta kendi halklarına karşı kuvvet kullanması da yasaklanmaz mıydı? Oysa o lafta ağır, gerçekte ise uçucu “insan haklarına saygı” ilkesi, “günün birinde” gerçekleşmesi umulan bir “ideal”den ibarettir BM Antlaşması’nda.

Demem o ki, “insancıl” yanılsamalarımız ne denli güçlü olursa olsun, BM Antlaşması ve 1945 sistemi belirli bir tarihsel dönemin ürünüydü ve artık o tarihsel dönemin sonuna gelmiş olmalıyız. Buradan nereye gittiğimizi bilmiyorum, kimsenin de bildiğini sanmıyorum. Ama şu anda karşımızda apaçık bir gerçek var: Kendisini hukukla meşrulaştırma ihtiyacı duymayan; “muhalif” hegemonya iddiaları karşısında, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az misali, göğsünü gere gere “benevolent hegemony” misyonunu üstlendiğini ilan eden; bilmem kaç yüz yıllık hukuk geleneğinden damıtılmış “meşru savunma” kavramını bile yeniden tanımlamakta beis görmeyen açık, çıplak bir şiddet ile, “zor” ile karşı karşıyayız. Bize diyor ki, rıza gösterirseniz ne ala, göstermezseniz ezip geçeceğim, acelem var…

Böyleyken, meşru savunma hakkı önleyici meşru savunma şeklinde yorumlanabilir mi, yorumlanamaz mı; uluslararası hukuk “önalıcı vuruş”a izin verir mi vermez mi türü tartışmalar feci bir yanılsama yaratıyor bana kalırsa. Tıpkı ezici bir çoğunlukla meseleyi “Bush aptaldır” diye açıklayıveren sevgili öğrenciler gibi, tıpkı Bush ve Blair’i dünya halklarının mahkemesinde yargılayacağız diye yola çıkan sevgili sivil toplum girişimcileri gibi, sevgili “muhalif”, “eleştirel” uluslararası hukukçu meslektaşlar da önce kendilerini kandırıyorlar sanki.

Çünkü, değişen dünyaya, onunla birlikte değişmesi kaçınılmaz olan hukuksal normlara, eski dünyanın normlarıyla cevap vermek ne hukuken ne de siyasal olarak anlamlı. Hukuken anlamlı değil, çünkü buraya kadar anlatmaya çalıştığım gibi uluslararası hukuk sadece ve sadece ABD’nin sahip olduğu bir önleyici meşru müdafaa hakkını bile hukuksal kılabilecek bir öze sahip. Erdem’in önerdiği onu “sil baştan yeniden yapılandırma” ise şu anda zaten ABD’nin yapmaya çalıştığı şeyin ta kendisi! Dolayısıyla, “öyle yapılanmasın ama böyle yapılansın” demek, hukuksal değil, siyasal bir tercih dile getirmekten başka birşey değil. Ama, yazının başından beri anlatmaya çalıştığım gibi, uluslararası hukukçuların siyasal tercihleri, yaptıkları iş nedeniyle, ideolojik bir körlükle sakatlanmış durumda.

Hem kolay olduğu için, hem de yaygın bir bakış açısını çok güzel ifade etmiş olması nedeniyle yine Erdem’den alıntı yapacağım; yazısının sonunda “herkesin temel hak ve çıkarlarını ve uluslararası toplumda hukukun üstünlüğünü garanti altına alacak bir yapı oluşturmak” gerekliliğinden söz ediyor. “Huzur ve güven”i özleyenler için umut verici bir tasavvur, öyle değil mi?

Ama “hukuk” üzerine biraz kafa yorarsanız, hukukun hiçbir zaman “herkesin temel hak ve çıkarları”nı garanti altına alamayacağını görürsünüz, hukuk her zaman birilerinin aleyhine diğerlerinin hak ve çıkarlarını garanti altına alır, hukukun işlevi budur. Toplumsal çatışmalar, bu çatışmaların tarafları ve çatışan taraflar arasındaki güç dengesi değiştikçe, hak ve çıkarları korunanlar da değişir, ama hukukun işlevi hep aynı kalır. Dolayısıyla, yeniden yapılandırılacak olan uluslararası hukukun kimlerin hangi hak ve çıkarlarını garanti altına almasını istediğimizi söylemeden “herkesin temel hak ve çıkarları” dediğimizde, ideolojik bir yanılsamayı, üstelik bugünün dünyasında vadesini doldurmuş bir ideolojik yanılsamayı yeniden üretmiş oluruz.

Bunun gibi, “hukukun üstünlüğü” kavramının üzerindeki cilayı (daha doğrusu son cila kalıntılarını) kazıdığımızda, bu kavram aracılığıyla, rıza göstermediğimiz takdirde bize zor uygulanmasına peşin peşin rıza gösterdiğimiz gerçeğinden başka birşey bulamayız.

Öyleyse?

Öyleyse diyorum, Koskenniemi babaya hak vererek, “oyunu yeniden düşünmemiz gerek”. Ama bunu dediğim anda onunla ve diğer uluslararası hukukçularla yollarımız ayrılıyor. Bu diğerleri içinde, öncelikle, ilelebet devam etmesi mümkün olmadığı için günün birinde esamesi okunmayacak olan, ama o zamana kadar canımıza okumaya vekaleten-muktedir “zor’un ideologları” var. Ama en az bunlar kadar, sistemin artık yanılsamayla falan kaybedecek vaktinin kalmadığını fark etmeyip varlıklarını eskimiş bir ideolojinin normlarına bağlamaya çalışanlar da var. İlk gruptakilere diyecek hiçbirşey bulamıyorum. İkinciler ise, ki Erdem’i bilmiyorum ama kaleme aldığı metin bana onlara dahil olduğunu düşündürdü, adeta çıkışı “regresyon”da arayanları hatırlatıyor. Ne var ki, gerçekte 1945’teki çıkışın da onlara ait olmadığını, dönmeye çalıştıkları “adil düzen”in sus payından ibaret olduğunu düşününce, “nevroz” (Newroz değil!) umarsız gibi görünüyor.

İşte Koskenniemi ve diğer eleştirel hukukçular, böylesi bir dumura uğrama döneminde, hiç değilse etkileyici bir entelektüel uğraş içine girdikleri için önemli sayılmaya değerler. Ama bu entelektüel uğraş, ne yazık ki dünyayı açıklamaya yönelik olmadığı gibi, aslında uluslararası hukuku açıklamaya da yönelik değil. Çünkü temelinde, “zevahiri nasıl kurtarırız” kaygısı var. Yani değişen dünyada nasıl bir uluslararası hukuk sunarsak itibarımızı geri alabiliriz… Bu yüzden eleştirel hukuk yaklaşımının gerçekte eleştirel falan olmadığını düşünüyorum.

Peki benim önerim ne? Söyledim ya, ben de oyunu yeniden düşünelim diyorum. Uluslarası hukuk, ezel ebed olmayan, topu topu beş yüz yıllık bir dünya sisteminde belirmiş olan devletler arasında oynanan oyunun duruma göre değişen kurallarından ibaret.

Elbette beş yüz yıl çoğumuz için akıl almaz bir zaman dilimi. Hangimiz “ata”larımızı beş yüz yıl öncesine kadar izleyebiliyoruz ki?

Ama bu, oyunun uluslararası hukuktan ibaret olmadığını görmemize engel olmamalı. Bunu böyle kabul etmek, uluslararası hukukçulara pek cazip gelmemiş belli ki bugüne kadar. Halbuki anlamak ve açıklamak için bilimle uğraşıyoruz, öyle değil mi? Ya da şöyle söyleyeyim: Eğer anlayamaz ve açıklayamazsak, değişmesine nasıl katkıda bulunabiliriz ki?


[1] Erdem Denk, “Güle Güle Uluslararası Hukuk, Cehenneme Kadar Yolun Var”, A.Ü. S.B.F. Tartışma Metinleri, no. 74, Temmuz 2004.

[2] Sevgili Erdem adına yaraşır bir davranışla bu yazının ilk halini okudu ve önemli eleştiriler getirdi. Hukuka, hukukbilimine ve hukukbilimcinin işlevine ilişkin köklü görüş ayrılığımızı gideremedik elbette, zaten gidermemiz de gerekmiyor. Ama asıl önemlisi,  kullandığım bazı sivri ifadelerin yanlış anlaşılabileceği uyarısında bulundu ki, polemikten büyük bir düşünsel zevk almama ve bunun düşünce berraklığına götürdüğüne inanmama rağmen gerçekten de bazılarının kastımı aşan anlamlar taşıyabileceğini görüp bunları düzeltmeye çalıştım. Kalanlar bakımından ise şöyle bir genel açıklamaya ihtiyaç var belki de: Bu yazı, başlığının da gösterdiği gibi Erdem’in metninin yarattığı heyecanla yazılmış olmakla birlikte, o metne “cevap” değildir. Dolayısıyla, açıkça yaptığım göndermeler dışındaki hiçbir ifade, Erdem’in metnine yönelik örtük bir gönderme, eleştiri, ima,  vb. olarak anlaşılmasın lütfen.

[3] Benim için önemli birkaç teşekkürün tam zamanı: Akademik yaşamımda, hukuk ile uğraşan bir “uluslararası ilişkilerci” olarak maruz kaldığım küçümsemeyle atbaşı gitti HF mezunu olmayan bir SBF’li olarak hukuk ile uğraşmam nedeniyle maruz kaldığım küçümseme… Mensup olduğum kürsü nedeniyle bu ikincisini daha çok önemsemiş, hocam Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı’nın “şiir yazma, hukuk ile uğraşıyorsun, ayakların yere bassın” uyarılarını öyle yürekten benimsemiştim ki,  Anzilotti, Scelle ve Kelsen’den beriye uluslararası hukukçu tanımıyordum. Beni çağdaşlarımla tanıştıran, Necati Polat’ın benim için heyecan verici olan “Ahlak, Siyaset, Şiddet” kitabı oldu. Sevgili Erdem ise, Koskenniemi’nin kitaplarını “hocam, şunu da okuyun” diye diye neredeyse zorla okutarak bu tek taraflı gıyabi tanışıklığı vicahiye çevirdi. Her üçüne de nasıl ödeyeceğimi bilmediğim bir teşekkür borcum var, tabii Koskenniemi’ye ve diğerlerine de…

[4] Uzun bir süredir şapka önümde düşünüyordum, ama sanırım artık yeniden takmanın zamanı geldi. Dolayısıyla, bu ifade bilerek seçilmiş bir ifadedir…

[5]  Böyle bir yapılageliş normu olduğu içindir ki, meşruiyetlerinin kendinden menkul olduğuna inanmamızı sağlayan ulus-devletlerden oluşan bir sistemde yine de her ulus-devlet anayasasına uluslararası antlaşmaların bağlayıcılığına ve kendi iç hukuklarındaki değerine ilişkin hükümler koyar.

[6] Burada amir hüküm ya da jus cogens diye anılan normlardan söz etmiyorum, o soruna girmiyorum bile.

[7] Vaktiyle “Türkçeleştirme” kaygısıyla ben de insancıl hukuk terimini kullanmıştım gerçi, ama zararın neresinden dönülse kardır demiş atalarımız…

[8] Burada, bir normun geçerliliği ile uygulanabilirliği arasında fark olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

[9] Bu, geçerli norma ahlaken veya siyaseten destek vermeyi gerektirmez, tam aksine siyaseten direnmenin kapısını açar. Yakın tarihten çok tanıdık iki örnek vermek istiyorum. Birisi, Prof. Dr. Mesut Gülmez’in kamu çalışanlarının sendika hakkına ilişkin müthiş mücadelesi: Aklı başında hiç kimse, 1982 Anayasasının ruhunda böyle bir hakkın varlığını savunmaz. Buna rağmen, hukuk dediğimiz şey, en sevimli nitelemeyle bir yosmadır, ruhunu takmayıp lafzını dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Yeter ki, bu yorumu kabul ettirecek siyasal gücünüz olsun…. KESK’in (adı bu muydu o sırada?) o müthiş eylemliliği olmasaydı, Mesut Hocanın o olağanüstü çalışmasının ses getirmesi mümkün müydü? Ve bir başka soru: O eylemlilik, sendikal haklar perspektifiyle sınırlı olmasaydı, Türkiye ve belki de dünya, bugün böyle olur muydu?

Diğer örnek ise Baskın Hoca’nın mücadelesi: Tıpkı Mesut Hocam gibi, “yorumlardan bir yorum” yapıyor Baskın Hocam da Lozan Barış Antlaşması’na bakarken. Sizce “hukuki” bir çarpışma mı bu? Bence değil. Kendilerine “azınlık” statüsü verilenler ve verilmeyenler “Lozan Barış Antlaşması uyarınca” mı tepelendiydiler yani bu ülkede bugüne kadar? Demeye çalıştığım bundan ibaret, 1982 Anayasasının veya Lozan Barış Antlaşmasının herhangi bir hükmünü “geçerli” bir norm olarak dilediğiniz şekilde yorumlayabilirsiniz, ama geçerli ise “geçersiz”, artık geçersiz ise de “geçerli” diye tutturamazsınız hukukbilimci olarak, ardınızda bunu kabul ettirecek siyasal güç yoksa.

[10] Bunu ezberimdeki basmakalıp bir cümle olarak yazıyorum, hiçbir kitaptan alıntılamıyorum, her türlü benzerlik rastlantısaldır ve hukuki sorumluluk doğurmaz!

[11] Güvenlik Konseyi deyince her defasında bizim Milli Güvenlik Konseyi’ni anmadan edemiyorum. Bu ikisinin nasıl farklı duygusal çağrışımlar yarattığını fark ettiniz mi hiç? Oysa ikisi de Güvenlik Konseyi!

[12] Bunu bir özeleştiri olarak kabul edebilirsiniz, yıllar önce Divan’ın bu konudaki Danışma Görüşü’nü eleştiren bir yazı yazdıydım. Yine de,  hatırladığım kadarıyla, vicdani olmaktan çok hukuksal argümanlara dayanıyordum.

[13] Bu gerekliliğe taşıdığım inançla, Yugoslavya müdahalesi devam ederken,  hakem “bilimsel” bulmadığı, ben de hakemin eleştirilerini “bilimsel” bulup düzeltmediğim için SBF Dergisi’nde yayınlanamayan ve Tartışma Metinleri’nde kalan bir yazı yazmıştım. Gerçi ne uluslararası hukukçular olarak tartışabilmiştik, ne de daha sonra o metni pek kullanan oldu, yani belki de haklıydı hakemcağız, yine de olsun, ben müdahalelerden birini olsun mahkum ettim ya!

[14] Prof. Dr. Mehmet Gönlübol’un ve o keyifli doktora sınıfının kulakları çınlasın.

Yazar: Gökçen Alpkaya

Ankara Üniversitesi SBF Tartışma Metinleri Serisi, No. 78, Kasım 2004.

Kaynak 1 

Kaynak 2

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Hukuku, Ulusal Hukuk ve Uluslararası Hukuk Arasındaki İlişki

Kavramsal Çerçeve Günümüzde, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları, başlıca üç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir