ankara escort
Güncel Yazılar

Orta Asya Bölgesi’nde Yükselen Radikal İslamın Sebepleri

Aslında dinler, hem bireyleri hem de toplumları güçlendirme misyonu taşıyan bağımsız bir statüye sahiptirler. Özellikle, toplumsal yapıyla daha doğrudan ilişki içinde bulunan İslam, Hristiyanlığa kıyasla, toplumun yapısını düzenleyen ve bu konuda yol gösteren, bireyleri koruyan ve ideolojik ve kültürel değerleri topluma aktaran işlevlere sahiptir. (Mardin, 1993, s.91) Sovyetler Birliği’nin sona ermesinden sonra Orta Asya toplumlarının çoğunluğunun dini durumunda bulunan İslam dinine, geçmişte yaşanan olumsuzlukları telafi etmek gibi gayet zor bir görev verilmesinden dolayı bu din bu halklar arasında farklı bir güce sahip olmuştur. Menon ve Barkey’e göre “… Sovyet kurumlarının ve ideolojisinin sona ermesi ve ekonomik krizin sürüp gitmesiyle  İslamiyet, hatta  en köktenci  şekilleri bile, Orta Asya’da çok kuvvetli bir politik güce dönüşme potansiyeli taşımaktadır.” (Menon and Barkey, 1993, s. 72) Bu makalede Orta Asya bölgesinde 1980’li yıllardan itibaren güçlenmekte olan ve günümüzde sadece Orta Asya bölgesi özelinde değil, global düzeyde de bir tehdit haline dönüşen radikal İslamın Orta Asya bölgesinde gelişmesini ve güçlenmesini sağlayan iç ve dış faktörlerin tümü incelenmeye çalışılmıştır.

Giriş

“Orta Asya bölgesi, Avrupa’nın  iki katı büyüklükte geniş bir alanı kaplamaktadır. Ruslar buraya yakın zamana kadar Asyanın Ortası demişlerdir, Kazaklar kendi alanlarını İç Asya olarak adlandırmayı tercih ederler. Orta Asya Kuzeyde Güney Sibirya’dan Güneyde Hint  Yarımadasına; Batı’da Hazar Denizi ve İran’dan, Doğu’da Çin’e kadar uzanmaktadır (halkının çoğunluğu Uygur olduğundan bazı yazarlar Xinkiang’ı da Orta Asya’ya dahil ederler)”. (Taşhan, 1993, s.56); “…Orta Asya bölgesi standart Rus tanımına göre, Srednyaya Aziya, ya da ‘Asyanın Ortası’dır, Kazaklar kesinlikle Türki bir topluluk olmasına rağmen, Kazakistan’ı bu bölgeden ayrı düşünürler”. (Hyman, 1993, s.289)

Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan ve (Fars kökenli) Tacikistan,   Orta Asya bölgesini oluşturan beş Orta Asya cumhuriyetidir. 50 milyonu aşan nüfusuyla 4 milyon kilometrekare alanı kaplayan bölge toplam BDT alanının %20’sini teşkil etmektedir. Coğrafi olarak bir milyon kilometrekare yüzölçümüyle en geniş alanı kaplayan Kazakistan’dır; %40’ı Kazak, %38’i Rus, %6’sı Alman ve diğer etnik milliyetlerden oluşan nüfus 16.5 milyon civarındadır. 20 milyonu aşan nüfusuyla en kalabalık cumhuriyet Özbekistan’dır, nüfusun %71’ini Özbekler oluşturur, bu yönüyle  Orta Asya’da homojen nüfus barındıran cumhuriyet  olarak Türkmenistan’dan sonra ikinci sırada gelmektedir. Özbekistan, kültürel ve tarihi potansiyeliyle Orta Asya cumhuriyetleri arasında öncü cumhuriyet olarak kabul edilir. 4.5 milyonluk nüfuslu Kırgızistan’ın %55’ini Kırgızlar, %22’sini Ruslar ve %13’ünü Özbekler oluşturur. Türkmenistan’ın 3.5 milyonluk nüfusunun %75’i Türkmenler, %10’nu Ruslar ve %10’nu da Ukraynalılardan oluşmaktadır. Tacikistan, 5 milyonu aşan bir nüfusa sahiptir, bunun %62’sini Tacikler, %25’ini Özbekler ve %8’ini de Ruslar teşkil eder. (bkz. Avşar ve Çolak, 1998, s. 82-200; Batalden ve Batalden, 1993, ss. 124, 136, 146-147, 157-158, 167-168)

Orta Asya cumhuriyetlerinin toplumsal yapısı geleneksel değerlere dayalıdır. Aile, Orta Asya toplumlarının halen en önemli parçasıdır. Din, geleneksel ilişkiler ve milliyetçi duygular, bu toplumları bir arada tutan en etkili kavramlardır. 1924 ve 1936 yıllarında,  Güney bölgesini itaatkar kılma girişimlerinin sonucu olarak eski Sovyetler Birliği tarafından çizilen yapay sınırlarda  sınır uyuşmazlıkları çıkma olasılığı oldukça yüksektir. Bu Sovyet yapımı cumhuriyetlerde  bağımsızlığın ardından etnik çatışmalar  ortaya çıkmıştır, çünkü yeni kurulan bu cumhuriyetlerin halkları, eski Sovyetler Birliği tarafından sınırları çizilen ve kendilerine verilen bu toprakların yapay ve dayatma olduğunu düşünmektedirler.

Ekonomi ve yargı alanlarında ise, Orta Asya toplumları, serbest pazar ekonomisinin gereklerine kendilerini uydurmada güçlük çekmektedirler. Serbest pazar ekonomisinin kural ve kurumlarının gelişmesi bu toplumlarda oldukça yavaş  seyretmektedir. Geçiş yapan hemen her ekonomide yaşanan güçlükler, bu Orta Asya cumhuriyetlerinde daha şiddetli hissedilmektedir. Yargı sistemindeki eksikler nedeniyle; para aklama, uyuşturucu trafiği, seks ticareti ve diğer yasadışı faaliyetler de büyük bir artış göstermektedir.

Orta Asya cumhuriyetlerindeki siyasal kültür konusuna gelince, bu toplumlarda kökleşmiş bir siyasal kültürden söz etmek oldukça zordur. Aşirete bağlılık siyasal arenadaki en belirgin özelliktir. Siyasi liderler teoride çok demokratik gibi gözükseler de uygulamada oldukça otoriterdirler. Bu toplumlardaki siyasal kültür temelde otoriterlik ve milliyetçiliğe dayanmaktadır. Gerçekte, Orta Asya’daki cumhuriyetlerde mevcut durumda hakim olan siyasal kültür, eski Sovyetler Birliği’ndeki  oldukça otoriter olan siyasal kültürün doğal sonucuymuş gibi görünmektedir. (bkz. Akiner, 1994, ss. 1-74 ; Dawisha and Parrott, 1997, ss. 1-65 and 201-408 ; Haghayeghi, 1995, ss. 101-164) Bununla birlikte, bağımsızlığın ardından mali ve toplumsal yararlar elde etmek adına Batının siyasal ve ekonomik kuruluşlarıyla entegre olabilmek için bu cumhuriyetlerin siyasi liderleri liberal ve demokratik birer lider gibi davranmaya çalışmaktadırlar. Ancak, bağımsızlığın korunması siyasi gündemlerinin en öncelikli sırasını işgal ettiğinden Orta Asya cumhuriyetleri liderlerinin hemen hepsi için demokrasi, ikinci sırada gelmektedir. Vaner’in ifadesiyle, “ Demokrasi asla gerçekleşemeyecek bir hayal değildir, ancak daima ulaşılması zor bir hedef olarak kalacaktır”. (Vaner, 1997, s.238)

Ayrıca, hem konumu ve hem de enerji kaynakları nedeniyle Orta Asya’nın  jeopolitik ve jeoekonomik bakımlardan büyük bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra, ortaya çıkan iktidar boşluğu nedeniyle, bölgedeki doğal gaz ve petrol potansiyeli Orta Asya’da ekonomik güç rekabetine yol açmış ve bölge, dünyanın en zengin hammadde depolarından biri ve Hazar Havzası bölgesi de İran Körfezi’nden sonra ikinci petrol ve gaz üreticisi olarak önem kazanmıştır. (Razov, 1997, s.59)

Orta Asya Türklerinin İslamiyeti Kabulü

Türklerin Müslümanlarla ilk temasları, 7. yy.’ın ortalarında, 642 yılındaki Nihavend Savaşını izleyen dönemde başlamıştır. Türk-Arap ilişkileri, Sasani Devletinin çöküşünden sonra yaklaşık yarım yüzyıl boyunca çekişmeli biçimde sürüp gitmiştir. Türkler, Emeviler döneminin (661-750) başlangıcından itibaren İslam devletleri ve Arapların hizmetinde bulunmuşlardır. Ayrıca Türkler, Emevi devletinin çöküşü ve Abbasiler döneminin başlamasına neden olan ihtilal hareketi içinde önemli bir rol oynamışlardır. Aslında, 632 yılında Hicret’le birlikte İslamiyeti yaymaya başlamış olan Müslümanlar, Abbasi iktidarının başlangıcına (750) kadar geçen sürede genişleme faaliyetinin büyük bölümünü tamamlamışlardı. 634’te Arap Yarımdasını, 642’de Bizans ve Sasani topraklarını ele geçiren Müslümanlar, 656 yılında nüfuz alanlarını kuzeyde Kafkaslar ve doğuda da Ceyhun Irmağı’na kadar genişletmiş bulunuyorlardı. Türkler, 751 yılında yapılan Talas Savaşı’nda Çinliler’e karşı paralı askerler olarak Araplarla birlikte savaşmışlardı. Çinlilere karşı kazanılan bu zafer; Türk egemenliğinin Batı Türkistan’da sürmesini sağlarken Araplara Türklerle dostluk ilişkisini geliştirme fırsatı vermiş, bu  ilişki ile birlikte Türkler  de gittikçe artan biçimde İslamiyeti kabul etmeye başlamışlardı. Ayrıca Araplar, bu savaşı izleyen dönemde Orta Asya’nın Müslümanlaştırılması sürecini de başlatacaklardı. İslam dinini kabul eden Türklerin sayısı gittikçe artmış ve Müslümanlık, 10. yy.’da Türkler arasında yaygınlık kazanmıştır. Fakat, Türklerin ilk kez ortaya çıktıkları ve ilk devletlerini kurdukları bozkırların Müslümanlaştırılması 14. yy.’a kadar sürmüştür. (Akpınar, 1994, s.48) İslamiyetin kabulünden sonraki dönemde diğer Türk gruplarının göç dalgalarına katılmayıp Orta Asya’da kalan Türk toplulukları, Orta Asya’da Moğol hakimiyetinin başlamasıyla birlikte Moğol İmparatorluğuna katılmaya başladılar. Güç dengesinin Rusya’nın lehine dönmeye başlaması 1480 yılına rastlar. Ölümünden sonra Seyyit Ahmet hanın oğulları arasında başgösteren çekişmeler ve  Kırım hanının müdahaleleri, Altın Orda devletinin gerilemesine yol açtı. Bu durum, Moskova prensliği ve Moskova prensliğine ait  diğer Rus prensliklerinin Altın Orda devletinden ayrılarak bağımsızlarını elde etmelerine neden oldu. Ruslar, bağımsızlıklarına kavuşmalarının hemen ardından Orta Asya bölgesi ve Türkistan hanlıklarına ilgi göstermeye başladılar. Balkanlar ve Anadolu’daki Rus yayılmacılığının, Kırım Savaşı ile  birlikte  sona ermesi de Rus Çarlarının dikkatlerini Türkistan’a çevirmelerini kolaylaştırdı. Türkistan’ın o sıralardaki durumu,  Rusyanın planlarını gerçekleştirebilmesi açısından son derece uygun bulunuyordu. Türkistan’da Hokand, Buhara ve Hive Hanlıkları olmak üzere üç ayrı hanlık vardı. Her üç hanlıkta da, bağnaz zihniyetten kaynaklanan aşırı bir taassup hüküm sürüyordu. Hanların çoğu, özellikle de Buhara hanları, mağrur ve kibirli kimselerdi. Bu Türkistan hanlıklarının iç yapıları Orta Çağ tarzında bir teşkilatı andırıyordu. Avrupa uygarlığını çağrıştıran herhangi bir unsurla karşılaşmak oldukça zordu. Aynı hanlığın yönetimi altındaki değişik gruplar arasında yaygın iç çekişmeler yaşanıyordu. Ve en önemlisi, Rus saldırılarına direnebilecek herhangi birleşik bir Türk yönetimi mevcut değildi. İşte bu nedenle Ruslar, yirmibeş yılda kurulan Türkistan hanlıklarının topraklarını  kolayca ele geçirdiler. (Kurat, 1993, s. 346-347) Önce 1865 yılında Hokand hanlığını, 1868’de Buhara hanlığını ve son olarak da 1873’de Hive hanlığını ele geçirdiler. Orta Asya ve Türkistan hanlıklarının Ruslarca ele geçirilmesinin sonucu olarak, buralarda yaşayan Türk kökenli topluluklar, 19.yüzyılın sonlarında tümüyle Rus hakimiyeti altına girdiler.

Orta Asya Hanlıklarında ve Orta Asya Cumhuriyetlerinde İslam’a İlişkin Rus ve Sovyet Politikaları

Yalçınkaya, Orta Asya’daki Türk Hankıllarının Ruslar tarafından ele geçirilmesini takiben uygulanan politikanın esaslarını şu sözlerle açıklamaktadır: Ruslar açısından yeni ele geçirilmiş hanlıklar birer kaynak olarak görülmekteydi ve herbirinin kalkınması da ancak aynı yerdeki büyük dönüşümden sonra mümkündü. Bu nedenle, yeni elde edilen alanların savunulması ve herhangi bir saldırıdan korunabilmesi için, buralarda yaşayan yerli halka karşı bazı politikalar geliştirdiler. Kendilerine karşı olmasa dahi tüm yerel hareketleri anında bastırmayı tercih ettiler. Rus yetkililer, Türk hanlıklarının ele geçirilmesinden sonraki dönemde Orta Asya’daki Türki toplumlar için de  aynı politikayı güttüler. Türk Hanlıkları üzerinde Rus hakimiyetinin kurulmasının hemen ardından  Ruslar, Orta Asya bölgesinde ticaretle ilgili olarak Avrupa’dan gelen her türlü  isteğe karşı hassasiyet göstermiş ve Avrupalıları bölgeden uzak tutmayı başarmıştır. Rus köylülerini Orta Asya’ya göndermiş ve buralarda koloniler  oluşturmakla görevlendirmiştir. Böylelikle Ruslar, yoksul köylülerin toprak ve iş sahibi olmalarını sağlamış ve yerli halk, işgal edilen bölgelerde Rus kökenli halkın kurallarına uymak zorunda kalmıştır. Ruslar, Orta Asya’nın ele geçirilmesinin yanında bölgenin doğal kaynaklarından da yararlanmaya başladılar. Ayrıca, yerli halk üzerinde tam bir denetim sağlayabilmek amacıyla Rus kökenlileri Orta Asya bölgesinde iskan ettirerek nüfus yapısını değiştirmekle kalmayıp, buradaki Müslüman halka karşı farklı din ve eğitim politikaları benimsediler. (bkz. Yalçınkaya, 1997, ss. 230-249) Orta Asya’daki Türk aydınları da, gelecekte birleşmiş bir Türkistan yaratmak için Türkçülük ve İslamcılık kavramlarını kaynaştırmaya çalışıyorlardı. (bkz. Tunaya, 1991) 1876-1883 yılları boyunca Osmanlı Türkleri  arasında artan önemine paralel olarak Türkçülük kavramı İslamcılık ve başka bazı yeni kavramlarla karışmış olarak Kafkas, Kırım ve  Kazan Türkleri arasında  da belirdi. Danreuther daha çok İsmail Gaspıralı’nın önderlik ettiği bu girişimleri şöyle özetlemektedir: “Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Tatar İsmail Gaspıralı Bey’in  önderlik ettiği Cedidcilik hareketi içinde az çok yetişebilmiş Orta Asya aydınları, İslami karakterde ancak modern, ilerici ve toplumsal bir programı bulunan birleşik bir Türkistan fikrini yaymaya çalışıyorlardı.” (Danreuther, 1994, s.12)

Ekim 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında yeni bir siyasi ve idari yapı ortaya çıktı. 1923-1964 yılları arasındaki dönemde Orta Asya’daki Türk nüfusu üzerindeki Sovyet denetimi tam anlamıyla gerçekleşti. Bu dönem boyunca Sovyetler Birliğindeki Türkler, dış dünyadaki Türkler ve hatta Müslüman toplumlardan tamamen tecrit edildi. Ancak, Brejnev döneminin başlamasıyla birlikte, Sovyetler Birliği’ndeki Türk toplumları Sovyetlerin sosyal ve siyasal hayatına katılmaya  başladılar, İslam dini toplumsal statü olarak verilmeye ve Müslüman liderlerle işbirliği yapılmaya başlandı. Brejnev’in, İslamın ihya edilmesi ve Sovyetler Birliğindeki Müslüman  Türk toplumlara serbesti tanınmasıyla ilgili bu stratejisi, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Avrupalı devletler ve ABD nezdinde Sovyet dış politikası açısından bir avantaj sağladı. (Benningsen,1988, s.319) Fakat çok geçmeden, Brejnev’in bu politikasındaki gerçek niyetin Lenin ve Stalin’in politikasındaki  niyetle aynı olduğu ortaya çıktı. Lenin ve Stalin, tüm milliyetlerin kültürel kimliklerini birtakım politikalarla yeni bir Sovyet ulusu potasında birleştirerek Sovyet nitelikli ortak bir kimlik yaratmayı hedeflemişlerdi, Brejnev’in yapmaya çalıştığı aynı hedefe  daha yumuşak yöntemleri kullanarak ulaşmaktı. Sovyet (Rus) nitelikli  bu ortak kimlik, beş temel özellik içeriyordu : (Rezun, 1992, s. 86) tek ve ortak bir ülke; tek bir ideoloji ve dünya görüşü (Marxizm-Leninizm); tek bir sınıf ve yüksek bir sosyo-ekonomik homojenlik düzeyi; çok etnisiteli kültür; iki-dillilik ve toplumlararası iletişim dili olarak Rusçanın artan oranda kullanımı.

Ancak, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi,  Sovyet liderlerinin İslama ve Türk gruplarına yönelik ılımlı politikalarını değiştirmelerine neden oldu. İslam, bastırılması gereken tehlikeli bir unsur olarak görülmeye başlandı. 1980’lerin sonuna geldiğimizde, büyük oranda Sovyetlerin Orta Asya’daki Türki toplumlara uyguladığı politikaların neden olduğu, oldukça  şaşırtıcı farklı bir manzarayla  karşılaştık. Andican bu farklı manzarayı şu şekilde ifade etmektedir: “Tahakküm zihniyetinin sonucu olarak federatif bir yapıda birliğe dahil edilen Türkistan, 70 yılda farklı bir noktaya ulaştı. Dil, din ve sosyal yaşamla ilgili eriyip yok olması beklenen ulusal yapı daha da kuvvetlendi…Türkistan milliyetçiliğini, etnik gruplar yaratmak ve yerel lehçeleri destekleyip geliştirmek suretiyle bölgesel milliyetçiliğe dönüştürmeyi amaçlayan Sovyet yönetimi, İslamiyet ve Türkçülüğün gücünün birleşmesi karşısında  zorlandı…” (Andican, 1994, ss.307-308)

1980 ve 1990’lı yıllara gelindiğinde Orta Asya özelinde yeniden ve belki de en şiddetli biçimiyle canlanan İslam, Orta Asya’da 19. ve 20. yüzyıllarda toplum tarafından yaşanmış olan geleneksel İslam’ın pratiklerinden oldukça uzak bir görünüm arz etmekteydi. İslam dininin tüm modernleştirici unsurlardan arındırılması, Hz. Muhammed ve dört halife dönemindeki uygulamalara geri dönülmesi, toplumsal yaşamı düzenleyen kuralların Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmesi, cihada önem verilmesi gibi tezlerle öne çıkan ve geleneksel İslamla hiçbir benzerlik taşımayan bu yeni İslam modeli gayet radikal bir nitelik taşımaktadır. Günümüz Orta Asya’sında hüküm sürmekte olan radikal İslamın güçlenmesini kolaylaştırdığını düşündüğüm iç ve dış faktörleri sıralamakta yarar görüyorum.

Radikal İslamın Güçlenmesini Sağlayan İç Faktörler

Bölgedeki Ekonomik Sorunlar:

“Orta Asya’nın yeni doğan devletleri, birbirinden bağımsız fakat birbiriyle ilişkili   üç sancılı gelişmeyi aynı anda yaşamaktadır: üretim, ticaret ve ödemelerin büyük oranda karşılıklı bağımlılık içinde olduğu güdümlü ekonominin çökmesi; sistemin merkezi  Rusya’dan ani kopuşu; ve kendisi de ekonomik ve siyasal krizlerin pençesindeki Rusya’ya bağımlılığın sürmesi”. (İslam, 1994, s.157) Shafiqul İslam’ın bu cumhuriyetlerdeki ekonomik sorunların   temel nedeni olarak gördüğü bu üç olumsuz faktör, ekonomik alanda başka bazı olumsuz sonuçlara da yol açmıştır. Bunlar arasında; yüksek enflasyon oranı; düşük yaşam standardı; serbest piyasa ekonomisinin kurum ve kurallarındaki kusurlar; ekonominin yönetiminde nitelikli kadronun olmayışı; ekonomik kalkınma için gereken insan unsurunun yetersizliği; oturmamış para ve banka sistemi; yavaş yürüyen özelleştirme; ekonomideki yaygın tekelcilik; sermaye eksikliği; sanayileşmiş ülkelerin siyasal ve ekonomik olarak istikrarsız ve riskli bir bölgede bulunduğunu düşündükleri bu cumhuriyetlerde yatırım yapmaktan çekinmeleri nedeniyle, bu ülkelerden gerekli ekonomik yardımın gelmeyişi (Kona, 1999, s.89); ulaşım yollarının yetersizliği; ithalatta mevcut engeller; sınırlı kambiyo mevzuatı gibi olumsuzluklar sayılabilir. Ekonomik alandaki şiddetli problemler, iç ve dış politikaya ve toplumsal yaşama yansımakta ve gayet birleştirici ve manevi bakımdan güçlendirici olan İslam’a sığınmayı kolaylaştırmaktadır.

Orta Asya Cumhuriyetleri Liderlerinin Yoğun Müdahalesi:

Orta Asya liderlerinin otoriter davranış biçimi, Batıdaki demokrasi fikriyle tezat teşkil etmektedir. Liderler, bir yandan yeni cumhuriyetleri için demokrasinin ne kadar önemli olduğunu vurgularken, diğer yandan da Sovyetler Birliği’nden devraldıkları otoriter liderlik tarzını  sürdürmektedirler. Hemen  tüm Orta Asya cumhuriyetleri  önceki totaliter komünist rejime benzer bir anlayışla yönetiliyormuş gibi gözükmektedirler. (Gumpel, 1994, s.24) Orta Asya cumhuriyetlerinin liderleri otoriter liderlik tarzına önem vermişlerdir. Böylelikle, hem kendi iktidarlarını güçlendirmişler, hem de iktidarda kalış sürelerini uzatmışlardır. Sovyetler Birliği’nin parçalanmasının ardından milliyetçi yönelimler ve dini kıpırdanmalar başlamıştır. Açıktır ki bu iki eğilim karşısında kalkan olarak kullanılan otoritercilik bir taraftan, kendi ulusal bütünlüğünü tehdit edebilecek nitelikteki herhangi bir devlete karşı bir tür koruma sağlamakta; diğer taraftan da, ulusal bütünlüğe ve siyasi gelişime zarar verebilecek herhangi toplumsal hoşnutsuzluk veya siyasal ayrılıklara karşı bir tür güvenlik şemsiyesi  yaratmaktadır. Orta Asya liderlerinin eski Sovyetler Birliğindeki  otoriter liderlik tarzını bilerek benimsemeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü her iki tarafın da toplumdaki ihtilafları ortadan kaldırmayı ve otoritercilik yoluyla uzun yıllar iktidarda kalmayı  amaçlamış oldukları bilinen bir gerçektir. Siyasal muhalefeti de baskı altında tutan bu otoriter siyasal kültürün toplumda egemen etkisine rağmen, bu cumhuriyetlerde siyasal güç kazanabilmek için mücadele veren gruplar halen bulunmaktadır. Bunlar; 1. Eski komünist parti üyeleri 2. Aydınların başını çektiği yeni oluşan demokratik gruplar 3. Köktendinci eğilimli dini grupların oluşturduğu İslamcılar (Kimura, 1993, s.177) ve 4. İslami kimlikten güç alan  milliyetçiler. Toplum, ekonomi ve siyaset üzerinde uygulanan bu yoğun baskı, hakim ideolojinin reddini ve bu ideolojinin yerini başka ve nitelik olarak farklı bir İslami ideoloji ile doldurma isteğini güçlendirmektedir.

Bölgedeki Etnik Sorunlar:

Moskova, Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırlarını keyfi ve yapay biçimde belirlemiş ve bu politika günümüzdeki cumhuriyetleri heterojen etnik birliktelikler haline sokmuştur. Bu cumhuriyetlerin sınırları, 1921 yılından bu yana 90 kez değiştirilmiştir. Bu değişiklik Sovyetler Birliği’nin bütünlüğünü koruduğu halde, bu cumhuriyetleri etnik olarak birbiriyle  kavga eder hale getirmiştir. Bununla birlikte, kentleşme oranının düşük olması, İslam’ın etnik bilinçten daha önde gelmesi, kabile kimliğinin güçlü etkisi, siyasal hareketliliğin eksikliği, göçebe geleneklerinin yaygın oluşu, ulusal kahramanlar ve tarihlerinin olmayışı ve kendi liderliklerinin devamı için milliyetçiliği bastırmaya çalışan  otoriter yöneticilerin varlığı gibi nedenlerden dolayı Orta Asya bölgesi etnik ihtilaflar açısından istikrarsız durumdadır. Orta Asya cumhuriyetlerinde görülen bu etnik karmaşa halkların İslami motiflere yönelmesini kolaylaştırdığı gibi radikal İslamcı örgütlerin de ortamı kendi ideolojik amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmalarını sağlamaktadır.

Toplumsal Kimlik Edinme Aşamasında Sığınılan İslam:

Genelde dinler, toplumsal bir kimliğe sahip olmak isteyen insanlar için bir arabulucudur. 70 yıl boyunca kollektif toplumsal kimliklerle yaşamış ve Kazak, Türkmen, Kırgız ve Özbek kimliklerini bir kenara bırakmış Orta Asya halkları, Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra dinin gerekliliği ve gücünü hissetmeye başlamışlardır. Bağımsızlığa kavuşmalarının ardından İslam, bağımsız Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da özgün Kazak, Türkmen, Kırgız ve Özbek kimliklerini güçlendiren bir değer olarak görülmeye başlanmıştır. Kendi özgün kimliklerini vurgulamak isteyen bu halklar İslamı ayırt edici bir faktör olarak yorumlayarak yüceltmeye çalışmaktadırlar.

Geleneksel Toplumlardaki En Önemli Toplumsal Değer Olarak Yüceltilen İslam:

Kültürel, dini ve toplumsal simgelerin maddi simgelerden daha fazla kabul gördüğü tüm geleneksel toplumlarda olduğu gibi, geleneksel yapı özellikleri gösteren Orta Asya devletleri için de din toplumda itibarlı mevkide yer almaktadır. Dini sembollere ve pratiklere bağlılık geleneklerden kopma kaygısına ilişkin olarak geliştirilen dirençle eşdeğer kabul edilmektedir.

Radikal İslamın Güçlenmesini Sağlayan Dış Faktörler

Slav Nüfustan Ayırt Edici Faktör Olarak İslam:

İslam, Orta Asya’daki Müslüman nüfusun BDT’da çoğunluğu oluşturan  Slav nüfusdan farklı olduğunu hissetmelerinde ayırt edici bir faktör olarak da görülmektedir. Orta Asya halkları,  İslam’ın Orta Asya’da sadece bir inançlar demeti değil, -onları, egemenliklerini asla meşru saymadıkları Ruslar’dan ayıran- bir yaşam ve uygarlık biçimi olduğunu içgüdüsel olarak anladılar ve İslama daha fazla yöneldiler. (Mirsky, 1992, s.334)

Bölgede Genişletilmiş Rus Rolüne Karşı Engelleyici Sembol Olarak İslam:

İslam, bundan başka, Rusya Federasyonu’nun muhtemel genişletilmiş rolüne karşı Orta Asya halkları tarafından engelleyici bir sembol olarak görülmektedir. “Günümüzde siyasi gündemin genel belirleyicisi haline gelen din (İslamiyet) Orta Asya toplumları özelinde genişletilmiş Rus rolüne karşı  bir engel olarak ortaya çıkmaktadır.” (Peker, 1996, s.81)

Sovyet Dönemi Politikalarına Karşı Aşırı Yüceltilmiş Toplumsal Değer Olarak İslam:

İslamiyet’in Orta Asya toplumlarında ihya edilmesi büyük ölçüde eski Sovyetler Birliği’nin Ortodoksluk dışındaki herhangi bir dine yönelik olumsuz politikasından kaynaklanıyor olabilir. Sovyet dönemi sırasında İslamiyet, kamu yaşamından tümüyle çıkarılmıştı: camiler, medreseler ve diğer dini kurumlar dramatik biçimde ortadan silinmişlerdi. Sovyetler Birliği’ndeki tüm dini yaşam devletin sıkı denetimi altındaydı, Rus kökenli olmayanların  ulusal veya dini duygularını en hafif şekilde bile belli etmeleri aşırı milliyetçilik ve köktendincilik sayılıyordu…Sıradan Rusların zihninde İslamiyet, geri kalmışlık, köktendincilik ve hatta terörizmle ilişkilendiriliyordu. Fakat, herşeye rağmen İslamiyet, taraftarlarınca ulusal kültürün bir parçası ve bir yaşam biçimi olarak  kabul ediliyordu. Bu durum, diğer dinlere kıyasla İslamiyet’e özel bir statü sağlıyordu. (Kadir, 1996, ss.48-49) Sovyetler Birliği yönetimi, Rus topraklarında yaşayan Müslümanları üç grup halinde sınıflandırmıştı: Sayıları fazla olmamasına rağmen İslami ideolojiyi sıkı sıkıya izleyen fanatikler; sıradan Müslümanlar ve ortada olanlar. Sovyet liderler Müslümanları, Sovyetler Birliği’ndeki ilerlemelere karşı çıkan gericiler  olarak görüyorlardı. (D’Encausse, 1992, ss.17-51) Böylece, bu açıklamalar ışığında, toplumdan soyutlanmış ve Sovyet döneminde hor görülmüş Müslümanların, Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra  İslamiyetin gereklerini yerine getirmek ve toplumda İslam dininin   önemini vurgulamak istedikleri ileri sürülebilir. Ancak, İslam dininin Orta Asya toplumlarında bu aşırı yüceltilmiş durumu, bölgede nüfuz alanını genişletme yolları arayan İran ve Pakistan’ın bu amacını gerçekleştirmek için İslami motifleri kullanabileceği ihtimalini güçlendirmiştir. Bu türden bir gelişme ise, İslami söylemlerle kışkırtılacak Orta Asya devletlerinin geçiş dönemini başarıyla tamamlayamamaları ve demokratik rejimden yoksun kalmaları ile neticelenebilir.

Orta Asya’da Uygulanan Rus Modernizasyonu:

Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya bölgesinde gerçekleştirilmiş olan toplumu ve siyaseti modernize etme uygulamaları temel sosyal yapı ve kurumlara nüfuz edememiş ve böylece İslamın gelenekselliğini korumayı başaran bu temel yapı ve kurumlarla bütünleşmesini hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır.

Komünizm Sonrası Beliren İdeolojik Boşluk:

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından silinen komünist ideolojinin yerine yeni yönetimlerin yeni bir ideoloji getirememesi bazı radikal oluşumların doğmasına ve halkın dinsel bazı projelere yönelmesine neden olmuştur.

Bölgede Güç Rekabeti:

Eski Sovyetlerin Güneyindeki bu devletlerin mücadele vermek zorunda kalmaksızın, Sovyetler Birliği’nin parçalanmasının ardından bir tür armağan olarak elde ettikleri bağımsızlık, hem olumlu hem de olumsuz sonuçları beraberinde getirmiştir. Orta Asya bölgesinde 1991’lerde başlayan rekabet, bu beklenmedik bağımsızlığın olumsuz sonuçlarından biri olmuştur. Bağımsızlığın geliş hızı, Orta Asya liderlerine komşularıyla ilgili politikalar oluşturma zamanı tanımamıştır. Bu nedenle, dünyanın geride kalan kısmıyla ilişkileri, kendi istedikleri şekilde değil, bu devletlerin Orta Asya ile kurmayı  istedikleri şekilde belirlenmiştir. (Rashid, 1994, s.209) Rusya’nın bölgedeki varlığının azalmasıyla birlikte, hem ABD, Japonya, Çin gibi uluslararası güçler ve hem de Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan gibi bölge devletleri, jeopolitik ve jeoekonomik avantajlar edinmek amacıyla bu yeni oyunda yerlerini almaya başladılar. Tüm bu ülkeler kendi öncelikleriyle birlikte geldiler ve kendi tercihleri doğrultusunda yeniden Orta Asya cumhuriyetlerine yöneldiler.  Böylece, ekonomik olarak zayıf, siyasal olarak olgunlaşmamış ve istikrarsız ve etnik olarak da oldukça karışık durumdaki bu yeni Orta Asya devletleri, yönlendirilmeye ya da bu uluslararası ya da bölgesel güçler tarafından absorbe edilmeye  açıktırlar. (Brzezinski, 1998, ss.40-53) Uluslararası ve bölgesel güçlerin bölgeye bu yeniden yönelme girişimleri, bölgedeki Türki cumhuriyetlerin kendi iç ve dış politika ilkelerini geliştirmelerine engel olmaktadır. Bu durum bir yandan milliyetçi ve İslamcı çevreleri rahatsız etmekte ve toplumsal hoşnutsuzluğa neden olmakta, diğer yandan da bu cumhuriyetleri dış güçlere bağımlı kılmaktadır. Orta Asya bölgesinde kendi siyasal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirmek için yerel yönetimlerin gücünü kırmak isteyen bazı dış güçler bölgedeki cumhuriyetlerde siyasi güç boşluğunun doğmasına neden olmakta bu da radikal İslami kesimlerin bu güç boşluğunu kendi ideolojileri doğrultusunda doldurabilmek amacıyla faaliyetlerini yoğunlaştırmasını kolaylaştırmaktadır. Mutahir Ahmet’in belirttiği gibi, “Bölgedeki İslami köktendiciliğin geleceği bölgesel güçlerin dolaylı ya da doğrudan müdahalelerine veya etkisine bağlıdır.”(Ahmet, 1994, s.58)

Sonuç     

Günümüz itibarıyla Orta Asya bölgesinde radikal İslam açısından en büyük tehdit Tacikistan ve Özbekistan’dan gelmektedir. Her iki cumhuriyette de artış gösteren aşırı İslamcı örgütler ulusal İslam karşısında radikal İslamı genel geçer kılmayı ve ulusal hükümetlerle uzlaşıyı reddederek radikal İslami ideolojinin pratiklerinin toplumsal ve siyasal alanlarda uygulanmasını talep etmekte ve bu ideal için silahlı mücadele vermektedirler. İslami radikalizmin mevcut siyasal rejimler karşısında potansiyel bir tehdit olmaktan uzaklaştırılabilmesi için bölgedeki tüm ülkelerin gelişiminin eşit seviyede sağlanması, sosyoekonomik sorunların çözümü sağlanarak toplumdaki gerilimin azaltılması, iktidarın muhalefeti baskı altında tutmasının engellenmesi, bölgede yer alan cumhuriyetler arasında işbirliği gelişiminin sağlanması, siyasal ve toplumsal alanlarda demokratik ilkelerin hakim kılınması, iktidarın mevcut sorunları güç kullanarak ve otoriter yöntemlerle çözümlemeye çalışmasının engellenmesi gerekmektedir.

Orta Asya cumhuriyetlerinde radikal İslami hareketlerin giderilmesine yönelik tüm bu çabaların içinde en önemlisi; siyasi kültürün güçlendirilmesi, hukuki müeyyidelerin netleştirilmesi, toplumsal uzlaşı kültürünün geliştirilmesi ve demokrasinin tam anlamıyla yerleştirilmesidir.

REFERANSLAR

  1. Ahmet, Mutahir (1994). “Radikal İslam ve Orta Asya”.  Avrasya Etüdleri (Ankara), no.3.
  2. Akiner, Shirin (Ed.) (1994). Political and Economic Trends inCentral Asia.London: I.B.Tauris.
  3. Akpınar, Turgut (1994). Türk Tarihinde İslamiyet. İkinci Basım, İstanbul: İletişim Yy.
  4. Andican, Ahad (1994). Değişim Sürecinde Türk Dünyası. İstanbul: Emre Yy.
  5. Avşar, B. Zakir and Ferruh Solak (1998). Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri. İkinci Basım,Ankara: Vadi Yy.
  6. Batalden, Stephen K. ve Sandra B. Batalden (1993). The Newly Independent States of Eurasia – Handbook ofFormerSovietRepublics. ORYX.
  7. Benningsen, Alexander (1988). “Sovyet Müslümanları ve İslam Dünyası”. Aydın Yalçın (Ed.), Stratejik Açıdan Sovyet Müslümanları.Ankara: Yeni Forum Yy.
  8. Brzezinski, Zbigniev (1998). Büyük Satranç Tahtası. (Çev. Ertuğrul Dikbaş ve Ergun Kocabıyık).Istanbul:Sabah Yy.
  9. D’Encausse, Helene Carrere (1992). Sovyetler’de Müslümanlar. (Çev. Adnan Tekşen). Alternatif Üniversite Yy.
  10. Dannreuther, Roland (1994). Creating New States in Central Asia, Adelphi Paper 288.OxfordUniversity Press.
  11. Dawisha, Karen ve Bruce Parrott (Eds) (1997). Conflict, cleavage, and change in Central Asia and theCaucasus  Authoritarianism and Democratization in Postcommunist Societies 4.CambridgeUniversity Press.
  12. Gumpel, Werner (1994). “Economic and Political Developments in the Central Asian Turkish Republics”. Eurasian Studies (Ankara), no.2.
  13. Haghayeghi, Mehrdad (1995). Islam and Politics inCentral Asia.New York: St.Martin’s Press.
  14. Hyman, Anthony (1993). “Moving out of Moscow’s Orbit: the outlook for Central Asia”. Foreign Affairs (London), no.2.
  15. Islam, Shafiqul (1994). “Capitalism on the Silk Route”. Current History, no.582.
  16. Kadir, Zülfiye (1996). “Muslim Political Movements in Russia”. Eurasian Studies (Ankara), no.2.
  17. Kimura, Yoshihiro (1993). “Central Asia and the Caucasus-Nationalism and Islamic Trends-with special reference to Central Asia and the Caucasus-”. Şükrü S. Gürel, Şamil Ünsal ve Yoshihiro Kimura (Eds), Turkey in A Changing World.Tokyo: Middle East Studies Series, no.33.
  18. Kona, Gamze, 1999. “Central Asia: A New Economic Potential”. İşletme ve Finans (Ankara), no.155.
  19. Kurat, Akdes Nimet (1993). Rusya Tarihi-Başlangıçtan 1917’e Kadar. Üçüncü Basım, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yy.
  20. Mardin, Şerif (1993). Din ve Ideoloji. Altıncı Basım,Istanbul: Iletişim Yy.
  21. Menon, Rajan ve Henri J. Barkey (1993). “The transformation of Central Asia: implications forregional and international security”. Survival Winter 1992-93.
  22. Mirsky, George I. (1992). “Central Asia’s Emergence”. Current History, no.567.
  23. Peker, Günden (1996). “ISLAM: myth or reality in Central Asia”. Eurasian Studies (Ankara), no.3.
  24. Rashid, Ahmed (1994). The Resurgence ofCentral Asia  Islam or Nationalism? London-NewJersey: Zed Books.
  25. Razov, S. (1997). “New Developments in Central Asia”. International Affairs (Moscow), no.3.
  26. Rezun, Miron (Ed.) (1992). Nationalism and the Breakup of an Empire-Russia and Its Periphery.Westport: Praeger Publishers.
  27. Taşhan. Seyfi (1993). “The Caucasus and Central Asia: Strategic Implications”. Foreign Policy (Ankara), nos. 3-4.
  28. Tunaya, Tarık Zafer (1991). İslamcılık Akımı. İkinci Basım,Istanbul: Simavi Yy.
  29. Vaner, Semih (Ed.) (1997). Unutkan Tarih Sovyet Sonrası Türk Dilli Alan. (Çev. Ercan Eyüboğlu).Istanbul: Metis Yy.
  30. Yalçınkaya, Alaeddin (1997). Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan (1856’dan Günümüze). Istanbul: Timaş Yy.

M5 Savunma ve Strateji Dergisi (Rapor) – Sayı 116 – Şubat 2003

Gamze  Güngörmüş Kona

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Azerbaycan bir demokrasi mi?

Cumhurbaşkanlığı makamı babadan oğla geçen bir rejim demokrasi olabilir mi? Olamaz tabii ama Aliyev, demokrasi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir