istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Ortadoğu Coğrafyasının Temel Dinamikleri | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Ortadoğu Coğrafyasının Temel Dinamikleri

Yaklaşık yirmi yıl önce, dünyanın en önemli Yahudi beyinlerinden birisi olan Samuel P. Hungtington tarafından ‘Medeniyetler Çatışması’ isimli bir makale yayınlandı. Uluslararası sistemde meydana gelen değişimleri inceleyen ve geleceğe yönelik son derece önemli tespitlerde bulunan bu makale dünya kamuoyunda oldukça geniş bir yankı uyandırdı. Yine benzer bir şekilde George W. Bush’un danışmanlığına da yapan Francis Fukuyama, dünya tarihinin son bulduğunu belirten, ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ ismini taşıyan bir tez hazırlamıştır. Bu iki önemli görüş özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemi açıklamaya çalışan ve bu konuda bize değişik bakış açıları kazandıran çalışmalardır. Özellikle 11 Eylül İkiz Kulelere yapılan terör saldırılarından sonra bu görüşlerin önemi bir kat daha artmıştır.

Bu terör saldırısının ardından ABD ve çok uluslu koalisyon kuvvetleri, Irak’a askeri bir müdahale gerçekleştirmiş, böylelikle Ortadoğu coğrafyasındaki dengeler alt üst olmuştur. Bütün dünyada önü alınamaz bir şekilde küresel terör söylemleri yükselmekte ve ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, ucu bucağı belirsiz bir söylemin, uluslararası sistemi şekillendirmesi dünya kamuoyu tarafından şaşkınlıkla karşılanmaktadır. Yaşanılan bir dizi gelişme Ortadoğu coğrafyasını her geçen gün biraz daha önemli kılmakta, küresel ve bölgesel güçlerin bu coğrafyadaki rekabeti kızışmaktadır. Birinci Körfez Savaşı ile sarsılan, ABD ve çok uluslu kuvvetlerin Irak’a askeri müdahalesi ile iyice karmaşık bir hal alan Ortadoğu coğrafyası, Arap Baharı ile sonu tahmin edilemeyen bir sürecin içine girmiştir. Bu durum bölgesel dinamikleri temelden sarsmış ve bu coğrafyada birlikte yaşama kültürünün masaya yatırılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Ortadoğu coğrafyasındaki istikrar hem bölge ülkeleri açısından hem de dünya barışı açısından vazgeçilmez bir unsurdur. Yani Ortadoğu’da barış olmadan dünya barışı mümkün değildir. Ortadoğu coğrafyasındaki bir istikrarsızlık şüphesiz ki en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan, Ortadoğu ile Osmanlı’dan beri yakın ilişki içerisinde, bölge ülkeleri ile oldukça yüksek bir dış ticaret hacmine sahip Türkiye için Ortadoğu barışı son derece önemlidir.

Üçüncü dünya ülkelerinin milliyetçi talepleri 19. yüzyıldaki Avrupalıların taleplerine benzemektedir. Bu talep bu coğrafyadaki demokrasi talebidir. Bu coğrafyada artık demokrasi ile gelişme birbiriyle bütünleşen bir talep olarak karşımıza çıkmaktadır. Bölge ülkelerinin halen Avrupa tarzındaki demokratik yönetimlerden oldukça uzak olan diktatörlük rejimleriyle yönetilmesi bu bölgedeki değişimi kaçınılmaz kılmaktadır. İletişim faktörünün etkisini giderek arttırdığı şu günlerde yeryüzündeki pek çok coğrafyanın dünyadaki gelişmelere ve bilgiye çok rahat bir şekilde ulaşması bu değişimi tetiklemiştir. Bu nedenle felsefi manada ünlü filozof Rene Descartes’in dediği ‘düşünüyorum o halde varım’ sözü artık geçerliliğini yitirmiş ve var olmak için artık düşünmek, yeterli bir kriter olmaktan çıkmıştır. Günümüz iletişim çağında artık düşünmek yetmez, düşünmekle beraber iletişim de kurmak gerekir. Bu iletişimin öncülüğünde diktatörlükle yönetilen çoğu halklar artık bazı şeylerin değişmesi gerektiği konusunda bir fikir birliği oluşturmuşlardır. Bu bağlamda Balkanlarda Soğuk Savaş Dönemi boyunca ülkeyi yöneten tek adam yönetimlerinin sonu, özellikle Romanya’da Çavuşesku’nun düşüşü Ortadoğu’daki yeni elitler için önemli bir örnektir. Böylelikle iktidarın kabile geleneğindeki gibi bir aile tarafından ele geçirilmesi ve ilelebet muhafaza edilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Arap Baharı ile birlikte diktatörlerin devrilebileceğinin göstergesi bu coğrafyada yaşayan halklar için bir özgüven meselesi haline dönüşmüştür. Ancak diktatörlüklerin yıkılmasıyla oluşacak olan otorite boşluğunun nasıl doldurulacağı halen merak konusudur. Diktatörlüklerin yıkılmasından sonra toplumda düzen ve güvenin yeniden temin edilmesi için ‘peki şimdi ne olacak’ sorusu kulaktan kulağa yayılmaktadır. Ortadoğu coğrafyasında bir arada yaşamak için hangi enstrümanların kullanılacağı cevap aranan en önemli sorulardan birisidir.

Ortadoğu coğrafyasında iktidar halktan kaynaklanmıyor ve buna bağlı olarak yasallık sayısal üstünlükle kurulmuyordu. Böylece bölgedeki rejimler yıkıldıktan sonra bu coğrafyada bir arada yaşamak için nasıl bir model oluşturulacağı ucu açık bir soru olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bu çerçevede acaba ulus-devlet modelinin bölgede işlerliğinin olup olmadığını biraz açalım. Ortadoğu coğrafyasında bir ulustan söz edebilmemiz gün ve gün zorlaşmaktadır. Burada yaşayan halklar bir ulus olmaktan ziyade geniş akrabalık grupları şeklinde örgütlenmişlerdir. Buradaki geniş aile grupları bir toprağa değil, bu grubun kurulmasını üstlenen ve çoğunlukla dinsel bir içerikle birlikte kişisel bir dayanışmayı ifade eden risklere bağlı kavimlerdir.[i]

Libya bir ulus değildir. Libya’da sayıları sekizi bulan büyük kabileler vardır. Bu kabileler kendilerini bir Libya ulusuna ait görmemektedirler. Yine Suudi Arabistan bir ulus değildir. Orada da aynı Libya’da olduğu gibi kabile mantığı vardır ve insanların kimliğini bağlı oldukları aileye mensupluk şeklinde oluştururlar. Saddam Hüseyin’in Irak’ı ise totaliter rejimi yerleştirmek için uygulanan baskıcı politikalar ve devlet otoritesinin ön planda tutulması sebebiyle ulusa daha yakındır. Ancak Saddam Hüseyin’in devrilmesi ile sonuçlanan ABD ve çok uluslu koalisyon kuvvetlerinin Irak’a askeri müdahalesi, dayatılan bir devlet yapılanmasının ne kadar kıymeti olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Irak’ın iç savaşa sürüklenmesi, böyle bir ulus yapısının, onu kuran totaliter aygıttan sonra ayakta kalamayacağını gözler önüne sermiştir.

Ulus dediğimiz şey tarihsel bir arka plana sahip olan bir yapıdır. Asla dinsel ya da ırkçı bir boyuta indirgenemez. Sayısı 22’yi bulan değişik Arap devletlerinin olması bu durumu ispatlar niteliktedir. Ulus dediğimiz olgu insanları ne oldukları temelinde değil, onların geçmişte ne olduklarına ilişkin sahip benimsedikleri kıvanç birliği temelinde bir araya getirir. Ulus dediğimiz şey her koşulda ortak bir tarihsel mekâna ihtiyaç duymaktadır. Ulus dediğimiz kavram eğer soya gönderme yapan bir tanım olsaydı bu kavramın genişletilmiş bir kavimden bir farkı kalmazdı. O yüzdendir ki ulus dediğimiz şey daha çok sübjektif unsurları içerisinde barınır. Aksi takdirde insanları bir araya getirmenin bir unsuru olmaktan ziyade insanları ayrıştırmanın bir unsuru olur.

Gücün siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri boyutlarını tek bir çerçevede birleştirme iddiasındaki ulus-devlet; yeteneklerini federal bir ilkeye göre yeniden dağıtsa bile, gücün mekânsal anlayışı içinde hapsolmuş durumdadır.[ii] Ancak günümüzde küreselleşme süreciyle beraber ulus-devlet dediğimiz olgunun ne kadar varlığını sürdürebileceği merak konusudur. İletişim çağının gelişmesiyle beraber mekân kavramı artık anlamını yitirmiştir. Bireyleri bir araya getiren olgunun mekân olmaktan çıktığı bir süreçte ulus kavramı artık insanları kümelendirmek için yeterli bir kavram değildir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hızlanan ve küreleşme dediğimiz bilgi ve teknoloji çağı ulus kavramını tartışılır bir pozisyona sokmuştur. Eğer dayanışma artık aynı coğrafya içerisinde bulunan insanların bir ortak tutumu olmaktan çıkıyorsa ulus devlet kavramı gün geçtikçe tartışmalı bir hal alacaktır. Peki, artık ulus kavramı aşınıyor ve önemini kaybediyorsa ulusları yönetme sanatı olan siyaset ne derece varlığını devam ettirebilecektir?

Soğuk Savaş sonrası oluşan yeni dünya düzeninde ideolojiler yavaş yavaş önemini kaybetmeye başlamıştır. Ulus-devlet mekanizmasının çözülmesi, temelinde siyasetin de yok olmasını taşımaktadır. Dayanışma ve genel çıkarlar için ortak bir mekan oluşturmanın gittikçe zorlaştığı günümüzde bireyselciliğin ön plana çıkmasıyla ortak bir çıkar için beraber hareket etme geleneği olan siyaset gün geçtikçe erozyona uğramaktadır. Ulusal bilincin olmadığı, ülke topraklarının sınırlandırılmadığı yerde doğal olarak köklerin arayışı vardır. Eğer kendini yaşadığın yerle tanımlayamıyorsan o halde nerden geldiğini ve kim olduğunu tanımlayabilmek için ister istemez başka argümanlara ihtiyaç duyulur.

Ulus devletle beraber giderek önemini yitiren siyasetin yerini neyin alacağı ise bir başka tartışma konusudur. Bu kapsamda kişinin kültürel özellikleri ağır basar. Kültür, her şey unutulduktan sonra geriye kalanlardır. Dolayısıyla siyasetin önemini kaybettiği uluslararası sistemde siyasetten doğan boşluğu doldurmak için en güzel panzehir kültürdür. Günümüzde üniversitelerde kültür çalışmaları ile ilgili yüksek lisans programlarının açılması, uluslararası ilişkiler bölümüne yavaş yavaş kültür ağırlıklı derslerin eklemlenmesi bu durumun en somut örneğidir. Günümüzde kültürün siyasetin yerini almasının bir başka göstergesi ise kamu diplomasisinin her geçen gün yükselişidir. Bununla beraber artık sosyoloji disiplini dış politikaya yön veren en önemli yardımcı unsurlardan biri haline gelmiştir. Dış politikada ülkelerin kültürel özellikleri artık oldukça önemli bir pozisyon almıştır.

Clifford Greertz, insan biyolojisini belirleyen genetik kodlar gibi, kültürün de insan davranışlarının belirlenmesinde son derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Toplumsal yaşam; ekonomi, biyoloji ve psikolojiye indirgenemez. Clifford Greertz, kültürel ve ideolojik sistemleri insan yaşamını yönlendiren haritalar olarak nitelemiştir.[iii] Sembolik koddan bağımsız yaşam söz konusu olamayacağı için ideolojinin yerini kültür, kültürünkini ise ideoloji alır. Başka bir deyişle kültürel sistem, toplumsal sistemleri temsil eden bir üstyapı değil, aksine toplumun yaşamını biçimlendiren bir altyapıdır. Toplumsal, kültürel konumundan bağımsız insan, insan olmaktan ziyade nörolojik bir yığındır.[iv]

Ortadoğu coğrafyasında ise bu kültürel yaklaşım İslam şeklinde tezahür etmiştir. Çünkü Ortadoğu dediğimiz coğrafya aslında İslam coğrafyasının ta kendisidir. 19. yüzyılın sonlarında Ortadoğu coğrafyası tanımlanırken Balkanlardan başlanılmaktaydı. Bunun altında yatan sebep ise Ortadoğu kelimesi ile İslam coğrafyasının akademik camiada eşdeğer kabul etmesini gösterebiliriz. İslamcı akımlar rekabet enerjilerini ekonomik modernliğin önlenemez bunalımı yüzünden dışlanmış toplumlara hitap ederler. Ortadoğu coğrafyasının içinde bulunduğu kültürel boyutun dünya politikasını nasıl etkileyeceği merak edilen bir konudur. Arap baharının etkilerini hissettirmeye başladığı, seküler yapıların birer birer yıkıma uğradığı şu günlerde İslamsız bir Ortadoğu ve dünya barışı tasavvur etmek mümkün görünmemektedir.

Bu bağlamda Samuel P. Hungtington meşhur ‘Medeniyetler Çatışması’ kavramı ile önümüzdeki dönemde uluslararası ittifakların kurulmasında medeniyetlerin belirleyici olacağı ve dolayışıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında olacağını ifade etmektedir. Amerikan dış politikasının en önemli ideologlarından birisi olan Samuel Hungtington’un bu tezi İslam medeniyetinin öneminin günümüz dünya düzeninde hızla arttığının göstergelerinden birisidir. Tarihsel gelişmeler, çatışmaların ve ittifakların medeniyetler arasında olacağı yönündeki görüşü haklı çıkarır niteliktedir. Yugoslavya’nın farklı inançlara sahip olan Sırp, Hırvat ve Boşnaklar arasında savaşlardan sonra çizilmiş olması, Irak’a yapılan askeri müdahaleye Batı’nın sessiz kalması, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra kurulan Türk cumhuriyetlerinin Türkiye ile yakın ilişkiler kurması, Tacikistan’ın kendilerini Farsça konuşan İran’a yakın hissetmeleri gibi pek çok gelişme Samuel Hungtington’un tezini doğru çıkarır niteliktedir.

Günümüzde artık dış politika yapım sürecinde sosyoloji, tarih, coğrafya ekonomi gibi disiplinlerin etkili olduğu kadar Teo-Strateji adı verilen din ve medeniyetsel yaklaşımların önemini arttırması kaçınılmazdır. Örneğin İncil’i anlamadan Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ tezini açıklamamız mümkün görünmemektedir. Çünkü Fukuyama’nın kastettiği son insan aynı zamanda son Hıristiyan insandır. Yine Tevrat’ı anlamadan İsrail’in neden Kudüs konusunda bu kadar ısrarcı olduğunu analiz etmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla Soğuk Savaşın ardından şekillenen dünyada ‘Hangi taraftasın? ’ sorusu terk edilerek, ‘Sen kimsin?’ sorusuna odaklanıldığı bir gelecekle karşı karşıya kalmaktayız. Samuel P. Hungtington bütün bu analizleri yaparken dünyayı sekiz medeniyete ayırmaktadır. Bu medeniyetler; Batı, Latin Amerika, Afrika, İslam, Çin, Hindu, Ortodoks ve Japon medeniyetleridir. Bu manada bir arada yaşamanın temel koşulu aynı medeniyetten gelmektir diyebiliriz.

Samuel P. Hungtington, bu medeniyetler ekseninde ülkeleri; üye ülke, yalnız ülke, merkez ülke, bölünmüş ülke ve kararsız ülke olmak üzere gruplandırmıştır. Bu ülkeleri şöyle açıklayabiliriz[v]:

· Üye Ülke: Bu ülkeler, bir medeniyet ile tamamen özdeşleşmiş olan ülkelerdir. Mısır’ın İslam ile özdeşleştirilmesi ya da İtalya’nın Batı medeniyeti ile özdeşleştirilmesi bu ülkelere örnektir.

· Yalnız Ülke: Haiti veya Etiyopya gibi başka bir ülke ile kültürel bir bağı bulunmayan, dünyadan soyutlanmış ülkelere verilen isimdir.

· Merkez Ülke: Ait olduğu medeniyete beşiklik eden, o medeniyetin kültürünün kaynağı olarak kabul edilen ülkelerdir. Batı medeniyetinin ABD olarak kabul edilmesi gibi. Ancak Hungtington’a göre Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetlerinin herhangi bir merkez ülkesi yoktur.

· Bölünmüş Ülke: İçinde farklı medeniyetlere mensup olan çok sayıda insanı barındıran ülkelerdir. Bu ülkelere Çin, Hindistan ve Sudan’ı örnek olarak gösterebiliriz.

· Kararsız Ülke: Samuel P. Hungtington en çok kararsız ülkeler üzerinde durmaktadır. Hungtington’a göre kendilerine ait bir medeniyetleri olmasıyla birlikte liderlerinin halka rağmen bu medeniyetleri terk etmeyi ve başka medeniyetlere geçmeyi amaçlayan ülkeler bu gruba girer. Hungtington yeni bir kimliğe geçişin gerek sosyal, gerek politik, gerekse kültürel açıdan son derece sancılı olacağını belirtmiştir. Hungtington’un kararsız ülkelere verdiği örnekler ise; Rusya, Türkiye, Meksika ve Avusturya’dır.

Özetle dünyanın sekiz medeniyetinden merkez ülkeye sahip olan beşi, uluslararası sistem üzerinde belli bir ağırlığı olan ve dünyadaki gelişmelere öncülük edecek olan akımlardır. Merkezsiz üç medeniyet için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Hungtington’a göre İslam medeniyetinin bir merkez ülkeye sahip olmaması aslında İslam ülkeleri arasında büyük bir ekonomiye, güçlü orduya sahip olan, dünyadaki Müslümanlara dini ve politik anlamda öncülük edebilecek bir ülkenin bulunmamasıdır. Bu sebepledir ki yakın dönem siyasi tarih, hep Ortadoğu coğrafyasında kimin lider ülke olacağı konusunda bir mücadeleye sahne olmuştur.

İslam dünyasının liderliği konusunda altı ülkenin adı geçmekte, ancak hiçbiri gerekli şartlara sahip olamadığı için lider ülke olamadıkları belirtilmektedir. Bu ülkeler şunlardır:

· Endonezya : En kalabalık Müslüman ülkedir. Ancak içinde bulunduğu jeopolitik konumu diğer İslam ülkelerine çok uzak bir coğrafyaya sahip olduğundan lider ülke olmaya uygun değildir.

· Mısır : Merkezi konumu itibariyle oldukça önemli bir ülke olmakla birlikte dinamik bir nüfusa da sahiptir. Ancak ekonomik olarak yetersiz ve petrol sahibi Arap ülkelerine muhtaç olması Mısır’ı zorlayan faktörlerdendir.

· İran : Yüzölçümü, coğrafi konumu, nüfusu, tarihi ve doğal kaynakları bakımından merkez ülke olmaya en güçlü adaydır, ancak Şii bir nüfusa sahip olması İran için büyük bir dezavantajdır.

· Pakistan : Yüzölçümü, nüfusu ve askeri gücü oldukça pozitif olmasına karşın, merkez ülke olmak için gerekli ekonomik dinamizme sahip değildir.

· Suudi Arabistan : İslam’ın kutsal şehirlerine sahip olması en büyük avantajıdır. Petrol açısından oldukça zengin olmasına rağmen nüfusu çok fazla değildir. Ayrıca coğrafyası işgal edilmeye çok müsaittir.

· Türkiye : İslam’ın merkez ülkesi olması için gerekli olan nüfusa, tarihe, ekonomiye sahip bir ülkedir. Osmanlı’dan kalan bir imparatorluk mirasını barındırması ve NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olması Türkiye için oldukça büyük bir avantaj olmakla birlikte Türkiye’nin seküler yapısı, merkez ülke olma konusunda en büyük engeli teşkil etmektedir.

Arap Baharı adı verilen değişimle beraber artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı Ortadoğu coğrafyasında İslam medeniyetinin nasıl bir rol oynayacağı hem bölgesel dinamikler hem de uluslararası dinamikler açısından oldukça önemlidir. Senelerce kan ve gözyaşına maruz kalan bu coğrafyada barışın hâkim olması kuşkusuz Türkiye açısından son derece önemlidir. Türkiye olarak bölgeye istikrar ve barışın gelmesi için gerekli inisiyatifi almak tarihsel bir gerçekliktir.

Samuel P. Hungtington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezine karşılık bir dönem George W.Bush’un da danışmanlığını yapan Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ tezini ortaya atmıştır. Fukuyama, bu tez ile beşeri, siyasi ve idari kurumların gelişip değişerek ulaşabilecekleri en ideal formda, yani liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin zaferinde birleşmelerini kastetmektedir.[vi] Fukuyama bu teziyle Ortadoğu coğrafyasındaki gelişmelere farklı bir bakış açısı getirmiştir. Fukuyama’nın İslam’a bakışı ise Hungtington’dan farklıdır. Ona göre İslam, toplumsal yaşama ilişkin bir takım ekonomik ve siyasi özellikler getirmesi bakımından diğer dinlerden farklıdır. Yani Fukuyama Siyasal İslam tanımını reddetmekte, İslam’ın kendisinin zaten bir fiil siyasi olduğunu belirtmektedir.

İslam’ın ekonomik ve siyasi alanı düzenlemek gibi bir felsefesi olmasından dolayı eğer Ortadoğu coğrafyasında bir arada yaşamdan söz etmek istiyorsak İslam’ı bu düzenlemenin dışında tutamayız. Ayrıca İslam’ı tasavvufi yönünden ele alırsak son derece evrenselci bir bakış açısı yakalamamız da sürpriz değildir. Fukuyama, İslam’ın bu yönlerini ve dünyada azımsanmayacak sayıda insan tarafından benimsenmesini kabul etmekle birlikte liberalizme alternatif oluşturabileceğine inanmamakta, zaten böyle bir durum Fukuyama’nın savunduğu liberal demokrasi kavramıyla da örtüşmemektedir. Fukuyama’ya göre İslam ancak ve ancak şu an var olduğu coğrafyada etkisini sürdürebilir ve onun ötesine geçemez. Bu bağlamda Fukuyama, tarihin sonu olarak mitleştirdiği dünya tasavvuru içerisinde İslam’ın mutlak egemenliliğinin mümkün görünmemekte olduğunu, çünkü İslam’ın demokratik bir hükümet sistemiyle bağdaşsa bile din ve vicdan özgürlüğü gibi konularda birtakım eksiklikleri barındıracağını düşünmektedir.

Fukuyama’nın bu görüşleri çoğu çevreler tarafından İslam fobisi şeklinde tanımlanmaktadır. Fukuyama’ya göre İslam dünyasını diğer dünya kültüründen ayıran şey demokrasinin temel ilkelerinden olan din ve vicdan özgürlüğü konusunda gerekli kriterlere sahip olmadığı şeklindedir. Batı medeniyetlerinde devletin dine hizmet etmek yerine dinsel hoşgörü ve çoğulculuğu benimsemesi Fukuyama’nın algıladığı İslam anlayışıyla örtüşmemektedir. Devletin belli bir dini benimseyerek topluma dayatması toplumda bir takım gerilimlere yol açabileceği gibi, ciddi ayrışmalara yol açabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Böyle bir durumda devlet ile toplum arasında bir kutuplaşma olabileceği gibi savunulan dini görüş bu durumdan olumsuz etkilenebilir.

Dünyanın kabul ettiği en önemli stratejistlerden olan Samuel P. Hungtington ile Francis Fukuyama’nın bu tezleri, bu coğrafyada bir arada yaşamanın nasıl olacağı konusunda göz ardı edilemez görüşler kapsamaktadır. Şüphesiz ki bir arada yaşam kavramı her şeyden önce akademik camiada tartışılmalı ve bunun öncülüğünü yapmalıdır. Bu bağlamda Fukuyama ile Hungtington’un tezleri birbirleriyle çatışmaktadır. Bu tartışma Ortadoğu coğrafyasında ortak bir kimlik oluşturma açısından oldukça önemlidir. İki düşünürün de İslam konusunda farklı yorumları vardır. Bu konudaki düşünceleri Ortadoğu halklarının bir arada yaşama felsefesi açısından oldukça önemlidir.

Samuel P. Hungtington ile Francis Fukuyama’nın tezleri arasındaki birbirine zıt tutum, uluslararası düzen ve istikrarın nasıl sağlanacağı konusundaki ayrışmalarından kaynaklanmaktadır. Fukuyama, Soğuk Savaş sonrasındaki dünya siyasetinin daha az çatışmacı olacağını öne sürerken, Hungtington ise ülke içi çatışmaların yerini medeniyetler arasındaki çatışmaların alacağını savunmaktadır. Ancak yaşanılan gelişmeler Hungtington’un görüşlerini biraz daha doğrular niteliktedir.[vii] 11 Eylül saldırıları ve sonrasında yaşanılan gelişmeler Hungtington’un görüşlerine işlerlik kazandıran gelişmeler olmuştur. Hungtington’un bu konudaki belki de en önemli tespitlerinden birisi ise, liberal demokrasi ve hukuk devletinin evrenselleşmediğini, çatışmaların sürdüğünü ve bundan sonrada artarak devam edeceğini iddia etmektedir. Dünyadaki diğer medeniyetlerin Batıyı taklit etmesine engel olan karakteristik özellikleri olduğunu ve bu sebepten dolayı mücadelenin kültürler arasında olacağını savunmaktadır. Burada uluslararası sistemin belirleyici unsuru olarak din ve kültür ön plana çıkmaktadır.

Fukuyama ise demokratikleşme sürecindeki siyasi tutumun kültür ve dine nazaran daha önemli olduğunu iddia etmektedir. Fukuyama’nın tezine göre bir arada yaşamak için savunmamız gereken en önemli unsur demokrasidir. Demokrasi kavramı Batı’nın tekelinde değildir. Herhangi bir medeniyete mensup olmak demokrasiye engel teşkil etmemektedir. Zaten modern liberal devlet olarak tanımlanan aygıt, farklı dinsel ve kültürel akımlara gösterdiği hoşgörü üzerinden meşruiyet sağlamıştır. Bunun en güzel örneği ise şüphesiz Avrupa’dır. Tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’nın kendi içinde farklı kültürleri bir arada tutması bir arada yaşam açısından bir örnek teşkil etmektedir. Bu sebepledir ki Avrupa Birliği projesi çok kültürlülüğü başarabildiği ölçüde gelecek için olumlu ve umut veren örnek bir projedir.

Fukuyama’nın dünyanın birleşmeye gittiği yönündeki anlayışı aslında Batı’nın değerlerinin küreselleşmeyle beraber tüm dünyaya hâkim olmasından başka bir şey değildir. Bu noktada İslam’ın diğer inanışlara nazaran toplumsal yaşamı düzenleyen bir yönünü olması İslam’ı ideolojik kılmaktadır. İşte bu ideoloji Fukuyama’nın tarihin sonundaki liberal kapitalist sisteme alternatif olabileceği yönündeki iddialar İslami çevrelerce dile getirilmektedir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve sosyalizmin tarihe gömülmesi ile sonuçlanan yeni dünya düzeninde yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarıyla, genç ve dinamik nüfusuyla, hayat felsefesiyle liberal kapitalist sistemin önünde duran en geniş tabanlı hareket olma noktasında ilerlemektedir. Demokrasiyi dışlamayan bir İslam’ın dünya nüfusunun beşte biri tarafından benimsendiği göz önüne alınırsa bir zaman sonra İslami değerlerin dünya siyasetinde bir çekim merkezi haline gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Ortadoğu coğrafyası içinde bulunduğumuz şu günlerde tarihsel bir sürece ev sahipliği yapmaktadır. Birinci ve İkinci Körfez Savaşı ile başlayan değişim süreci Arap Baharı ile giderek ivme kazanmıştır, ancak bölgedeki dinamiklerin temelden sarsılmasıyla beraber toplumun buna nasıl reaksiyon göstereceği ve bu coğrafyanın siyasi ve ekonomik geleceği konusunda tahmin yapmak gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Bu bağlamda eğer aklıselim politikalar izlenmez ise Ortadoğu coğrafyasının bir parçalanma sürecine gitmesi kaçınılmazdır. Bu durum bütün Ortadoğu coğrafyasının Lübnan örneğinde olduğu gibi parçalanması anlamına gelmektedir. Homojen bir toplum olarak tanımlanamayan Lübnan, günümüzde yavaş yavaş bir toplumsal intiharın eşiğine gelmiştir. İktidarın toplumla paylaşılması terminolojisi, çeşitli cemaatler arasındaki çıkar çatışmalarının ötesine geçilememiş ve karşımıza paramparça bir Lübnan tablosu çıkmıştır. Bir tarafta Müslümanlar, bir tarafta Hıristiyanlar, bir tarafta Dürziler olmak üzere fiziksel olarak birbirine çok yakın ancak psikolojik olarak da bir o kadar uzak bir insan topluluğu meydana gelmiştir. Ülkeyi meydana getiren bu bileşenlerin hepsi bir dış müttefike aidiyet duygusu beslediğinden ülke bölünmenin eşiğine gelmiştir. Cemaatler, 1969 yılında Lübnan hükümetinden silahlı milis bulundurma izni alan Filistinli sığınmacıları örnek alarak silahlanma yoluna gitmiş ve gerginlik iyice artmıştır[viii]. Halen Müslüman ve Hıristiyan mahallelerin arasında yüksek duvarlar mevcuttur ve oluşturulan kurtarılmış bölgeler arası geçiş oldukça zor olmaktadır.

Globalleşen dünya düzeninde artık devletler arasında bile olmayan uçurumlar bir devletin içinde ortaya çıkmış, bu çizgiler halkları elma dilimi gibi ayırmıştır. Bu durum insanların kendilerini doğdukları yerle ve vatandaşlık duygularıyla değil, sosyolojik kimliksel duygularıyla tanımlamaya başlamalarına neden olmuştur. Akademik literatürde küçük Ortadoğu olarak tanımlanan Lübnan’ın içinde bulunduğu koşullar, tüm bölge ülkeleri için ibret alınması gereken somut bir örnektir. Taşların yerinden oynadığı Ortadoğu coğrafyasının artık kan ve gözyaşı ile anılmaması gerekmektedir. Bölgesel barış ve istikrar, hem ülkemizin milli menfaatleri açısından, hem de dünya barışı açısından son derece önemlidir.

Birbirinden farklı kültür ve medeniyetleri içinde barındıran bu coğrafyada bir arada yaşamak her şeyden önce çok kültürlülüğün, çeşitliliğin, kimseyi ötekileştirmeden kardeşçe yaşamanın Avrupa’ya özgü olmadığının kanıtlanmasıyla işlerlik kazanır. Hatta günümüzde Avrupa’da ayrımcılık ve dışlayıcılığın giderek arttığı şu günlerde neden bu coğrafya Avrupa’yı bile kıskandıracak bir barış ve kardeşlik projesine imza atmasın? Bu coğrafyanın ait olduğu medeniyet, tarihsel ve kültürel gelenek bunun için oldukça müsaittir. İslam kültürü, tarih içinde; Osmanlı, Selçuklu ve Endülüs deneyimleriyle farklı sosyo-politik koşullar altında halk ve kültürleri Balkanlardan Orta Asya steplerine kadar geniş bir coğrafyada insanları Müslüman olmaya zorlamadan barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşatmıştır.[ix] İçinde bulunduğumuz coğrafyada her dinden, her inanıştan insanların barınması bu yorumu doğrular niteliktedir.

Bu bakış açısı sadece Müslümanlar tarafından yanlı bir görüş olarak dile getirilmemekte ve diğer medeniyetlerden çok sayıda aydın da bu durumu görmezden gelememektedir. Batılı yazarlar tarafından bu realite çeşitli vesilelerle pek çok kez açığa vurulmuştur. Adolph L. Wismar, 1927’de yayınladığı bir hoşgörü araştırmasında şu sözleri sarf etmektedir: ‘İslam’ın ilk günlerinde Yahudiler ile imparatorluk teolojisini kabul etmeyen Hıristiyanlar, Hıristiyan imparatorun egemenliğinden ziyade Müslüman egemenliğinde daha iyi durumdaydılar.’[x] Yine John L. Esposito 2002’de tarihteki Müslüman hoşgörüsünden söz ederken şu noktaya dikkat çekmektedir : ‘Hıristiyanlık, İslam’ın yayılmasını kendi hegemonyasına karşı bir tehdit olarak algılarken, İslam’ın Yahudilere ve yerli Hıristiyanlara karşı daha hoşgörülü olduğunu, onlara daha fazla dini özgürlük tanıdığını ve emperyal Hıristiyanlığın zulmünü ortadan kaldırdığını unutmamalıyız’ [xi] şeklindeki yorumuyla İslam medeniyetinin hoşgörüsüne vurgu yapmıştır. Donald Quatatert ise Osmanlı’nın hoşgörü rejimini günümüzün çok kültürlü ortamında kendisinden ders alınacak bir model olarak sunmaktadır. Quatatert, Osmanlı idaresinde halkın; Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Sünni, Şii, Yunan, Ermeni veya Suriyeli Ortodoks ya da Katolik olmasına bakılmadan din ve kültür hürriyetine sahip çıktığını ve bu durumun Kuran’ın hoşgörü felsefesine dayandığını vurgulamıştır.

Bu bağlamda Ortadoğu coğrafyası için bir arada yaşamanın formülünün öncelikle kendi medeniyetini tanımasıyla mümkün olabileceği görülmektedir. Bireyi kültürel kimliğinden yalıtılmış olarak gören klasik liberalizmin İslam coğrafyasını bir arada tutma konusunda yetersiz kalacağı su götürmez bir gerçektir. John Locke ve Immanuel Kant’tan bu yana liberal demokraside politik toplum ilk olarak dinsel ve kültürel kimliğinden yalıtılmış bireylerden oluşacak şekilde gelişmiş ve kültürel kimliklerin ancak özel alanla sınırlı olduğu düşüncesi hâkim olmuştur.[xii] Bu yaklaşım doğal olarak toplumdaki egemen çoğunluk kültürün lehine işler ve kültürel farklılıklara sahip bireylerin topluma entegrasyonu konusunda sancılı bir sürece öncülük eder. Örneğin; Jurgen Habermas, birey merkezli liberal bir demokraside yurttaşlık anlayışıyla çoğunluk kültürünün birbiri içinde eriyip kaynaşmasının kültürel farklılıklara karşı duyarsız, tek renkli bir sivil haklar anlayışıyla sonuçlanacağını ve bu durumun bir yandan farklı kültür ve yaşam biçimlerine karşı ayrımcılığa, öte yandan da medeniyetler çatışmasını önlemede zaafa yol açacağını öne sürmektedir.[xiii]

Böyle bir tarihi ve sosyolojik konjonktürde İslam kültürü gibi evrensellik iddiasında bulunan bir gelenek, ancak bir hoşgörü anlayışı çerçevesinde mevcut sorunların çözümüne katkıda bulunabilir. Bu bağlamda dinler arası diyalogun önemi gün geçtikçe artarak devam etmektedir. Dinler arası yürütülen bu proje dünya barışı için önemli bir fırsattır. Bölgede cereyan eden hadiseler özünde çoğunluğun dışında kalan, ötekileştirmeyi reddeden bütün kültürel kimliklerin sevgi ve özgüveni ile bir arada yaşaması meselesidir. Çok kültürlü bir ortamda hiçbir kültürün hoşgörü sınırlarını tek başına çizmesi mümkün görünmemektedir. Farklılıkların çatışma unsuru olmaktan çıktığı ve bir tür zenginlik olarak görüldüğü sürece bu coğrafyada ilelebet kardeşçe yaşamak hem bölge barışı hem de dünya barışı için son derece önemlidir. Aksi takdirde mezhep ve kabile savaşlarının getirdiği kan ve gözyaşlarıyla beraber büyük acılar yaşanılabilir. Böyle bir durum ise Avrupa tarihinde meydana gelen Yüzyıl Savaşları, Otuz Yıl Savaşları gibi uzun soluklu savaşların yaşanmadığı İslam coğrafyası, kendi ‘Yüzyıl Savaşları’nı yaşayabilir.

Yazar: Çağdaş DUMAN

10 Mayıs 2012

Kaynak


[i] Jean Marine Guehenno, Demokrasinin Sonu, Dost Kitapevi, 1993, Sayfa:39

[ii] Jean Marine Guehenno, Demokrasinin Sonu, Dost Kitapevi, 1993, Sayfa:25

[iii] İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Doruk Yayınları, Ankara, 1999, Sayfa 47

[iv] İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Doruk Yayınları, Ankara, 1999, Sayfa 50

[v] Samuel Hungtington, The Clash of civilization, Foreign Affairs, 1993

[vi] Şule Şahin Ceylan, Francis Fukuyama ve Tarihin Sonu Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 5, Sayı:10 Güz 2006/2 Sayfa:233-252

[vii] Şule Şahin Ceylan, Francis Fukuyama ve Tarihin Sonu Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 5, Sayı:10 Güz 2006/2 Sayfa:233-252

[viii] Jean Marine Guehenno, Demokrasinin Sonu, Dost Kitapevi, 1993, Sayfa:40

[ix] Zafer Şenocak, Atlas of A Tropical Germany: Essays on Politics and Culture 1990-1998 sf:18

[x] Adolrh L. Wismar, A Study in Tolerance:(As Practiced by Muhammed and His Immediate Successors), Columbia University Press, New York 1927, Sf:105

[xi] John L. Esposito, Unholy War:Terror in the Name of Islam, Oxford University Press, New York, 2002

[xii] Hakan Gündoğdu, Çok Kültürlü Bir Toplumda Ötekiyle Yaşamak ve Hoşgörü, EKEV Akademi Dergisi, Yıl:12 Sayı:37, Sayfa:74

[xiii] Jurgen Habernas, ‘Equal Treatment of Cultures and the Limits of Postmodern Liberalism’, The Journal of Political Philosophy, Cilt:13, N. 1 , Blackwell Publishing, 2005 , sayfa:2-3

KAYNAKÇA

CANATAN, Kadir, Avrupa Toplumlarında Çok Kültürlülük, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2009

CEYLAN, Şule Şahin, Francis Fukuyama ve Tarihin Sonu Tezi, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:5 Sayı:10 Güz 2006

ESPOSİTO, John, Unholy War: Terror in the Name of Islam, Oxford University Press, New York, 2002

FUKUYAMA, Francis, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Çeviren : Z.Dicleli, İstanbul, Gün Yayınları, 1999

FUKUYAMA, Francis, Devlet İnşası, Remzi Kitapevi, İstanbul, 2005

GUEHENNO, Jean Marine, Demokrasinin Sonu, Dost Kitapevi, Ankara, 1993

GÜNDOĞDU, Hakan, Çok Kültürlü Bir Toplumda Ötekiyle Yaşamak ve Hoşgörü, EKEV Akademik Dergisi, Yıl:12 Sayı:37

HABERNAS, Jurgen, Equal Treatment of Cultures and The Limits of Postmodern Liberalism, The Journal of Political Philosophy, Cilt:13, Blackwell Publishing, 2005

HUNGTİNGTON, Samuel, Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Okyanus Yayınları, İstanbul, 2002

HUNGTİNGTON, Samuel, The Clash of Civilization, Foreign Affairs, 1993

SUNAR, İlkay, Düşün ve Toplum, Doruk Yayınları, Ankara, 1999

ŞENOCAK, Zafer, Atlas of A Tropical Germany : Essays on Politics and Culture, 1998

QUATATERT Donald, The Ottoman Empire 1700-1922: New Approaches to European History, Cambridge, New York, 2005

WİSMAR, Adolph, A Study in Tolerance : ( As Practiced by Muhammed and His Immediate Successors), Columbia University Press, New York, 1927

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi

Hamit Bozarslan, tarih ve siyasal bilimler alanında doktora yapmış olup, tarihçi, siyaset bilimci kimliği ile …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle