kaçak bahis guvenilir bahis siteleri antalya escort bayan antalya escort pendik escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort ataşehir escort
Rusya'nın Doğu Akdeniz Ve Kıbrıs Politikası | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Rusya’nın Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Politikası

Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs Adası’nın stratejik değeri, herkesçe bilinmektedir. Politik, askeri ve ekonomik açıdan oldukça önemli bir coğrafyadır. [1] Bu öneme bağlı olarak, hem bölgesel, hem de küresel dengeler üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu nedenle, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, her dönemde büyük güçler arasındaki mücadeleye konu olmuştur.

Rusların coğrafi ve stratejik ihtiyaçlarından kaynaklanan değişmez bir dış siyasetleri vardır: “sıcak denizlere çıkmak ve buralarda hakimiyet kurmak.” Bu siyaset, Çarlık Rusya’sında ve Sovyet Rusya’sında aynen muhafaza edilmiştir. Bugün, Rusya Federasyonu’nun Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a gösterdiği ilgi de, bu siyaset bağlamındadır. [2]

Bu genel siyasetin yanında, Moskova’nın iki kutuplu dönemdeki politikası, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs Adası’nda, Batı karşısında dengeyi sağlama amacına yönelik olmuştur. Moskova, bu dengeyi sağlamaya çalışırken, aynı zamanda, güneye inme yolunu tıkayan NATO’nun güneydoğu kanadını hedef almıştır.

Bu noktada, Moskova ile Rum-Yunan ikilisinin Ortodoks paydasında birlikte yer aldığını hatırlamakta yarar vardır. Bu ortak payda nedeniyle, iki kutuplu dönemin koşullarında bile, Yunanistan, NATO üyesi bir ülke olarak, Moskova ile askeri alanda ikili ilişki içine girebilmiş; Rumlar da, iki kutuplu dönem boyunca, genelde Moskova’ya yakın olmuştur.

1970’li yıllarda, Makarios’un Bağlantısızlar Hareketi içinde öne çıkıp Atina’dan uzaklaşması, Doğu Akdeniz’de dengelerin Moskova lehine değişmesi ihtimalini gündeme getirmiştir. Ancak, Türkiye’nin 1974 yılında Ada’ya müdahale edip bir darbe ile kurulan Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ne son vermesi, Ada’da iki toplumlu ve iki kesimli bir yapıyı ortaya çıkarmakla beraber, Ortodoks paydası üzerinden Moskova’nın Doğu Akdeniz’i kontrol etme ihtimalini de ortadan kaldırmıştır. Bu ihtimali ortada kaldırdığı çıkış noktası alınarak, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, Türkiye’nin edilgen konumda yer aldığı bir dış politika krizi ve kriz yönetimi örneği olduğu kabul edilmektedir. [3]

Bu dönemde, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’ne ilave olarak, Suriye ve bir ara Mısır, Moskova’nın Doğu Akdeniz’e ilişkin çıkar ve hedeflerine yakın olmuş, ABD’nin ve Batının Doğu Akdeniz’de dengelenmesi işlevine aracılık etmiştir.

İzleyen dönemde, iki kutuplu yapının ve uluslararası politikanın doğasına uygun olarak, Batı Blokunun Ada’nın kuzeyi, Doğu Blokunun da Ada’nın güneyi üzerinden Doğu Akdeniz’e ilişkin hedef ve çıkarlarını koruduğu bir denge tablosu ortaya çıkmıştır.

Doğu Akdeniz’deki bu tablo, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte, bir değişim süreci içine girmiştir. Sovyetler’in dağılması, uluslar arası politikada ABD’nin tek belirleyici konumuna gelmesi ve bir belirsizliğin mevcut olması, sadece Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açısından değil, Orta Doğu’nun genelinde Moskova’yı gündemden düşürmüştür. Bu dönemde, Moskova, genelde ABD’ye paralel bir politika izlemiştir. Bunda, Afganistan’da Moskova’nın karşısına çıkan İslâmî cepheye duyulan tepkinin de payının olduğu ileri sürülebilir.

Bu dönemde, Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs’ın Moskova açısından gündeme gelişi, daha çok Rusya’daki geçiş döneminden beslenen kara paranın aklanması ve turizm açısından olmuştur. GKRY, Moskova’nın ekonomik zenginliğinin ülke dışına kaçırılmasında kullanılan bir coğrafya olma özelliğini yansıtmıştır. Rumlar, önce Rus kara parasına ev sahipliği yapma ile sınırlı bir işlevi yerine getirmiş, ancak daha sonra Moskova’nın kendisini toparlaması ile birlikte, bu parayı Moskova’nın ulusal çıkar ve hedefleri doğrultusunda, üçüncü ülkelerde, yatırıma dönüştürme işlevine aracılık etmiştir.

1990’lı yılların ortalarına doğru, Moskova’nın Doğu Akdeniz’de bir “güç toparlama” girişiminden söz edilebilir. [4] Mart 1996’da, Ruslar ile Rumlar arasında, Rumlara silah satışını ve askeri eğitim vermesini öngören bir anlaşma imzalanmıştır. [5] Rumların Ruslardan S-300 füzesi alma girişimleri olmuştur. S-300 füzelerinin teknik özellikleri ve kullanımının Rusların mahallinde eğitim vermesini gerektirmesi, Rusların Doğu Akdeniz’e olan ilgisine işaret etmesi bakımından anlamlıdır.

Mayıs 1997’de Rum Ortodoks Kilisesi ile Rus Ortodoks Kilisesi arasında imzalanan bir anlaşmayla, Rus Ortodoks Kilisesine, Ada’nın güneyinde kilise kurması için toprak verilmiştir. Keza, Rusya’nın 29 Nisan 1997’de BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs ile ilgili 6 maddelik belge ve daha sonra 30 Nisan 1998’de BM Genel Sekreterine sunduğu plan da [6] , yine bu “güç toparlama” bağlamında görülebilir. Fakat, bu süreç içinde, Ada’da konuşlandırılmak istenen S-300 füzelerinin, Türkiye’nin itirazları üzerine Girit’te konuşlandırılmak zorunda kalınması, gerçekte Moskova’nın, o dönemde Doğu Akdeniz’de öne çıkacak güçten yoksun olduğuna işaret eder.

Bu arada, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, siyasal bütünleşme çabalarına hız veren Avrupa ülkelerinin gündemine girmeye ve gündemde öne çıkmaya başlamıştır. AB, GKRY’ni Ada’nın bütünü adına üyeliğe kabul etme sürecini başlatmış ve bu suretle Doğu Akdeniz’deki ve Kıbrıs’taki mevcut dengeleri etkileyecek yeni bir süreç ortaya çıkmıştır.

NATO üyesi iken iki kutuplu dönemin koşullarında Moskova için anlamlı olmuş Ortodoks paydasının, Rum-Yunan ikilisinin AB üyesi olduğu bir durumda da, Moskova için anlamlı olacağı akla gelmektedir. Ancak, burada, Yunanistan’ın karasularını 12 ile çıkarmasının ve Ege’nin bütünüyle AB’nin kontrolüne girmesinin, Rusya’yı sıkıntıya düşürebileceği ihtimalini de dikkate almak gerekir. [7]

Yunanistan’dan sonra, GKRY’nin de Kıbrıs’ın bütününü temsilen AB’ye üye olmasının, Moskova’yı, Doğu Akdeniz’de, ABD ile AB arasındaki mücadelede dengeleri belirleyici bir konuma getireceği düşünülebilir. Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’deki konumunu sürdürmek isteyen ABD ile, Kıbrıs’ın üyeliği üzerinden Doğu Akdeniz’in kontrolünü ele geçirmek isteyen AB’nin, bu amaçlarına ulaşmasının, bir şekilde Moskova ile bağlantılı hale gelmiş olduğu söylenebilir.

Ancak, Rumlar’ın AB’ye katılmasının, Moskova’nın daha çok işine gelen bir gelişme olduğu ve Moskova için daha farklı bir anlam taşıdığı değerlendirilmektedir. Atina’ya bağımlı olma konumundan, Atina ile eş değer bir konuma gelmeleri, Makarios ekolünden gelen Papadopulos ile birlikte, Rumların Atina karşısında iradelerini daha özgürce ortaya koymalarına ve bunu yaparken Moskova’ya bel bağlamalarına yol açabilir. Bu bağlamda, Rum-Yunan ikilisi arasında çıkabilecek sorunlar, Moskova’nın bunlar üzerindeki nüfuzunu artırmasına yol açacaktır. Bu durum da, Moskova lehine, hem Ege’ye, hem de Doğu Akdeniz’e yansıyacaktır.

Putin’in iktidara gelmesi, Moskova’nın bir toparlanma sürecine girmesine yol açmış ve bu durum Doğu Akdeniz’e de yansımıştır. Türkiye ve Rusya arasında 16 Kasım 2001’de imzalanan ve iki ülkenin diğer birçok alanın yanı sıra, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularında da ortak çalışmasını öngören Avrasya İşbirliği Eylem Planı [8] , bu yansımanın bir işareti olarak alınabilir.

Annan Belgesi 2002 yılı Kasım ayında gündeme geldiğinde, bu yansıma çok daha net olarak görülmüştür. Moskova, bu belgenin, müzakerelere açık olmak kaydıyla ele alınabileceğini, tek çıkış noktası olmadığını [9] , belgenin hiçbir maddesinin müzakere dışı olamayacağını, belirtmiştir. Moskova, bu yaklaşımı ile, ABD’nin BM üzerinden Kıbrıs’ın bütününe yerleşmesinin önünü açacak belgeye karşı vaziyet almış ve bu durum, Rusya’nın Türkiye’nin yanında yer aldığı anlamına gelmiştir. [10] Hatta bazı Rus siyaset adamları, Annan Belgesinin arkasındaki niyet ve maksat nedeniyle, Kuzey Kıbrıs’ın, artık sadece Türkiye’nin değil, Rusya’nın da meselesi olduğunu açıklamışlardır. [11]

Annan Belgesi ile, Rumların BM Barış Gücünün patronajına girmesi söz konusudur. Belgenin kabul edilmesi ile, Rumlar, dış egemenliklerinin çok kısıtlı olacağı, iç egemenliklerinin de müdahalelere açık bulunacağı, birleşik bir yapıya vücut veren iki unsurdan biri olacaktır. Oysa, Rumlar, AB’ye girince, hukuken Ada’nın bütünü üstünde, üstelik tam egemen olarak söz sahibi olacaklardır. Rumlar’dan ve Türkler’den, arkasında İngiltere’nin ve ABD’nin olduğu bilinen bu belgeyi, adeta müzakere etmeden kabul etmeleri istenmiştir. Böyle bir ortamda, Moskova’nın, diplomatik bir yöntemle belgenin karşısında yer alması, hem Rumlar’a, hem de Türkler’e verilmiş bir destek anlamına gelmiştir. Fakat, Rumlar’ın belgeyi ret etmeleri zaten kaçınılmaz görüldüğü için, Moskova’nın belgeye ilişkin yaklaşımı, özellikle Kıbrıs Türkleri’ni ve Ankara’yı dikkate alan bir yaklaşım olmuştur.

Moskova’nın Annan Belgesi’ne ilişkin bu yaklaşımı, hem Ada’nın güneyindeki Rumları, hem de Ada’nın kuzeyindeki Türkleri kucaklamıştır. Rusların hareket serbestisi artmış, Kıbrıs ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’e ilişkin olarak, her durumda varlıklarını koruma şansları artmıştır.

Moskova, Ada’nın güneyi nezdinde önemlidir. Çünkü, işgal altında olduğunu ileri sürdükleri topraklarını bu durumdan kurtarmak için, Rumların, Ortodoks paydasını paylaştığı Rusların yardımına ihtiyacı vardır. AB üyesi olmakla beraber, AB’nin savunma ve güvenlik yapılanmasına ilişkin olarak yaşanan sorunlar ve henüz operasyonel hale gelmiş bir AB gücünden söz edilememesi nedeniyle, Rumların Moskova’ya yönelmesi kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Ancak, tam aksi yönde, AB’ye giriş sonrasında, Rusların, Ada’nın güneyindeki varlığını koruması ve sürdürmesi bir soruna da dönüşebilir. Bu tür bir ihtimal yok varsayılamayacağı gibi, Moskova’nın Ada’dan ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’den vazgeçebileceği de düşünülemez. Moskova’nın Annan Belgesine ilişkin tavrının Kıbrıs Türkleri ve Ankara nezdinde doğurduğu olumlu hava, işte böyle bir durum karşısında, Ruslar’ın, Ada’nın kuzeyine yönelme alternatifine sahip olmalarının önünü açacaktır.

Moskova açısından yüklenen anlam ne olursa olsun, Rusların belgeye ilişkin bu yaklaşımı, Kıbrıs Türkleri’nin ve Ankara’nın gözünde Rusları öne çıkarmıştır. Bu cazibe, Ada’daki mevcut durumun sürmesi yönünde, Türk tarafının direncini besleyecektir. Bu direnç de, sorunun sürmesine ve Moskova’nın Ada’da varlığına meşru bir zemin bulmasına, ayrıca hizmet edecektir.

Annan Belgesi’nin referanduma sunulmasına az bir süre kala, Rumların Annan Belgesine ilişkin olumsuz tavrını değiştirmek için ABD ve İngiltere tarafından hazırlanıp BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan bir karar tasarısının Moskova tarafından veto edilmesi, hem Rumlar, hem de Türkler nezdinde Moskova’nın itibarını (cazibesini) daha da artırmıştır. Rumlar, Annan Belgesini kabul etme yönünde üzerlerinde oluşacak ciddi bir baskıdan kurtulmuş; Kıbrıs Türkleri ve Ankara da, etkin ve fiili garantörlük açısından, mevcut konumlarını korumuşlardır.

Burada dikkati çekmesi gereken husus, Moskova’nın, Doğu Akdeniz’de, aralarında denge sağlanması söz konusu aktörlerden biri konumunda olmadığıdır. Moskova, AB ile ABD arasındaki mücadelede, dengeleri belirleyici bir güç konumundadır. Fakat bu konumundan çıkıp, bizatihi yeniden dengenin taraflarından biri olmasının önü açıktır. Moskova’nın Türk tarafı nezdinde olumlu etkiye yol açan Kıbrıs konusundaki yaklaşımına, bu bağlamda bir anlam yüklenebilir.

Fakat, referandum sonrasında, gerçekleri gören BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan ve Kıbrıs Türkleri’nin izolasyonuna son verilmesini öngören bir karar tasarısının, BM’de Ruslar tarafından engellenme ihtimalinin bulunması, Moskova’nın Doğu Akdeniz’e ilişkin beklentileri açısından önem arz edecektir. Eğer, Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonun kaldırılmasını öngören karar tasarısı Rusya tarafından veto edilir ve engellenirse, bu, Moskova’nın Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikasının, önümüzdeki dönemde de Rum merkezli olmaya devam edeceği anlamına gelecektir. Bu da, Kıbrıs Türkleri’nin ve Ankara’nın Moskova’ya bakışını yeniden olumsuz bir mecraya kaydıracak ve Moskova’nın Doğu Akdeniz’deki konumunu etkileyecektir.

Çelişkili gibi görünen bu yaklaşımlar, aslında, Moskova’nın Doğu Akdeniz’i ulusal çıkar alanı içinde gördüğü ve kendisi için önemli olan bu coğrafyanın ABD’nin veya AB’nin eline geçmesini istemediğine işaret etmektedir.

Bazı çelişki işaretlerine rağmen, önümüzdeki dönemde, Doğu Akdeniz’de ve komşu coğrafyalarda cereyan edecek bazı gelişmeler, Moskova’yı ve Ankara’yı birbirlerine itebilir. Özellikle, ABD’nin himayesindeki Irak Kürtlerinin Bağdat’tan koptuğu ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açıldığı muhtemel bir tablo, Ankara ve Moskova açısından oldukça önemlidir. Böyle bir tablo, Moskova’nın, Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da ciddi mevzi kaybetmesi anlamına gelecektir. Ancak, bu mevzi kaybı, burada kalmayacak, Moskova’nın enerji üzerine kurulu sistemini de sarsacaktır. ABD’nin, son dönemde, hiçbir kısıtlama olmadan, Karadeniz’e çıkma ve Karadeniz’de deniz gücü bulundurma çabası da bu tabloya eklenirse, Moskova için oldukça iç karartıcı bir durum ortaya çıkmaktadır.

Bu iç karartıcı mevcut ve muhtemel koşulların, Moskova’yı Ankara’ya ittiğini ifade etmek mümkündür. Bölgede, hem Türkiye’nin, hem de Rusya’nın birbirlerine ihtiyaç duyduğu bir süreç yaşanmaktadır.

Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a ilişkin Rus dış politikası açısından önem arz eden bir diğer olgu da, Putin’in, Rusya’nın da kullanabileceğini açıkladığı, önleyici savunma kavramıdır. ABD, nasıl Doğu Akdeniz’e komşu coğrafyalar ile, bunların gerisindeki coğrafyaları uluslar arası terörizmi besleyen coğrafyalar olarak görüyor ve Kıbrıs Adası’na bu bağlamda kendisi için bir anlam yüklüyorsa, Rusya’nın da Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a aynı şekilde yaklaşması mümkündür.

Ayrıca, ABD’nin 11 Eylül hadisesi sonrasında, terörizmle mücadele üzerinden Moskova’nın “arka bahçem” dediği coğrafyalara girdiği dikkate alınırsa, Moskova’nın Doğu Akdeniz’de öne çıkmaya yönelmesi ve bu bağlamda Kıbrıs konusunda Türk tarafını gözetmesi, ABD’ye verilmiş bir cevap olarak alınabilir. Çünkü, Rusya’nın “arka bahçem” dediği coğrafyaya atfettiği önem ile, ABD’nin Doğu Akdeniz’e atfettiği önem arasında bir fark yok gibidir.

Bunlar, Rusya’nın Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a ilişkin güncel politikası bakımından anlamlı olan hususlardır.

Doğu Akdeniz, esasen, uluslar arası politikada birbirleriyle rekabet içinde olan aktörlerin hepsi için değerli bir coğrafyadır. Ancak, bu değer, Rusya açısından daha fazladır. Çünkü, bir kere, ABD’nin Doğu Akdeniz’i kontrol etmek suretiyle enerji üzerinden elde ettiği avantaj, Rusya açısından daha büyüktür. Moskova, Doğu Akdeniz’i kontrol etmekle, sadece enerji ihtiyaçlarını bu bölgeden karşılayan ülkeler nezdinde etkili olma imkanını elde etmemektedir. Aynı zamanda, kendisi de enerji kaynaklarına sahip olduğu için, petrol ve doğal gaz piyasasında fiyatları belirleme noktasına çok yaklaşmış olacaktır. İkinci olarak, Moskova, Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’deki deniz ticareti ve dar anlamdaki Orta Doğu üzerinde de etkili olma imkanına kavuşacaktır.

Doğu Akdeniz’de Rusya’nın özel bir avantaja sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu da, Doğu Akdeniz’i kontrolün Moskova’ya maliyetinin diğer büyük aktörlere göre daha düşük olmasıdır. Coğrafi yakınlık ve Sovyetler döneminden kalan alt yapı, Moskova açısından, hem kontrolü kolaylaştırmakta, hem de kontrolün maliyetini aşağıya çekmektedir.

Rusya açısından bakıldığında, diğer aktörlere göre, Doğu Akdeniz’i kontrolün Moskova için daha yaşamsal olduğu da söylenebilir. Çünkü, Rusya, enerjiye dayalı bir sistemin üzerinde ayakta durmaktadır. Bu nedenle, Doğu Akdeniz’i kontrol, Moskova’nın dünya enerji piyasası nezdindeki konumunu pekiştirmek suretiyle, aslında Moskova’nın mevcut bu sistemini besleyecektir. Ancak, tam aksi yönde, Doğu Akdeniz’in bütününün Moskova’ya rakip bir aktörün kontrolüne girdiği bir tabloda da, Rus sistemi tümden tehdit altında olacaktır. Doğu Akdeniz, Rusya’nın, hem kurulu sistemini ayakta tutmak, hem de ileriden savunmasını sağlamak açısından önemlidir. Doğu Akdeniz’in Moskova için yaşamsal önemde olduğu, bu nedenlerden dolayı düşünülmektedir.

Bütün bunlar, Doğu Akdeniz’i kontrolün Moskova’ya yararının, gerçekte, görünenin çok üzerinde olacağına işaret eder. Ancak, bu yararın uygulamaya dökülebilmesi için, Rusya’nın, Doğu Akdeniz’de, ABD’den farklı bir strateji içinde olması gerekmektedir. Bunu sağlayacak bir strateji, aynı zamanda, Moskova’nın küresel politikada öne çıkma amacına da, hizmet edecektir.

Yukarıdaki çalışma, www.habusulu.com’un Mayıs 2005 sayısında yayınlanmış ve yeniden yayınlanırken, yukarıdaki metne, çok küçük bir-iki ilave yapılmıştır. Bugün Fransa’nın ve Çin’in, imzaladıkları anlaşmalar üzerinden Rumlar ile geliştirdiği savunma işbirliği dikkate alındığında, hem Doğu Akdeniz’deki mücadeleye daha önce isimleri fazla geçmeyen Çin’in ve Fransa’nın ciddi şekilde katılmış olduğu, hem de aradan geçen süre içinde, Rusların bu bölgedeki güçlerini öne çıkarmada fazla başarılı olmadıkları sonucuna ulaşmak mümkündür. Rusların doldurmada fazla başarılı olamadığı boşluğu, Çin ve Fransa, birlikte doldurmaya yönelmiş gözükmektedir.

Diğer taraftan, 2006 yılının yaz aylarında Rusların Suriye kıyılarında liman kolaylıkları elde ettikleri düşünülürse, buradan, Moskova’nın Doğu Akdeniz’e ilişkin olarak yeni bir çıkar ve hedef tanımlamasına gittiği ve bu tanımlaya bağlı olarak da, Kıbrıs’a ola ilginin azaldığı, Suriye kıyılarına ola ilgindin de arttığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Böyle bir tanımlanın merkezinde, İskenderun Körfezi’nin enerji piyasasında öne çıkmasının ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt siyasal oluşumunun Doğu Akdeniz’e açılma ihtimalinin bulunduğu ifade edilebilir. Bu noktada, bu yazıda yukarıda yer verilen bazı yorum ve değerlendirmeleri de hatırlamak, uygun olacaktır.

29 Aralık 2006

Osman Metin Öztürk

————–
* Prof. Dr., Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve faaliyetlerine ara veren POLSAR (Politik-Stratejik Araştırmalar Platformu) Başkanı.

[1] Osman Metin Öztürk, Stratejik Açıdan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Ankara, Altınküre Yayınları, 2003, s.ııı.
[2] İsmail Işık, “Dünya’daki Güç Odakları ve Uluslararası Örgütlerin Kıbrıs Konusunda İzledikleri Politikalar”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Ekim 2003, Sayı 81, s. 121.
[3] Osman Metin Öztürk, Dış Politikada Kriz Yönetimi, Ankara, Odak Yayınları, 2004, s. 171-178.
[4] Taylan Bilgiç, “Putin Döneminde Rusya: Realpolitik’in Dönüşü”, Özgürlük Dünyası, Mart-Nisan 2001, Sayı 109, s. 65-66.
[5] Erhan Türbedar-Nurgül Bostan, “Yunanistan’ın Savunma Politikası ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Aralık 2003, Cilt 4, Sayı 44, s. 70-76.
[6] İsmail Işık, agm., s.122.
[7] İsmet Giritli, “ABD’nin KKTC’yi Tanıması Gündeme Gelebilir mi?”, Türkiye, 25 Şubat 2003.
[8] Hasan Kanbolat, “Avrasya İşbirliği Eylem Planı: Türkiye ile Rusya Federasyonu Arasında Yeni Bir Dönem mi?”, Stratejik Analiz, Nisan 2003, Cilt 3, Sayı 36, s. 48-52.
[9] Rusya’nın Tavrı, 12/12/2003, http://www.evrazia.org/modules.php?name=News&file=article&sid=1627
[10] Kıbrıs Üzerine Pazarlık, Yankı, 16-29 Şubat 2004, Sayı 109, s. 16-19
[11] Vural Savaş, “Batı’ya Doğu’dan da Gidilir”, Aydınlık, 18 Ocak 2004, s. 64

Kaynak: jeopolsar.com/3.htm

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Azerbaycan bir demokrasi mi?

Cumhurbaşkanlığı makamı babadan oğla geçen bir rejim demokrasi olabilir mi? Olamaz tabii ama Aliyev, demokrasi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle