chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip düşük hapı antalya escort bayan antalya escort
Şahısların iradesiyle dış politika götürülemez | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Şahısların iradesiyle dış politika götürülemez

Türkiye ile AB ilişkilerinde sapla saman karıştırılmaya başlandı sanki. Kimin neyi neden savunduğunu anlamak mümkün değil artık. Bu karışıklığın sebebi sizce nedir? AB sürecini özetler misiniz?
AB konusunda Türkiye’de halen yürütülen münakaşalar bana göre yanlış bir zemin üzerinde götürülüyor. Bizde iç siyasette olduğu gibi bu konuda da “karşı olanlar-yanında olanlar” şeklinde bir kamplaşma yaratılmak isteniyor. Oysa hareket noktası AB’ye karşı olanlar ya da yanında olmak değil, Türkiye’nin yanında olmak, Türk milli menfaatlerinden hareket etmek. Bunu yaptığımız taktirde zannederim kamplaşma ortadan kalkar ve doğru bir yolu, istikameti bulmuş oluruz.

AB konusunda aşırı istek sergileniyor
Ama işin üzücü tarafı; bazı çevreler, Türkiye’nin yanında yer alanları dahi bir nevi AB’ye karşı gibi göstermek eğilimindedirler ki bu çok yanlıştır. İkinci altı çizilmesi gereken nokta, aşırı bir istek sergileniyor. Bu, 1995’te Gümrük Birliği Uygulama Anlaşması sırasında da yaşanmıştı. Bu da, aslında Türkiye’nin AB’ye karşı müzakere gücünü zayıflatır, diğer tarafın iddialarını kuvvetlendirir ve müzakere üstünlüğü imkanını onlara vermiş olur. Ama bütün bunlarla birlikte AB, Türkiye’nin bugün değil 1959’da çizdiği bir hedeftir. 1 Ocak 1958’de 6 ülke tarafından Ortak Pazar kuruldu. Türkiye, çok isabetli bir ileri görüşle 31 Temmuz 1959’da tam üyeliğe götürecek şekilde Roma Anlaşması’nın 238’inci maddesi altında bir ortaklık müracaatında bulundu. Sonra 1960’daki müdahale ile görüşmeler kesildi. 1961’de yeniden başladı ve 1963’te Ankara Anlaşması yapıldı. Bu arada bir gelişme oldu, Ortak Pazar biraz güçlendi. İlk Türkiye müracaatında İngiltere’nin başını çektiği 7’ler Avrupa’sı ile Asya Avrupa’sı arasında bir mücadele ve rekabet vardı. Türkiye ile Yunanistan’ın Avrupa Ortak Pazarı, bugünkü Birlik lehine tercih yapmaları onlar için bir moral destek oluyordu.

Yunanistan, yıllar önce tedbirini aldı
Yunanistan’la müzakereler sürdürülürken Türkiye ile müzakerelerin kesintiye uğramasıyla Yunanistan, ileride Türkiye’nin de aday olacağını veya yeniden müzakere edeceğini düşünerek tedbirlerini aldı. Aradan geçen süre içinde de Ortak Pazar biraz güçlendiği için, bu defa da Türkiye ile yapılan müzakerelerde 5 yıllık bir intikal süresi tanındı ki, bu Türkiye için 5 yıllık bir kayıp demekti. Bunu yaptıktan sonra Türkiye kendi hazırlıklarını yeterince yaptı mı derseniz, hayır. Hatta o zamanlar yapılan 5 yıllık kalkınma planlarının çoğunda Türkiye’nin AB hedefleri bir tarafa itilmiş, aksine bazı hedefler tespit edilmiştir. Bizim de yanlışlarımız oldu. 1978’de işbaşına gelen hükümet AB’ye başvurarak ortaklık ilişkilerinin askıya alınmasını istemesi gibi.

“Sadakayı” bile vermediler
Öbür tarafın da bize karşı çok büyük hataları, kusurları ve eksikleri var. Ankara Anlaşması’nı tamamlayan bir Katma Protokol var. 1970’te imzalandı, 1973’te yürürlüğe girdi. Katma Protokol, aslında Ankara Anlaşması’na içerik kazandıran ve Gümrük Birliği tarihini tanzim eden bir anlaşma. Bu anlaşmada Türkiye için ekonomisini güçlendirme ve Ortak Pazar’la olan dengesizliği hafifletmeye yönelik 36’ncı madde var. Bu maddede Türk el emeğinin, 1 Aralık 1976’dan başlayarak 1 Aralık 1986’ya kadar üç kademe halinde Avrupa Ortak Pazarı’nda serbest dolaşımı öngörülmüştü. Zamanı geldiğinde bugünkü Avrupa Birliği bunu tanımadı. Oysa bu onaylanmış, devletler hukukuna malolmuş bir maddeydi. Biz bir anlaşma ihlal etmeden bile üstümüze gelen Avrupalılar, kendi anlaşmalarına riayet etmediler ve Türkiye de maalesef bu hakkını yeterince savunmadı. Katma Protokol’ün ikinci bir önemli yönü vardır. Türk ekonomisini güçlendirmesi bakımından mali protokollerle Türkiye’ye yardım yapılacaktı. O zamanın parasıyla 800 milyon doları bulan üç mali protokol uygulandı. 750 milyon dolarlık (600 milyon Euro) dördüncü mali protokol 1980 tarihlidir. Bu paranın değeri bugün 550 milyon dolara indi. Ama protokol o gün bugün yürürlüğe girmedi. Burada da onaylanmış olan bir mükellefiyetini AB yerine getirmedi. Ayrıca AB’nin genişleme stratejisi çerçevesinde aday ülkeler için öngördüğü bir fon var. Bu fondan Polonya’ya yılda 950 milyon, diğer aday ülkelere de büyüklüklerine göre 350-400-500 milyon Euro öngörüyor. En büyük ülke olan Türkiye için ise öngörülen miktar sadece 170 milyon Euro. Onu da Avrupa Parlamentosu veya Birliği bütçesinden değil, Akdeniz ülkeleri için ayırdığı Meda fonlarından vermeyi planlıyor. Yani Türkiye’yi aday görmediğini söylüyor. Ve Türkiye, maalesef 170 milyon Euro gibi küçük bir rakamı dahi kabul eder bir tavır aldı ki, bu da son derece rahatsız edicidir.

Yunanistan’a ayrı bize ayrı rapor
Bunun arkasından 14 Nisan 1987’de, zamanın hükümeti ve Başbakanı Özal, ortaklık ilişkisi sürecini Yunanistan’ın yaptığı gibi bir yerde keserek tam üyelik müracaatında bulundu. Bu müracaat, 25 Nisan 1987’de Lüksemburg’da Almanya’nın itirazı ile gündeme alınmıyordu. Ben aynı gün Lüksemburg’daydım. Başbakan Özal’a telefon ettik, o da Alman Başbakan Kohl’ü buldu. Kohl’ün talimatıyla gündeme alındı ve mütalaasını vermek (rapor sunmak) üzere komisyona havale edildi. Komisyonun mütalaası genellikle teknik ve ekonomiktir. Komisyon bu gibi müracaatlar için verdiği mütalaalarda en uzun süreci 32 ayla Türkiye için verdi. Verdiği mütalaa da teknik ve ekonomik olmanın çok ötesinde politik. Vaktiyle daha önce, 1976’da Yunanistan için benzeri politik bir paragraf kullandı diye komisyonun başına neler getirdiler. “Siz sadece ekonomik ve teknik mütalaa verirsiniz” dediler. Türkiye için ise iç politikası, dengeleri, Yunanistan’la ilişkileri, Kıbrıs, Ege hepsini koydular. Bu da herkesin işine geldi. Ayrıca bu verilen rapor da tamamiyle rafa kaldırıldı. Arada bize Matutes Planı adında, bir nevi akide şekeri torbası verdiler. Bunu da kabullenme yoluna gittik. Ve nihayet süreçler malum. 1997’de Lüksemburg’a geliyorsunuz. Zirve toplantısında 11 aday ülke gösteriliyor, Türkiye aday ülke dahi telakki edilmiyor. İşin acısı, Türkiye 1959’da başvurmuş, aday olarak gösterilen 11 ülkenin çoğu ise 1990’da. Bu ülkelerin çoğu da eski Varşova Paktı üyesi ülkeler. Hangi Varşova Paktı? 40 yıl boyu Türkiye’nin NATO içinde en büyük katkıyı vererek AB’yi, Batı’yı birlikte savunduğu Varşova Paktı’nın üyeleri, soğuk savaş bitip AB sözkonusu olunca bitince bize göre öncelik kazandılar. Türkiye buna karşı bir tavır takındı ve AB ile ilişkileri bir bakıma dondurmak istediğini beyan etti. Ama bu kararına da çok ciddi şekilde riayet edildiğini söylemek zor.

İtiraflar
Nihayet geldik 1999’a. 1999’da Türkiye’yi aday ülke olarak aldılar listeye koydular. Ve maalesef iki tane de ön şart ileri sürdüler; Kıbrıs ve Ege. Ve Sayın hükümet, bütün rica ve uyarılarımıza rağmen bunun ön şart olduğunu kabul etmedi. Hatta Sayın Dışişleri Bakanı bugün bile etmiyor. Oysa hergün AB, Verheugen, Dönem Başkanı olarak İspanya Başbakanı Aznar, “Kıbrıs olmadan Türkiye olmaz” diyor. Avrupa Parlamentosu’nda (AP) Kıbrıs Raportörü, eski Lüksemburg Başbakanı raporunda, “Kıbrıs olmadan iş olmaz. Türkiye Kıbrıs’a itiraz ederse AB’yle ilişkileri biter” diyebiliyor. Verheugen’in, Güney Kıbrıs’ta yaptığı, son derece rahatsız edici, adeta Rumca konuşur şeklindeki beyanında dile getirdiği gibi işi, “Eğer Türkiye buna karşı çıkarsa bizimle ilişkileri unutsun” deme noktasına kadar getirdiler. 6 AB ülkesinin Hıristiyan Demokrat Partileri, Brüksel toplantısında, “Türkiye ayrı kültür ve dinden olduğu için aramızda bulunamaz” şeklinde beyanda bulundular. Bugün Avrupa Konvansiyonu yani Kurucu Meclis Başkanlığı’nı yapan Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı, “Türkiye Avrupa değildir. AB’nin sınırları Ege’de biter” dedi. Yine 12 yıl Almanya’nın Başbakanlığını yapan ve bugün de çok etkili olan Helmut Shmit, açıkça “Türkiye AB’ye giremez” diyebildi. En son benim 5-6 Mart tarihlerinde Madrit’te katıldığım Avrupa Birliği Üye ve Aday Ülkeler Dışişleri Komisyon Başkanları Toplantısı’nda Dönem Başkanı, İspanya Başbakanı Aznar bize, bütün aday ülkeleri dolaştığını söyledi. Ama Türkiye’ye gelmedi. “Yarınki 27’ler Avrupa’sı” tabirini kullandı, yani 28 değil, Türkiye yok. Toplantıya başkanlık eden İspanya Dışişleri Komisyonu Başkanı, genişleyecek bir Avrupa’nın 63 milyonu kapsayacağını beyan ederken, “Türkiye’yi buna dahil etmiyoruz” dedi. Temmuz’da dönem başkanlığını alacak olan Danimarka Dışişleri Komisyonu Başkanı, “Yakın bir gelecekte Türkiye’yi aramızda görmeyeceğiz” dedi. Fransız Başkan konuşurken, “Türkiye, gelecekteki bir genişlemede olsa olsa eski Yugoslavya ile beraber gündeme gelebilir” dedi.

“Sömürge ruhu” KOB’ta var
Buna rağmen 1999’da aday gösterildik, ama sonuç ne oldu? Bir defa 1999’u takip eden 2000 yılının Aralık ayında Nice Zirvesi’nde Türkiye adaylar arasında gösterilmedi. Bütün çizilen genişleme tabloları 12 aday üzerinden. Türkiye listede dahi yer almadı. Türkiye’nin rica minnet gidip gelmesi üzerine Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) hazırladılar. İlk belge 8 Kasım 2000 yılı. Sonra küçük düzeltmelerle 4 Aralık 2000. Bu belgeye baktığınız zaman Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etme veya müzakerelerin zeminin hazırlama belgesi olmadığını, dikte üslubuyla hazırlanmış Türkiye’yi yokuşa sürme belgesi olduğunu görüyorsunuz. Sayın Dışişleri Bakanımız seneler sonra hakikate kavuştu ve “AB bize sömürgeci gözüyle bakıyor” dedi. Aslında o ruh, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde var. O belgeye baktığınız zaman kısa vadeli konular arasında Türkiye’nin halletmesini istediği birinci şart Kıbrıs. Ne demek bu? “Kıbrıs Türkiye’den bir taviz, bedel olarak isteniyor” demektir. Ve “bir alay siyasi şart.” Türkiye’nin birçok cumhuriyet prensiplerine aykırı, hatta rahatsız edecek talepler öne sürüyor. Nice’de listede yoktuk. Son zamanlarda başka bir düşünce geliştirildi. 12 artı 1. Bu ne demektir? Türkiye’nin kimyasının 12’den farklı olduğu demektir. Yani “12 bizdendir, ailedendir, artı 1 ise ayrıdır. Onu ayrı bir muameleye tabi tutacağız” demek istiyorlar. Türkiye bu ayrıma da itiraz etmedi. Peki bu ayrıma rağmen işler ilerliyor mu? Asıl mühim olan AB kanadında Türkiye’nin tam üyeliği konusunda bir siyasi iradenin ortaya çıkmaması. AB ülkelerinde yapılan kamuoyu araştırmalarında ortalama nüfusun yüzde 30’u Türkiye’yi tam üye olarak görmek istiyor. Diğer aday ülkelerin 10’uyla müzakereler bitmek üzere. 2003, en geç 2004 yılında alınacakları artık ortada ve bunun başında Güney Kıbrıs (Kıbrıs Rum Kesimi) geliyor. Bulgaristan ve Romanya için 2007 deniyor. Türkiye… Türkiye için tarih verilmiyor.

AB’nin alternatifi var
Tablo bu. Bu tablo karşısında gerçekçi olmak lazım. Bir de bazı çevrelerin, AB konusunda gösterdikleri aşırı istek ve iddialar Türk toplumunda adeta Türkiye’nin başka alternatifi olmadığı, AB olmasa yaşayamayacağı şeklinde psikolojik ve politik bakımdan rahatsız edici bir intiba yaratmaktadır. Oysa Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra kurulan 15 cumhuriyet ve bunlar içinde kardeş devletlerden oluşan Türk dünyası, 400 milyonluk Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi, Ortadoğu, Orta Asya. Yani Türkiye’nin önünde 600 milyonluk bir pazar var. Ve Türkiye aslında, Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra bütün dünya tarafından geleceğin en güçlü devleti olmaya aday görülüyordu. Gelecek yüzyıla damgasını vuracak bir ülke. Bunu ABD’nin eski başkanı Clinton, Georgetown Üniversitesi’nde söyledi, arkasından 1999’da TBMM’ye hitap ederken de tekrarladı. Bu doğruydu. Bunlar gerçekleşmediyse siyasi istikrarsızlık, içine kendimizi sürüklediğimiz beceriksizlik sonucu ekonomik bunalımın had safhaya varması gibi etkenler nedeniyle suç bizimdir. Türkiye’nin oldukça gelişmiş teknolojisi, tecrübesi var. İş adamlarımızın halen bölge ülkelerinde önemli yatırımları bulunuyor. Özellikle Rusya’da 17 milyon dolarlık proje yürütüyor. Eğer siyasi istikrarını süratle bulur, güçlü bir ekonomik politikayla ayağa kalkar, tecrübelerini kullanabilir ve 600 milyonun desteğini arkasına alabilirse, Türkiye çok büyük bir katsayıya sahip olur.

Türkiye’nin kozları
Kaldı ki, yarının vazgeçilmez enerji koridoru olma durumundadır. Genellikle Türkiye’nin stratejik bakımdan askeri katsayısı düşünülür. Oysa gelişmeler, enerji koridoru olması itibariyle ekonomik, stratejik olarak katsayısı daha artmaktadır. Bütün bu faktörleri bir araya getirdiğiniz zaman Türkiye’nin AB’ye karşı pazarlık gücü çok yükseklerde. Türkiye hiçbir zaman pazarlık gücünü ve kozlarını iyi kullanmamıştır. Kozlarını en kolay teslim eden ve mukabilinde de hiçbir şey almayan bir ülke konumundadır. Avrupa’da da yerleşmiş, “Türklere ne verirseniz verin kabul eder”, “Türkler söyler ve yapmaz” şeklinde bir kanaat vardır. Örneğin Gümrük Birliği doğru bir adımdır, bir merhaledir. Bu merhale, Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek aşama olduğu için kabullenildi. Götürmüyorsa aşamanın düzeltilmesi gerekir. 1996’dan bu yana Türkiye’ye maliyeti, 65 milyar dolar. Tek yönlü işleyen bir Gümrük Birliği. Hükümet bunu da koz olarak kullanmıyor.

“Yes men” kaybettirir
Sonuç olarak meselelere objektif olarak bakmak lazım. Eğer sabah akşam ilgili ve resmi çevreler, “AB’den başka hedefimiz yoktur, başka yolumuz yoktur” derse, AB size ona göre muamele yapar. Benim tecrübem, Avrupa’nın gözüyle baktığınız, aynı düzeyde kendinizi gördüğünüz zaman size saygı duyar ve haklarınızı korumanız bir ölçüde mümkündür. Ama “yes men” olarak, “evet efendim”ci ve onlar size yüksekten baktıklarında da siz devamlı olarak kaybedersiniz. Ayrıca AB konusu Türkiye’de çok fazla politize edildi. Yani bir anlamda ideoloji haline getirildi. Eskiden Komünizm, Faşizm vardı. Şimdi AB ideolojisi var. AB yanlısı olmayanlar da adeta negatif ideoloji sahibi olarak ilan edilmeye başlandı.

AB’nin doğuş sebepleri ortadan kalktı
Kaldı ki, Türkiye’nin bir başka gerçeği de hatırda tutması lazım. AB’nin iddia ettiği hedeflerini; Roma Anlaşması, tek senet, Maastrich, Amsterdam, Nice gelecekteki Konvansiyon veya Kurucu Meclis gibi aşamalara rağmen gerçekleştirmesi mümkün değil. AB’nin dinamikleri kayboldu. Doğuş sebepleri siyaseten bölünmüş bir Avrupa, bölünmüş bir Almanya ve Komünizm tehlikesiydi. Günümüzde ise Doğu ve Batı bütünleşti, Doğu ve Batı Almanya, 3 Ekim 1990’da bütünleşti. Ve artık Komünizm tehlikesi yok. Sovyetler Birliği’nin askeri ve siyasi tehdidi kalktı, ABD’nin aşırı ekonomik hegemonyası azaldı. Yani Batı’yı birleştirici çimento artık kalmadı. Bir ara bu çimentoyu yeniden bulmak için İslam dünyasıyla çatışma havası yaratılmak istendi, başarılamadı. Şimdi Avrupa artık klasik aile kavgalarına, 2. Dünya Savaşı öncesi durumuna dönüş yaptı. Tarihe baktığınız zaman sivil savaşların en yoğun olduğu kıtanın, Avrupa Kıtası olduğu görülür. 30 Yıl Savaşları, 100 Yıl Savaşları, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve ihtilaflar. Özellikle bu açılardan meselelere analiz ederek ve tarih ışığında bakmak lazım. Gerçekten bugünkü durum AB’nin Türkiye’ye karşı takındığı tavır rahatsız edicidir.

Enosis’e çok yaklaştılar
Yapmak istedikleri bir başka husus var. İngiltere’nin desteği ile Yunanistan’ın AB yoluyla Kıbrıs’ta vazgeçmediği Enosis’i gerçekleştirmesine yardımcı olmak. Üzülerek söylüyorum, buna çok yaklaştılar. Çünkü AB, uluslararası anlaşmaları bir kez daha çiğneyerek “Kıbrıs Rum Kesimi’ni tam üyeliğe alacağım” diyor ve ilave ediyor, “Güney, bütün Kıbrıs’ı temsil eder. Hukuken Kıbrıs AB parçası olur ve Türkiye orada artık kalamaz. Askerini çeker. Dolayısıyla Türk toplumu da azınlık durumuna düşer.” Böylece Türkiye’nin bulunmadığı bir kuruluşta, AB’de Türklerin el emeğinin, sermayenin serbest dolaşım hakkı bulunmadığı için Kıbrıs yutulmuş olur. Kıbrıs’ın yutulması, Türkiye stratejisi bakımından son derece rahatsız edicidir. Büyük Atatürk, “Akdeniz’e çıkış yolu olan hayati önemdeki Kıbrıs’ın “muhasım” (düşman) bir devletin eline geçmesine Türkiye müsaade etmemelidir” der. Ama Kıbrıs, “muhasım” bir devletin eline geçmek üzeredir. Dolayısıyla Yunanistan, Türkiye’ye karşı bağımsızlığından bu yana sürdürdüğü genişleme politikasının bir halkasını daha gerçekleştirmiş olacak. Böylece Kıbrıs üzerinden Orta ve Doğu Anadolu’ya ulaşma imkanı bulacak. Ege’de 3042 adayı kontrol etmesine, Lozan, Londra ve Paris anlaşmalarına aykırı olarak silahlandırmasına rağmen yetinmiyor, bu sefer Kıbrıs’a geliyor. Bu noktada Türkiye şunu ortaya atabilmeli; “Lozan Türk-Yunan dengelerinin temelidir. Bu temeli sarstığınız zaman Lozan yeniden masaya gelir. Çünkü orada Kıbrıs yoktur. O zaman Kıbrıs’la birlikte 3042 adanın kaderi müzakere edilir.” Türkiye’nin AB tarafından bir federasyona sürüklendiğini söylüyorsunuz. Bunu açar mısınız? Bunu açmayı doğru bulmam. Çünkü onların emellerine yardım etmiş olurum. Ama AB bakımından baktığınız zaman Türkiye büyük lokma. Türkiye, dünya stratejisi bakımından Boğazları kontrol etmesi, önemli bölgelere hakim bulunması, enerji koridoru olması, nüfus potansiyeli, teknolojik gelişmesiyle başta Almanya olmak üzere pek çok ülkeyi rahatsız ediyor. Rahatsız olan ülkeler, bu rahatsızlıklarının çarelerini arıyorlar. Bu da politikalarının bir parçasıdır, yadırgamamak lazım. Bütün mesele, bunu görmek ve mukabil tedbirlerini almaktır.

Mesele, AB’nin değil, Türkiye’nin yanında olma meselesidir
Türkiye’nin yanlış hareket ettiği nokta; “benim yanımdaysa dost, benim karşımdaysa düşman devlet” ayrımı. Dost ve düşmanlık milletlerarası ilişkilerde yoktur. Milletlerarası ilişkilerin temel kaidesi, milli menfaatler dengesidir. Ne, “hep alıp hiç vermemek, ne de hep verip hiç almamak” geçerlidir. Verilenle alınan arasında sağlıklı bir dengenin yürütülmesi önemlidir. Türkiye bunda da pek başarılı olamamıştır. Bu noktalarda Türkiye’nin ciddi bir değerlendirme yapması lazım. Bu gibi konuları duygusal sahadan çekmek, politize etmemek lazım. AB’nin yanında değil, Türkiye’nin yanında olmak noktasında ve bunu yaparken de TBBM, Dışişleri komisyonu ve kamuoyu ile götürmek. Bunlar yapılıyor mu? Hayır. Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz tarafından AB Genel Sekreterliği’nde TBMM’nin ilgililerine, özel sektör ve sivil kuruluş temsilcilerine brifing verildi. Ama Türkiye’nin genel dış politikasında bu uygulama yok. TBMM Dışişleri Komisyonu, kamuoyu devredışı da hükümet bilgili mi? Hayır. Bakanlar Kurulu’nda bu gibi hayati konuların hiçbirisi görüşülmüyor. Demokratik memleketlerde, demokratize edilmemiş bir dış politikayla başarılı olmanız mümkün değildir. Yani şahısların veya birkaç teknisyenin iradesiyle koca bir devletin dış politikasını götürürseniz çıkmazlarınız artar. Bugün Türkiye pek çok cephede çıkmazlarla karşı karşıyadır.

“Bakanlar Kurulu’na da bilgi verilmiyor” dediniz. Bakanlar Kurulu’na AB’yle ilgili bilgiyi vermesi gereken kim?
Onu artık siz bulun.

AB’nin Türkiye’den “bir alay talepleri var” dediniz. Birisi Kürtçe eğitim konusu. Diğerlerinden örnekler verebilir misiniz?
Katılım Ortaklığı Belgesi’ni alın, inceleyin. Baştan aşağıya taleplerle, hem de “dikte taleplerle” dolu. Yani “Türkiye’den şu rica edilir, şu beklenir” denmiyor, dikte ediliyor. Sizden bunu isteyenler, kendileri uyguluyor mu? Mesela bugün Almanya’da 2.5 milyona varan Türk var. Bu Türklere Almanya azınlık hakkı tanıyor mu? Hayır… Fransa, kendi içindeki birçok gruba azınlık hakkı tanıyor mu? Hayır… Fransızlar, Fransızca’yı Koruma Kanunu çıkardı. Kendilerine gelince her şey mübah, başkalarına gelince dikte etmek. Türkiye bu diktelere de müsamaha etmemelidir.

Mensubu olduğunuz ANAP, Türkiye’yi AB’ye sokmak için çaba harcıyor. Siz bu görüşlerinizi ANAP içinde dile getiriyor musunuz?
Tabii getiriyorum. Grupta ben konuları açtım, görüşüyoruz. Burada Genel Başkanımız Sayın Yılmaz, kendisine verilen bu görev istikametinde her türlü gayreti göstermeyi bir vazife olarak biliyor. Ama bu arada iki tane ciddi toplantı ve brifing vererek bilgilendirme yoluna da gidiyor. Ama hiçbir zaman, “her şeye rağmen” değil. Türkiye milli menfaatlerinin, en iyi, en dengeli şekilde korunmasıyla götürülebilir. Bu sadece bir partinin işi değil, hükümetin, hatta bir devlet ve milletin işidir. Öte yandan birtakım beyanlarda, yazılarda, “Biz kendimizi yönetmeye, ekonomik bakımdan kalkınmaya, demokrasimizi geliştirmeye ehil ve muktedir değiliz. Onun için bizi aranıza alın, bize siz bakın” gibi mesajlar veriliyor.

Bunlar nerelerden kaynaklanıyor?
Türkiye’de yerleşmiş bir kompleks var. Tanzimat’tan bu yana bir Batı üstünlüğü kompleksi yerleşmiş durumda. “Onlar ne derse doğrudur” anlayışı var. Üzerinden 150 yıl geçti, artık bundan kurtulmak lazım. Türkiye’nin silkinmesi lazım.

Avrupa, Viyana kapılarını unutmuyor
Türkiye, kendi tarihini unutuyor, ama Avrupalı unutmuyor. AB’de bize karşı temelden gelen direnişin arkasında İstanbul’u fethedişimiz, Viyana kapılarına dayanışımız, Avrupa’nın göbeği Balkanlar’a gidip 450 yıl kalışımız, İslam’ı, kültürümüzü götürüşümüz var. Dikkat ederseniz, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan “kuvvetler” nereden geldi? Bunları da iyi düşünmek ve değerlendirmek zorundayız. 50 yıldır NATO içinde “bu kuvvetlerin” yanındayız. Ama düşündürücü tarafı, soğuk savaş sürdüğü müddetçe bunlarla çok iyiydik. Soğuk savaş bittiği andan itibaren bizi bir itme hareketi başladı. İkinci sınıf Avrupalı olmak ve aileden olanları bizim önümüze geçirmek gibi. Bunda da bir mesaj var. Bunu da iyi görmek ve okumak lazım.

Hükümetin yanlış politikalarından söz ettiniz. MHP’nin Avrupa’ya bakış açısı belli. ANAP için siz, “milli menfaatleri ön planda tutuyor” dediniz. Bunu MHP de, DSP de söylüyor. O zaman bu yanlış politikaları kim izliyor? Üç parti de milli menfaatleri ön plana alıyorsa, sizin biraz önce belirttiğiniz yanlışları kim yapıyor?
Kusura bakmayın. Başkaları hakkında hüküm vermem. Sadece AB konusunda değil, bir çok alanda yanlış yaptığımız acı bir gerçektir. Maliyeti de bize çok büyük olmuştur.

Kamran İnan

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle