Güncel Yazılar
escort bursa-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-escort istanbul bayan-bodrum escort-denizli escort-marmaris escort bayan-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort bayan-bursa escort-kocaeli escort-ataşehir escort-istanbul escort bayan-sikiş-bursa escort-bursa escort

Siyonist İsrail’e dair gerçeği söylemek!..

1. Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir ve 58 yıldır İsrail’e dair gerçek söylenmiyor. Herkes Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp-yıkılmasından sonra bölgede “oluşturulan” devletlerin yapaylığından söz ediyor da, Siyonist İsrail’in ne menen birşey olduğunu kimse tartışma konusu yapmaya yanaşmıyor. Birincisi, Siyonist İsrail bir bölge devleti, bölgeye ait bir devlet değildir; ikincisi, sınırları sömürgeci-emperyalist güçler tarafından çizilen devletlerden daha da yapaydır; üçüncüsü, Siyonist rejim emperyalizmin Ortadoğu’ya taşmış bir uzantısıdır. Velhâsıl Ortadoğu’daki emperyalizmdir. Bir tür doku transplantasyonu söz konusudur, dolayısıyla “doku uyuşmazlığı” var. Başka türlü ifade etmek istersek, İsrail devleti demek, Ortadoğu’daki Kollektif emperyalizm [Başta ABD olmak üzere AB ve Japonya üçlüsünün bölgedeki uzantısı ] demektir. Batılılar [İngilizler] daha 1840’lı yıllarda Ortadoğu’da bir Avrupa Devleti kurma amacını dillendiriyorlardı. Bu amaç 1948’de Siyonist devletin kurulmasıyla gerçekleşti. Siyonist rejimin varlık nedeni ve misyonu anlaşılmadığı sürece, bölgede barışı tesis etmek amacıyla yapılanların ve yapılacakların bir kıymet-î harbiyesi olamaz. Zira, bizzat Siyonist rejimin varlık nedeni ve misyonu bölgenin emperyalizmin çıkarlarıyla “uyumlandırmaktır’ ki, bu da; saldırıların, savaşların, katliamların, cinayetlerin ve kolonyalist yayılmanın sürekliliği demektir. Siyonist rejim 58 yıldır ne yaptıysa, misyonunun bir gereği olarak yapıyor. İsrail’in varlık nedeni ve misyonu bölgeyi sürekli savaş ve kaos ortamında tutarak, bölge halklarının kendi ayakları üstünde durmasını engellemek, bölgenin doğal kaynaklarının [petrol, doğalgaz, vb.] emperyalizm tarafından yağmalanmasını güvence altına almaktır.

2. Ortadoğu “Eski Dünya”nın kalbidir. Tarih boyunca dünya egemenliği projesine sahip her emperyal gücün gözünü Ortadoğu’ya dikmesi boşuna değildir. Bu gün de durum değişmiş değildir. Ortadoğu ve uzantısı Kafkaslar, Orta Asya; bir bütün olarak emperyalizm, özel olarak da ABD’nin hegemonik amaçları, jeostratejik ve jeopolitik projesi için merkezi bir öneme sahiptir. Başta ABD olmak üzere, kollektif emperyalizmin bölgeye gözünü dikmesinin başlıca üç nedeni var: birincisi bölgenin doğal kaynak zenginliği [petrol, doğalgaz ve emperyalist hegemonya için gerekli diğer stratejik öneme sahip madenler]; ikincisi, bölgenin cağrafî konumudur [jeostratejik önemi densin]; bunun bir sonucu olarak; üçüncüsü de, Ortadoğu denilen bölgenin dünya sisteminin ‘yumuşak karnı” oluşudur. Enerji kaynaklarını denetleminin yolu bölgenin politik denetiminden geçiyor. 1967 Arap-İsrail “altı gün savaşı” Siyonist rejimin kolonyalist yayılmasının önünü açmak için iki yıl önce [1965| Washington’da planlanmıştı. Amaç Arap ulusunun birliğine yönelik çabaları boşa çıkarmaktı. Zira, birliğini gerçekleştirmiş, kendi ayakları üstünde durabilen, modern bir ‘Arap Dünyası,’ emperyalist yağma ve talanının sonu demek olurdu… İşte Siyonist rejimin başlıca işlevi bu tür bir oluşumu engellemek, tabir caizse ‘civcivi yumurtadayken ezmektir.’ Dolayısıyla Batılı emperyalist güçlerle Siyonist rejim ittifakı ortak çıkarların bir gereği ve ifadesidir.

3. Emperyalizmin Siyonist rejime koşulsuz ve sınırsız desteğinin güçlü maddi-sınıfsal temelleri var. Söz konusu desteği özellikle ABD’de etkili siyonist lobilerin ve/veya anti-semitizmden ve Nazi jenosidinden pişmanlık ve suçluluk duyan çevrelerin baskısına dayandıranlar çoğunlukta… Elbette ABD’de güçlü siyonist lobiler var ve Avrupa’da holocauste’dan pişmanlık ve şuçluluk duyanlar da var ama bunlar emperyalist Batı’nın Siyonist İsrail devletine sınırsız ve koşulsuz desteğini açıklamak için yeterli değildir. Orada belirleyici olan, emperyalist sermayenin, transnasyonaller de denilen çokuluslu şirketlerin, bir bütün olarak da başını ABD’nin çektiği ‘kollektif emperyalizmin” çıkarlarıdır. Aksini düşünmek naif bir anlayışa sahip olmaktır. Eğer İsrail herhangi bir şekilde ‘kollektif emperyalizmin’ çıkarlarını tehlikeye atarsa ne; ‘güçlü lobilerin’ esamesi okunur ne de, Avrupalıların suçluluk duygusundan bir eser kalır. ABD ve diğer emperyalist odaklar isterlese, İsrail’in 1967 de işgal ettiği topraklardan çekilmesi an meselesidir. İsrail ‘yapay bir formasyon’ olarak, ‘yaptırımlara’ ve ‘ekonomik ablukaya’ kısa dönemde bile dayanma gücüne sahip değildir. Aslında İrail’in askeri gücü demek, ABD’nin ve Avrupalı ortaklarının askerî gücü demektir. Emperyalist destek çekildiğinde İsrail’i hizaya getirmek sanıldığından çok daha kolaydır. İsrail’in ne yapıyorsa; ABD başta olmak üzere diğer emperyalist güçlerin gizli-açık özendirmesi ve desteğiyle yapıyor. Nitekim Filistin ve Lübnan’a yönelik son saldırı’da ABD ve AB’nin yaklaşımı söylediklerimizi bir defa daha doğrulamaktadır.

4. Başta ABD olmak üzere kollektif emperyalizmin siyonist rejime verdiği destek ve onun sonucu ortaya çıkan ‘sürekli savaş durumu’, bölgedeki gerici rejimlerin ‘iktidarını’ da kalıcılaştırıyor. Bu rejimler kitlelerin bilincini manipüle ederek, gerçek durumun anlaşılmasını engelliyor. Dolayısıyla siyonist rejime verilen emperyalist destek, bir tür emperyalizm -bölgedeki gerici, otokratik-teokratik rejimlerle Siyonist rejim üçlüsünün çıkarlarını gerçekleştiriyor. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, bölgede geçerli status quo bu tür ortak çıkarlar temelinde yeniden üretilebiliyor.

5. Birleşmiş Milletler Örgütü, tevatür edildiği gibi ‘birleşen milletlerin’ değil, kollektif emperyalizmin bir örgütüdür, daha baştan o amaçla tasarlandı ve o amaç için kullanıldı, kullanılıyor. Örgütün misyonu yanılsama yaratarak seyirciyi oyalamak, olup-bitenleri kabullendirmektir. Nasıl yerini aldığı Milletler Cemiyeti bir kaç emperyalist Batılı ülkenin çıkarları için, onlar tarafından oluşturulmuşsa, Birleşmiş Millletler Örgütü de aynı odaklar tarafından oluşturuldu. Amaç, sömürgeciliğin doğrudan versiyonunun tasfiye sürecine girdiği bir dönemde, ‘yeni sömürgeciliği’ dayatmak, kollektif emperyalizmin çıkarlarını gerçekleştirip-meşrulaştırmak, sömürü-bağımlılık ve hakîmiyet ilişkilerini yeni giysilerle yeni bir ‘görüntü altında” sürdürmekti. Birleşmiş Milletler’in oluşturduğu hukuk, zayıfları güçlülere karşı korumanın değil; tam tersine güçlüyü zayıfa karşı korumanın bir aracıdır. Sömürge halklarının şeklen bağımsızlığa kavuştuğu II. Emperyalistler arası savaş sonrasında bir aktör olarak tarih sahnesine çıkıp taleplerde bulunmaları, sınırlı mevziler kazanmaları ve Sovyet sisteminin basıncı, Birleşmiş Milletler Örgütü’nü “yeryüzünün lânetlileri” lehine sınırlı açılımlara zorlasa da, 1980’lerden sonra Üçüncü Dünya rejimlerinin yeniden kompradorlaşması ve Sovyet sisteminin de çökmesiyle artık BM gerçek yüzünü gizlemeye ihtiyaç duymuyor. 1990 sonrası yaşananlar örgütün kimin hizmetinde olduğuna dair kuşkuları ortadan kaldırmış durumdadır. Bu güne kadar ki tüm Birleşmiş Milletler Örgütü Genel Sekreter’leri ABD’nin ‘adamıydı’… Dolayısıyla örgüte üye devletlerin değil, ABD’nin, dolayısıyla kollektif emperyalizmin sekreteridirler… Gerçek durum böyle olsa da, kullanılan dil ve söylem farklıdır. Bu günkü B.M. Örgütü Genel Sekreteri Koffi Annan, Ruanda katilamı günlerinde BM Genel Sekreter Yardımcısı’ydı, uyarıları dikkate almayarak gerekli önlemlerin zamanında alınmasını engelleyerek/göz yumarak ABD’nin gözüne girmişti. Şimdilerdeyse artık Genel Sekreteri’dir ve Filistin ve Lübnan saldırısı karşısında ABD’nin ağzıyla konuşmaya devam ediyor. Her zaman ki gibi, Siyonist rejime zaman kazandıracak önerilerde bulunuyor: Esir askerlerin hemen iade edilmesini istiyor ama İsrail’in elindeki kadın ve çocuklar da dahil onbin kadar esirin serbest bırakılması için kılını bile kıpırdatmıyor… Kıpırdatabilir mi? Sınırın Lübnan tarafına çokuluslu güç konuşlandırılmasını öneriyor ki, [bununla amaçlanan NATO’yu bölgeye yerleştirmektir]; muhtemel bir anlaşma durumunda şartlara uyulup- uyulmadğını gözetmek için bölgede ve dünyada tanınmış şahsiyetlerden oluşan bir mekanizma öneriyor… Velhâsıl her zaman yaptığını yapıyor, saldırgana zaman kazandırıp yeni mevziler kazanmasını sağlamak oluyor…

6. Türkiye, kurulduğu günden beri hep Siyonist rejimin safında yer aldı. Bölgede Arap halklarının emperyalizmle her karşı karşıya geldiğinde de hep emperyalistler tarafında saf tuttu [1956 Süveyş Kanalı krizinde, 1962 de Cezayir’in bağımsızlığının BM’de onaylanması sırasında, Birinci Körfez Savaşında, vb.]. ABD’nin bölgedeki en sadık uydularından biri olarak, ABD’ye rağmen İsrail karşıtı bir tutum ve politika benimsemesi, bölge halklarıyla dayanışma içine girmesi, haysiyetli bir dış politika zaten mümkün değildi. Bir kere rejimin resmî ideolojisi Arap düşmanlığı üzerine kurulmuştu. Gerekçeleri de “Araplar bizi arkadan vurdu” türü safsatalara dayanıyordu. Araplar TC Devletini nerede ve ne zaman ‘arkadan vurmuşlardı?’ Her halde bununla Arap ulusunun Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopma niyetlerini ortaya koymaları kastediliyordur… Türkiye Cumhuriyeti hükümeti yetkililerinin vahşi emperyalist saldırının ve siyonist yıkım ve katliamların kitlelerde yarattığı tepkiyi yatıştırmak üzere zaman zaman yaptıkları korkak, çekingen ve ikircikli açıklamaların da bir kıymet-î harbiyesi yoktur. Zaten çoğu zaman söylediklerini geri alarak, ABD’ye bunun seyirciyi oyalama amaçlı demogojik demeçlerden başka birşey olmadığını gösteriyorlar. Hem bir Amerikan uydusu olup hem de emperyalizmin bölgedeki uzantısı siyonist rejime karşı çıkmak mümkün değildir.

7. Ne Filistin Hamas’ı, ne de Lübnan Hizbullah’ı terörist örgütler değildir. Bunlar Filistin ve Lübnan halklarıdır, onu temsil ediyorlar, geniş bir kitle tabanına dayanıyorlar ve meşru ulusal haklarını savunuyorlar. Bir halkın demokratik seçimlerde oy verip iktidara getirdiği bir politik formasyonu terörist örgüt saymak, emperyalizmin ve siyonizmin bir ‘icadıdır.’ Kaldı ki, daha önce başka yerde yazdığım gibi, her zaman asıl terör devlet terörü; asıl terörist de devletlerdir. Kendi haysiyeti, ulusal hakları ve özgürlüğü için mücadele eden son tahlilde özsavunma yapan bir hareketi “terörist” saymak küresel teröristlerin, emperyalistlerin diliyle konuşmaktır. Saldırıya uğrayanın meşru savunmasının “terörist eylem” sayılması mantıklı ve kabul edilebilir bir şey midir? Daha önce El Fetih örgütü de terörist sayılıyordu. Emperyalizm için tehlike olmaktan çıktığına ikna oluncaya kadar… Bir örgütün, bir anti-emperyalist politik hareketin ne olduğuna emperyalistler karar vermeye devem ettikçe kavram kargaşası ve ideolojik kölelik de devam edecektir. Artık emperyalistlerin, “yeryüzünün efendilerinin” diliyle konuşma aymazlığından kurtulma zamanı çoktan gelmiş olmalıdır..

8. Emperyalizme ve onun bölgedeki uzantısı Siyonizme karşı mücadelenin başarısı, söz konusu mücadelenin gerçekten tutarlı bir anti-emperyalist dolayısıyla anti-kapitalist muhtevaya sahip olduğunda mümkündür. Anti-emperyalist ve anti-kapitalist olmayan hareketlerin başarılı olması, taşı yerinden oynatması asla mümkün değildir. Bölgede Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele eden, ettiğini söyleyen politik İslâmî hareketler ne yazık ki, yabancı düşmanlığını anti-emperyalizm sanarak yanılıyorlar… Bu tür bir yanılsamadan yakayı kurtarmadan gerçek bir kurtuluş asla mümkün değildir. Gerçek bir kurtuluş mümkün değildir ama mevcut durumu farklı görüntüler altında ‘yeni birşeymiş’ gibi sürdürmek pekâlâ mümkündür… Dolayısıyla, anti-emperyalist ve anti-kapitalist içerikten yoksun hareketlerin olayların seyrini değiştirme şansı yoktur. Kaldı ki, sadece bölgedeki İslâmî politik hareketler değil, dünyanın hiçbir yerinde sosyalizm perspektifinden yoksun hiçbir hareketin birşeyler başarma şansı yoktur. Söz konusu hareketler eninde sonunda emperyalizme bağımlılığı yeniden üretmeye mahkûmdurlar. Eninde sonunda sömürü ve yağmanın “iç unsuru” konumuna terfi ediyorlar ki, emekçi halk çoğunluğunun ihtiyacı olan başka bir şeydir…

9. Filistin ve Lübnan sorunu da dahil, bölgeyi ilgilendiren başka sorunların çözümü, iki sorunun öncelikle çözülmesine bağlı: bölgedeki Amerikan işbirlikcisi çürümüş teokratik, otokratik rejimlerin tasfiyesi ve bölgeden emperyalizmin kovulması. Ancak, sosyalizm perspektifine sahip anti-emperyalist, anti-kapitalist bölgesel bir hareket Ortadoğu denilen bölgeye refahı ve kalıcı barışı getirebilir. Böyle bir mücadelenin başarısı bizzat Siyonist rejimin dönüştürülmesinin de koşuludur. Aksi halde emperyalizm hesabına sürdürülen sürekli savaş, çatışma, terör ve kaos ortamı, İsrail halkını da tehdit etmeye devam edecektir. Zira, mevcut durum, bizzat İsrail’in Yahudi halkı için de sürdürülebilir ve kabul edilebilir değildir. Bunun için İsrail hakının siyonizmden ve emperyalizm tarafından araçlaştırılmaktan yakayı kurtarması gerekiyor.

10. Sadece Ortadoğu halkları değil, yeryüzünün tüm sömürülen sınıfları ve ezilen halkları, emperyalistlerin diliyle konuşma aymazlığından artık yakayı kurtarmalıdır. Yeryüzünün Lânetlileri için kendi söylemini, keni kavramlar dünyasını, oluşturmanın yolu, ideolojik alana müdahaleden geçiyor. Zira, her vesileyle ve ısrarla söylediğimiz gibi, asıl kölelik ideolojik nitelikte olandır. Şimdilerde ideolojik egemenliğin nerdeyse tüm araçları –bilgi kanalları densin- bütünüyle sermayenin eline geçmiş durumda. Bu alana müdahele etmek hem mümkündür hem de gereklidir. Medya çoktan medya olmaktan çıkmış, dar bir küresel elitin elinde bütün insanlığa karşı kullanılan netâmeli bir silaha dönüşmüş durumdadır. Aynı şey akademi için de büyük ölçüde geçerlidir. Kapitalizm hızla bilimsel ve estetik faaliyetin içini boşaltıp soysuzlaştırıyor. Şimdilerde sosyal bilim denilen artık tam bir sömürü ve bönleştirme, alıklaştırma aracına dönüşmüş durumda. Öyleyse yeryüzünün lânetlilerine vakitlice bunların alternatifini oluşturmak düşüyor. İnsan seyreden değil, müdahale edip dönüştüren se insandır. İnsanlığımıza, onurumuza, geleceğimize sahip çıkmamak için bir neden var mı?

Dr. Fikret Başkaya, Türkiye ve Orta Doğu Forumu Vakfı [Özgür Üniversite Başkanıdır.]

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi

Hamit Bozarslan, tarih ve siyasal bilimler alanında doktora yapmış olup, tarihçi, siyaset bilimci kimliği ile …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir