Güncel Yazılar

Uİ (e-f-g)

ECOCROP

Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün FAO dünyadaki bitki türleri, bunların özellikleri ve yetişme koşulları konusunda oluşturduğu bilgi bankası. Sisteme dünya çapında, iki bine yakın bitkiye ilişkin bilgi kayıtlıdır.

Edirne Andlaşması, 1829

Osmanlı devleti ve Rusya arasında 14 Eylül 1829 tarihinde Edirne’de imzalanan ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşını sona erdiren andlaşma. Andlaşma ile Rusya’nın Doğu Avrupa ve Balkanlardaki konumu güç kazanırken Osmanlı devleti zayıflama ve Avrupa’daki güç dengesine bağımlı bir hale gelmiştir. Bu andlaşma Osmanlı’nın Balkanlarda geri kalan son toprakların da kaybetmesi yolunda bir başlangıç olarak kabul edilir.

Egalitarianizm-Egalitarianism

Siyasal ve sosyal eşitlikçilik ilkesi. Uluslararası ilişkilerde, güçlü devletin, medeni bir yaşam için gerekli olan minimum yaşam standartlarına tüm devletlerin sahip olması için gerekli koşulları hazırlaması gerektiğini savunan görüş.

Ege sorunu-Agean disbute

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi konusunda; uluslararası suların nereleri kapsadığı, kara sularının 6 yada 12 mil sayılıp sayılmayacağı, Ege üzerindeki hava koridorları, Ege’deki adaların silahlandırılması ve Ege Denizi üzerindeki adacıkların hukuki statüsü gibi konularda yoğunlaşan bir dizi bölgesel sorun/anlaşmazlık. Var olan bu sorunları; karasuları, kıta sahanlığı, FIR hattı-hava sahası ve adaların silahlanması olmak üzere dörde ayırarak incelenebilir.

Karasuları sorunu

Lozan Andlaşması Ege’deki karasuları 3 mil olarak kabul edilmiştir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle, Türkiye buna ses çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan’ın Ege’deki payı %35’e çıkmıştır. 6 mili ancak 1964’te uygulamaya başlayan Türkiye ise, %8,8’lik bir paya ulaşmıştır. Eğer Ege’deki karasuları 12 mile çıkarsa bu oranlar sırasıyla %63,9 ve %10’a yükselecektir. Bunun nedeni Ege’deki 12 mil olayının aslında bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan’ın Ege’de, bir kısmı da Türkiye’ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu ülkeye böyle bir avantaj sağlamaktadır.

12 mil sorunu, sadece Türkiye’yi değil, Ege denizinin açık denizini bir uluslararası su yolu olarak kullanan her devleti ilgilendirmektedir. Çünkü 12 mil durumunda Ege’deki açık deniz oranı %56’dan, &.1’e inecektir.

Yunanistan, Ege karasuları sorununda karasularının azami sınırının 12 mil olabileceğini kabul eden 1982 BM Sözleşmesine atıfta bulunmaktadır. Türkiye ise, bu sözleşmeye taraf olmadığını vurgulamakta, Ege denizinin bir yarı-kapalı deniz olduğunun altını çizmekte ve Ege’de sınır saptaması yapılırken hakkaniyet ilkesine göre hareket edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Türkiye, ayrıca Yunanistan’ın karasularını 6 milin üstüne çıkarmasının casus belli (savaş sebebi) sayılacağını ifade etmektedir.

Kıta sahanlığı sorunu

Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadan kıta sahanlığını “eşit uzaklık” ilkesine göre tek taraflı bir biçimde saptayarak, bölgede yabancı şirketlere petrol arama izni vermeye başlamıştır. Böylece Yunanistan Ege denizi kıta sahanlığının tamamını kendisinin sayma eğilimine girmiştir. Türkiye’de, kıta sahanlığının Ege Denizi’nin en derin noktalarından geçen hatta göre sınırlandırılabileceği görüşünden hareket ederek 1 Kasım 1973’te, TPAO’ya, Anadolu’nun doğal uzantısı, yani kendi kıta sahanlığı saydığı yerlerde (ki bazı Yunan adalarının batısına düşüyorsa) petrol arama ruhsatı vermiştir. Yunanistan bunu 7 Şubat notasıyla protesto etmiş ve böylece sorun tırmanmıştır.

Yunanistan, Ağustos 1976’da sorunu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı’na götürdü. Güvenlik Konseyi, taraflarla görüşmelere başlama ve Adalet Divanı’na başvurma önerisinde bulundu. Divan, Yunanistan’ın “ihtiyatı tedbir” istemini 11 Eylül 1976’da reddetti. Ayrıca divan, üç yıl sonra, 1979 Ocağında, Ege Denizi Kıta Sahanlığı konusunda yetkisiz olduğuna karar verdi.

Taraflar arasında Kasım 1976’da, Bern’de yapılan toplantıda, kıta sahanlığı konusunda yapılacak olan görüşmelerde nasıl davranılacağını belirleyen birtakım kurallar saptandı. Ancak görüşmeler kesildikten sonra, Yunanistan Bern Bildirisi’ni tanımadığını açıkladı. Mart 1987’den sonra kendi kıta sahanlığı olduğunu iddia ettiği bölgede petrol arama izni verdi. Bunun üzerine Türkiye 25 Mart 1987’de Yunan adalarının çevresinde petrol arayacağını belirtti. Silahlı çatışma olasılığının çok yaklaştığı bir bunalım doğduysa da 27 Mart’da her iki taraf şimdiki karasuları dışına çıkmayacaklarını açıkladılar.

Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan’ın görüşleri şunlardır. a)Türk kıyısı boyunca dizilmiş olan Yunan adaları, Yunan ülkesinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu adaların takımada oluşturanlarında en uç noktalar birleştirilerek bu çizginin içi “takımada suyu” kabul edilmektedir. Böylece, Türk kıyılarındaki Yunan adalarının batısında Türkiye’ye kıta sahanlığı kalmamaktadır. b)Adalar kıta sahanlığına sahiptir ve bu kıta sahanlığının sınıflandırılması, kıta ülkeleri ile eşit koşullarda yapılır. c)Kıta sahanlığı konusunda andlaşma yapılmamışsa, Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmaktadır. Türkiye ise hakkaniyet ilkesi gereğince bir tesbit yapılması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doğal uzantı esastır. Ülkesini savunmakta, bir bölgede adaların bulunmasının kıta sahanlığı açısından “özel durumlar” oluşturduğunu, Ege Denizi’nin bir “yarı kapalı” deniz olduğunu iddia etmektedir. Kıta sahanlığı sorununu çözmek amacıyla, konuyu sürekli olarak uluslararası forumlara götürmek eğiliminde olan Yunanistan karşısında Türkiye gene sürekli olarak, karşılıklı görüşme ve anlaşmanın esas olmasını ileri sürmektedir.

FIR hattı-hava sahası sorunu

Yunanistan, 1931’de bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile hava kontrol sahasını 3 milden 10 mile çıkarmış ve Türkiye o dönemdeki iyi ilişkiler nedeni ile herhangi bir itirazda bulunmamıştır. 1952 tarihli bir ICAO (International Civil Aviation Organization-Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) toplantısında, Türk-Yunan karasuları çizgisinin batısında kalan hava trafiğinin Atina FIR’ının yetki alanına girmesi kabul edilmiştir.

Bu hattın doğusunda ise İstanbul FIR’ı geçerli olacaktır. Bu hat 1974’e kadar bir sorun çıkarmamış, fakat 4 Ağustos’ta Türkiye NOTAM 714’ü ilan etmiştir. (Notice to Airmen-Havacılara Duyuru). Buna göre, Türkiye yönünde uçarken kuzey-güney orta çizgisine varan her uçak durumunu ve uçuş planını Türk yetkilerine bildirecektir. Amaç, Türk radarlarının Kıbrıs bulanımında zararsız uçaklarla potansiyel saldırgan uçaklar arasındaki farkı daha iyi saptamalarını sağlamaktır. Böylece Türkiye, FIR hattını fiilen batıya kaydırmış olmaktadır. Yunanistan bunu, Türk kıta sahanlığı iddialarının batı sınırı olarak yorumlayarak reddetti ve 13 Eylül 1974’de NOTAM 1157’yi ilan etti. Yunanistan Ege hava sahasının tehlikeli duruma geldiğini açıklayarak, Ege Denizini uçuş trafiğine kapattığını açıkladı.

Haziran 1979’da NATO başkomutanı William Rogers’in hazırladığı plan çerçevesinde taraflar, 1980 yılında NOTAM’ları kaldırdılar. Böylece Ege Denizi yeniden sivil havacılığa açılmış oldu. Ancak Yunanistan’ın hava sahasını 10 mil olarak kabul etmesini yarattığı sorunlar halen devam etmektedir.

Adaların silahlandırılması sorunu

1960 sonrasında Ege Denizi üzerindeki adalarda taraflar arasında egemenlik, denetim ve güvenliği sağlamaya yönelik anlaşmazlık başlamıştır. Yunanistan, askeri amaçlarla da kullanılabilecek havaalanı ve diğer tesislerin ilkini 1952’de Leros adasında kurmuştur. Ancak, Yunan adalarının, 1974’ten daha doğrusu Türk Ege Ordusu’nun kurulduğu 1975’ten sonra hızlanarak silahlandırıldığını kabul etmek uygun olacaktır.

Uluslararası andlaşmalar, bu adaları üç katogoriye ayırmaktadır.
1-Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve Bozcaada. Bu “Boğaz önü” adaları Boğazlarla birlikte, Boğazlar Rejimine ilişkin Lozan Sözleşmesinin 4. maddesiyle askerden arındırılmıştır.
2-Limmi, Sakız, Sisam ve Nikarya adlı Yunan adaları. Bunlar Lozan Barış Andlaşması’nın 13. maddesi gereğince ülkelerinde ancak polis ve Jandarma kuvveti bulunabilecek, deniz üssü ve istihdam kurmanın yasak olduğu adalardır.
3-Oniki ada, sayıları aslında 14 olan bu adalar da 1947 Paris Andlaşması’yla İtalya’dan alınıp Yunanistan’a verilmiş adalar olup, aynı andlaşmanın 14. maddesine göre üzerlerinde ancak asayişi sağlayacak kadar kuvvet bulundurulabilir.

Yunanistan’a göre, andlaşmalar yapıldığı sıradaki koşullar köklü biçimde değişmiştir (rebus sic stantibus), dolayısıyla adalar üzerindeki sınırlama ortadan kalkmıştır. (Ayrıca Boğazları silahtan arındıran Boğazlar rejimini düzenleyen Lozan Sözleşmesi’nin yerine 1936 Montreux Andlaşması geçmiş ve Boğazlar tekrar silahlandırılmıştır. 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi tamamen sona ermiştir. Boğazlar tekrar silahlandırıldığı için, bu sistemin bir parçası olan adalar da silahlandırılabilir. Türkiye’ye göre ise Montreux’den Boğaz-önü adalarının silahlandırılabileceği şeklinde bir anlam çıkarılamayacağı, çıkarılsa bile, Lozan Barış Andlaşması’nın 12. maddesi vardır. Bu madde, anılan adaların 1914’te silahsızlandırıldığını doğrulamaktadır. Yunanistan, ayrıca, Türkiye’nin 1947’nin Paris Andlaşması’na taraf olmadığını, bu nedenle de hak ve yükümlülükler doğurmadığını iddia etmektedir. Türkiye ise, her ne kadar taraf olmasa da, Paris Andlaşması’nın bir “objektif statü” yarattığını, bu nedenle de kendisini ilgilendirdiğini belirtmektedir.

Egemenlik (sovereignty)

Sadece devletin sahip olup, diğer sosyal kurumların sahip olmadığı en üst karar alma ve uygulama yetkisi, iktidarı. Egemenlik, iç ve dış egemenlik olmak üzere ikiye ayrılır. İç egemenlik, ulusal sınırlar içinde yalnız devletin yetkisi ve güç sahibi oluşunu, dış egemenlik ise uluslararası düzende de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlanabilen mutlak bağımsızlığını içerir. Egemenlik, otuz yıl savaşları sonunda politik bir gerçek olarak kabul edilmiş ve Modern ulus devletlerde en önemli politika, organizasyon birimleri olmuştur.

Egemenlik, devletin sınırsız özgürlüklere sahip olması demek değildir. Devlet idaresi uluslararası hukuk kurallarına ve devletin üye bulunduğu birçok uluslararası organizasyonların kuralları ile düzenlenir. Egemenlik eşit şartlarda bazı haklara sahip devlet eşitliğini de anlatır. Ayrıca devlet, bağlı bulunduğu devlet sisteminin ortaya koyduğu kurallarla da sınırlıdır.

Egemenlik terimini ilk kez. J. Bodin kullanmıştır. T. Bodin’e göre Egemenlik: kişiler, vatandaşlar ve uyruklar üzerinde kanunların kısıtlamadığı en yüksek iktidardır.

Egemen yönetimin otoritesi-A titre de souverain

Bazı faaliyetlerin sadece siyasal egemenliğe sahip bir devlet tarafından yapılabileceğini öngören uluslararası bir hukuk kuralı.

Egemen firma modeli-Dominant firm model

Uluslar arası petrol pazarı modellerinden biri. Genellikle Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünü(OPEC) niteler. Başka yorumlar ise, Suudi Arabistan’ı ve OPEC diğer büyük üretici ülkelerini kasteder. Bu modele göre, piyasaya hakim olan en büyük firma OPEC dünya petrol fiyatları üzerinde kontrole sahiptir. Ama aynı firma, rakiplerinin üretimleri üzerinde herhangi bir etkiye sahip değildir.

Eğitim diplomasisi-Education diplomacy

Diğer devlet ile ilişki kurma konusunda eğitim alanındaki değiş tokuş programlarını, eğitim kuruluşları arasındaki işbirliğini vb. eğitsel konuları kullanmaya dayalı diplomasi.

Eisenhower Doktrini, 1957

A.B.D. Başkan Eisenhower’in 1957 yılı başında Kongre’ye sunduğu bir raporla açıkladığı ve uluslararası komünizm tehdidine karşı direnmek için Amerikan yardımına ihtiyaç duyacak Ortadoğu ülkelerine askeri ve ekonomik yardımı içeren politika. Doktrinin temelinde A.B.D.’nin Sovyetler Birliği’nin Süveyş Bunalımı’ndan sonra Ortadoğu’da kazandığı prestije karşı, bölgede bir karşı grup örgütleme çabası ve bölgedeki olayları uluslararası komünizmin bir parçası olarak kabul etmesidir. Kongre’nin 9 Mart 1957’de kabul ettiği yukarda anılan rapor Eisenhower Doktrini’nin temeli oluyordu ve şu noktaları içeriyordu. i-A.B.D. Ortadoğu ülkelerinin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü, kendi ulusal çıkarları ve dünya barışı açısından hayati olarak kabul etmekteydi. ii-Uluslararası komünizm tarafından desteklenen herhangi bir devletten gelecek açık bir saldırıya karşı yardım isteyen bir devletin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını korumak amacıyla, Amerikan askeri kuvvetinin kullanılması da dahil olmak üzere, gerekli yardım ve işbirliğinin sağlanması için Kongre A.B.D. Başkan’ının bu amaçla serbestçe kullanabileceği 200 milyon dolarlık bir ödenek ayrılmaktaydı.

Eisenhower Doktrini A.B.D. açısından beklenen sonucu vermemiştir. Sovyetler Birliği Mısır ve Suriye doktrini, Ortadoğu ülkelerin içişlerine doğrudan bir müdahale, siyonizm tarafından beslenen emperyalist bir manevra olarak görmüşlerdi. Doktrin İsrail’de bile soğuk karşılanmıştır. Doktrini kabul eden Lübnan ve Libya ile hararetle destekleyen Türkiye, İran ve Irak dışında Batı yanlısı Arap devletleri bile Doktrine katılmaktan endişe duymuşlardır.

Ek protokol-Additional protocol

Asıl anlaşmanın dışında, söz konusu anlaşmanın uygulanması ile ilgili diğer ayrıntıların ele alındığıküçük anlaşma.

Eklektizm-Eclecticism

Uluslar arası hukukun, doğal ve pozitif hukukların birleşiminden oluştuğunu savunan teori. Buna göre, uluslar arası hukuk;

a-doğal hukuktan gelmektedir çünkü, belli hak ve yükümlülükler kalıtımsaldır,

b-pozitif hukuktan da gelmektedir çünkü uluslar arası hukuka uyma yükümlülüğü esasına göredir.

Ekoloji-Ecology

Canlılar ile çevre arasındaki karşılıklı etkileşimi inceleyen ve özellikle sanayi ülkeleri merkezli olmak üzere, son 30-40 yılın uluslar arası politikalarında oldukça önemli bir gündem maddesi haline gelen fen bilimi. Siyasal alanda Yeşiller Partisi adıyla çok sayıda örgütlenmenin yolunu açan ekolojik kaygılar, uluslar arası ekonomik ilişkilerde doğayı koruyacak standartların geliştirilmesini sağlamıştır. 1972 yılında Stockholm’de başlayan BM’nin başını çektiği çevre konferansları, doğaya zararlı bir takım kimyasal maddelerin yasaklanması konusunda ön ayak olmuştur.

Ekonomik ve Parasal Birlik-Economic and monetary union

İki yada daha fazla ülke arasında kurulan ileri düzeydeki ekonomik entegrasyon düzeyi. Avrupa Birliği’nin bütünleşme parametrelerinden biridir. 1970 yılı başlarından itibaren Avrupada ekonomik ve parasal birlik kurulması yönünde önemli adımlar atılarak bir Avrupa Para Sistemi’nin temelleri oluşturuldu. Avrupa tek pazarının ancak ekonomik ve parasal birlik ile mümkün olacağı anlaşıldığından Delors Komitesi adıyla bir komite kurularak gerekli çalışmaların hızlandırılması kararlaştırılmış ve 1987 yılında yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi, ekonomik ve parasal bütünleşme yolunda büyük ivme kazandırmıştır. 1989’da komite tarafından yayınlanan raporda üç aşamalı bir plan yürürlüğe sokuldu:

1. aşama; mevcut ekonomik yapı içinde ekonomik ve parasal politikaların daha sıkı koordinasyonu, merkez bankaların döviz politikalarında yakın işbirliği,

2. aşama; ekonomik ve parasal birliğin yapısı, temel organları ve Avrupa merkez bankaları sisteminin oluşturulması,

3. aşama; Avrupa çapında tek paraya geçilmesi. Eylül 1989 tarihinde Cap dAntibes Fransada toplanan Avruğa maliye bankalarınca, ilk aşama yürürlüğe sokulmuş, 1992 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması ile ekonomik ve parasal birlik konusunda bir takvim belirlenmiş ve yeni bir üç aşamalı plan ortaya konmuştur. İlk aşamaİ 1994’e kadar sürmüş ve Avrupa para birimlerinin birbirine yakınlaştırılması sağlanmıştır. 1997’ye kadar süren ikinci aşamada, Avrupa Para Enstitüsü’nün kurulması sağlanmıştır. En geç 1999 yılına başlaması kararlaştırılan üçüncü aşamada ise Avrupa ortak parasının kullanılmaya başlanması sağlanmıştır. Şu an tamamen tek para birimi euro ile parasal birlik sağlanmışken, ekonomik bütünleşme konusunda da sona yaklaşılmıştır.

Ekonomik ve sosyal komisyonlar-Economic and social commissions

BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi tarafından kurulan çeşitli çalışma komisyonlarıdır. Dünyanın değişik bölgelerindeki sosyal ve ekonomik sorunlarla ilgili incelemeler yaparak, çözümü konusunda Konseye bilgi verir ve raporlar hazırlar. Şu ana kadar dünyanın değişik bölgeleri için kurulmuş olan komisyonları; Afrika Ekonomik Komisyonu, Latin Amerika Ekonomik Komisyonu, Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu. Söz konusu alt komisyonların merkezleri bölge ülkelerinden birinde yer almakta ve değişik alt birimlerden oluşmaktadır.

Ekonomik ve Sosyal Konsey-Economic and Social Council

Birleşmiş Milletler’in çalışma organlarından biri. Genel Kurulca kısım kısım seçilen yirmi yedi üyeden oluşur ve her üye ülke üç yıl görev yapar. Konsey, ekonomik, sosyal, kültürel, eğitim, kamu sağlığı ve benzeri alanlarda faaliyet gösterir ve raporlar hazırlar. İlgi alanına giren bu konular hakkında, gerek Genel Kurula ve gerekse hükümet ve kuruluşlara tavsiyelerde bulunur. Bu konularla ilgili sözleşme tasarıları hazırlar, milletlerarası konferans düzenler ve gündem oluşturur. BM ihtisas kuruluşlarının faaliyetlerini koordine etmek de Konseyin görevidir.

Ekonomik kriz-Economic crisis

Bir ülkede ekonomik göstergelerin kötüleşmesine dayalı olarak ortaya çıkan bunalım hali. Bir ülkede ekonomik krizin en önemli göstergeleri; piyasadaki durgunluk, işsizlik oranının yükselmesi, aşırı enflasyon, ödemeler dengesinin büyük açık vermesi ve yüksek borçtur. Ekonomik krizlerin 1929 ABD, 1973 Petrol bunalımı ve 1997’de Asya krizi olduğu gibi bulaşıcı ve geniş çaplı olması siyasal çalkantıları beraberinde getirebilmektedir.

Ekonomik kalkınma-Economic development

Bir ülke ekonomisinin, kendine yeterli ve  halkın yaşam seviyesini üst düzeyde tutabilecek duruma gelmesi. Kalkınmışlık kriterleri arasında, o ekonominin mal ve hizmet üretim kapasitesinin yükselmesi, milli gelirin artması, altyapının azalması, kişi başına düşen milli gelirin yüksekliği, şehirleşmenin hızlanması, gelir dağılımının iyileştirilmesi, enflasyonun düşük olması gibi koşullar bulunmaktadır.

Ekonomik metaryalizm-Economic materialism

Toplumsal gelişmeyi sağlayan tek gücün ekonomik etkenler olduğunu ileri süren, siyasal kurumların, düşüncelerin ve kuramların bu gelişmede payı olduğunu inkar eden materyalist anlayış.

Ekonomi politikası-Economic policy

Bir ülkenin izlediği ekonomi siyaseti. Dış ekonomik ilişkiler açısından diplomasinin konusu olan ekonomi siyaseti, mevcut  uluslar arası ekonomik kurallarla uyumlu/çelişik olduğu oranda dış politik ilişkilerde ağırlık taşımaktadır. Telif yasalarına uyum, damping, yabancı sermayeyle ilişkiler ve haksız rekabet gibi Dünya Ticaret Örgütü’nün önemle üzerinde durduğu kurallar, bu tür uygulamaları sürdüren ülkelere ciddi yaptırımlar getirdiğinden, günümüzde ekonomi politikalarının oluşturulmasında uluslar arası faktörler oldukça belirleyicidir.

Ekonomik yaptırımlar-Economic sanctions

Hedef ülkeye ihracatı kesme, ondan mal alımını durdurma, mal varlıklarını dondurma ve bu ülke ile girişilmiş olan her türlü iktisadi faaliyeti sona erdirme biçiminde kendini gösteren cezalandırma ve zorlama politikası. Uluslar arası ilişkilerde bir zorlama amacı olarak kullanılan başarılı olabilmesi için, hedef ülkenin alternatif Pazar imkanlarının kısıtlı olması gerekir.

Birbirlerini istedikleri yönde etkilemek amacıyla devletlerin kullandıkları dış politika araçlarından birisidir. Ekonomik yaptırımlar iki gruba ayrılabilir:

1)Dış ticarete ilişkin tarife, kota, ambargo, abluka gibi yaptırımlar.

2)Dış yardım gibi finansal yaptırımlar.

Ancak ekonomik yaptırımları bir dış politika aracı olarak kullanan devletin diğer devleti istediği yönde etkilemesi bakımından karşı faktörler önemlidir. Bu faktörler ekonomik yaptırımı uygulayan ülkenin kapasitesi ve bu yaptırımların uygulandığı ülkenin yaptırım uygulayan ülkeye olan bağımlılık derecesi olarak özetlenebilir.

Elçilik-Embassy

Bir ülkenin, yabancı devletteki temsilciliği. 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi’ne göre, elçilik binalarının mutlak dokunulmazlığı vardır. Diplomasi temsilcilerinin izni olmadan, yabancı devlet görevlileri elçilik binasına giremez, binada araştırma yapamazlar. Devletler, elçilik binalarının dokunulmazlığına kendileri saygı gösterdikleri gibi, dışarıdan gelebilecek her türlü saldırıya karşı bunları korumakla yükümlüdürler. Elçilik binaları ile birlikte bahçe ve yan birimleri de, elçilik sahibi ülkenin toprağı gibi muamele görür. Ancak elçilik binaları, adi suçlular için bir sığınma yeri olarak kullanılamaz. Sadece siyasal suçlulara, yaşamları için tehlike söz konusu ise sığınma hakkı tanınabilmektedir.

Elçi gönderme, elçi atama-Accredition

Elçinin gönderilmesinde önce elçi gönderen devletin başkanından itimatname/güven mektubu alınması ardından bu mektubun atanmadan önce karşı tarafa elçinin kimliği ve biyografisiyle birlikte iletilmesi gerekir. Karşı tarafın inceleme ve onay süreci beklendikten sonra olumlu cevap üzerine atama gerçekleştirilir.

Elçilik Hakkı (right of legation)

Devletin birbirleri ile olan ilişkilerini sağlamak ve sürdürmek amacıyla temsilci gönderme ve kabul etmelerine bu ad verilir. Bütün bağımsız egemen devletler bu haktan yararlanırlar. Papalık da elçilik hakkına sahip olan uluslararası birimlerdendir. Bu hakka sahip olmayan uluslararası birimler ise bağımsızlığı kısıtlı devletler, uluslararası duruma sokulmuş ülkeler ve uluslararası örgütlerdir.

Elçilik İşgali-Embassy takeover

Yabancı ülkede bulunan bir devlet elçiliğinin içindekileri rehin alarak işgal etme.

Elçilik müsteşarı-Counsellor

Bir devletin dış temsilciliğindeki üst düzey görevli. Elçiliğin siyasal, ekonomik, ticari birimlerinin yöneticisidir. Seviyesi, başkonsolos(general consul) ile aynı, bakanın altında, birinci sekreterin ise üzerindedir.

Elmas diplomasisi-Diamond diplomacy

Afrika’daki elmas üreticisi ülkelerin bazı dönemlerde bir araya gelerek oluşturdukları ortak çıkarlara dayalı diplomasi uygulaması.

Emperyalizm (imperialism)

Daha ziyade İkinci Dünya Savaşı öncesi ve hatta yüzyılımızın başı ile ondan önceki yüzyılların siyasi tablosuna uygun ve o devirlereait bir deyimdir. Kelime anlamına uygun olarak bir ülkenin imparatorluk biçimi bir egemenlik kurması için başka ülkelere veya bölgelere doğru yayılma politikasıdır.

Bugün için Doğu ve Batı blokları birbirlerini böyle bir tutum izlemekle suçlanmakta ise de gerçek odur ki kelimenin tam anlamına uyan imparatorluklar yavaş yavaş kaybolmuşlardır ve uzun yıllar emperyalizmin etki alanında buunan pek çok Asya ve Afrika ülkesi, son 20 yılda bağımsızlık almış, milli kişiliğini bulmuştur. Bu nedenledir ki, bugün Birleşmiş Milletlerin üye sayısı 185 (1994) olmuş ve gittikçe de artma eğilimindedir. Bu kadronun yarısından çoğu, emperyalizmden çıkmış yeni bağımsız ülkelerdir.

Bir devletin kendi sınırları dışındaki başka halklar ve onların toprakları üzerinde onların rızası olmadan egemenlik kurma yönündeki politikası. Dar anlamda emperyalizm ise Avrupalı büyük devletlerin XIX. yüzyılın ikinci yarısında öteki kıtalar üzerinde genişlemelerine verilen addır.

Emperyalizmin nedenleri ve ne anlama geldiği konusunda çok çeşitli tartışmalar vardır. Bunları esas olarak dört grupta toplayabiliriz. Birinci grup görüşler emperyalizmin ekonomik yanını ön plana çıkartır. Biriken sermayeye yatırım olanak ve alanları bulma, makineleşme sonucu ortaya çıkan üretim fazlası için pazar yaratma, nüfus fazlası için yerleşim alanı bulma zorunluluğu ve üretim için gerekli hammaddeleri elde etme isteklerinin devletleri emperyalist politikalara zorladığı iddia edilir. Bu tezlere karşı çıkan Adam Smith, Rickardo, Hobson gibi ekonomistler emperyalizmden sadece ufak bir grubun yarar sağladığına işaret ederler.

Marksist kuramcılara göre kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer kapitalist devletler ile rekabet halinde yeni pazarlar bulmaya çalıştığı zaman ortaya çıkar. Bu görüşe karşı çıkanlar, bu görüşün tarihsel kanıtlarca yeterince desteklenmediği ve kapitalizmden önceki emperyalizme açıklama getiremediğini öne sürerler.
Emperyalizmle ilgili ikinci grup görüşler ise emperyalizm ile insanın ve devlet gibi insan topluluklarının doğası arasında bir ilişki kurarlar. Farklı bakış açılarına sahip, Machiavelli, Bacon ve Hitler gibi kişiler bu yolla benzer sonuçlara varmışlardır. Bunlara göre emperyalizm var olabilmek için sürdürülen doğal mücadelenin bir parçasıdır. Güçlü olanların diğerlerine egemen olmaları doğanın kanunudur.

Üçüncü grup görüşler strateji ve güvenlik üzerinedir. Bu görüşe göre devletler güvenliklerini sağlamak amacıyla stratejik noktalar, önemli kaynaklar tampon devletler ve “doğal” sınırlar ile ulaşım ve haberleşme yollarının denetimini ele geçirmek veya buraları başka devletlerin ele geçirmelerini önlemek zorundadırlar.

Son grup görüşler ise ahlakla ilgilidir. Buna göre emperyalizm halkları zorba yönetimlerden kurtaran ya da daha üstün bir uygarlığın nimetlerini sağlayan bir araçtır.

Emperyalizmin zor bir şekilde ortadan kaldırabilmesi, kendilerini emperyalizmin etkisi altında hisseden devletlerin emperyalist amaç taşımayan politikalardan bile kuşku duymalarına sebep olmuştur. Eski sömürgeci ve yeni gelişmiş bazı ülkeleri yeni-sömürgecilik (neo-colonialism) ile suçlayan Üçüncü Dünya ülkelerine göre azgelişmiş ülkelere verilen yardımların arkasında emperyalist amaçlar yatmaktadır.

Endüstri Devrimi

XVIII. yüzyılın ortalarından başlayıp XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarına kadar süren, Batı’da özellikle Avrupa da bilimsel ve teknolojik gelişme doğrultusunda buhar gücüyle çalışan makinaların yapılması ve makinalaşmış endüstrinin doğması süreci. İki ayrı endüstri devriminden söz edilebilir XVIII. yüzyılda başlayıp XIX. yüzyılın ortalarına kadar süren birinci endüstrileşme sürecine “makinalaşma çağı” denebilir. Bu dönedeki gelişme bir “makina devrimi”dir. Makina kullanımının yaygınlaşması sonucu, büyük fabrikaların ortaya çıkmasıdır. Böylece, Avrupa’da temelde tarım işçilerinin toplumundan, fabrikalarda eşya üreten nüfusa doğru düzenli bir değişim olmuştur.

1870’lerle birlikte endüstri devrimi nitelik değiştirdi. Artık bilimsel buluşlar ve bunların üretime uygulanması, pratik zekalı tek tek bireylerin birbirinden ayrı çalışmalarına bağlı olmaktan kurtulmuş, devletlerin tüm olanaklarıyla destekledikleri ve gerektiğinde de örgütledikleri büyük ve zengin kuruluşların eline geçmiştir. Bu dönemle birlikte başlayan gelişme “teknolojik devrim” olarak da anılır. Bu dönemde doğal kaynaklar ve bilim elele vererek yeni ve kitle halinde mal üretimine yönelmiştir. Endüstrileşme sürecinin bu ikinci aşaması, birincisine göre, toplumsal etkilerinde daha şiddetli, sonuçlarında daha şaşırtıcı ve halkın yaşamını değiştirmede daha etkilidir.

Enosis (birleşme)

XIX. yüzyılda Girit, XIX. yüzyılda da Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmelerini amaçlayan siyasi hareketlere verilen ad. Yunanca “birleşme” anlamına gelir. 1830’da Yunanistan bağımsızlığa kavuşurken Girit ve doğu Ege adaları bu ülke sınırları dışında kalmıştı. Pan-Helenizm tarafları Yunan milliyetçileri Yunan-Rum asıllı halkların yaşadıkları bu adaları Yunanistan’a katılması ile bu amaçlarına ulaştılar. Enosis’in ikinci halkası olan Kıbrıs’ın ilhakı için de Georgias Grivas liderliğinde EOKA örgütü kuruldu. Bu örgüt 1950’lerin ortalarından itibaren Kıbrıs’ta Enosis için faaliyetlere başladı. 15 Temmuz 1974’te EOKA Kıbrıs’ta Makarios’u devirerek Nikos Sampson’u başa geçirdi. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs’taki garantörlük haklarını kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu (I ve II. Barış Harekatları). Sonuçta Enosis hayata geçirilemedi.

Enternasyoneller

1.Enternasyonel: 28 Eylül 1864’te Londra’da kurulan Uluslararası İşçi Birliği (UİB)’ne daha sonradan verilen isim. Birliğin kuruluş bildirgesi yürütme organının en önemli kişisi olacak olan Karl Marx tarafından ele alındı. (UİB)’nin amacı: “İşçi sınıfının karşılıklı yardımlaşmasını, ilerlemesini ve tam bir özgürlüğe kavuşması”nı gerçekleştirmekti. Bu özgürlük işçilerin kendisinin olacaktır.

2.Enternasyonel: Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin girişimi üzerine 23 ülkenin sosyalistlerinin biraraya gelmesi. Bu enternasyonal 2 buçukuncu Enternasyonel kuruluncu 1923’e kadar sadece adı olan bir kuruluş olarak kaldı. Sosyalist İşçi Enternasyoneli kurulunca ortadan kalktı.

2 Buçukuncu Enternasyonel: Şubat 1921’de Viyana’da toplanan Sosyalist partiler çalışma topluluğuna verilen isimdir. 2 buçukuncu Enternasyonel çok geçmeden İkinci Enternasyonele yaklaştı ve bu örgüt Mayıs 1923’de Hamburg Kongresinde Sosyalist İşçi Enternasyoneli ile birleşti.

3.Enternasyonel: 4 Mart 1915’de Moskova’da kurulan siyasal örgüt. Komünist Enternasyonel olarak da bilinen bu enternasyonelin temelinde Rus Bolşevikleri ve 1915’ten başlayarak “2.Enternasyonelin iflasını ilan eden Lenin vardır. Mart 1919’da Kurucu Kongresi 21 ülkeden 54 delegeyle toplandı.

Ağustos 1935’de Alman-Sovyet Paktı imzaladıktan sonra Enternasyonel Yürütme Komitesi savaşta her iki taraf için de “haksız, gerici ve emperyalist olarak niteledi. Ama bu eğilim Haziran 1941’de Hitler’in SSCB’ye saldırması üzerine yeniden gözden geçirildi. Bundan sonra, Nazilere karşı direnişe ve ulusal cephelerin kuruluşuna ağırlık verildi. Bazı komünist partiler daha önceden bunu yapmaya başlamıştı. Bu cephelerin kuruluşunu kolaylaştırmak için Komünist Enternasyonel 15 Mayıs 1943’te feshedildi.

4. Enternasyonel: 11 ülkenin Troçkici hareket ve parti delegelerin Paris Bölgesinde Eylül 1938’de kurdukları siyasal örgüt.

EOKA

İsmini Yunanca Ethniki Organosis Kyprion Agoniston(Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) kelimelerinin kısaltılmasından alan ve Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi için faaliyet gösteren aşırı sağcı örgüt. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan örgüt, 1955-59 yıllarında İngilizlere karşı mücadelede önemli rol oynamıştır. İngilizlerin çekilmesinden sonra bu kez Türklere karşı şiddet eylemeleri düzenleyen örgüt, 1972’de liderinin ölümüyle önemli darbe yemiştir. Daha sonra EOKA-B adıyla yeniden faaliyet göstermeye çalışmışsa da, eski etkinliğini sağlayamamıştır.

Ermeni Sorunu

1877 yılındaki Türk-Rus savaşlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünden cesaret alan Ermenilerin ortaya çıkardığı sorun. Ermeniler eğitim düzeyleri yüksek ve dış bağlantılara sahip olmalarına rağmen Ermeni milliyetçiliği ancak 19. yy.’ın ikinci yarasında doğmuştur. Ermeni cemaatinin bir tür anayasası olarak kabul edilen Ermeni Tüzüğü Osmanlı padişahı tarafından 28 Mart 1862’te onaylanmıştır. Bu tarihe kadar Ermenilerin büyük bir çoğunluğu “ayrılık” düşüncesine fazla eğilimli olmamışlardır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde dışarıdan tahrik edilen Ermeni ayaklanmaları hızlandı. 1877 savaşını (tarihimizde 1293 savaşı olarak anılır) Osmanlı İmparatorluğu kaybedince Ermeniler Aya Stefones’a gelen Rus Çarına giderek koruyuculuk istediler. Çarlık Rusyası,Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Hristiyan azınlıklar, özellikle Ortodoks Rum ve ermeniler için”koruyucu patron” rolünü benimsemişti. Bu durumdan ve Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden cesaret alan Ermeniler, II. Abdülhamid döneminde Anadolu’nun doğusunda zaman zaman başkaldırarak kanlı olaylara neden oldular. Çarlık Rusyası 1877’de ele geçirdiği Kars, Artvin ve Ardahan’da Ermeni nüfusunu çoğaltmaya çalışmakta idi. I. Dünya Savaşı’nda Ruslar yeniden Türkiye’ye saldırdılar. Ermeni subay ve erler Rus ordularının ön saflarında yer aldılar. Diğer yandan Bogos Nubar Paşa adlı bir Ermeni, bağımsız birErmenistan kurmak için Çarlık ile ilişkilerde bulunuyordu. Kendi sınırları içindeki Ermenilere karşı sert önlemler alan Çarlık, Osmanlı ermenilerini koruyarak Avrupa merkelerinde Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapmaya yöneltmekteydi. XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde Avrupa’da Ermeni tehdiş hareketleri arttı. Çarlık Rusya’nın Anadolu’yu işgal planına karşı Osmanlı Hükümeti, savunma hattının gerisini güvence altına almak amacı ile 14 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Yasası ile Ermenileri toplu olarak Osmanlı İmparatarluğu’nun bir ili olan Suriye’ye göndermeye başladı. Ayrıca 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni cemaatinin bazı üyeleri tutuklandı. Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da giriştikleri katliamların ve ayaklanmaların yarattığı karışıklık böyle bir zorunluluğa yol açmıştı. Çarlık Rusyası’nın yanısıra Fransa ve İngiltere de Ermenileri kendi politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışmaktaydılar. Fransa’nın Ermenilere olan ilgisinin temelleri Napolyon dönemine dayanmaktaydı. Napolyon, Rus Ermenistanı Tiflis’te Ermeni ağırlıklı bir ordu oluşturarak, Hindistan’daki İngilizlerle savaşmayı amaçlamıştı. Bu düşünce yaşama geçmedi fakat, Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü bünyesinde Ermeni Enstitüsü kuruldu. Enstitünün amacı, Ermeni ayrıkçılığının bilimsel temellerini oluşturmaktı. Daha sonra Fransa’nın Ermeniler ile ilişkisi I. Dünya Savaşı’ndan sonra yoğunluk kazandı. Osmanlı Devleti’nin paylaşımı sırasında Fransa, Kilikya bölgesinde (Antep, Urfa, Maraş, Adana) Ermeni devleti kurmaya çalıştı. Bu hareket bölge halkı tarafından bastırıldı. Fransa daha sonra Ermenileri Beyrut’a yerleştirerek oradan Marsilya’ya taşıdı. Ermenilerin bir kısmı Fransa’da kalırken, bir kısmı da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Orly katliamına kadar Fransa ASALA dahil tüm Ermeni örgütlerine göz yumdu.

İngiltere ise 1877 savaşına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü savundu. Bu savaştan sonra politikasını iki nedenle değiştirdi. Birincisi, Doğu Akdeniz’de çıkarlarını koruyacağı bir üs olarak Kıbrıs’ı ele geçirmişti; ikincisi 1877 savaşındaki performasından dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, kendi kontrolunda küçük devletler oluşturma yoluna seçti. Rusya’nın Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek amacı ile İngiltere’nin kurmaya çalıştığı tampon Ermenistan oluşturma çabaları kısa dönemde sonuç getirmedi. Diğer yandan İngiliz misyonerler, Ermeniler arasında “protestanlık” propagandasına girişerek Ermeni hareketini, Ermeni Patrikhanesinin kontrolu dışına çıkarmaya çalıştı. Ancak artan Alman tehlikesi Rusya ile İngiltere’yi birbirine yaklaştırılınca, İngiltere dikkatini bu bölgeden ayırarak, Alman donanmasının denizlerde yaratacağı sorunlara yöneltti.

Dışarıdan yöneltilen Ermeni hareketi beraberinde tehdiş eylemlerini doğurdu. İttihat ve Terakki Partisi’nin başında bulunanlardan Talat Paşa, Cemal Paşa ve Bahattin Şakir Bey’in öldürülmesi ile başlayan terör, son on yıllarda ABD’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Türk diplomatlarının öldürülmesi ile tırmandırılmıştır.

Eski Rejim-Ancient Regime

Avrupa’da Ortaçağ düzeninden 1789 Fransız Devrimine kadarki dönem. Avrupa’da rönesans, reformasyon hareketleri ve coğrafi keşifler ile yıkılmış bulunan Ortaçağ düzeninden Büyük Fransız Devrimi’ne kadar olan dönem. Otokrasi, monarşi ve kilise unsurlarını içeren eski rejim, 18. yüzyılın sonlarına doğru milliyetçilik, demokrasisi ve liberalizmin etkisiyle ortadan kalkmış, yerini çağdaş dünyaya bırakmıştır.

Esnek karşılık doktrini (flexible response doctrine)

ABD’nin Kennedy döneminde gerçekleştirdiği daha sonra NATO’nun benimsediği savunma doktrini. Doktrin ABD’nin tam anlamıyla yaşamsal çıkarlarının sözkonusu olduğu durumlarda güvenliğini nükleer silahlarla koruyacağı, öteki durumlarda ise savunmanın geleneksel silahlarla yapılacağı anlayışına dayanıyordu. Kısacası, karşılaşılan silahlarının niteliğine göre yanıt verilecekti. Çünkü bir saldırıya kitlesel karşılık vermesi ABD’nin hareket serbestisini sınırlandıran bir durum haline gelmesiydi. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin kıtalararası balistik füze sistemlerine sahip olmasıyla ABD’nin kendisi artık doğrudan sovyet saldırısına açık bir hale gelmiştir. Bu durumda Avrupa’da muhtemel bir Sovyet saldırısında hemen nükleer güçle yanıt verilmesi halinde Amerikan toprakları da bir nükleer saldırı tehlikesi altında kalıyordu. Bu durumun ortaya çıkmaması için “esnek” bir strateji izlenmesi gerekiyordu.

Esnek karşılık doktrininin en doğal sonucu NATO’nun kara kuvvetlerinde bir artışa ihtiyaç duymasıydı. Çünkü karada Sovyetleri dengelemek gerekiyordu. Yeni strateji sonucunda Avrupalı müttefikler arasında Amerikan nükleer gücünün kontrolü yüzünde istekler çıktı, anlaşmaya varılamaması sonucunda Batılı müttefikler arasındaki konsensüs bozuldu ve Fransa NOTA’nun askeri kanadından çekildi.

Eşit düzey-Equivalent level

Diplomatik protokolde karşılıklı ilişkilerin daha verimli ve sağlıklı yürütülmesi, işlerin sorunsuz halledilmesi için aynı düzeydeki diplomatlarca veya devlet birimlerince temsil edilmeleri. 1815 yılına kadar büyük anlaşmazlıklara yol açan diplomatik protokol eşitsizliğine, Viyana Kongresi ile çeki düzen verilmiş ve diplomatik seviyeler belli bir sıraya sokulmuştur.

ETA Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi

İspanya’nın Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden ve bazı dönemlerde Avrupa siyasetini önemli ölçüde etkileyen örgüt, 1950’li  yılların başında kurulan örgüt, en ciddi eylemini 1973 yılında İspanya Başbakanı Luis Carrero Blanco’yu öldürerek gerçekleştirdi. 1978’de Bask bölgesi özerklik kazandıysa da, ETA eylemlerini sürdürdü. Siyasal alanda yollardır temsilciliğini yapan Herri Batasuna Partisinin faaliyerleri de mahkeme kararı ile 2002 yılında tamamen yasaklandı.

Etnik grup-Etnic group

Özel bir kültürü paylaşan aynı ırka mensup topluluk. Uluslar arası ilişkilerde bir grubun etnik grup olarak kabul edilmesi için gerekli koşullar:

a-Grubu tanımlayan bir isim,

b-Grup üyelerinin ortak bir soydan geldiklerine inanılması,

c-Grup üyelerinin ortak tarihsel bir geçmişe sahip olduğunun kabullenilmesi,

d-Grubun, giyiminden dile, sanattan geleneğe kadar her konuda ortak bir kültüre sahip bulunması,

e-Grubun, üzerinde yaşasın yada yaşamasın belli bir toprak parçasına bağlılık duyması,

f-Grup içindeki insanların, kendilerinin farklı oldukları bilincine sahip olmaları.

Etnosentrizm-Etnocentrisme

Etnik merkezcilik, ırk bencilliği. Kendi ırkını, ulusunu, toplumunu başkalarınınkinden üstün sayma ve onları aşağı görerek kendininkine bağımlı kılmayı isteme tutumu. Irk bencilliğinin uluslar arası ilişkilerdeki yansıması, tarih boyunca insan topluluklarının birbirlerine hayat hakkı tanımamalarının temel sebeplerinden biri şeklinde olmuştur. Daha çok beyaz Batılıların siyahlar ve diğer ırk mensupları üzerinde  hukuksal ve siyasal hakimiyetleri şeklinde görülmüştür. 21 Aralık 1965 yılında BM tarafından kabul edilen sözleşme ile her türlü etnik ayrımcılık kınanmış ve bununla mücadele edilmesi istenmiştir.

Etkinlik (efficiency)

Bir kimsenin, bir grubun toplumsal ve siyasal güçlerini bir ortamda kullandıkları, ve olguların, olayların akışını, alınan kararları etkilemelerini sağlayan yetkileri, saygınlıkları ve gücü.

Eurogrup-Eurogroup

NATO’nun Avrupa ülkeleri grubu. 1968 yılında NATO çerçevesinde, Avrupa ülkeleri arasında daha fazla işbirliği ve NATO’yu güçlendirme hedefiyle İngiltere’nin girişimi sonucunda kurulmuştur. Türkiye’de üyedir.

Evrensel Bildirge

Bütün halklar ve uluslar için temel siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların sağlanmasını amaçlayan bildirge. BM İnsan Hakları Komisyonu ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından hazırlanmıştır. 10 Aralık 1948 tarihinden de Genel Kurul tarafından kabul edilmiştir. Otuz maddeden oluşan bildirge, hak ve özgürlükler, doğrudan insanın kişiliğini ilgilendiren haklar, vatandaşlık hakları ve sosyo-ekonomik haklar konularında hükümler içerir. Bildirge, devletler için bağlayıcılık ve yaptırım gücüne sahip olmadığından aykırı uygulamalara karşı bir denetim sistemi oluşturmamış ve sadece insan hakları konusunda bir ideali simgeleyen bir belge olarak kalmıştır.

Bildirge’nin BM Genel Kurulu tarafından kabul edildiği 10 Aralık tarihi İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Fachoda Bunalımı, 10 Temmuz 1898

Fransız yüzbaşısı Manahand’ın Mısır kalesi Fachoda’yı ele geçirmesiyle başlayan İngiltere ve Fransa arasındaki bunalım.

Fait Accompli

Dilimize “oldu-bitti” şeklinde aktarılabilecek, uluslararası sorunların görüşmeler yolu ile çözmenin karşıtı anlamında bir terim. Uluslararası ilişkilerde tek yanlı ve ilgili diğer tarafları dikkate almadan girişilen uluslararası hukukça yasaklanmış bir eylemi ifade eder.

Falkland Savaşı (Falkland Bunalımı), 2 Nisan 1982

2 Nisan 1982’de Arjantin’in Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etmesi ile başlayan savaş. Altı hafta sürdü. Falkland Adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964’de Birleşmiş Milletler’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine geldi. Arjantinlilere göre, Malvinas olarak bildikleri adalar Arjantin’in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika’ya coğrafi yakınlığı vardı. Arjantin İspanya’nın halefi olduğunu ileri sürüyordu. İngiltere, adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin’e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi. İngiltere ise adada yaşayan İngiliz asıllıların isteklerine aykırı olarak, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. İngiltere 1833’den beri adalar üzerinde “işgal ve yönetimi” sürdürdüğünü ve Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 1. maddesine göre Falklandlılara self-determinasyon ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürüyordu. İngiltere’ye göre Falkland Adaları, Arjantin’in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine başlayacaktı.

Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etti. İngiltere Güney Amerika’ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. İngiltere, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda büyük diplomatik destek gördü; Arjantin’e otomatik zorlama tedbirleri uygulandı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adalarındaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet Başkanı Galtieri’nin ayrılmasından sonra da İngiltere adalardan çekilme niyetinde olmadığını gösterince iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme bağlanamadı.

Faşizm (fascism)

İtalya’da 1919’dan sonra Mussolini’nin kurduğu partiye bağlı milis kuvvetleri (Kara gömlekliler) büyük bir yürüyüş düzenleyerek Roma’ya girip 1922’de Mussolini’yi iktidara getirmişlerdir. Faşist Milli Parti (Partito Nazionale Fascista) olarak ortaya çıkan bu siyasi örgütün temeli, “Savaşçılar demeti” anlamına gelen (Fascio di Combattimento) adlı silahlı milislere dayanıyordu.

Faşistler, komünislere karşı büyük bir mücadeleye giriştiler. Ayrıca, herşeyde devlet elinin bulunması görüşündeydiler. Sloganları “Herşey devlet içindir, hiç bir şey devlete karşı değildir, hiç bir şey devletin dışında değildir” şeklinde idi. Mussolini diktatör olmuştu ve “Duçe” ünvanı ile anılıyordu. Sıkı bir korporasyon sistemi ile ekonomik hayat da kontrol altına alınmıştı.

Mussolini, yine kendi rejimine yakın olan Hitler’in Nasyonal Sosyalizmine büyük sempati duyarak Nazi Almanyası ile Faşist İtalya’yı aynı blokta topladı ve İkinci Dünya Savaşı’nda birlikte yer aldılar. 1944’te İtalya mağlup olarak savaşı bıraktı. Mussolini de kendi vatandaşlarınca idam edildi.

Federasyon (federation)

Ortak ancak sınırlı olmayan çıkarları sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir devlet örgütleniş biçimi. Federal devlet bir devletin yapısında olabilecek bir değişiklik sonucu ortaya çıkabileceği gibi bir devlet konfederasyonunun gelişmesi ile üyelerin birleşmesi sonucu da oluşabilir. Federal devleti devletler konfederasyonundan ayıran en önemli özellik federal birimlerin tüm uluslararası yetkilerini merkez organa yani federal devlet merkezine bırakmalarıdır. Savaş ilanı, ulusal savunma, andlaşmalar yapma ve elçi gönderme yetkisi federal devletin tekelindedir. Ancak feodal devletlerin herbirinin yasaları ve çeşitli organlır bulunmaktadır. Bu etkili yapı içerisinde ortaya çıkan sorunlar hukuk çerçevesinde çözmek amacıyla bir yüksek mahkeme oluşturulmaktadır. ABD, eski SSCB, Avusturalya, Kanada, İsviçre, Meksika ve Almanya gibi ülkeler bu federal sistemin farklı uygulamalarının örnekleridir.

Feodalizm (feudalism)

Toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan ortaçağ rejimi. Bir diğer adı derebeylik.

Derebeyliğin özü, orgütlenmiş devletin bulunmadığı yerel düzeyde, bir hükümet görevinin yürütülmesidir. 500-600 km2’lik bir toprak parçası üzerinde en önemli bir güçlü kişi, daha az toprağa sahip olanların koruyuculuğunu üstlenmiş ve onlar da bu kişiye bağlılık sözü vermişlerdir. Böylece, feodal “lord”, “vassal” ve toprağa bağlı (serf) köylüleriyle, derebeylik ortaya çıkmıştır.

Derebeyliğin önemli özelliği, lord ile vassal arasındaki “karşılıklılık esası”dır. Derebeylikte hiç kimse tam anlamı ile hükümran değildir. Kral ile halk ve lord ile vassal, bir cins “mukavele” ile birbirlerine bağlıdırlar. Bu mukaveleye aykırı hareket edilirse, karşılıklı hak ve görevler sona ermektedir. Bu durum, sık sık karışıklıklara, siyasal istikrarsızlıklara ve hatta savaşlara yol açmışsa da, gelecek çağların “anayasal hükümet” anlayışı, derebeyliğin bu mukaveleye dayanan niteliğinden doğacaktır.

Fesih-Denonciation

Diplomasi ve devletler hukukunda, bir anlaşmanın yürürlükten kaldırılması. Tek taraflı olarak fesih olabileceği gibi, tarafların rızasıyla da olabilir. Bir kısım anlaşmalarda, feshin ne şekilde ve hangi koşullarda gerçekleştirileceği açıkça öngörülmüştür. Bazılarında ise bu belirtilmez. Şartların değişmesi, anlaşmanın yararsız hale, gelmesi ya da ilişkilerin gerginleşmesi gibi nedenler feshin gerekçesi olabilir. Bazı durumlarda fesih için bir ihbar (notification) süresi tanınmıştır. Bu süre bitince fesih otomatikman gerçekleşmiş sayılır. Bir anlaşmanın tek taraflı feshi için şu koşulların gerçekleşmesi gerekir:

a-Anlaşma hükümleri bunu öngörmüşse,

b-Tarafların fesih hakkını tanıma niyetinde oldukları çeşitli verilerden anlaşılıyorsa,

c-Öteki taraf anlaşmayı uygulamıyorsa ya da hükümleri açıkça çiğniyorsa.

FIR Hattı (Flight Information Region-FIR)

Uçuş bilgi bölgesi ya da İngilizce kısaltılmış adıyla FIR, içinde uçuş bilgi ve uyarı hizmetlerinin verildiği hava sahasıdır. Uçuş bilgi hizmetleri, özellikle, önemli meteorolojik bilgileri ulaşım kolaylıklarını, hava alanlarının durumunu, bölgede bulunan tehlikeleri (örneğin göçmen kuşların varlığı gibi) bildirmeyi içermektedir. Uyarı hizmetleri ise, kaybolan, kaza yapan ya da tehlikede olan hava araçlarına ilişkin bilgilerin arama-kurtarma faaliyetleri ile görevli birimlere bildirilmesi görevlerini kapsamaktadır. FIR sahaları yalnızca ulusal hava sahalarını kapsayabileceği gibi, kimi bölgelerde uluslararası hava sahasını da kapsamaktadır.

Filistin Bağımsızlık Bildirisi-Declaration of Independence for Palestine

Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından oluşturulan Sürgündeki Filistin Parlamentosu’nun 1988 yılında yayınladığı bağımsızlık bildirisi.

Filistin Halkının Vazgeçilmez Haklarının Verilmesi Komitesi-Committee on the Exercise of the Inalienable Rights of the Palestinian People

1975 yılında 20 ülkenin imzasıyla kurulan ve Filistin halkının BM yasaları çerçevesinde haklarını elde etmesin hedefleyen BM komitesi. Komitenin çalışmaları sayesinde birçok sorun BM göndemine taşınırken, 29 Kasım tarihinin Filistin Halkıyla Dayanışma Günü olarak ilan edilmesi, komitenin dikkat çekici başarılarından biridir. Türkiye komite üyesi ülkelerden biridir.

Filistin Sorunu (Palestinian Question)

Üç büyük dince (Musevilik-Hristiyanlık-İslam) kutsal sayılan Filistin toprakları ile ilgili sorun. Günümüzün en karmaşık uluslararası sorunlarından birisi olan Filistin sorununun çok eski bir geçmişi vardır.

Sorunun günümüzdeki mevcut biçiminin, XIX. yüzyıl sonlarında başlayarak XX yüzyıl başlarında yoğunlaşan Yahudi göçü sonucunda, 1948 yılında bu toprak üzerinde İsrail Devlet’inin oluşturulması ile ilgili olduğu söylenebilir. Bu tarihten başlayarak meydana gelen Arap-İsrail çatışmaları veya İsrail’in giriştiği tek yanlı eylemler sonucunda, hemen tüm Filistin toprakları İsrail’in işgali altına girmiş, bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu diğer Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına göçmüşlerdir. 1948 yılında Arap ülkelerinin muhalefetine rağmen, İsrail’in kuruluşu Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmıştır. Birleşmiş Milletler, bunu izleyen yıllarda, İsrail’in kuruluş aşamasındaki sınırlarının dışında işgal ettiği toprakları terketmesi yolunda ve de özellikle Filistin mültecilerinin durumlarının iyileştirilmesi doğrultusunda sayısız karar almışsa da, bu konularda pek önemli bir gelişme sağlanamamıştır. Soruna bir çözüm bulunamamasında, anlaşmazlığın oldukça karmaşık bir nitelik taşımasının yanı sıra Arap ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarının sürmesinin, süper güçlerin bölgedeki çıkarları ile ilgilenmelerinin ve İsrail’in askeri gücünün önemli rolü vardır.

1987’de Ortadoğu’da etkinliğini artıran Sovyetler Birliği, Filistin Kurtuluş Örgütünün Yaser Arafat liderliğinde yeniden birleşmesinde önemli rol oynamaya başladı. 20 Nisan 1987’de Cezayir’de yapılan Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Arafat’ın Ürdün Kralı Hüseyin ile 1985 yılında İsrail karşısında barış girişimlerini ortaklaşa sürdürme konusunda vardıkları anlaşmayı feshetmesi üzerine örgüt içinde yeniden birlik sağlandı.Yıl sonuna doğru Amman’da toplanan Arap Birliği zirvesinde, barışın ön koşulunun “işgal altındaki tüm Arap topraklarının, özellikle Kudüs’ün kurtarılması” olduğu vurgulandı. Diğer yandan, işgal altındaki topraklarda FKÖ’nün genel yönlendirilmesi ile Aralık 1987 başlayan “intifada” (ayaklanma) hareketi karşısında İsrail ordusunun kullandığı dayak ve işkence yöntemleri, Filistin halkı ile geniş bir uluslararası dayanışma yolu açtı. İsrail hükümeti ile kamuoyunda da ciddi görüş ayrılıkları doğurdu.

13 Eylül 1993’te FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Andlaşmasının” ardından başlayan “Ortadoğu Barış Süreci” içinde Mayıs 1994’te Kahire’de yapılan anlaşma ile İsrail Gazze ve Batı Şeria’yı Filistin Özerk Yönetimi İdaresi altına bırakmayı kabul etmiştir. Bugün Gazze ve Batı Şeria’da Filistin Özerk Yönetimi İdareyi sağlamakta, Filistin polis gücü asayiş hizmetlerini yürütmektedir.

Filistin özerk yönetimi idaresi altındaki bu bölgede bugün ciddi bir işsizlik, altyapı, konut, gıda ve sağlıklı içme suyu bulamama sorunları vardır. Özellikle Gazze’de altyapı yetersizdir ve içebilecek su kaynakları hızla bozulmaktadır. Bölgede ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yeni yönetimin deneyimsizliği ve maddi imkansızlıklar sebebiyle kamu hizmetleri aksatmaktadır. Bu bölgelerde hala olaylar çıkmakta, İsrail güvenlik güçleri ile halk zaman zaman karşı karşıya gelmektedir.

Ford Doktrini

ABD Başkanlarından Gerald Ford’un Kongrede yüksek miktardaki savunma bütçesini geçirmek için yaptığı konuşmada ilan ettiği görüş olup, ABD’nin barışçı yollarla ve müzakere masasında başarı sağlamasının, askeri alanda çok kuvvetli bulunmasına bağlı olduğu ve bunun gerçekleştirileceğini savunmuştur. Yeni ve güçlü silahların geliştirilmesi, bazı bölgelerde yeni üsler kurulup kuvvet bulundurulması gereği bu doktrinin uygulanması için öngörülmüştür.

Frankfurt Barışı, 1871

Fransa ile Almanya arasında imzalanan ve 1870-71 savaşına son veren barış antlaşması. Bismark ile Thiers arasında Versailles’de imzalanan ön anlaşmalar (26 Şubat 1871) Almanların Paris’e girmesini önlemek amacıyla 1 Mart’ta; Bordeaux’da Ulusal Meclis tarafından kabul edilmiş, Brüksel’de yeniden başlayan (28 Mart-24 Nisan) görüşmeler, Frankfurt’ta Dışişleri Bakanı Jules Fanre ve Maliye Bakanı Pouyer-Quertier tarafından sürdürülmüştü. 10 Mayıs 1871’de imzalanan barış, ön antlaşmaları onaylıyordu. Birey (Bismarck buradaki demir yatağının değerini çok geç öğrenmişti) Chaleau-Salins ve Belfort bölgesi dışında (kat çevresinde 10 km’lik bir yarı çap). Alsace ve Moselk vadisi de içinde olmak üzere (Thionville ve Metz) Lorraine yaylasının kuzeydoğusu Almanya’ya bırakılıyordu. Anlaşmanın mali hükümleri ağırdı. %5 faizli 5 milyar frank tazminat (1,5 milyarı 1871’de, 0,5 milyarı 1872’de ve 3 milyarı da Mart 1874’den önce ödenmek üzere), 266 milyarın üzerinde savaş borcu. Fransız ordusu Lorraine’ın güneyine çekilerek, ancak Paris garnizonu bırakılmayacaktı. Thiers, borçlanma yoluyla son borç taksidini Eylül 1873’te ödemeyi ve ülkeyi 6 ay önce kurtarmayı başardı.

Fransız Devrimi, 1789

1789 Devrimi olarak da bilinir. 1787’den başlayarak Fransa’yı sarsan, ilk doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799’a değin süren devrimci hareket.

Fransa’da ancien regime’e (eski rejim) son vermiş ve Avrupa tarihinde yeni bir çağ açmıştır.
Devrime yol açan nedenler konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, genel olarak üzerinde durulan başlıca etkenler şunlardır:

1) Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’da yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi,

2) Gelişmekte olan varlıklı burjuvazinin başka ülkelerdekinden daha sistemli bir biçimde siyasal iktidarın dışında tutulması,

3) Köylülerin, üzerlerinde ağır bir yük oluşturan çağdışı feodal sisteme duyduğu tepkinin güçlenmesi,

4) Toplumsal ve siyasal reformu savunan düşünürlerin Fransa’da başka yerlere göre daha yaygın bir etki uyandırması,

5) Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na sağladığı yoğun mali ve askeri destek yüzünden devletin iflasın eşiğine gelmesi.

Fransız maliyesini düzene sokmakla görevlendirilen Charles-Alexandre de Calonne, Şubat 1787’de üst düzey din adamları, büyük soylular ve yüksek yargıçlardan oluşan İleri Gelenler Meclisi’ni toplantıya çağırarak bütçe açığının kapatılması için ayrıcalıklı kesimlerin vergi yükümlülüğünü artıracak reformlar önerdiğinde, Fransa’da devrimin ilk kıpırdamaları başladı. Meclis, reformları reddederek ruhban sınıfı, soylular ve halkın temsilcilerinden oluşan ve 1614’ten beri toplanmamış olan Etats-Genaraux’un toplantıya çağrılmasını talep etti. Calonne’dan sonra Fransız maliyesini yönetenlerin, direnişe karşın reformları uygulama yolundaki çabaları, aristokratik kurumların, özellikle de Mayıs 1788’de çıkarılan yasa ile yetkileri kısıtlanmış olan Parlement’lerin başkaldırısına yol açtı. 1788’in bahar ve yaz aylarında Paris, Grenoble, Dijon, Toulouse, Pau ve Rennes’de huzursuzluklar baş gösterdi. Ödün vermek zorunda kalan Kral XVI. Louis, Jacques Necker’in maliyenin yönetimine getirdi ve Etats Generaux’yu 5 Mayıs 1789’da toplayacağını açıkladı. Kralın basın özgürlüğüne de göz yummasıyla Fransa bir anda devlet yapısının yeniden düzenlenmesine ilişkin tasarıları içeren kitapçıklarla dolup taştı. Ocak-Nisan 1789 arasında yapılan Etats-Generaux seçimleri kötü geçen 1788 hasadının neden olduğu karışıklıklarla aynı zamana rastladı. Temsilcilerini belirlemekte herhangi bir kısıtlamayla karşılaşmayan üç toplumsal zümre de kendi sorunlarını ve isteklerini dile getiren dilek listeleri ya da “şikayet defterleri” (cahiers de doleances) hazırladılar. Tiers Etat (Halk Meclisi) için 600, soylular ve ruhban kesimlerinin her biri için de 300 temsilci seçildi. Kırsal alanlarda iki, kentlerde ise üç dereceli seçimler sonunda belirlenen Tiers Etat temsilcileri bütünüyle burjuvalardan oluşuyordu.

5 Mayıs 1789’da Versailles’de toplanan Etats-Generaux, daha başlangıçta, oylamaların toplam temsilci sayısına mı yoksa etat esasına göre mi yapılacağı konusunda ikiye bölündü. Bu yöntem sorunu üzerindeki şiddetli mücadelede Tiers Etat temsilcileri çok geçmeden çoğu halk kökenli küçük papazların da desteğini kazandı. Ardından krala da meydan okuyarak Jeu de Paume salonunda toplantı (20 Haziran) ve Fransa’ya yeni bir anayasa getirilinceye değin kesinlikle dağılmayacağına ant içti. XVI. Louis bu duruma istemeyerek boğun eğdi ve ruhban kesimiyle soyluları Kurucu Meclis’i oluşturmak üzere Tiers Etat’ya katılmaya çağırdı; bir yandan da meclisi dağıtmak üzere asker toplamaya girişti.

Askeri birliklerin kralın emriyle Kurucu Meclis’in çevresini sarması ve Necker’in görevinden alınması meclisin tepkisine, kralın buna kayıtsız kalması da Paris halkının ayaklanmasına yol açtı. Silahlanan Paris halkı 14 Temmuz 1789’da krallık baskısının simgesi olarak gördüğü Bastille’i ele geçirdi. Bu hareketle ayaklanma devrime dönüştü. Yeniden boyun eğer Kral, kentte dolaşırken krallığın beyaz renginin yanı sıra Paris’in renkleri olan mavi ve kırmızıyı da içeren üç renkli kokart takarak halkın egemenliğini tanıdığını gösterdi.

Taşrada büyük korku köylülerin de feodal beylere karşı ayaklanmalarına ve şatoları hedef alan saldırılara girişmelerine yol açtı. Soylular ve burjavazi dehşete kapıldı. Kurucu Meclis, köylüleri denetim altına almak için 4 Ağustos’ta feodal vergi ve ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Ardından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile edilerek (26 Ağustos) özgürlük, eşitlik, mülkiyet dokunulmazlığı ve baskıya karşı direnme hakları tanındı.

Kral, toplumsal yapıyı altüst eden 4 Ağustos kararları ile İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni onaylamayı reddetti. Bunun üzerine Paris’te halk kitleleri yeniden ayaklanarak 5 Ekim’de Versailles’a yürüdü. Ertesi gün,kralliyet ailesi Paris’e getirilerek Tuileries Sarayı’nda oturmak zorunda bırakıldı. Kurucu meclis de Paris’te yeni anayasa üzerinde çalışmalarını sürdürdü.

Kurucu Meclis, feodalizmin tasfiyesini sürdürerek eski zümreleri (ordre) kaldırdı, sömürgelerde köleliğe son vermekle birlikte en azından Fransa’da yurttaşlar arasında eşitliği sağladı ve kamu görevlerine girişteki eşitsizliklere son verdi. Kamu borçlarının ödenmesi amacıyla kilise topraklarının devletleştirilmesi kararını mülklerin yaygın bir biçimde yeniden dağıtılması izledi. Bundan çok yararlanan burjuvaziyle toprak sahibi köylüler oldu; ama bazı topraksız köylüler de arazi satın alabildi. Kiliseyi mal varlığından yoksun bırakan Kurucu Meclis, ardından yeni bir düzenlemeye girişerek Fransız Kilisesi Temel Yasası’nı çıkardı. Yasa, papa ve Fransız ruhban sınıfının çoğunluğu tarafından reddedildi. Ortaya çıkan ayrılık, çekişmelerin şiddetini artırdı.

Kurucu Meclis, ancien rengime’in karmaşık yönetsel sistemini yıkarak yerine seçilmiş meclislere yöneltilen il (departement), ilçe (arrondissement), kanton (canton) ve bucak (commune) bölünmesine dayalı akılcı bir sistem getirdi. Adalet mekanizmasının temelini oluşturan ilkeler de köklü bir biçimde değiştirildi ve sistem yeni yönetsel birimlere uyarlandı; yargıçların da seçilerek göreve gelmesi ilkesi kabul edildi.

Kurucu Meclis’in çerçevesini çizdiği yeni düzen, yasama ve yürütme güçlerinin kralla meclis arasında paylaşıldığı bir monarşiyi öngörüyordu. Ama bütünüyle aristokrat danışmalarının etkisi altında olan XVI. Louis ülkeyi yeni güçlerle birlikte yönetme yolunu seçmeli. 20-21 Haziran 1791’de ülkesinden kaçma girişiminde bulunduysa da Varennes’de yakalanarak Paris’e geri getirildi.

Füze (missile)

Devletlerin elindeki silahları hedeflerine ulaştıracak araçlardan biri. Uçak teknolojisindeki tüm gelişmelere rağmen, uçakların karşı tarafın hava savunmasını aşarak hedeflerine tam başarıyla ulaşmaları olasılığı fazla değildir. Bundan dolayı, bugün nükleer silahların gönderme araçları arasında füzeler, uçaklara nazaran daha çok önem kazanmışlardır. Füzelerin en önemli ayrıcalıklarından biri hızlarıdır. Hızı saatte 10.000 mil dolayında olan kıtalararası balistik füzeler, Atlas Okyanusunu yirmi dakika ile yarım saat arasında bir süre içinde geçebilmektedirler. Olası bir nükleer savaşta füzelerin korunması konusundaki önlemler öngörülmüştür: 1)Hedefi gizlemek, 2)dayanıklı sığınaklar yapmak ve 3)oynak hedefler kullanmak.

Orta ve uzun menzilli füze taşıyabilen denizaltıların hizmete girmesi, gönderme araçları alanında büyük yenilikler meydana getirmiştir. Ortaya çıkan bu gibi denizaltılardan fırlatılacak füzelerle, hemen her hedefe ulaşılması olanaklıdır. Karada işlenen ICBM (Inter Continental Balistic Missiles-Kıtalararası Balistik Füzeleri)’lerin korunması, SLBM (denizaltılardan fırlatılan balistik füzeler)’lere oranla çok daha zordur. ABD ve SSCB, bu füzelerin korunması konusunda korunganlar (yeraltı siloları) inşa etmişlerdir. ICBM’lerin başka bir korunma biçimi, bunların karayolu veya demiryolu üzerinde sürekli harekette bulundurulmalarıdır. Böylece karşı taraf füzelerin belli bir zamanda nerede olduklarını bilemeyeceğinden, bunları tahrip edemeyecektir.

İlk yapılan Amerikan ve Sovyet füzelerinin hepsi tek bir nükleer başlık taşımaktaydılar. ABD bir ABM (Anti Balistik Missiles) sistemini açabilmek için, 1960’lı yıllarda çok başlıklı füze sistemi (MRV) geliştirmiştir. Böylece bir füzenin taşıyacağı birçok başlık çeşitli yerlere fırlatılacağından, geniş bir alanda başarı sağlaması daha muhtemeldir. ABM’lere karşı MRV’ların yanında MIRV sistemi geliştirilmiştir. Bu tür sistemde, bir tek füze, bir çok hedefe ulaşabilen birden fazla başlık taşımaktadır. Şimdiye kadar ABD’liler iki çeşit MIRV’ler geliştirmişlerdir. Birisi “Minuteman III” (ICBM’ler için), öteki de “Posseidon” (SLBM’ler için) ve en çok isabet gücü olan füzeler bunlardır. Hedeflerin yerlerinin saptanmasında yapılan hatalar, füzelerin fırlatılma yeri, hava koşulları füzelerin isabet gücünü etkileyen önemli öğelerdir.

Füzesavar Füze (anti ballistic missiles-ABM)

Nükleer silahlara karşı geliştirilen savunma sistemlerindenbiri. Bu füze sistemi, bir füzenin hedefine varmadan önce tahrip edilmesini amaçlamaktadır. Bu tür füzeler çeşitlilik gösterebilmektedirler. Bu çeşitlilik, yok edilmek istenilen füzenin hangi aşamada tahrip edilmek istendiğine bağlıdır. Ancak bu tür sistemin başarılı olması için iyi işleyen bir erken uyarı sisteminin varlığı gerekir. Bu tür bir sistem ilk defa 1960’larda Sovyetler Birliği tarafından geliştirildi. 1960’larda başlayan nükleer silahlara ilişkin görüşmelerde bu tür sistemlerde sınırlandırmaya gidildi.

Ganbot Diplomasisi (gunboat diplomacy)

İngilizce’de kuvvetli topları olan eski bir gemi tipine ganbot denir. Özellikle ABD’nin 20. yy.’lın en başlarında, Orta Amerika ülkelerine siyas baskı yapmak için savaş gemisi ve deniz piyadesi göndermek suretiyle uyguladığı politikayı tanımlayan bir deyim.

Gaullisme

Fransa’nın milli kahramanlarından ve meşhur devlet başkanlarından de Gaulle’un siyasi felsefesini ve bunun uygulamasını tanımlayan ve Fransız siyasi hayatında çok geçen bir deyimdir. Kendisinin ölümünden sonra da çok taraftarı olan ve iktidarda bulunan bir siyasi akım ve cephe olmuştur. Özetle; hürriyetçi fakat otoriter, devlet taraflısı, sosyal adalete önem verir fakat anti komünist, dış politikada da batı dünyasına bağlı fakat doğu bloku ile yakın ilişkiler sürdüren, Fransa’nın kendi atom silahlarına sahip olması, NATO’ya çok bağlı olmaması, Avrupa Birliğine taraftar ancak İngiltere’nin Avrupa işlerinden uzak tutulması, tarafsız ve yeni bağımsızlığına kavuşmuş Üçüncü Dünya Ülkelerine Fransa’nın yakınlık göstermesi şeklinde tanımlanan özellikleri bulunan bir akımdır.

Gelişmiş ülkeler-Develop countries

Uluslar arası siyaset literatüründe, sanayileşmiş Batılı ülkeler için kullanılan kavram. Gelişmişlik ya da geri kalmışlık konusunun sınırları tam olarak net biçimde çizilmemiş olsa da, gelişmişliğin temel kriterleri arasında kişi başına düşen milli gelirin yüksek bir yaşam standardını saylayacak düzeyde olması, ülkenin sanayinin gelişmiş olması, yüksek teknolojiye sahip olması ve ileri teknoloji gerektiren ürünler üretmesi, ekonomisinin güçlü olması gibi unsurlar ön plana çıkmaktadır.

Gelişmekte olan ülkeler-Developing countries

1960’lı yıllardan itibaren geri kalmış ülkeler için kullanılmıştır. BM kıstaslarına göre, gelişmekte olan ülkelerde kişi başına milli gelir 200 doların altındadır. Ekonomik olarak tarım sektörü ağırlık taşırken, ileri teknoloji gerektiren sanayi sektörü zayıftır. Sosyal hayatın imkanları, insanların yaşam düzeyi, kişi başına doktor sayısı, kişi başına tüketilen kağıt, kültürel etkinlikler vb. unsurların yanı sıra; kalkınmakta olan ülkelerin, gelişmiş ülkelere olan bağımlılıkları ve dış borçlarının yüksekliği uluslar arası siyasetin ilgi alanlarından biridir.

Geliştirilmiş işbirliği anlaşması-Enhanced relationship agreement

Sadece tek bir alanla sınırlı kalmayan; siyasal, ekonomik, askeri ve kültürel tüm alanlarda işbirliğini öngören anlaşma.

Genişleme-Enlargement

AB genişlemesi. Avrupa Birliği’nin yeni ülkeleri üye olarak kabul etmesi. Terim olarak ilk defa 1969 yılında Lahey Kongresinde kullanılmıştır. Ardından ilk genişleme İngiltere, İrlanda ve Danimarka’nın katılımıyla 1973 yılında olmuştur. İkinci genişleme, Ocak 1981 tarihinde Yunanistan’ın katılımıyla, üçüncüsü 1986 yılında Portekiz ve İspanya’nın katılımıyla gerçekleşmiştir. Soğuk Savaş sonrası hız kazanan Avrupa Genişlemesi’nde dördüncü genişleme, 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in üyeliği ile gerçekleşmiştir. Birliğin, beşinci ve en  büyük genişlemesi 2004 yılında Macaristan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Estonya, Kıbrıs ve Malta’nın girişiyle gerçekleşmiştir. 2007 yılındaki altıncı genişleme ile Bulgaristan, Romanya, Litvanya, Slovakya ve Letonyanın üyeliği sağlanacaktır.

Gerilla Savaşı (guerilla warfare)

Geleneksel savaş yöntemleri ile dize getirilemeyecek bir düşmana karşı uygulanan vur-kaç taktiğine dayalı bir tür çete savaşı. Özellikle, son dönemde silah teknolojisinin hızla gelişmesi karşısında bazı silahlara sahip olamayanların cephelerde başarı sağlanması imkansızlaşmıştı. Bu aşamada gerilla savaşının stratejisi, savaşta barışa varmaya yeterli düzeye gelinceye kadar düşmanı etkisiz hale getirmeye dayanır. Geleneksel olarak gerilla savaşı, yabancı bir işgale ya da bir ülkenin yönetiminin belli bir gruba karşı haksız olduğu öne sürülen uygulamalarına tepki görüntüsü taşır. Gerilla hareketleri, bağımsız olarak ortaya çıkabilecekleri gibi düzenli askeri harekatları da destekleyebilirler. Genellikle gerilla savaşı için politik bir amacın olması gerekir. Gerilla savaşında başarı için propaganda ve halk desteği şarttır. Gerillalar tedhişçi taktiklere başvurduklarında insanların bağlılığı sarsılabilir. Eğer devlet ya da işgal güçleri benzer biçimde karşılık verirse halk her iki taraftan da korkar. Hangi taraf güçlü ise ve denetimi elde tutuyorsa onunla işbirliğine girebilir. Geçmişte, Vietkong’un Vietnam’daki Amerika Birleşik Devletleri destekli güçlere, Afgan gerillalarının Afganistan’daki Sovyetler Birliği destekli güçlere karşı yürüttükleri mücadele, bu savaş türünün örneklerindendir.

Gizli Diplomasi (secret diplomacy)

Diplomasi anlayış ve uygulanmasında XVII. ve XIX. yüzyılların Avrupa diplomasisinde en belirgin özelliklerinden birisi de gizlilikti. Genellikle Avrupalı monarkların bizzat veya özel temsilcileri aracılığı ile sürdürdükleri diplomasi faaliyeti gizli bir şekilde oluştuğu gibi, bu gizlilik çoğu zaman belirli bir sonuca ulaşıldığında da sürerdi. Bir başka deyişle, saray diplomasisi olarak da adlandırılan bu tür diplomasi, her aşaması ile dışa kapalı bir biçimde yürütülürdü. Böylece, bir bölge halkı bazen bir başka devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğrenebilirdi. Bu tür diplomasiye karşı en önemli tepki, idealist ABD Başkanı Wodrow Wilson’dan gelmişti. Wilson I. Dünya Savaşı sonlarında yayınladığı ünlü “On dört nokta”nın Birincisinde, açık görüşmeler yolu ile ulaşılacak açık sözleşmelerden sözediyordu. Gerçekte de, XX. yüzyılda demokrasinin gelişmesi, halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük oranlarda katılmaları ile diplomasi daha “açık” niteliğe bürünmüştür.

Gizli elçi-Emissary envoy

Bir ülke tarfıından, başka bir devlete gizli maksatla, belli bir konuyu araştırmak yada başka türlü tepkileri ölçmek üzere gönderilmiş olan özel diplomat. Genellikle kriz anlarında yada siyasal çalkantı dönemlerinde görevlendirilen gizli elçiler, kesinlikle casuslarla karıştırılmamalıdır. Gizli elçinin görevi, yabancı ülkenin bir takım sırlarını ele geçirmek değildir.

Gizli kanal diplomasisi-Back channel diplomacy

Düşman taraflar arasında gayr-ı resmi sıfata sahip kişiler ya da üçünşü tarfalar kullanılarak gizli iletişim kanalları aracılığıyla yürütülen diplomasi biçimi.

Global Strateji (global strategy)

Bütün dünya üzerinde etkisi olabilecek bir strateji politikası izlemeye milletlerarası kuvvetler dengesinde global strateji denir. Bu tür politikaya bugün için sadece teksüper devlet olan ABD tam anlamı ile izleyebilmektedir. Çin de bu yolda adımlar atmaktadır. Son zamanlarda, ABD-Rusya-Çin üçlüsüne dünya askeri 1 uzun menzilli bonbardıman uçakları, atom denizaltıları, uçak gemileri ve çeşitli ülkelerde askeri üslere malik olması gereklidir.

Gorbaçov Diplomasisi (Gorbachev diplomacy)

Mihail Sergeyeviç Gorbaçov-1985 yılında SBKP Genel Sekreterliğine getirilmiştir. Sovyet iç ve dış politikasında köklü değişiklikler yaratmıştır. Glasnost (açıklık) ve Prestroika (yeniden yapılanma) politikalarıyla belirli bir süreç içerisinde siyasal, toplumsal ve ekonomik bir dönüşüm başlattı. Doğu Avrupa’daki katı komünizmin arkasındaki Sovyet desteğini çekerek bölgedeki reformlara katkıda bulundu. Bunu ikiAlmanya’nın birleşmesi konusunda olumsuz tutumunu değiştirmesi ve 1990’da Berlin Duvarı’nın yıkılması izledi. Silahsızlanma alanında gösterdiği yürekli girişimler Amerika başkanı ile doruk toplantısındaki olumlu tavırları ile dış gezileriyle uluslararası alanda saygınlık kazandı. 1987 Aralığında ABD ile orta menzilli nükleer füzelerin kaldırılmasını öngören INF antlaşmasını imzaladı. 1989’da Avrupa Konseyi toplantısına katılarak bir “Ortak Avrupa Evi” önerisinde bulundu ve SNF (kısa menzilli nükleer füzeler) konusunun görüşülmesini istedi. Gorbaçov’un izlediği politika Sovyet Cumhuriyetlerinde bağımsızlık hareketlerine yol açmış ve başkanlıktan istifasından bir gün sonra Sovyetler Birliği resmen dağılmıştır (26 Aralık 1991).

Göçmenler (immigrants)

Milli ekonomik ve sosyal problemlerin yanısıra milletlerarası ilişkilerde ve diplomaside de rol oynayan göçmenler, başlıca yurt dışına giden (Emigration) ve yurda gelenler (Immigration) olarak iki ana konudur.

Yurt dışına giden göçmenler, genellikle, ülkedeki işsizlik ve nüfus patlaması sonucudur. Ülke ekonomisi üzerindeki baskıyı hafifletirler. Ayrıca gittikleri yerde ülkeler için bir potansiyel olurlar ve gereğinde maddi ve manevi yardım unsurudurlar.

Ülkeye gelen göçmenler ise, ekonomisi zayıf ülkelerde büsbütün bir ekonomik baskı unsuru olurlar. İşsizlik, meskensizlik problemlerine konu teşkil ederler. Çeşitli ekonomik ve sosyal zorlukların kaynağı olabilirler. Bazı ülkeler ise insan gücü sağlamak için göçmen kabul politikası izlerler (ABD, Avusturya, Kanada) giden ve gelengöçmenlerin kalifiye iş ve sanat sahibi olmaları da ülkenin ekonomik hayatı üzerinde etkiler yapar.

Türkiye’deki 1951’de Bulgaristan’dan gelen yüzbinlerce göçmen ülkemiz açısından son yılların en önemli göç olaylarındandır. 1968’de yapılan bir anlaşma ile 1951 göçünde parçalanmış olan ailelerin diğer bazı fertlerinin de Türkiye’ye göç etmesi olanakları sağlanmış, 100 bin kişi kadar gelmiştir. Bu arada, 1963 Kıbrıs bunalımından sonra onbinlerce Rum asıllı vatandaş da Türkiye’den Yunanistan’a göçmüştür. Bulgaristan ile olan göç anlaşması uygulaması 1978 sonunda bitmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında çatışmaların gelişmesine göre çeşitli kitlevi göçler olmuştur. Savaş sonrasında 1948’de Filistin’de İsrail’in kuruluşu ile yüzbinlerce kişi bu topraklardan Arap ülkelerine iltica veya göç etmişlerdir. İsrail’in kuruluşu ile çeşitli ülkelerde bulunan yüzbinlerce Yahudi de buraya göçmüş ve göçmektedirler. Yine 1948’de Pakistan-Hindistan ayrılmasından sonra milyonlarca kişi her iki yöne doğuru göç etmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Prusya ve civarındaki bir kısım topraklarındaki Almanya’dan batı yönündekibölgelere 14 milyon kadar kişi göç etmiş bulunmaktadır.

Göç hareketleri tehlike ve zorluklar karşısında veya baskı neticesi olabileceği gibi, iki ülke arasında karşılıklı nüfus değişimi (Exchange de Population) şeklinde anlaşmalar olabilir.

Gönderme Araçları (delivery systems)

Uluslararası strateji literatüründe, nükleer bombaları hedefe göndermek için kullanılan çeşitli araçlara verilen ad. Nükleer bombaların hedefe gönderilmesinde kullanılan en eski araç uçaklardır. Günümüzde ağır bombardıman uçakları eskisinden çok daha büyük miktarlarda nükleer bomba taşıyabilmekte ve saatte yaklaşık 1000 km hızla kıtalararası gidip gelebilmektedir. Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya denizaltından fırlatılan tek veya çok başlıklı, füzelerden oluşmaktadır. 1981 yılında yürürlüğe sokulan Amerika Birleşik Devletleri Uzay Mekiği programında kullanılan gönderme araçları, öncekilere oranla çok daha gelişkindir. Birden çok uçuşta kullanılmaları olanaklıdır. Bu nedenle uzay mekikleri ile gerçekleştirilen uçuşların maliyeti düşmektedir.

Görüşmeler (negotiations)

Uluslararası ilişkilerin temel öğelerinden birisi. Devletler arasında görüşmeler bazen yalnızca görüş ve bilgi alışverişinde bulunma, bazen de belirli bir sonucun barışçı yollardan çözümünü sağlama amacına yönelik olabilir. Ayrıca görüşmeler, karşı tarafı masa başında oyalayarak zaman kazanmak veya kendi görüşleri doğrultusunda propaganda yapmak amaçlarına yönelik olarak da kullanılabilir.

Devletler arasındaki iki ya da çok yanlı görüşmelerde ilk karşılaşılan sorun, görüşmenin nerede yapılacağıdır. Görüşme düşman iki ülke arasında yapılıyorsa, genellikle tarafsız bir ülke topraklarında gerçekleşir. Dost ülkeler arasındaki ilişkiler ise, karşılıklı olarak iki ülke topraklarında gerçekleşmektedir. Görüşmeler kullanılacak dil, basına açık ya da kapalı olması vb. sorunlar görüşmeler öncesinde çözülmesi gereken sorunlardır. Diplomasi pratiği, tarafların uzlaşabilir konuları ele almalarını öngörmektedir. Böyle durumlarda taraflar bazen çıkar birliği içerisinde bazen de karşılıklı tavizler vererek sorunları çözebilir. Tarafların birbirleri ile bağdaştırılması güç olan tezleri ele almaları çoğu zaman bir sonuç doğurmasa da soruna çözüm getirecek konuların yaratılması konusunda bazı adımlar atılmasını sağlayabilmektedir. Görüşmeler bazen de kısır döngü halinde tıkanabilmektedir.

Göz boyama diplomasisi-Designer diplomacy

Devlet adamlarının hiç gerekmediği halde, bir şeyler yapıyormuş izlenimi vermek amacıyla çıktıkları dış gezileri belirtmek için kullanılan bir terim.

Gözlemci Statüsü (observer’s status)

Bir takım konuları yerine getiren devletin ve öteki ulusların birimlerin, gözlemci statüyle uluslararası örgütlerin çalışmalarına oy hakkı olmadan katılmalarını ifade eder. Örgütlere göre gözlemcilerin bazen söz hakkı bulunduğu gözlenmektedir. Gözlemci statüsünden yararlanan birimler şunlardır. i)Henüz örgüt üye devletlerince devlet olarak tanınmamış devlet iddiasındaki topluluklar, ii)Uluslararası örgütler, iii)Kimi ulusal bağımsızlık hareketleri.

Güç Dengesi-Balance of Power

Bir ülkenin askeri, ekonomik, siyasi ve bilimsel olarak diğerlerinin aleyhine her şeyin kontrolünü ele geçirmesine izin vermiyerek, ülkeler arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi öngören siyasal nazariye ve bu nazariyenin uygulanması. Başka bir ifdeyle, üç ya da daha fazla devletin yer aldığı her uluslararası sistemde, güçlenen tarafın başka bir güç ya da güçler koalisyonu tarafından dengelenmesidir. Güçler dengesi kurmaya dönük en tanınmış yapılanma Bağlantısızlar Hareketidir. Tek kutuplu 1990 sonrası güç dengelerinde ise ABD karşısında Çin-Rusya yakınlaşması en tipik güç dengesi oluşturma gayretidir.

Devletlerin ulusal güvenlik sorunlarıyla değişen ittifaklar çerçevesinde nasıl uğraştığını tanımlayan bir bakış açısı. Özellikle XVIII. ve XIX. yüzyılların Avrupasında geçerli olan bir sistem. Bu sistemde kutup ya da bloklar bulnmamaktadır. Güçleri birbirine yakın en az beş ya da altı devletin bir ortamda bulunması gerekir. Sistem, revizyonist devletlerin, statükocu güçlerin güvenliğini tehdit etmeye başladığında gündeme gelir. Bu sistemde yenilen devletlerin ortadan kaldırılması yerine onun sisteme tekrar atılması amaçlanır. Devletler arasında gücün dengelenmesi ya ağır tarafın hafifletilmesi ya da hafif tarafa ağırlık verilmesiyle olur. Bunun için kullanılan bazı yöntemler; böl ve yönet, silahlanma ve ittifaklar ve koalisyonların kurulmasıdır. Devletin yaşamını sürdürmesi statükonun devamı için şarttır. Dengenin her bir devleti eşit güçte olabileceği gibi, bir taraf diğerlerinden üstün olabilir. Ayrıca bir devletin Büyük Britanya’nın 19. yy.’da yaptığı gibi bilinçli bir güç dengesi politikası izleyebilir. 17. ve 18. yüzyıllarda güç dengesi politikası izleyen devletlerin amacı, kendi hareket serbestilerini en üst düzeyde tutmaktı. Amaç, devletlerin bağımsızlık ve hükümranlıklarını korumaktı. Devletler serbestçe bir ittifaktan diğerine geçebiliyordu.

Kutsal ittifak statükonun korunmasına, devletin ortadan kaldırılmasına bir örnektir Napolyon’un Fransa’yı mağlup edildikten sonra Fransa’ya paylaşmak yerine Napolyon öncesi duruma getirilmesi tercih edilmiştir. I. ve II. Dünya Savaşlarında ise bu sistemi temelinden sarsan ve çökmesine neden olan Almanya’dır.

Güç gösterisi-Demonstration

Uluslararası ilişkilerde bunalıma doğru giden gerginlik halinde, kuvvete baş vurma eğilimini yansıtan bir tür caydırıcılık eylemi. Askeri kuvvet yığınakları yapmak, büyük manevralar düzenlemek, yüksek komutanların yoğun teftiş gezilerinde bulunmaları, silahlı kuvvetlerin alarma geçirilmesi, olağan dışı uçak hareketleri ve donanmanın denize açılması gibi çeşitli tutumlar biçiminde görülür. Güç gösterisi, istenen sonuçları sağlamak bakımından olumlu olabileceği gibi, bazı durumlarda aksi sonuçlar verip, gerginliği büsbütün arttırabilir ve karşılıklı tırmanmaya yol açabilir.

Güç Kuramı (power theory)

Başka devletlerin davranışını kontrol edebilmek iktidarını ve kapasitesini ifade eder. Uluslararası ilişkilerde gücün başlıca rolü, öteki devletlerin tutum ve davranışlarını etkilemektir. Güç uluslararası ilişkilerde belirli bir amaca ulaşmada kullanılan bir araçtır. Bir devletin gücü çeşitli öğelerden oluşur. Bu öğeler sürekli değişim halindedirler. Bir devletin gücünü oluşturan öğeler arasında şunları sayabiliriz: a)nüfus ve işgücü, b)doğal kaynaklar, c)coğrafi konum, ç)gelişme düzeyi, d)askeri güç, e)hükümetin niteliği, f)diplomasinin kalitesi, g)Ulusal moral, vs. ülkenin coğrafi konumu kadar, biçimi, topoğrafyası, iklimi vb. gibi noktalar da devletin gücünü etkilerler.

Güç yaklaşımı (power approach)

Uluslararası Politika’yı açıklamakta kullanılan en eski yaklaşımlardan biridir. Teorilerinde güç yaklaşımını kullanan ilk kişi Hans J. Morgenthau’dur. Morgethau’ya göre Uluslararası politika, tüm politikalar gibi bir güç ve iktidar mücadelesidir. Ayrıca Morgenthau ulusal çıkarı güç öğesine göre tanımlamaktadır. Buna göre, devletlerin ulusal çıkarlarını gerçekleştirebilmek için güce gereksinimleri vardır. Devletler Margenthau’ya göre, 3 tür politika izleyebilirler: 1)Prestij politikası, 2)Statüko politikası, 3)Yayılma politikası. Bu ayrımda birincisi devletin sahip olduğu gücü göstermek içinyaptığı girişimleri ve diğer ikisi ise sahip olduğu gücü sürdürmek ve artırmak için yaptığı girişimleri ifade eder. Morgenthau’un bu görüşleri, tüm uluslararası politikanın salt “güç” kavramı ile anlatılmasının eksik olacağı ve çok genel nitelikte olduğu için eleştirilere uğramıştır ancak güç yaklaşımı uluslararası politika alanında temel yaklaşım biçimlerinden biri olmuş ve birçok yeni yaklaşımın geliştirilmesinde çıkış noktası oluşturmuştur.

Gündem 21-Agenda 21

1992 yılındaki Rio de Janeiro BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda benimsenen ve 21. yüzyıldaki çevresel ve kalkınma hedeflerini belirleyen program. Kararın en bariz özelliği, sürdürülebilir bir kalkınma ile çevre sorunları arasında yakın bir ilişki kurması ve bu ikisinin birbirini destekleyecek bir planlanması idi.

Güneydoğu Asya Devletleri Topluluğu/Association of South-East Asian Nations

8 Ağustos 1967 tarihinde Endonezya, Brunei, Filipinler, Singapur, Tayland ve Malezya arasında kurulan bölgesel topluluk. Merkezi Cakarta da olan kuruluş, soğuk savaş koşulları içinde 1990 lara kadar tamamen siyasal ağırlık taşırken, bu tarihten itibaren ekonomik konulara ağırlık vermeye başlamıştır.

Gümrük tarifesi-Custom tariff

Bir ülkeye, yabancı ülkelerden gelen mallardan hangi sınıflama üzerinden ve hangi oranda vergi alınacağını gösteren liste.

Gümrük birliği-Custom union

  1. İki yada daha fazla ülkenin, gümrük mevzuatlarını ortaklaşa düzenlemek ve birbirleri ile ticaretlerinde gümrük vergisini karşılıklı sıfırlamak için yaptıkları ekonomik birlik. Gümrük birliğinin üç temel koşulu vardır:

a- Üye ülkeler arasında gümrüklerin ortadan kaldırılması,

b- Birlik dışındaki ülkelerle yapılan ticarette ortak tarife uygulanması,

c- Dışarıyla yapılan ticaretten elde edilen gümrük vergilerinin üye ülkeler arasında bölüştürülmesi.

Gümrük birliğine üye olan ülkelerin serbest dış ticaret politikası izlemesi neredeyse olanaksızdır. Gümrük birliği ve serbest ticaret alanı arasındaki fark, gümrük birliğinde daha ileri ve daha yüksek düzeyde ekonomik bütünleşmenin arzu edilmesidir. Bu amaçla, gümrük birliği, (serbest ticaret alanı içn olduğu gibi) malların devletler arasında serbestçe dolaştığı bir düzenlemden iberet değildir; fakat aynı zamanda, devletlerin üçüncü ülkelerle olan ticaret konusunda ortak bir ticari politika uyguladıkları bir düzenlemedir.

  1. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 13 Aralık 1995 tarihinde imzalanan gümrük birliği anlaşması. Anlaşmayla, sanayi ürünleri ile işlenmiş tarım ürünleri ve çelikte karşılıklı vergiler kaldırılmış ve malların serbest dolaşımı sağlanmıştır. Üçüncü ülkelerle ticaretini de AB prosedürüne göre yapmaya başlayan Türkiye, 1996 yılından itibaren topluluğun ortak gümrük tarifelerini kabul etmiştir.

Gümrük alanı-Custom territory

İki yada daha fazla ülke arasında, siyasi sınırlardan farklı olarak belirlenmiş olan ve dış alışverişlere ilişkin gümrük işlemelerinin tamamlanmış sayıldığı alan. Gümrük hattının siyasi sınırlardan farklı olarak çizilmesinin nedeni, ülkelerin izlediği dış ticaret politikası nedeniyle kurulan serbest bölgeler ya daortak pazarlar dır. Bir ülkenin siyasi sınırları içinde serbest bölgeler, limanlar ve depolar gibi gümrükten arındırılmış gümrük dışı bölgeler olabileceği gibi, birkaç ülkenin aralarında anlaşarak kurdukları ve kendi siyası sınırlarını bağlamayan gümrük birliği de söz konusu olabilir.

Güven artırıcı önlemler-Confidence building measures

Devletler arasında askeri tatbikatların bildirilmesi, karşılıklı olarak gözlemcilerin çağrılması, aradaki bilgi alışverişinin geliştirilmesi, karşı taraf nezdinde gözlemler yapılması gibi siyasal adımlardan oluşan uzlaşı gösterileri.

Güvenlik Kuşağı-Cordon sanitaire

Bir ülkenin veya bölgenin güvenliğini sağlamak üzere bir çeşit ara bölge meydana getilmesi. Söz konusu politikanın en yaygın uygulanma biçimi, bu ara bölgenin tarafsızlaştırılması şeklinde görülmektedir. Düşman iki ülke arasında bulunan ve bunları birbirinden ayıran ülkelere de bu isim verilir.

Güven Mektubu (letter of credence)

Bir diplomatik temsilcinin görev yapacağı ülkenin devlet başkanına, diplomatın ülkesinin devlet başkanı tarafından gönderilen resmi döküman. Bu mektupta diplomatın ülkesinin devlet başkanı, diplomatın kendisini temsil yeteneğine olan güvenini belirtir ve kendi hükümeti adına girişeceği faaliyetlerde kendisine gerekli kolaylığın gösterilmesini rica eder. Bu mektubun diplomat tarafından sözkonusu ülkenin devlet başkanına sunulması ile diplomatın o ülkedeki resmi görevi de başlamış olur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir