Güncel Yazılar

Uİ (k-l)

Kablolu diplomasi, telefon diplomasisi-Cable diplomacy

Ülke dışındaki diplomatlarla, kablolu iletişim araçları kullanılarak yürütülen haberleşmeye dayalı diplomasi.

Kabotaj (cabotage)

Bir ülkenin kendi limanları arasında deniz ticareti konusunda tanıdığı ayrıcalık. Bu ayrıcalıktan sadece yurttaşların yararlanması ulusal ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından devletler, yabancı bandralı gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir.

Bazı uluslararası sözleşmelerde de kabotaj yasağı koyma yetkisine ilişkin hükümler yer alır. Terim günümüzde hava trafiği açısından da kullanılmaktadır.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi-Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women

1979 yılında BM Genel Kurulunda kabul edilen ve 1981 de yürürlüğe giren uluslararası sözleşme.

Kalkınma Bankaları-Development banks

Devletlerin ekonomik olarak kalkınması için gerekli olan finansal kaynağı sağlamak üzere kurulmuş olan ve ülkelere uygun koşullarda kredi sağlayan bankalar. Başlıca kalkınma bankaları şunlardır: Dünya Bankası WB, Amerikalar Arası Kalkınma Bankası IDB, Avrupa Yatırım Bankası EIB, Asya Kalkınma Bankası As.DB, Afrika Kalkınma Bankası ADB.

Kalkınma planları-Development plans

Devletlerin, kendi yapısal imkanları çerçevesinde oluşturdukları gelişme stratejileri. Bazı ülkeler ekonomik planlamalarını doğrudan doğruya -kalkınma planı- adıyla yaparken, kimleri –beş yıllık plan- ya da hazırlayan kişinin adını vererek -Monnet planı gibi- gerçekleştirirler. Kimi ülkeler ise, ABD deki Emploment Act yasasında olduğu gibi, doğrudan doğruya bazı kanunların verdiği yetkileri uygulayarak, bir nevi görünmeyen planlama politikası izlerler.

Kalkınmaya Yardım Komitesi-Development Aid Committee

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD üyesi geri kalmış yada kalkınmakta olan ülkelere kalkınma yardımında bulunmak amacıyla kurulmuş olan işbirliği organıdır. Toplam on yedi ülke üyedir.

Kaos Teorisi-Chaos Theory

Uluslararası ilişkilerin giderek karmaşıklaşan yapısının anlaşılmasında matematik ve fizik metotlarının kullanılmasını savunan yaklaşım. Bu yaklaşıma göre bir olaya neden olabilecek pek çok farklı değişkenin varlığı ve küçük etkilerin olayların sonuçlarında büyük değişimlere neden olabileceğine vurgu yapan kaos teorisinin, uluslararası alanda ortaya çıkan olgulara uygulanması birçok sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır.

Kapalı Diplomasi-Closed diplomacy

Uluslararası ilişki ve diplomatik yazışmaların başka ülkelere karşı kapalı bir biçimde ve büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğü diplomasi anlayışı. Daha çok XVIII. Ve XIX. Yüzyül Avrupa diplomasisinde sık rastlanan bir tarzdır. Saray diplomasisi de denilen bu tarz faaliyette, diplomatik adımların her aşaması dışa kapalı bir biçimde sürdürülür. Günümüzde, baskı gruplarının yoğunluğu, demokratik gelişmeler ve iletişim alanındaki seviye göz önünde bulundurulduğunda, eskiye göre daha açık bir diplomasi yürütülse de diplomatik faaliyetlerin açık ya da kapalı olmasının fayda ve sakıncaları önemli bir tartışma konusudur. Diplomasinin kapalı kapılar ardında belirlenmesi, geniş kitlelerin aleyhine bazı kararlar alabilmelerini mümkün kılan ve demokrasinin özüne aykırı bir süreç olarak kabul edilebileceği gibi, özellikle kritik sorunların çözümünde gizlilik diplomatik zorunluluk olarak görülmektedir.

Bir diplomasi anlayışı ve uygulaması. Eski diplomasinin belki de en önemli niteliklerinden biri gizlilik rolü. Gizlilikten diplomatik görüşmelerin gelişme biçiminin ve sonuçlarının kamuoyuna açıklanmaması kastediliyordu. Nitekim bu yüzden I. Dünya Savaşı’nın başlamasına değin uluslararası politika bir bakıma saray politikası niteliğinde idi. Yani diplomasi ilişkileri çoğu kez bizzat hükümdarlar tarafından yürütülüyordu. Yabancı ülkelere gönderilen diplomatlara da hükümdarın kişisel temsilcisi gözü ile bakılıyordu. Bu eski diplomasi türünde sadece diplomatik görüşmelerin değil; varılan sonuçların da açıklanmaması ya da gizli tutulması giderek artananlaşmaların ve sözleşmelerin yapılmasıyla sonuçlanıyordu. Bazen bir bölge halkı başka bir devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğreniyordu. Bu tip diplomasiye karşı en büyük tepki ABD başkanı Wilson’dan gelmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılacak açık sözleşmelerden sözediliyordu. Gerçekten 20. yy.’da demokrasinin gelişmesi halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük oranlarda katılması gibi nedenlerle diplomasi eskiye oranla daha açığa bürünmüştür. Bununla beraber gerek diplomatik gelişmeler gerekse taraflar arasında varılan anlaşmalar açısından sözkonusu olan bir nisbi “açıklığı” fazla da abartmamak gerekir.

Kapasite Analizi (capacity analysis)

Bir devletin, dış politika amacı ile yönelimlerine ulaşabilmesi için, elindeki siyasi, askeri ve ekonomik yetenek ve olanaklarını analiz etmeye çalışan yaklaşımdır. Karar alma sürecinde, karar vericilerin herhangi bir konuda politika belirlerken yalnız kendi ülkelerinin değil, sözkonusu karardan etkilenebilecek diğer ülkelerin de kapasitesini iyi değerlendirmeleri gerekir. Bir ülkenin kapasitesini oluşturan öğeler: a)Doğal kaynaklar, b)Coğrafi konum, c)Nüfus ve işgücü, d)Endüstriyel kapasite e)Asker güç f)Ulusal Moral, g)İdari ve siyasi örgütlenme şeklinde sıralanabilir. Bu kaynakların nitelik ve niceliklerinin ölçülebilmesi kapasitesi analizinde karşılaşılan en önemli sorundur. Bu yüzden bu öğelerden bazıları kapasite analizinde gözardı edilebilmektedir.

Kapitülasyon rejimi-Capitulations regime

Yabancılara ayrıcalık tanınan rejim. Geçtiğimiz yüzyıllarda Avrupalı ülkelere karşı yaygın biçimde tanınan kapitülasyon ayrıcalığı geçmişteki şekliyle artık günümüzda bulunmamaktadır. Kapitülasyon uygulamasının son örnekleri, Japonyada 1900, Türkiye’de 1923, İranda 1928, Mısırda 1929, Suriye’de 1949 yılında kaldırılmıştır. Günümüzde ülkelerin birbirine sunduğu ticari imtiyazların gerek niteliği ve gerekse şekli köklü değişikliklere uğramıştır.

Kara kıta, Afrika-Dark continent

Bir taraftan yerleşik insanların büyük bölümünün zenci olması, diğer taraftan XIX. Yüzyılda kıta hakkında çok az şey bilinmesinden dolayı Afrika’yı nitelemek için kullanılan ifade.

Kara Ülkesi (national territory)

Bir devletin üzerinde kesin egemenlik haklarını kullandığı toprak alanı. Bu alan devlet ülkesinin bir parçasıdır ve yüzeyi gibi alt kısımları da devlete aittir. Günümüzde kıta sahanlığı kavramı kara ülkesinin bir devamı niteliğinde kabul edilmiş ve kıyıya bitişik deniz yatağı ve onun toprak altı da devletler tarafından işletilmeye başlanmıştır.

Karar Alma Süreci (resolution process)

Basit anlamda karar alma, varolan seçenekler arasında tercih yapmak davranışıdır. Bu yaklaşım Uluslararası Politika’da öteden beri vardır, ancak bu sürecin sistemli olarak incelenmesi ilk olarak psikoloji, ekonomi gibi diğer bilim dallarında görülmüştür. Karar verme sürecinde üzerinde önemle durulması gereken iki nokta vardır: Algılama ve rasyonellik. Algılama, psikolojik bir kavram olup, karar vericilerin önlerinde ki veriler hakkındaki yorum yapmalarında başrolü oynar. Rasyonellik öğesi ise insanların karar alırken akılcı biçimde davranacakları düşünülerek kabul edilmiş bir kavramdır. Karar alma sürecinde iç ve dış çevrenin ve daha önceki kararların feedback (geri bildirim) yoluyla sürekli etkileri vardır. Bu yüzden bu sürecin sadece karar vericileri hakkında elde edilen bilgiye dayanılarak anlatılması mümkün değildir. Kaldı ki karar alma sürecinin hangi kişi ya da kurum tarafından başlatıldığını söylemek de her zaman kolay değildir.

Kararı sulandırmak-Dilute resolution

BM tarafından her hangi bir devlete karşı ciddi yaptırım getiren bir kararın, suçlanan ülke müttefiklerince konulan çekinceler ya da yumuşatıcı eklemelerle etkisinin azaltılması.

Karasuları (territorial waters)

Uluslararası Hukuk’ta bir devletin kıyılarına bitişik olan ve o devletin kara toprakları üzerindeki yargı yetkisine giren deniz parçası. Bütün ulusların kullanımına sunulmuş açık denizlerden ve ulusal toprakla çevrili göller belli koy ya da haliçler gibi iç sulardan farklı bir hukuki rejime tabidir. Karasularının dış sınırı ülke sınırını oluşturur.

Karayib Ülkeleri Birliği-Association of Caribbean States

1994 yılında kurulan bölgesel örgüt. Bahama, Barbados, Belize, Kolombiya, Kosta Rica, Küba, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Grenada, Guatemala, Guyana, Haiti, Honduras, Jamaika, Meksika, Nikaragua, Panama, St. Kitts and Nevis, St. Lucia, St. Vincent, Surinam ile Trinidad ve Tobagu nun üye olduğu örgütün amacı, üye ülkeler arasındaki işbirliğini güçlendirmektir.

Karışma (intervention)

Herhangi bir devletin iç veya dış politikasını etkilemek amacı ile diğer bir devlet veya devletler grubunun sözkonusu ilk devlete yaptığı müdahale. Bu şekilde bir müdahale doğrudan veya dolaylı olabilir. Bir devlet bu türden eylemlerin gerekçe olarak çeşitli nedenler öne sürebilir. Karışmada bulunan devlet; bir anlaşma ile bu hakkını kendisine tanınmış olduğunu, karşı tarafın aralarındaki bir anlaşmayı tek taraflı bozduğunu, müdahaleyi bu ülkede yaşayan kendi vatandaşlarını kollamak amacı ile yaptığını, müdahalenin bir meşru müdafaa özelliği taşıdığını, müdahale edilen devletin uluslararası hukuk kurallarının çiğnendiğini gerçek olarak gösterebilir. Bütün bunlara rağmen uluslararası teamül ve Birleşmiş Milletler Antlaşması, sadece çok sınırlı durumlarda bir devletin böyle bir davranışını meşru kabul etmek eğilimindedir.

Karşı manifesto, anti manifesto-Anti manifesto

Savaş halinde bulunan bir devletin savunma amacıyla savaştığını, mütecaviz taraf olmadığını bildiren deklarasyonu.

Karşı uydu izleme sistemi-Anti satellite system

Rakip ülke uydularını takip sistemi.

Karşılıklı Bağımlılık (interdependence)

İki yada daha fazla tarafın eylemlerinin karşılıklı olarak birbirleri ile bağıntılı olma vaziyeti. Bu karşılıklı bağımlılık genelde ekonomik gibi özel bazı alamlara ilişkin olmaktadır. Karşılıklı bağımlılığın düzeyi bu nitelik açısından iki bir ayrımı yapılmaktadır. Birinci ayrıma göre taraflar arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi, bir yanı ile, tarafların kendileri dışındaki bazı gelişmelere olan duyarlılığına ve etkileme durumuna işaret etmekte bir yanı ile de, taraflarca kendilerinin dışındaki bazı gelişmelere olan bu duyarlılığın kendilerine yüklediği maliyetin bir göstergesi olmaktadır. İkinci ayrım ise, böyle bir ilişkinin tarafları açısından yapılmaktadır. Bu açıdan iki türlü karşılıklı bağımlılık olgusu mevcuttur. Ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı bağımlılıkları ve uluslararası sistem arasındaki karşılıklı bağımlılık. Birinci tür karşılıklı bağımlılığın en geleneksel türüdür. İkinci tür ise, kavramın bugünkü anlamını daha iyi yansıtmaktadır. Bu tür bağımlılık siyasi/askeri öğeleri de kapsamakla birlikte ticari/ekonomik alanda ortaya çıkar.

Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi-Council for Mutual Economic Aid

25 Ocak 1949 tarihinde Sovyetler Birliği’nin girişimleriyle kurulan, sosyalist ülkeler arası ekonomik ve teknik işbirliği örgütü. Soğuk savaş yıllarında oldukça faal olan örgüt, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun dağılması ardından 1991 yılında tamamen lağvedilmiştir.

Katalitik diplomasi, katışık diplomasi-Catalytic diplomacy

Devletin resmi diplomatlarınca yürütülen faaliyetler ile resmi göreve sahip olmayan özel şahısların diplomatik faaliyetlerinin karışımıyla oluşan ortaklaşa diplomatik çabalar.

Katılım kiriterleri-Accession criteria

Avrupa Konseyinin haziran 1993 teki Kopenhag Zirvesinde kabul edilen ve Avrupa Birliğine girmek isteyen Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerinin yerine getirmeleri istenen koşullar. Kopenhag Kiriterleri olarakta bilinen bu koşullar üç başlık altında toplanmıştır:

a) Siyasi Kriterler: Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve azınlık haklarını garanti eden istikrarlı kurumsal yapılar.

b) Ekonomik Kriterler: İşleyen bir pazar ekonomisi.

c) Topluluk müktesebatını kabul: Avrupa Birliğinin siyasi, ekonomik ve parasal hedeflerini benimseme.

Katılım ortaklığı-Accession partnership

Avrupa Birliğinin birliğe üyelik sürecindeki ülkelerle girdiği gelişmiş ilişki biçimi.

Katılma istemi-Application for adhession

Uluslararası bir örgüte üyelik başvurusu.

Keyfi Yönetim-Arbitrary Regime

Hukuk kurallarından ziyade, yöneticilerin kişisel ihtiraslarının hakim olduğu siyasal rejim.

Kıbrıs sorunu-Cyprus problem/dispute

Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarının taraf olduğu çok yönlü bölgesel sorun. 1950 yıllara kadar gündemde olmayan Kıbrıs meselesi, İngilterenin adadan çekilmeye başladığı bir dönemde adadaki Rumların, Türk azınlığa karşı giriştiği baskıcı tutum ve bölgeyi bir Tum adasına dönüştürme girişimleri üzerine patlak vermiş, 1960 yılında Kıbrıs Devletinin ilanı ile değişik boyutlar kazanmış ve uluslararası gündeme girmiştir. Sorun 1964 yılında BM Güvenlik Konseyinin Rumlara yakın tutumu üzerine daha da ağırlaşırken, 1974 yıılında Türkiyenin düzenlediği askeri operasyon ve 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ilanı ile çift toplumlu ve çift devletli bir çözüme zorlanmıştır. Türkiye ile Yunanistan ilişkileri olduğu kadar, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini de önemli ölçüde etkileyen sorun, Rumların denetimindeki Kıbrıs’ın AB ne tam üye yapılması kararı ardından, Avrupanın da dahil olduğu karmaşık bir pazarlık sürecine girmiştir. 2003 yılında adanın kuzeyindeki Türk bölgesi ile güneydeki Rum bölgesi arasındaki geçişlerin serbest bırakılması siyasal yumuşama sürecini başlatmış, hemen ardından 2004 yılı Şubat ayında başlayan üçlü görüşmelerle (BM, Kıbrıs Türk tarafı ile Rum tarafı) Annan Planı çerçevesinde bir çözüm arayışına girilmiştir.

Kırım Savaşı, 12 Mart 1854-10 Eylül 1855

Abdülmecid devrinde Osmanlı, Fransız ve İngiliz devletlerin Rusya’ya karşı yaptıkları savaş. Sultan Abdülmecid’in Osmanlı İmparatorluğunu diriltmek amacıyla giriştiği reformlar, kendini “hasta adam”ın varisi sayan Rus çarı Nikolay I’i memnun etmemişti. Bu yüzden, Türkiye’deki bütün ortadoksların himayesine verilmesini istedi ve padişahın ret cevabı üzerine Enflak-Boğdan eyaletlerini işgal etti ve bir Rus donanması Sinop şehrini bombalayarak Osman Paşa kumandasındaki Türk donanmasını batırdı. (30 Kasım 1853). Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, İstanbul’un ve Boğazlar’ın Rus tehdidi altına girdiğini anladılar. Türk Rus anlaşmazlığı bu olaydan sonra bir defa daha meselesi durumuna geldi. İngiltere ve Fransa’da basın, savaş lehine yazılar yazmağa başladı; Fransa ve ingiltere hükümetleri Ekim ayında çar anlaşmaya yanaşmazsa, Türklere yardım edeceklerini bildirmişlerdi. Nitekim bir süre sonra da İngiliz ve Fransızlara ait donanmalar Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine geldi. Durumu haber alan Rus Çarı, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazını geçmesini protesto etti. Avusturya ve Prusya, Boğazlar Antlaşmasını (3 Temmuz 1841) imzaladığı halde olaylarla ilgilenmediler. Sinop bombardımanından sonra İngiltere kraliçesi Victoria ve Napoleon III, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki anlaşmazlığı çözmek için arabuluculuk teklif ettiler. Çar Nikolay’ın bunu kabul etmemesi üzerine, Londra ve Paris kabineleri Rusya’ya birer ültimatom verdi. Bu ültimatomda, Eflak ve Boğdan’ın hemen boşaltılmasını, Osmanlı imparatorluğunun mülki bütünlüğünün tanınmasını, ortadoks tebaa üstünde himaye fikrinde vazgeçilmesini istediler. Böylece Eflak ve Boğdan’ın boşaltılması, savaş için yeterli bir sebep olacaktı. Çar bu ültimatomu reddetti, sonra da Rus ordularına Tuna’yı geçme emrini verdi (9 Şubat 1854). İngiltere ve Fransa, bunun üzerine Rusya’ya savaş açılmasını kararlaştırdılar. (12 Mart 1854). Osmanlılar, Fransızlar ve İngilizler arasında üç antlaşma yapıldı, ilki İstanbul Antlaşmasıydı. Bu antlaşma ile İngiltere ve Fransa Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü garanti ediyor ve yenileşme hareketlerini destekliyorlardı (12 Mart 1854). İkincisi Londra Antlaşmasıydı. Bunda, iki devlet Osmanlı İmparatorluğundan özel çıkarlar sağlamak düşüncesinde olmadıklarını açıkladılar. 28 Ocak 1854’te Ruslar genel bir saldırıya geçtiler. Tuna’yı, Kalas’ı, İbrail’i ve İsmail’i de alarak Dobruca’ya girdiler. Bu arada bir Osmanlı ordusunu yenerek Silistre’yi kuşattılar. Kaledeki Osmanlı kuvvetleri, Ruslara karşı kaleyi şiddetle savundu; Mayıs’ta yapılan altı saldırıyı püskürttüler. Bu arada İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Osmanlılara yardım etmek üzere Gelibolu’dan Varna’ya geldiler. Avusturya da Rusya’yı zorlamağa başladı. Osmanlılar Avusturya ile bir antlaşma yaparak Tuna bölgesindeki cepheyi ortadan kaldırdılar. Bu antlaşmadan sonra müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım üzerine yürümeyi uygun buldular. Kırım Savaşının daha fazla uzamayacağını ve kesin bir zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat Fransız ve İngiliz orduları Avrupa’daki üslerinden çok uzakta dövüşmek zorunda kaldı; ayrıca böyle bir sefer için her bakımdan hazır değillerdi. Üç devletin deniz ve kara kuvvetleri arasında işbirliği, kumanda birliği de yoktu. Türk kuvvetlerinin başında Ömer Paşa, Fransız kuvvetlerinin başında Saint Arnaud, İngilizlerin başında Lord Ralgan bulunuyordu. 89 savaş gemisinin yanında 267 taşıt gemisi, Kırım’da Veupatoria’ya 30.000 Fransız, 21.000 İngiliz ve 6.000 Türk askeri çıkardı (29 Eylül 1854). Bu kuvvetlerin karşısında 51.000 Rus askeri vardı. Müttefiklerin başlıca amacı Sivastopol’u almaktı. Sivastopol yolunu kapayan Mençikov kuvvetlerini Alma’da yendiler. Fakat Ruslar savaş gemilerinin bir kısmını batırarak limanın deniz tarafından güvenliğini sağladılar. Albay Totloben’in yaptığı tabyalar da karadan gelen taaruzu önledi. Bunun üzerine şehrin sürekli kuşatılmasına karar verildi. Bu arada Rusların müttefik çemberini yarmak için yaptığı çıkış hareketleri de sonuç vermedi (25 Ekim-5 Aralık 1854). Kış gelince, savaşlar durdu. Bu sırada Küçük Piyemonte hükümeti Rusya’ya karşı savaşa girerek 15.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. 1855 Baharında müttefikler 14.000 kişilik bir kuvvetle tekrar savaşa başladılar. Malakov tabyasının Yeşiltepe mevkii ve Beyaz tabya, 7 Haziran’da alındı. Yardıma gelen kuvvetler Traktik köprüsünde ezildi (16 Ağustos 1854), Sivastopol sürekli topa tutuldu, Ruslar günde 1.000 kayıp verdiler. Müttefikler 4-7 Eylül’de genel bir saldırı ile Sivastopol’u savunan Malakov tabyalarını teslim aldılar, 10 Eylül’de bir harebe durumuna gelen şehre girdiler. Limanı, dokları, tersaneyi tahrip ettiler. Harekat, Kangil çarpışması ve Kinbun ile Orçakov’un işgaliyle sona erdi Bu arada Ömer Paşa da Rusları Yevpatoria’da kesin bir yenilgiye uğrattı. B savaşlarda iki tarafın kayıpları 240.000’e yükseldi. Müttefiklerin başarılı, Nikolay’ın ölümü ve yerine Aleksandr II’nin geçmesi, Ruslar’da, savaşı kazanma ümidini yok etti. Yeni çar şerefli bir barış yapmağa hazır olduğunu bildirdi. Barış şartlarının görüşülmesi için Paris’te bir kongrenin toplanması kararlaştırıldı.

Kırmızı Telefon (Hot Line)

Washington ile Moskova arasındaki özel telefon. Nükleer silahların gelişmesi ve çoğalmasından sonra milletlerarası politikada büyük devletler arasında varolan dehşet dengesinin sonucu olarak, nükleer savaştan kaçınma tedbirleri aranmaya başlanmıştır. Özellikle ABD ile Rusya en güçlü silahlara sahip iki devlet olarak, gerek önemli bunalımlarda, gerekse bir yanlışlık neticesi böyle bir savaştan kaçınmaya özel bir önem vermişler, Washington’da Başkanlık evi olan Beyaz Saray ile Sovyet yöneticilerinin Moskova’daki Kremlin Sarayı arasında bu amaçla özel bir telefon bağlantısı kurmuşlardır. Böylece tehlike anında, nükleer silahları harekete geçirmek için, aynı zamanda bölgesel çatışmaların (Ortadoğu devletleri arasındaki çatışmalar gibi) doğrudan temas ile çözümlenebilmesi amacıyla iki devlet yöneticileri derhal özel hatla konuşma olanağına kavuşmuşlardır ve bu telefon bağlantısına kırmızı telefon denmektedir.

Bu bağlantı, 1962 Ekim’inde, Sovyetlerin Küba’da Amerika’ya çevrik füzeler yerleştirmeleri ve ABD’nin yeni füzeler getirmekte olan Sovyet gemilerine karşı deniz kuvvetlerini harekete geçirerek Küba’yı ablukaya almasıyla ortaya çıkan Küba Krizi’ni takiben gerçekleştirilmiştir. Bu krizin şiddetlenmesi iki ülkeyi nükleer bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Kıta sahanlığı-Continental shelf

Kıtanın deniz suları altında kalan kısmı. Deniz kıyısı ile genellikle 200m. Derinlik arasındaki uzanan az eğilimli, karadan taşınmış tortularla kaplı dip. Uluslararsı ilişkilerde 1946 yılından sonra gündeme gelmiştir. 1958 tarihli BM Deniz Hukuku Konferansı’nda kabul edilen ana ilkeler doğrultusunda bu derinliğe kadar olan deniz altı, ilgili ülkenin tasarrufunda kabul edilmiştir. Şayet kıta sahanlığı alanı iki ülke arasında kalıyorsa, o zaman bunun paylaşımı, iki taraf arasında özel bir anlaşma ile saptanacaktır. Anlaşma yoksa, bu denizin orta yerinden geçen çizgiye göre paylaşma yapılacaktır. Sözleşmeye göre adaların kıta sahanlğı yoktur. 1960 yılında yine Cenevre’de ve 1976 yılında New York’ta yapılan deniz hukuku konferanslarında, önceki kararlar üzerinde köklü değişikliğe yol açacak herhangi bir karar alınamamıştır.

Kara platformu olarak da bilinen, bir kara parçasını ya da kıtayı çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanı. Genellikle kıta sahanlıkları kıyıdan 200 m derinliklere kadar uzanır. Texas’taki petrol yataklarının deniz altına uzandığının anlaşılması üzerine 1945 yılında ilk kez ABD tarafından uluslararası hukukta Kıta sahanlığı kavramını kullanmıştır. İlk sözleşme ingiltere ile Venezuela arasında 1942 yılında imzalanmıştır. 1958 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı’nın ilk toplantısında, kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısının dibi ve dipaltı olarak tanımlanan kıta sahanlığının dış sınırının 200 m derinlik ya da işletilebilirlik ölçütüne göre saptanması kararlaştırılmıştır. 1958’de ortaya konan adaların kendi kıta sahanlıklarına sahip olabilecekleri ilkesi bu sözleşmeyle benimsenmiştir. 1970’lerin başından bu yana Türkiye ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı anlaşmazlığı, deniz sınırları karşı karşıya olan devletlerin durumuna tipik bir örnek oluşturmakta ve bu sorun günümüzde de devam etmektedir.

Kıta sahanlığı sorunu

Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan sorun. Kıta sahanlığı kavramı 1945’te ABD başkanı Truman’ın bir bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Bunun önemi kıta sahanlığında maden yumrularının, sahanlığının toprak altında petrol ve doğal gaz yataklarının bulunması ve bunların işletilmeye başlamasıdır. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir sorun olmuştur. Kıyıları doğrudan açık denizlere, okyanuslara açılan ülkelerin (örneğin, Latin Amerika ülkelerinin) büyük çoğunluğu, bu bölgeleri mümkün olduğunca geniş tutmaya çalışmışlardır. Amaç ekonomik değeri olan balık avlanma hakkını artırmaktır. Bu konuda uygulanacak kurallar 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında yapılan Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Kıta sahanlığı kuramının açıklığa çıkmasında Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969) ve III. Deniz Hukuku Konferansı ve bunun sonunda ortaya çıkan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (1982) son aşamayı oluşturmaktadır.

Kıtalararası Balistik Füzeler (intercontinental ballistic missiles)

Nükleer bombaları hedefe göndermek için kullanılan çeşitli araçlara verilen isim. Bu işi yapmakta kullanılan en eski araçlar uçaklardır. Gönderme araçlarının ikinci grubu ise yerden veya denizaltından tek veya çok başlıklı füzelerden oluşmaktadır.

Amerika’nın U-2 casus uçaklarını geliştirmesi, 1956 yılının ortalarına rastlar. Bu uçak Sovyetler Birliğinin fotoğraflarını çekmesi üzerine Sovyetler Birliği çalışmalarını daha gizli biçimde yürütmeye çalışmıştır. 26 Ağustos 1957’de ise SSCB ilk ICBM denemesini yaptı ve bundan 6 hafta sonra ise 4 Ekim de ilk Sputnik’i uzaya fırlattı. ABD bunun üzerine kamuoyunda ve kongrede oluşan “füze açığı (missile gap)” heyecanı üzerine hızla ICBM yapımı programına girdi. 1962 yılında ise, karşı tarafı caydırmak için gerekli olanın çok üstünde bir öldürme kapasitesine ulaştı.

Kıtasal sistem-Continental system

Napolyon tarafından İngiltere’ye karşı uygulanmış olan politika. Napolyon, İngiltere’nin deniz gücünü ekonomik yollarla zayıflatabilmek için, Avrupa kıtasını İngiliz ticaretine kapatmaya çalışmış ve böylece Fransa’yı koruyacağını hesap etmiştir.

Kitlesel Karşılık Doktrini (mass retaliation doctrine)

1957 yılından önce NATO’nun Sovyet tehlikesine karşı askeri stratejisi. Bu strateji kısaca, herhangi bir komünist saldırı karşısında ABD’nin Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin önemli endüstri merkezlerine karşılıkta bulunacağını öngörmesiydi. Ancak burada temel nokta karşı tarafın kullandığı silahların türüne bakılmaksızın nükleer silahlarla savunma yapılacak olmasıydı. İki noktaya dayanıyordu: 1)Nükleer silahlarla karşılık verme düşmanı hem sınırlı, hem de kitlesel bir savaştan caydıracaktı. 2)Nükleer silahlar durum gerektirdiğinde kullanılacaktır. Kitlesel karşılık stratejisi dünya barışı ve insanlığın geleceği açısından büyük riskler taşıyorsa da nükleer çağın gerçeklerine uyuyordu ve güvenlikliydi. Ancak zamanla inandırıcılığını ve dolayısıyla caydırıcılığını yitirmesi, Sovyetler Birliği’nin uzun mensilli gönderme araçlarını geliştirmesi gibi nedenlerle bu stratejiden vazgeçilmiştir.

Klasik Diplomasi-Classic diplomacy

Birinci Dünya Savaşından önceki dönemde uygulanan diplomasi.

Kodifikasyon-Codification

Örf, adet ve teamüllere dayanan uluslararası hukuk kurallarının yazılı hukuk biçimine dönüştürülmesi. Uluslararası hukukun kodifikasyonu çalışmaları, 1899 ve 1907 yıllarında toplanan Lahey Konferanslarında başlamıştır. 1930 yılında bir Lahey Konferansı daha yapılmışsa da diğer ikisi kadar verimli olmamıştır. Konferanslarda saptanan kurallar bazı sözleşmeler meydana getirmiştir. Bunlara Lahey Sözleşmeleri denilmektedir. BM Genel Kurulu tarafından oluşturulan Uluslararası Hukuk Komisyonu, sadece mevcut kuralları derlemekle kalmayıp, bunları gözden geçirmek, gerekirse değiştirmek ve yeni hükümler eklemek yetkisine sahiptir.

Kolektivizasyon-Collectivization

Stalin tarafından 1929-1937 yılları arasında uygulanan ve tüm çiftçilerin özel mülklerinin kamulaştırılarak kollektif çiftliklerde çalıştırılmasını öngören uygulama.

Ekonomi politikası açısından kollektivizm, ülkedeki her tür üretim araç ve olanaklarının şahıslar veya özel şirketler yerine tamamen devletin veya toplumun elinde olması durumudur. Bu sistemdeki bir toplumda kişisel mülkiyet de çok sınırlı olup önemsiz bir düzeydedir.

Kollektif Güvenlik (collective security)

Dünyadaki her devletin diğer bir devletin güvenliğini ve bağımsızlığını garanti edeceği bir güç sistemi. Kollektif güvenliğin temel ilkesi katılımın ve zorlanmanın evrenselliğidir. Bu şartlar altında bir saldırgan ulusun, tüm topluluğun birleşmiş muhalefetiyle karşılaşması beklenir. Bu temel varsayım şimdiye kadar MC misakında ve BM sözleşmesinde yer almıştır. NATO, Varşova Paktı gibi bölgesel örgütler kollektif güvenlik sisteminin modelleri olarak kabul edilmemişlerdir. Çünkü bunlar evrensellik ilkesini tam olarak yerine getirmiyorlar. Kollektif güenlik sadece bir teorik güç modelidir. Böyle bir sistem hiç bir zaman etkili bir şekilde işlemedi. Milletler Cemiyeti ile getirilen kollektif güvenlik sistemi, sistemin temel öğelerinden önemli bir bölümünün mevcut statükodan memnun olmamaları sebebiyle işlememiştir.

BM dünya barış ve güvenliğin tehlikeye düştüğünü gördüğü anda silahlı önlem dahil her türlü önlemi alabilecektir. Ancak Konsey’deki 5 daimi üyenin veto hakkının bulunması karar alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu tıkanıklığı aşmak amacı ile böyle durumlarda Genel Kurul’a konu ile ilgili karar alma yetkisi tanıyan Barış İçin Birleşme Kararı 1950’de kabul edilmiştir. Herşeye rağmen büyük güçlerin aralarında anlaşmadığı konularda, barış ve güvenliği bu yollar ile sağlama çabalarının başarılı olacağı söylenemez.

Kollektif Güvenlik Anlaşması-Collective Security Treaty

17 Haziran 1950 yılında, Arap Birliği Örgütü’ne üye ülkeler arasında imzalanan, siyasal ve askeri anlaşma. 1952 yılında yürürlüğe giren 13 maddelik anlaşma, üye ülkeler arasında, güvenliğin pekiştirilmesini, sorunların barışçıl yollarla çözümlendirilmesini, üyelerden birine yapılacak bir saldırının tümüne yapılmış kabul edilerek toplu biçimde savunulmasını öngörmektedir.

Kollektif Liderlik (collective leadership)

Bir tür liderliktir. Parlamentodaki tüm muhaliflerin ve üst düzey yöneticilerin yönetimde beraber söz almalarıdır. Stalin’in ölümünden sonra Stalin’i kötüleme kampanyası doruk noktasına SBKP’nin 20. kongresine ulaştı. En çok eleştirilen nokta Stalin’in ortak vasisiydi ve okunan programda yeni bir otokratın ortaya çıkmasının önlenmesi için kollektif liderlik ilkesine önem verilmesi gerektiğini belirtiyordu. İşte kollektif liderlik Stalin’den sonra iktidar mücadelesine girenlerin bir süre tercih ettiği toplu yönetimdir.

1953’te Rakosi’nin istenenleri yapmadığını gören Sovyet Yöneticileri Macaristan’da Rakosi’nin tek adam yönetimine son vererek kollektif liderlik ilkesini yürürlüğe soktular. Polonya’da Bierut’un 1956’da ölümüyle ülkede tek adam yönetimi sona erdi. Kollektif birleştirme burada da yapıldı.

Kolombo Planı-Colombo Plan

1950 yılına Seylanın başkenti Kolomboda imzalanan ve Güneydoğu ve Güney Asya ülkelerinin ekonomik kalkınması için gerekli adımları öngören plan. Plana, İngiliz Milletler Topluluğu/Commonwealth ülkeleri dışişleri başkanları imza atmıştır. Mali kaynakları Dünya Bankasından sağlamaktadır.

Kominform (Cominform)

Resmi adı “Komünist Enformasyon Bürosu” olan 1947’de Sovyetler Birliğinin önderliğinde kurulan ve 1956 yılına kadar etkinlik gösteren uluslararası komünist örgüt. Büro Eylül 1947’de SSCB, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist partilerince Polonya’da kurulmuştur. Kominformun kuruluşuna Yugoslavya komünistleri büyük destek sağladıkları için ilk olarak örgüt merkezi Belgrad olarak belirlenmiştir. Fakat daha sonraları Yugoslavya ile Sovyetler Birliği arasındaki gerginliğin artması sonucu, Yugoslavya Komünist Partisi Haziran 1948’de örgütten çıkarılmış ve Merkez Bükreş’e taşınmıştır. Kominform devletleri arasında uluslararası dayanışmayı pekiştirmek için propaganda, ağırlıklı bir eri teşkil ediyordu. Marshall Plan ve Truman Doktrin’in uygulanmasını engellemek için kominform tarafından görevlendirilen İtalyan ve Fransız komünist partileri başarılı olamamışlardır. Daha önceki denemelerde olduğu gibi kominform döneminde de sosyalist sistemin kazanımlarını koruma eğilimine ağırlık verilerek, devrimlerin yayılması amacı ikinci plana itilmiştir. Kominform 17 Nisan 1956 tarihinde Yugoslavya ile arasındaki gerginliği yumuşatmayı amaçlayan Sovyetler Birliği tarafından dağıtılmıştır.

Komintern (Comintern)

Üçüncü Enternasyonal’in diğer adıdır. Komintern 1919’da Rus Devrimi’nden sonra Moskova’da kurulmuştur. Hedefi Marksist sosyalizmi ve devrimciliği dünyaya yaymaktı. Başlangıçta Alman ve Rus Komünist Partileri ile diğer ülkelerin aşırı solcu gruplaşmaları, Komintern hareketlerine katılmıştır. Komintern, diğer ülkelerdeki Sosyalist partilerin aşırı unsurlarını kazanıp, bunlara komünist partiler kurdurmak üzere on yıldan fazla bir süre çalışmıştır. Zamanla bütün ülkelerin açık ya da gizli faaliyet halindeki komünist partileri Üçüncü Enternasyonel’e üye olmuştur. Almanya ve Japonya 1936’da Komintern’e karşı Anti Komintern Paktı’nı imzalamıştır ve bu organizasyon Berlin-Roma Mihveriyle yakın ilişkiler kurmuştur. Üçüncü Enternasyonal 1943’te Stalin tarafından dağıtılmıştır. 1947’de Kominform adıyla tekrar teorik olarak kurulmuştur, ancak eski cazibesini kazanmaktan uzak kalmıştır.

Komiser-Commissioner

Avrupa Birliği Komisyonu üyelerine verilen isimdir. Her ne kadar günümüzde kullanılsa dahi, 1 Ocak 1986 tarihindan itibaren Komisyon Üyesi/Member of the Commission denilmesine karar verilmiştir.

Komünizm-Communism

Temel felsefesi XIX. Yüzyılda Karl Marks(1818-1883) ve Frederich Engels(1820-1895) tarafından hazırlanmış olan siyasi, sosyal ve ekonomik düzen, Ekonomik açıdan komünizm, kolektivist bir düzendir ve bütün üretim araçları ve olanakları devlete aittir. Siyasal açıdan komünizm, komünist partinin hakim olduğu tek parti düzenidir. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, tek partinin yanında birkaç önemsiz küçük parti bulunabilir. Uluslararası ilişkiler açısından, bağımsızlıkçı ve enternasyonalist bir anlayıştır. XX. Yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren hemen tüm uluslararası olayları etkileyen komünizm, 1989 da Doğu Blokunun çöküşünden sonra etkinliğini yitirdi.

Komünist Haberleşme Bürosu-Communist Information Bureau

1947 yılında, Sovyet Komünist Partisi’nin öncülüğünde III. Komintern örgütünün yeniden canlandırma girişimi olarak Belgrad da kurulan karşılıklı dayanışma ve danışma örgütüdür. Amaç, dokuz Doğu Avrupa ülkesindeki komünist partilerin çalışmalarını koordine etmekti. 1956 yılında dağıldı.

Komünist Enternasyonal-Communist International

Üçüncü Enternasyonal adıyla da anılmaktadır. İlk ikisi 1864 ve 1889 yıllarında Karl Marks tarafından kurulmuştu. 1919 yılında Rus Komünist Partisinin öncülüğünde, komünist partilerin faaliyetlerini koordine ve uluslararası komünizmi geliştirme amacıyla kuruluştu. İkinci Dünya Savaşı’nda Batılı ülkelerde müttefik olan ve Hitler tehlikesine karşı onlarla ittifak ihtiyacı içinde olan Sovyetler Birliği tarafından 1943 yılında lağvedilmiştir.

Komünist Manifesto-Communist Manifesto

Komünist Bildiri. 1848 yılında Karl Marks(1820-1895) tarafından yazılan ve komünizm ilkelerini açıklayan bildiri.

Komünitaryanizm/Toplulukçuluk-Communitarianism

Siyasal yaşamın işleyişi sırasında, siyasal kurumların ve insan refahını sağlayacak unsurların anlaşılmasında topluluğun önemine vurgu yapan siyasal anlayış. Liberalist teoriye tepki olarak 1980’li yıllardan itibaren gelişmiştir.

Kondominyum-Condominium

İki yada daha çok sayıda devletin, bir ülke veya bir bölge üzerinde ortak yönetim sahibi olması. Başka bir ifadeyle, bir bölgenin iki yada daha fazla devlet tarafından birlikte idare edilmesidir. Sömürgeciliğin biraz dah yumuşak bir biçimi olarak yorumlanmıştır. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında yaygın olan bu yöntem, günümüzde pek kullanılmamaktadır. Bunun yerine BM Güvenlik Konseyinin görevlendireceği bir barış gücü gözetiminde geçiş hükümeti kurulması tercih edilmektedir.

Konfederasyon-Confederation

Üye ülkelerin ulusal ayrımcalıklarını korudukları ve ortak bir hükümete bağlı olmadıkları topluluk şeklidir. Bu modelde üye ülkeler, bağımsızlıklarını ve egemenliklerini koruyarak, aralarında imzaladıkları konfederasyonu kuran anlaşma uyarınca, bazı yetkileri ortak bir organa devrederler. Bu organ, düzenleme ve uyumlaştırma faaliyetlerini yürürtür. Bu topluluğun amacı, entegrasyon değildir. Karar alma tekniği oy birliği sistemidir.

İki ya da daha çok devletin ortak ve sınırlı çıkarları için, iç ve dış egemenliklerini koruyarak bir antlaşmayla oluşturdukları devletler topluluğu. Konfederasyon devletleri arasında işbirliği sağlamak için genellikle üye devletlerin kendi hükümlerinin direktifleriyle sıkı sıkıya bağlı temsilcilerinden kurulu, diplomatik nitelikte bir danışma organı oluşturur. Konfederasyona bağlı ülkeler ilke olarak bağımsızlıklarını koruduklarından, bu devletlerden her biri yabancı devletlerle diplomatik ilişkilerini sürdürürler. Konfederasyonun federasyon ile arasındaki fark konfederasyonun yetkilerinin ortak çıkarlarla sınırlılığı, alınan kararları uygulayabilecek bir organın yokluğu gibi olumsuz özelliklerine karşıt federasyonda siyasi otoritenin merkezi yönetim ile birimler arasında bölüştürülmüş olmasıdır. Bu yüzden konfederasyonlar federal örgütlenmenin çekirdeğini oluştururlar. ABD 1976’da 13 ingiliz kolonisinin bir konfederasyon çatısı altında bir araya gelmesiyle oluşurken, günümüzde 50 eyaletten oluşan federal bir cumhuriyet şeklini almıştır. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi global organizasyonlar, NATO ve Avrupa Birliği gibibölgesel kuruluşlar konfederasyon ilkesine göre oluşturulmuşlardır.

Konferans-Conference

  1. Diplomaside, bir sorunun çözümlenmesi amacıyla, sorunun niteliğine bağlı olarak ulusal yada uluslararası düzeyde yapılabilen vekonunun uzmanları ile o konuda karar almaya yetkili kişilerin katıldığı toplantı. Uluslararası sorunların çözümünde ve devletlerarası ilişkilerin gelişiminde çok önemli rol oynayan konferanslar, belli protokol kurallarını gerektirir. Konferans, BM yada başka bir uluslararası örgütün merkezinde yapılmayacaksa, o zaman konuk devletin tüm katılımcılara davet göndermesi gereklidir. Konferansa, ev sahibi ülkenin ilgili bakanı başkanlık edecek ve toplantının tüm düzeninden, konukların ağırlanmasından, ikramlardan, teknik alt yapıdan, toplantı kararlarının belgeleştirilmesinden vs. İlgili devlet sorumlu olacaktır.
  2. Yeri, zamanı, konu ve kouşmacısı daha önceden ilan edilen, çoğunlukla sadece bir kişinin konuşmacı olarak katıldığı herkese açık toplantı.

Konferans diplomasisi- Conference diplomacy

Diplomatik sorunları çok taraflı bir karakter arzeden uluslararası toplantı yada konferanslar tertip edip, tarafları bir araya getirme ve karşılıklı pazarlıklara imkan tanıma şeklinde çözmeye çalışan diplomasi yöntemi. Çok taraflı diplomasi de denilmektedir.

İkiden fazla devlet temsilcisinin toplanarak aralarındaki meseleleri çözümlendirme girişimleridir. Bu anlamda konferans diplomasisinin tarihi pek eski değildir. Konferans diplomasisi olarak adlandırılan bu tür diplomasisinin 1648 tarihli Westphalia Kongresi ile başlamış olduğu kabul ediliyor.

Fakat 17. ve 18. yüzyıllarda toplanan konferanslarda özellikle usul sorunları nedeniyle işlerin yürütülmesinde zorluklarla karşılaşmaktaydı. Konferans diplomasisinde bu yönde önemli adımların atılabilmesi için 1815 tarihli Viyana Kongresini beklemek gerekmişti. Viyana Kongresi gerek sorunların ele alınma ve çözülme biçimi, gerek kongreden sonra çok yanlı diplomasiye dahafazla başvurulması bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Viyana Kongresi’ne katılan devletler, belirli aralıklarla temsilciliklerinin bir araya gelerek Avrupa barışını gerektiren yolları araştırmalarını kararlaştırmışlardır. Büyük devletler diplomasisi olarak ortaya çıkan bu tür diplomasi, iki dünya savaşı arasında önemini korumakla beraber, II. dünya savaşı sonrasında gelişen yeni bazı diplomasi türlerinin gerisinde kalmıştır.

Konferans kulisleri-Conference lobbies

Uluslararası konferanslarda, resmi gündem ve görüşmeler dışında, katılımcıların gayri resmi olarak yürüttükleri görüşme ve pazarlıklar.

Kongo Savaşı-Congo War

1998 yılında patlak veren, Uganda ve Burundinin ayrılıkçıları; buna karşın Angola, Çad, Namibya ve Zimbabwe nin Kongo yönetimini desteklediği bölgesel boyutlu iç savaş. Dünya tarihinin en kanlı çatışmalarından biri olan ve Temmuz 2002 tarihine kadar süren savaşta 2 milyon kişi hayatını kaybetti.

Kongre-Congress

  1. Kongre, kurultay. Özel bir maksatla toplanan yetkili temsilcileri bir araya getiren ulusal yada uluslararası toplantı.
  2. Meclis.
  3. Amerikan Kongresi, Amerikan millet meclisi. 535 üyeden oluşan Kongre;Temsilciler Meclisi ve Senato adlı iki ayrı meclisin birleşmesinden meydana gelir. Bunların 435 tanesi Temsilciler Meclisi’nde, kalan 100 tanesi de Senatoda görev yapar. Temsilciler Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılırken, Senato üyeleri 6 yıllığına seçilmekte ve iki yılda bir yapılan seçimlerle üçte biri yenilenmektedir. Eşit yetkileri olan bu iki meclisten Temsilciler Meclisi’ne, gelir getiren ve tahsisatlarla ilgili yasa teklifleri sunulurken; Senato, anlaşmaların ve üst düzey bürokratların onay işlemlerini  yapar. Bunların dışındaki yetkiler birlikte kullanılırken, bir yasa teklifi herhangi birinde önce görüşülebilir. Diplomasi açısından oldukça  önemli olan Kongre, bir çok kararın alınmasında Başkanın yetkilerini paylaşmaktadır.

Konjonktür politikası-Conjancture policy

AB ye üye ülkelerden herhangi birinde, ani bir ödemeler dengesi krizi belirdiğinde, koruyucu önlemler alınmasını sağlamak üzere ülkelerin birbirine danışmalarını öngören istişare mekanizması.

Konsolide etmek-Consolidate

Herhangi bir anlaşmaya imza atmış olan iki akit tarafıni birbirlerine tanıdıkları haklardan geri dönülmemek üzere bağıtlanmalarıdır. Örneğin, iki ülke ekonomik ilişkisinde, taraflar birbirlerine tanıdıkları gümrük indirimlerini konsolide ettiklerinde, tek taraflı olarak eriştikleri durumdan daha kötü duruma değiştiremezler.

Konsolide liberasyon listesi-Consolidated liberalization list

İki taraf arasındaki ekonomik ilişkilerde, ithalattaki miktar kısıtlamaları kaldırılıp, mallar serbest bırakıldığında, bu malların söz konusu serbestlikten çıkarılmamasının taahhüt edildiği mal listeleri.

Konsolidasyon-Consolidation

Kısa vadeli bir devlet borcunun yerini uzun vadeli bir borcun alması. Devletin vadesi gelmiş olan kısa vadeli borçları ödeme olanağına sahip olmaması halinde, konsolidasyona gidilir. Konsolidasyon işlemi ihtiyari ve zorunlu olmak üzere iki türlüdür. Her halükarda da devletten alacağı olan kişi ve kurumlar, alacaklarına karşılık uzun vadeli devlet tahvilerini almak durumundadırlar.

Konsolos-Consul

Bir devletin, yurt duşındaki bir takım idari hizmetleri yürütmek ve atayan devletin menfaatlerini korumak amacıyla başka bir devlet nezdinde görevlendirdiği, diplomatik nitelik taşımayan resmi memur. Diplomatik temsilciler arasında olmadığından, hukuken diplomatik aytıcalık ve haklardan da yararlanamazlar. Konsoloslar rütbe yönünden, başkonsolos, konsolos, yardımcı konsolos ve kor-konsolos olarak sıralanır. Bir konsolosun görevini yerine getirmek için tahsis edilen, yetkili bulunduğu bölgeye konsolosluk görev çevresi /circonscription/ denir. 1963 yılında kabul edilen Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi ne göre konsolosların görevleri şunlardır:

a-Devletler hukuku çerçevesinde, gönderen devletin ve bu devlet uyruğunda bulunan gerçek ve tüzel kişilerin çıkarlarını korumak.

b-İki ülke arasındaki ticari, ekonomik, kültürel ve bilimsel ilişkileri geliştirmek.

c-Yasal yollarla bilgi edinerek raporlar hazırlamak.

d-Kendi vatandaşlarının pasaport işlemleri başta olmak üzere konsolosluğu ilgilendiren tüm resmi işleri takip etmek.

e-Kendi uyguğundaki kişilerin haklarını ev sahibi ülke nezdinde korumak.

Ek Bilgi: Ülkeler arasındaki ticari, ekonomik, kültürel, bilimsel ilişkilerin yürütülmesi ve geliştirilmesi ve dış ülkelerde vatandaşlarının haklarını korumak için atanan dışişleri görevlisi. Kural olarak devleti temsil etme yetkileri bulunmayan konsoloslar bulunduğu ülkede devletin gerçek ve tüzel kişiliklerini korumak, işlerliğini kolaylaştırmak, pasaportları uzatmak ya da yenilemek gibi görevlere sahiptirler. Hukuki açıdan diplomatik ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanma haklarına sahip olmayan konsoloslar diplomatik temsilci konumunu da taşımazlar. Diplomatik dokunulmazlığına sahip olmayan konsoloslar, yine de görevlendirildikleri ülkede normal bir yabancıdan farklı olarak bir takım ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanırlar. Konsolosluk görevlileri önem sırasına göre başkonsolos, konsolos, yardımcısı ve fahri konsolos olarak sıralanırlar. Konsoloslara tanınan ayrıcalık ve bağışıklıkların içeriği konsolosluk sözleşmeleri diye ifade edilen iki ya da çok taraflı antlaşmalarla belirlenir. Türkiye Konsolosluk ilişkileri hakkında 1975 yılında Viyana Sözleşmesi’ne taraf olmuştur.

Konsolosluk-Consulate

Konsolosun ifa ettiği görev ve bu görevin yapıldığı bina. Birçok ülkede bir kısım devletlerin konsolosluğu bulunmadığından, konsolosluk görevleri, bu devletlerin büyükelçilerince yürütülür ve bu bölüme konsolosluk şubesi denir. Büyükelçiliğin yanı sıra, aynı şehirde veya ülkenin başka şehirlerinde aynı devletin konsoloslukları veya başkonsoloslukları bulunabilir. Bir devlet, siyasal nedenlerle veya başka gerekçelerle kimi ülkelerde büyükelçilik bulundurmadan, sadece konsolosluk açmak suretiyle ilişki içinde bulunabilir. Bu, iki taraf arasındaki ilişkinin düşük seviyede olduğunu gösterir. Konsolosluğun görevlerini yerine getirmesi için tahsis edilen yetkili bulunduğu bölgeye konsolosluk görev çevresi denir. Konsolosluk binalarının, özellikle konsolosluk işleri için kullanılan kısımlarının dokunulmazlığı vardır. Resmi haberleşmesi de dokunulmazlıktan yararlanır. Konsolosluklar, yazışmalarda kurye kullanılabileceği gibi, bunlara ait torba ve paketleri kendi araçları ile gönderebilirler. Konsolosluk yetkili memurları, o ülkeede yaşayan kendi vatandaşları ile her zaman temas serbestisine sahiptirler. Hapiste olanlarla görüşme yetkileri de vardır. Konsolosluk mermurlarının tutuklanmaları veya gözaltına alınmaları, ancak ağır bir suç halinde ve yetkili adli makamın kararı ile olur. Görevlerini yetine  getirirken işledikleri eylemlerden dolayı, yargıya tabi değildirler.

Konsorsiyum (consortium)

Değişik kuruluşların merkezi bir yönetim etrafında toplanması anlamına gelen terim. Aynı zamanda, çeşitli ülke veya kuruluşların biraraya gelerek, diğer bir ülkeye ekonomik yardım amacı ile oluşturdukları örgütlenme ve mali fona bu ad verilmektedir.

Konsorsiyum kanalı ile yardım alacak ülkenin ekonomik ve mali durumu gözden geçirilir, dış yardım ihtiyaçları belirlenir ve yardım yapanın dış yardım politikaları arasında uyum ve koordinasyon sağlanır. Dolayısıyla bunlar geçici nitelikteki kuruluşlardır. Konsorsiyumların elinde dağıtılacak mali kaynak yoktur. Yardımlar, onu oluşturan ülkeler tarafından iki taraflı olarak verilir. Konsorsiyum toplantılarında yardım konusunda ön hazırlıklar yapılır. O yıl ülkeye ne miktar yardım sağlanacağı ve bu yardımların üyeler arasında ne oranda dağıtılacağı gibi hususlar belirlenir. Bu şekilde yardım alacak ülkenin durumunun ortaklarca görüşülmesi ve karara bağlanması, yardımın etkinliğini artırır. 1950 yılında, Dünya Bankası’nın denetiminde Hindistan’a yardım konsorsiyumu kurulmuştur. 1962’de ise bu kez, OECD’ye bağlı Türkiye’ye yardım konsorsiyum oluşturulmuştur.

Konşimento-Bil of landing

Uluslararası ticarette, deniz yoluyla yapılan eşya taşımacılığında kullanılan ve taşınan eşyayı belirleyen evrak. Taşıyıcı kaptan tarafından hazırlanır.

Kontrol altındaki ülke(listesi)-Controlled country

Amerikan yönetimi tarafından hazırlanan ve ulusal güvenlik sebebiyle siyasal ve askeri olarak kontrol altında tutulmaları öngörülen devletlerin sıralandığı değişken liste. Söz konusu liste, belli bir tehlike sıralamasına göre ülkeleri kategorilere ayırmaktadır.

Konuşma aşaması-Deploment plase

BM Barış Gücü operasyonlarında üçüncü aşama. Barış gücünde kullanılacak şahıs ekipmanların operasyon sahasına naklini ifade eder.

Konvansiyonel silah-Convansional weapon

Klasik savaş silahları. Nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar dışında kalan, kara-deniz-havada kullanılan her türlü silah ve araçlardır. Başlıca konvansiyonel silahlar arasında, top, tank, tüfek, uçak, gemi, denizaltı ve (nükleer başlık taşımayan) füzeler bulunur.

Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar dışında, kara, deniz ve hava ordularınca kullanılan her türlü silahlar. Bu tür silahlar nükleer çağda da ülkelerin dış politika aracı olma özelliğini sürdürmüştür. Dünya ülkelerinin çoğu nükleer silahlara sahip değildir ve sahip olanlar da bunları her zaman kullanma olanağına sahip değildir. Bu sebeple bu ülkelerin dış politika aktivitelerinde askeri araçlara başvurmaları kaçınılmaz olmaktadır.

Kordiplomatik (corps diplomatique-diplomatic corps)

Bir ülkede diplomatik görevle ve statüyle bulunan yabancı devletler diplomatlarının tümüne denir. Kordiplomatik mensupları bazı özel haklardan (ayrıcalık ve bağışıklardan) yararlanır. Örneğin, otomobillerinde (C.D.) harfleri bulunur ve trafik sırasında zorluğa uğradıklarından görevlilerden özel yardım görürler. Bu işaret ayrıca, ülkenin güvenlik makamları bakamından da bazı maksatlar açısından bir tanıma olanağı sağlar. Keza, kordiplomatik mensupları için özel hüviyet kartı verilir ve ülkeden alınırken bu kartı iade ederler.

Kordiplomatik duayeni-Dean of the diplomatic corps

Bir ülkenin başkentindeki elçiler arasından, en uzun süredir görev yapmakta oolan büyükelçi. Bütün büyükelçilerin preseance denilen öncelik sırası, güven mektularını o ülkeninin devlet başkanına sunma tarihine göre oluşur. Kordiplomatik duayeni, bulunulan ülkenin dışişleri bakanlığı nezdinde, kordiplomatik mensuplarının genel hak ve çıkarlarını korur, törenlerde yerine göre hepsini temsil eder, diğerlerinin de katıldığı törenlerde en başta yer alır. Duayenin kendi ülkesine dönmesi yada başka ülkeye gitmesi halinde, ondan sonraki sırada gelen en kıdemli elçi bu görevi devralır.

Dean of the Diplomatic Corps denen şahıs, bir ülkenin başkentinde en uzun süreden beri görev yapmakta bulunan büyükelçidir. Bütün büyükelçilerin bir öncelik sırası vardır ve “preseacence” denilen bu sıra, güven mektuplarını o ülkenin devlet başkanına sunmaları tarihine göre oluşur.

Kordiplomatik duayeni, bulunan ülkenin Dışişleri Bakanlığı nezdinde kordiplomatik mensuplarının genel hak ve çıkarlarını korur, törenlerde en başta yer alır. Duayenin başka ülkelere gitmesi halinde, ondan sonra sıradaki bu görevi devralır.

Kordiplomatik Listesi (list du corps diplomatic)

Diplomatic List denilen bir ülkede görevli bütün diplomatların isim, görev ve adreslerini gösteren liste olup, içinde ayrıca genellikle, misyon şeflerinin (büyükelçi ve diğer temsilcilerin) öncelik sırası listesi ile temsil olunan ülkelerin milli günlerinin listesini de kapsar.

Kordiplomatik listelerini her ülkenin Dışişleri Bakanlığı’nın protokol kısmı yayınlar.

Kore savaşı

Kore yarımadası 1945 Ağustos’unda, Rusya’nın Japonya’ya harp ilan etmesiyle kuzeyde Rus istilasına uğramış ve 38’inci paralelden itibaren Rusya ile ABD tarafından geçici olarak ikiye bölünerek Kuzey Kore yaratılmıştır. Ruslar kuzeyde komünist bir idare kurup çekilmişler ve 1948’de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adını alan devlet ortaya çıkmıştır. Böylece, ilerde iki ülkenin birleştirilmesi kararı da askıda kalmıştır. İki ülke arasında 38. paralel boyunca çeşitli sınır çatışmaları başlamış ve 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırıya geçmiştir.

Bu durumda, Birleşmiş Milletler bir karar alarak çok büyük kısmı ABD Kuvvetlerinden oluşan bir B.M. Kuvvetini Güney Kore’nin yardımına göndermiş, bu kuvvetler kuzeye doğru ilerleyerek Mançura’daki Çin sınırına yaklaşmışlardı. Çinliler de gönüllü kendi kuvvetleriyle Kuzey Kore’ye yardıma girişmişler, böylece savaş genişlemiş ve uzamıştır. BM Başkumandanı olan General Mac Arthur savaşın durması için bir ara Mançurya’ya atom bombası atılmasını önermiş ve bu yüzden görevinden alınmıştır. Daha sonra Temmuz 1953’de iki taraf arasında 38. paralel civarında mütareke imzalanmıştır.

Kore savaşı çok sayıda insan hayatına mal olmuş, dünya ekonomisine birçok maddenin fiyatını yükselterek önemli etkiler yapmıştır.

Türkiye’de 17 Ekim 1950 tarihinde Kore’ye General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kişilik bir Tugay çıkarmıştır. Çeşitli görevler alan Türk Tugayı Kore’de büyük başarı göstererek, dünyanın takdirini kazanmıştır (Kunuri savaşı). Türk Tugayı Kore’de 900’den fazla şehit vermiş, 200 kişi de yara almıştır. Zamanla Türk Tugayının mevcudu indirilmiştir. Kore’de önemli bir Türk şehitliği vardır ve Ankara’da da 1973’de şehitlerin hatırasına bir anıt yapılmıştır.

Kore savaşından tarafların kayıplarının durumu ise şöyledir: Güney Kore ordusu 141 bin ölü ve 43 bin kayıp, Birleşmiş Milletler kuvvetleri 36 bin ölü vermiş, karşı taraftan Kuzey Kore ordusu 295 bin ölü, komünist Çin ordusu da 184 bin ölü vermiştir. (Kore’de sivil halktan da her iki kesimde 3 milyon kişi kadar ölmüştür.)

Korkonsüler-Consular corps

Bir ülkede görevli bulunan ve konsolosluk statüsüne sahip olan yabancı temsilcilerin tümü. Şehirlere göre  de korkonsülerden bahsedilmesi mümkündür. Bunların otomobillerindeki işaretde (C.C.) şeklindedir. Korkonsüler mensupları için özel kimlik kartları verilir. Korrkonsüler mensuplarını gösteren korkonsüler listeleri vardır ve bulundukları ülkenin dışişleri bakanlığınca yayınlanır.

Korkonsüler duayeni-Dean of the consular corps

Bir şehirde en uzun süredir görevli bulunan konsolosluk şefi. O şehir resmi makamlarına karşı korkonsüler mensuplarını temsil eden, törenlerde onların en başında gelen kişi.

Korsanlık (piracy)

Soygun, gaspetme ya da zarar verme amacıyla açık denizlerde ticaret gemilerine karşı girişilen saldırı eylemi. Denizlerden ayrı olarak uçak kaçırma veya hava korsanlığı ayrı bir tür olarak ele alınır. Daha önceleri savaşan devletlerin de başvurduğu bir yöntem olarak korsanlık, 1856 Paris Kongresi’yle devletler hukukuna göre suç sayılmıştır. Bu yüzden resmi yetkililer bir korsan gemisini zaptedebilir, zorla bir limana yanaşabilir, uyruklarına ya da ikametlerine bakmaksızın korsan gemi mürettebatını yargılayabilir ve suçlu bulunanları cezalandırarak gemiye el koyabilir. Devletler hukukunca suç sayılan korsanlığın temel özellikleri, herhangi bir devletin onay vermemiş olması ve saldırının kişisel amaca yönelik olmasıdır. Bu yönüyle farklı ülkelerin yasalarında ya da özel sözleşmelerde korsanlık olarak tanımlanan yasadışı savaş, ayaklanma, isyan ve köle ticareti gibi fiiller çoğu zaman devletler hukukuna göre korsanlık kapsamına girmez. Günümüzde korsanlık terimi başta uçak olmak üzere otobüs, tren ve kamyon gibi araçları kaçırma, bir hakkı izinsiz kullanarak kazanç ya da çıkar sağlama gibi durumlar için de kullanılmaktadır.

Koruma Altındaki Ülke (protectorate)

Bir devlet veya devletlerce ekonomik, sosyal ve askeri yardım yapılması ve gözetilmesi. Ekonomik yardım, tekniksel yardım, sermaye bağışı, özel yatırımın garanti altına alınması ve ticareti krediler vb. Askeri yardım ise silah ve teçhizat transferi, tavsiye grupları, savunma desteği, askeri temeli kurmak için ödemelerde bulunmak vb. içerir.

Köln Koşulları-Cologne Terms

Paris Kulübü tarafından dünyanın en borçlu ülkeleri için uygulanan borç silme koşulları. Daha önce belirlenmiş olan Napoli Koşulları na sahip olmasının yanı sıra, ekonomik yapılanma programını istikrarlı biçimde sürdüren ve IMF ile Dünya Bankası tarafından en borçlu ülkelerden biri olduğu onaylanmış olan ülkelere uygulanır.

Körfez Savaşı (Gulf War)

Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın silahlı kuvvetleri 1 Ağustos 1990’da Kuveyt Krallığını, Kuveyt ülkesinin Osmanlı Devleti döneminde Basra eyaletine bağlı olduğu, Basra’nın da Irak’a ait olduğu gerekçesiyle işgal etmiştir. Pekçok ülke Irak’a geri çekilmesi konusunda uyarıda bulunmuş, ancak Irak bunları dikkate almamıştır. Birleşmiş Milletler 15 Ocak 1991’de, Irak’ın geri çekilmesi konusunda ültimatomu içeren bir karar almıştır.Ayrıca, ABD, 7 Ağustos 1990’da Suudi Arabistan’a askeri birlikler göndermiştir. 12 Ocak 1991’de ise ABD Kongresi, Başkan George Bush’un, Irak’a ABD kuvvetleri sevk etme planını onaylamıştır. Ardından, 430.000’i Amerikalı olmak üzere 28 koalisyon ülkesi kuvvetlerinden oluşan 700.000 kişilik askeri birlik Irak’a karşı koymuştur. Irak’ın müttefikleri sadece Filistin Kurtuluşu Örgütü (FKÖ) ve Ürdün olmuştur. Saldırının Hazırlanması sırasında Iraklılar, ülkedeki yabancı işçileri rehin almıştır. Bu rehinler arasında 1.200 İngiliz, 900 Amerikalı, 200 Japon, ayrıca daha az sayıda olmak üzere Polonyalılar ve Almanlar bulunmaktaydı. Irak kuvvetlerine karşı saldırı 17 Ocak 1991’de başlamış ve Iraklılar Kuveyt’ten geri çekilmişlerdir. Saldırı sırasında müttefikler tarafından 200 kişi ölmüş ya da yaralanmış buna karşılık 100,000 den fazla Irak’lı yaşamını yitirmiştir. Bunlar arasında siviller azımsanmayacak sayıdaydı. 180.000 Iraklı asker ise koalisyon güçlerine teslim olmuştur. Savaş sırasında Irak hava gücünün büyük kısmı, tahribattan korunmak için İran’a geçmiştir. ABD Başkanı Bush’un Iraklı liderleri ve özellikle de, kendi yönetiminden kaçan Kürtlere baskı uygulayan ve kimyasal ve nükleer silah materyallerini gelecekte kullanmak üzere saklayan Saddam Hüseyin’i yeterince takip edip uğraşmama kararı oldukça eleştirilmiştir. ABD gelecekteki muhtemel bir kullanım için bölgede 25.000 askerden oluşan bir kuvveti ve 200 hava gücünü bölgede bırakmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan bir istatistiğe göre savaşın maliyeti 61.1 milyar dolar olmuştur. Savaşın açıklanan sebebi Kuveyt’in, Irak’ın saldırısından kurtarılmasıdır. Ancak bu savaşı soğuk savaş ertesi dönemde Amerikan’ın Pax-Amerikana’yı oluşturmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirenler de vardır. ABD bu savaşta, soğuk savaşta rastlanmayan bir askeri stratejiyi (orta yoğunlukta çatışma-mid-intensity conflict) uygulamıştır. ABD Irak’a yönelik bu stratejinin hazırlıklarına Körfez Savaşı’ndan birkaç yıl önce başlamıştır. Irak yönetimi, ateşkes antlaşmasından sonra, savaş sırasında ayaklanan Kürt ve Şiilere karşı askeri bir harekat düzenlenmiştir. Baskı karşısında Türkiye’ye sığınan Kürt, Şii ve Azeriler için Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’de sığınma kampları oluşturulmuştur. Irak’ta Zaho kenti çevresi koalisyon güçlerince denetim altına alınarak sığınmacılar için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. Kurulan yerleşim yerlerinin aşamalı olarak Birleşmiş Milletler denetimine bırakılması kararlaştırılmıştır.

Türkiye, Körfez savaşı sırasında Birleşmiş Milletler’in ambargo kararına uyarak, Kerkük-Yumurtalık Petrol boru hattının kapatmış, ayrıca güneyde bulunan İncirlik ve Pirinçlik üslerini koalisyon güçlerinin kullanımına açmıştır.

Kriz diplomasisi-Crisis diplomacy

Devletler arası ilişkilerde yaşanan kriz dönemlerinde, bu bunalımı aşmaya dönük yürütülen diplomasi.

Kudüs Sorunu

Bir çok dinin inançlarına göre kutsal kabul edilen Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesiyle başlayan sorun. Kudüs 1948 yılında İngilizler çekilince İsrail ve Ürdün arasında paylaşıldı. 1967’deki Altı Gün Savaşının ardından İsrail doğu Kudüs’ü işgal ederek kenti eli geçirdi. Ancak Birleşmiş Milletler’in daha önceki Filistin’in paylaşılması planında Kudüs’ün statüsü (corpus-separatum) uluslararası statüde -ayrılmış- kent olarak belirlenmişti. Kudüs sorununun çözümü 1991’de FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Açıklaması”nda 1996’ya ertelendi. 1996’daki ABD başkanlık seçimi, İsrail Knesset seçimleri, soğuk savaşın bitmesiyle diasporadan gelen yahudi göçlerinin artması ve Kudüs’ün kuruluşunun 3.000 yıldönümü kutlamaları sorunun çözümünü zorlaştıracak faktörler olarak görülüyor.

Kurucu meclis-Constituent assambly

Bir ülkede anayasa yapmak üzere kurulan ve seçimle iş başına gelmeyen özel meclis. Seçimler yapılıp, yeni meclis oluşunca, kurucu meclisin görevi son bulur.

Kutsal İttifak

Rus çarı I. Aleksandr, Avusturya imparatoru I. Franz ve Prusya kralı III. Friedrich Wilhelm’in, Napoleon’un yenilgisinin ardından başlayan II. Paris Antlaşması görüşmeleri sırasında kurdukları ittifak (26 Eylül 1815). Siyasal ve toplumsal yaşamda Hristiyan ilkelere bağlılığı güçlendirmeyi amaçladığını ilan edilen Kutsal İttifak’ın kuruluşuna Çar Aleksandr önderlik etti. Sonradan İngiltere veliaht prensi, Osmanlı padişahı ve papa dışında bütün Avrupa hükümdarlarının katıldıkları ittifak, fazla etkili olmamakla birlikte, liberaller ve sonraki tarihçiler tarafından Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki tutucu ve baskıcı yönetimlerin aracı ve simgesi olarak kabul edildi. Napoleon sonrası dönemin önde gelen diplomatlarından Avusturya Dışişleri Bakanı Prens Klemens von Metternich ve İngiltere Dışişleri Bakanı Vikont Castlereagh ise Kutsal İttifak’ı önemsiz ve geçici bir birlik olarak değerlendirmişlerdir.

Küba Bunalımı, 1962

Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’ni doğrudan savaşın eşiğine getiren uluslararası siyasal bunalım.

Küba’da Fidel Castro, 1959’da Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı devirerek iktidarı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren Küba’nın ABD ile ilişkileri bozulurken, SSCB ile gelişmiştir. Özellikle 1961 yılının Nisan ayında, ABD tarafından Küba’ya karşı düzenlenen başarısız Domuzlar Körfezi çıkartması ABD-Küba gerginliğini iyice artırmıştır. Bu arada 1962 Ocağında OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) devletleri Küba’nın OAS’tan atılmasını kararlaştırmışlardır. 1962 Ağustos’unda ABD istihbaratı Küba’ya bazı Sovyet füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu saptamıştır. Bunun üzerine Küba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini isteyen ABD, 22 Ekim 1962 tarihinden başlayarak adayı denizden ablukaya almıştır. Bu sırada bazı Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doğru Atlantik’te seyretmekte olması, daha önce 1948 tarihli Berlin ablukasında karşı karşıya gelen iki “süper devlet” arasında doğrudan bir çatışma olasılığını ortaya çıkarmıştır. Tüm dünyada bir nükleer savaş korkusu yaşatan bir kaç kritik gün içerisinde, kısmen Khruchchev liderliğindeki SSCB yönetiminin biraz geri adım atması, kısmen de taraflar arasında sürdürülen pazarlıklarda bir anlaşmaya varılması, krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önlemiştir. Sovyetler Birliği, Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerinin de sökülmesi kaydıyla Küba’daki füzelerin sökülmesini kabul etmiştir. Küba (Ekim füzeleri) bunalımının en önemli sonucu, soğuk savaşın doruk noktasına vardığı bir dönemde, “yumuşama” ve “görüşme” havası yaratmış olmasıdır. Bunalımın ikinci sonucu, NATO’nun Avrupalı ortaklarının, böylesine büyük bir bunalımda, yanı kendilerini de son derece tehlikede bırakan durumlarda, kendi görüşlerinin alınmayacağını açıkça görmüş olmalarıdır. Küba Bunalımı, her iki ittifak grubunda da üyelerin, stratejik değişikliklerle başlayan yeni uluslararası ortama uyum gösterme özlemlerine hız kazandırdı. Bunalım,ayrıca geleneksel (klasik) silahların önemini artırmıştır. Son olarak, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, iki devlet başkanının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri ile birçok yanlış anlamanın giderilmesi amacıyla bir doğrudan telefon hattı (hotline) kurulmuştur.

Küçük Ada Ülkeleri İttifakı-AOSIS

İngilizce açılımı Alliance of Small Island States olan ve dünyanın değişik bölgelerine dağılmış vaziyetteki 42 küçük ada ülkesini bir araya getiren uluslararası örgüt. Özellikle çevre konularında ortak hedeflere sahip olan koalisyon, iki uluslararası örgütün/Counterpart International-Earth Voice International ortaklığı ile kurulmuştur.
Üyeleri: Amerikan Samorası, Marshall Adaları, Antigua ve Barbuda, Mauritius, Bahama, Mauru, Barbardos, Netherlands, Antiller, Belize, Niue, Cape, Verde, Palau, Komorlar, Papua Yeni Gine, Cook Adaları, Samoa, Küba, Sao Tome-Principe, Kıbrıs, Şeyseller, Dominika, Singapur, Mikronezya Federal Devletleri, Solomon Adaları, Fiji, St. Kitts-Nevis, Grenada, St. Luci, Guam, St Vincent-Grenadines, Gine-Bissau, Surinam, Guyana, Tonga, Jamaika, Trinidad ve Tobago, Kiribati, Tuvalu, Maldivler, Virgin Adaları, Malta ve Vanuatu.

Küçük Antant (Petite Entente)

Birinci Dünya Savaşını izleyen devrede Avrupa’da oluşan yeni bloklaşmalardan biridir. Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya’nın aralarında kurdukları bir işbirliği ve ittifak sistemidir.

Küçük Antant; 1920’de Çekoslovakya-Yugoslavya, 1921’de Çekoslovakya-Romanya ve Yugoslavya-Romanya arasındaki ikili anlaşmalardan oluşmuştur. Amacı, bu savaş ertesi yeni devletlerin Orta Avrupa’daki güvenliklerini korumak (Alman, Macar ve Bulgar tehlikesine karşı) ve status quo’yu devam getirmekti. Fransa bu sistemin koruyucusu rolünü oynamış, bu ülkelerin dış siyasetini hayli etkilemiştir.

Kültür Anlaşmaları (cultural agreements)

Ülkeler arasında yakınlaşmayısağlamakta önemli rol oynayan belgelerdir. Genellikle, kültürel temaslar, burslar, karşılıklı santranç ve bilim adamı ziyaretlerispor temasları, yayınlar ve tercümeler, ortak araştırmalar, ders kitaplarındaki iki ülkeye ait konular, radyo ve televizyon yayınları, diplomaların denkliği ve daha bir çok kültürel konuları kapsarlar. Kültür anlaşmaları, yakınlaşma ve siyasi anlaşmalara öncülük ederler.

Kültürel Diplomasi (Cultural diplomacy)

Ülkelerin karşılıklı olarak siyasal etkide bulunabilmek amacı ile uyguladıkları bir diplomasi türü. Bu fikrin temelinde, kültürel açıdan birbirlerine daha yakın olan taraflar arasında siyasal etkileşimin daha kolay olacağı varsayımı yatmaktadır. Bu diplomasi aracını kullanan devletlerin üzerinde durdukları iki temel öğe “dil” ve “eğitim”dir. Bir ülke hedef aldığı ülkede kendi dilini yaygınlaştırdığı ölçüde daha etkili olma şansını elde eder.

Kültür Emperyalizmi (cultural imperialism)

Bir emperyalizm yöntemi. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Kitle haberleşme araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Gerçekten de bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir. Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm çeşididir. Egemenliğine çok bağlı ülkeler, bu konuda abartılı davranarak, kendi dillerini isimlerini giysilerini değiştirerek Batılı yaşam stilindenkendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir. Çağımızda bu konuya en büyük örnek olarak Comintern’in bütün ülkelerdeki komünist partilerinin Sovyet dışı politikasını desteklemek yolundaki çalışmalarını verebiliriz. Bugün ABD’nin geniş ölçüde kullandığı yöntemlerden biridir.

Kültür ataşesi-Cultural attache

Bir ülkenin, yabancı devletteki diplomatik misyonunda kültürel işlerle ilgilenmek üzere görevlendirilmiş memur. Başlıca görevi, ülkesini kültürel alanda temsil etme, bilgi toplama ve iki ülke arasında kendi uzmanlık alanı ile ilgili konularda işbirliğini geliştirmektir.

Kültür Devrimi-Cultural Revolution

Kominist rejime geçtikten sonra Çinde 1965 yılından itibaren ortaya çıkan siyasal süreç. Moa Tse Tung un fikirlerinin yaygınlaştırılması, eskiye bağlılığın azaltılması, parti gücünün her yere hakim kılınması gibi hedefler güdülen bu süreç, 1967 yılında en yoğun seviyesine ulaştı. Bu dönemde, eskiye ait her şey tahrip edilmiş, ihtilal komiteleri kurularak büyük kentlere tamamen hakim olunmuştur. 1970’lerin ortasından itibaren süreç hafifleyerek son bulmuştur.

Küreselleşme (globalization)

Ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemler çatışma halinde olmalarına rağmen farklı küresel topluluklar her zamankinden daha fazla karşılıklı bağımlılığa maruz kalmışlardır. Çünkü tüketicilerin gereksinimleri ve tercihleri dünya çapında küreselleşmiştir. Küreselleşme stratejisinde, uzun dönemli anlaşmalardan çok birleşmeler oluşturma ve bunları teşvik etme esastır. Ayrıca küresel bağlantılar, yurtseverlik, milliyetçilik ya da bireysellikten çok “değer” unsuruna dayanmaktadır.

La Haye Konferansları

Devletler hukuku alanında sık sık değinilen Lahey Konferansları, başlıca 1899’da ve 1907’de olmak üzere iki defa toplanmıştır. Genel olarak milletlerarası anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ile savaş hukuku konularında bazı kurallar koyarak devletler hukukunun düzenlenmesi (codification) konusunda yararlı çalışmalar yapmıştır. Daha sonra 1930 yılında da bir diğer konferans daha yapılmışsa da, önceki ikisi kadar önemli sayılmaz.

Birinci Konferansta 26 ülke bulunmuş, hemen bütün Avrupa devletleri ile ABD de katılmıştır. İkinci Konferans ise 44 ülke arasında yapılmıştır.

Lahey Konferanslarında saptanan kurallar bazı sözleşmeler meydana getirmiştir. Bunlara Lahey Sözleşmeleri denmektedir. Örneğin, “Milletlerarası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesine Dair Lahey Sözleşmesi” veya “Savaş Açılmasına Dair Lahey Sözleşmesi” bunlardandır.

Laval-Mussolini Anlaşması, 7 Ocak 1935

Fransız Pierre Laval ile İtalya Devlet Başkanı Benito Mussolini arasında yapılan anlaşma. Nazi Almanyası ortaya çıktıktan sonra ve özellikle 1934 Ekim’inde Dışişleri Bakanlığına gelen Pierre Laval ile birlikte, Fransa-İtalya münasebetleri hızla gelişti. Fransa İtalya’ya daha fazla kaydı ve anlaşma imzalandı.Anlaşma, Tuna ülkeleri konusunda bir pakt öngörmekteydi. Avusturya’nın bağımsızlığı garanti altına alınıyordu. Bu Avrupa’da barışın korunması için bir şart olarak kabul ediliyordu. Anlaşmada yer almayan fakat gizli görüşmelerde Habeşistan (Etyopya) bahis konusu olmuş ve Laval Fransa’nın bu konudaki ilgisizliğini açıklamıştır. Bu da Etyopya’nın İtalyanlar tarafından işgalini kabul ettiğini gösteriyor.

Lenin, Vladimir İ.

Asıl adı Vlamidir İliç Ulyanov’dur. 1917 Sovyet Devrimi’nin esin kaynağı ve önderi olan Marksist düşün, siyaset ve eylem adamı. İlk başkanlığını yaptığı (1917-1924) yeni Sovyet devletinin temellerini atmış, dünya işçi hareketinin yeni öncü örgütü olarak III. Enternasyoneli (Komintern) kurmuştur. Tarihinin en büyük devrimcilerinden biri ve Marx sonrası dönemin en etkili sosyalist düşünürü olarak kabul edilir. Marx’ın kuramlarına yaptığı katkılardan dolayı komünist hareketler genellikle Marsizm-Leninizm olarak anılmıştır.

Litvinov Protokolu, 9 Şubat 1929

Sovyetler Birliği’nin Briand-Kellog Paktının güttüğü aynı amacı kapsayan bir protokolü kendi komşuları arasında da en kısa zamanda yürürlüğe koymak için hazırladığı özel bir protokol. Kellog Paktı’nı Sovyetler, Batılıların Sovyet Rusya’yı izole etmek, çember içine almak ve Sovyet Rusya’ya karşı mücadele etmek ve kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardı. Fakat Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekim’inde Sovyet Rusya da bu pakta katılmıştır. Sovyetler, paktın silahsızlanmaya gereken önemi vermemiş olduğunu belirtmekle beraber paktın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini sağlamak için Polonya ve Litvanya’ya özel bir protokol önerdi. Polonya bu protokole katılmak için Romanya ve diğer Baltık devletlerinin de katılmasını şart koşmuştur. Protokol 9 Şubat 1929’da SSCB, Letonya, Estonya, Romanya ve Polonya tarafından imzalanmıştır. Türkiye, Litvanya, İran ve Danzig de kısa bir süre sonra bu protokolü imzalamışlardır. Protokol ve pakt, tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşmaları imzalamamış olan devletler ile SSCB arasında bu çeşit anlaşmaların yerini almıştır.

Lobicilik (lobbying)

Baskı gruplarının amaçlarına varmak için kongrede, pariementoda yaptıkları çalışmalar. Kişilerin ya da özel çıkar gruplarının siyasal karar alma sürecinin etkileme amacına yönelik girişimleri. Lobiciliğin ya da diğer adıyla kanun simsarcılığının olmadığı siyasal sistem yoktur. Çoğunlukla meclis koridorlarında vürütülen kulis çalışmalarına dayanmakla birlikte, bir yemek, ziyafet veya partiler lobicilik için uygun zeminlerdir. Çalışmalar kongre ya da parlamento üyelerinin ikna etmeye çalışmak, haklı bir dava peşinde olduğuna dair gerekli bilgi ve doküman sağlamak, temsilcilerine destek sözü vermek gibi aktivitelerle sürdürülür. Ayrıca baskı grupları, temsilcisi olduğu grubun talepleri doğrultusunda kanun tasarısı taslakları hazırlayarak, bunların temsilciler vasıtasıyla yasalaşmasını sağlarlar. Yine baskı grupları propaganda yolu ile kamuoyunda ve hükümette uygun bir hava oluşturmaya çalışırlar.

Lobicilik yapan kişiler güçlü bir ticari ya da tarımsal kuruluşun veya işçi sendikasının bu işle görevli memurları, ücretle çalışan profesyonel lobiciler, istek ya da sorunlarını iletmeye çalışan sıradan vatandaşlar olabilir.

Locarno Antlaşmaları, 1 Aralık 1929

I. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da barışı korumak amacıyla Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan bir dizi antlaşma. 16 Ekim’de İsviçre’nin Locarno kentinde kaleme alınan antlaşmalar, 1 Aralık’ta Londra’da imzalanmıştır.

Locarno Paktı Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki karşılıklı güvence antlaşmasını, Almanya ile Belçika ve Almanya ile Fransa arasındaki hakem antlaşmalarını, eskiden itilaf devletleri tarafından Almanya’ya verilen ve Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 16. md.’ne göre sözleşmeyi çiğneyen bir devlete karşı uygulanacak yaptırımları açıklayan notayı, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslavakya arasındaki güvence antlaşmalarını içeriyordu.

Güvence antlaşmasına göre Versailles Antlaşmasıyla (1919) belirlenen Almanya-Belçika ve Almanya-Fransa sınırları da değiştirilemezdi. Almanya, Belçika ve Fransa “meşru savunma” ya da Milletler Cemiyeti’nin koyduğu yükümlülüklerden biri nedeniyle doğacak durumlar dışında birbirlerine asla saldırmayacaklar, anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözümleyeeklerdi. Bu antlaşmanın ihlali durumunda, antlaşmaya imza koyan devletler, Milletler Cemiyeti’nin saldırıya uğradığına karar verdiği tarafın yardımına koşacaktı. Fransa’nın Polonya ve Çekoslavakya arasındaki anlaşmalar ise tahrik unsuru olmaksızın başlayan herhangi bir saldırı karşısında, tarafların birbirlerini desteklemelerini öngörüyordu. Pakta ayrıca Ren Bölgesinin kararlaştırılmış tarihten beş yıl önce 1930’da boşaltılması öngörülüyordu.

Locarno’nun açık anlamı, Almanya’nın batı sınırlarını değiştirmek için zor kullanmaktan vazgeçip doğu sınırları konusunda hakem kararına uymayı kabul etmesi, İngiltere’nin ise Belçika ve Fransa’ya askeri destek sağlamayı kabul ederken aynı güvenceyi Polonya ve Çekoslovakya için vermemesiydi. Uluslararası politika açısından önemli kısa ve uzun vadeli sonuçları olmuştur. Savaştan sonra ilk kez Fransa ile Almanya’nın ilişkilerini normalleştirdi. Almanya’yı yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına alarak Dawes Planının başlattığı işi bitirdi.

Uzun vadeli sonuçları, tüm savaş sonrası düzenin üzerine oturduğu Versailles Antlaşmasının başka antlaşmalar ile teyid edilmedikçe bağlayıcı olmadığını açıkça olması bile, üstü kapalı ortaya koymuştur. Bu da Versailles düzeninin iflası demekti. 2. olarak hükümetlerin kendilerini doğrudan doğruya ilgilendirmeyen sınırların korunması için askeri harekata girişmeyecekleri açıkça ortaya çıkmıştır.

Belirli bir süre Avrupa’daki barış yanlılarını umutlandıran bu anlaşmaların yarattığı yumuşama havası, 1936 yılında Hitlerin Ren bölgesine asker sokması ile sona erdi.

Londra Boğazlar Sözleşmesi, 17 Ocak-13 Haziran 1871

Rusya’nın ilan etmiş olduğu Karadeniz’in tarafsızlığının (1856 Paris antlaşmasının 11, 13 ve 14. maddeleri) kaldırılmasını onayladı; fakat boğazlar kapalı olmağa devam etti. Kırım savaşına son veren Paris Antlaşmasıyla Karadeniz’in tarafsızlığı kabul edilmişti. Buna zorunlu olarak uyan Rusya, 1871’de Fransız Alman Savaşının Fransa aleyhine sonuçlanmasıyla Paris Antlaşmasındaki bu hükmü tanımadığını belirtti. Osmanlı İmparatorluğunun başvurusu üzerine toplanan konferansta imzalanan antlaşmayla Karadeniz’in tarafsızlığı ve barış zamanlarında Osmanlı İmparatorluğu’na Boğazlar’ı kapalı tutma yetkisi tanıyan Paris antlaşmasındaki madde kaldırıldı. Ancak gerektiğinde Osmanlı devletinin dost ve bağlaşık donanmaları içeri almakta serbest bırakılması, Osmanlı Devleti için önemli bir ödün olduğu kadar Rusya açısından da yeni bir tehdit öğesi oluşturdu.

Londra Deniz Silahsızlanma Konferansı, 21 Nisan 1930

1930 yılının Ocak ayında deniz silahlarının sınırlandırılması konusunda toplanan konferans. 1928’de Briand Kellog Paktı’nın oluşturduğu barışçı atmosfer bu antlaşmaya yol açmıştır. Görüşmeler sonunda hazırlanan antlaşma iki kısma ayrıldı. İlk kısımda, ABD, İngiltere ve Japonya daha küçük tonajda savaş gemilerinin de sınırlandırılabilmesi konusunda anlaşmaya vardılar. İkinci kısmı ise, deniz savaşının düzenlenmesine ilişkin hükümleri içermekteydi. Bu konferans Uzakdoğu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Japon ile bölgenin üstün gücü ABD arasındaki rekabetin açıkça ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1933 yılında ABD Başkanlığına seçilen Roosevelt’in, Amerikan donanmasına geliştirici önlemler almasıyla Japonya 1934’te bu antlaşmaya uymayacağını belirtti. İngiltere’nin Londra’da yeni bir konferans toplama çalışmaları da Japonya’nın isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldı ve 1936’da Konferansı terkeden Japonya hiçbir kısıtlamaya uymayarak savaş gemileri yapımına başladı.

Londra Konferansı, 1912 ve 1921

Balkan Savaşı sırasında1912 Aralık ayının ortalarında aynı anda başlayan iki ayrı uluslararası konferans. Bunlardan birinde Osmanlı ve Balkan ülkelerinin temsilcileri karşı karşıya geliyordu. Diğeri ise, Avrupalı altı büyük devlet temsilcisinden oluşmaktaydı. Osmanlının ve diğer tarafın koruyucuları vardı. Avusturya-Macaristan ve Almanya İstanbul hükümetini, Rusya ve Üçlü İtilaf devletleri de Balkan ülkelerini destekliyordu. Konferansta, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği ve altı büyük devletin denetimi altında özerk bir Arnavutluk kurulması kararlaştırılmıştır. Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğundan Avrupa’daki sınırını Midye-Tekirdağ çizgisine çekmesi, Edirne’nin teslim edilmesi, Ege denizindeki tüm haklarından vazgeçmesi isteniyordu. Bu istemler İstanbul hükümetince kabul edildiği sırada 23 Ocak 1913 günü Jön Türkler darbe ile iktidara geçmişler ve konferans sonuçları uygulanamamıştır.

I. İnönü Savaşı’nda elde edilen başarı sonucu Batılı devletler bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Londra Konferansı 21 Şubat’tan 12 Mart 1921’e kadar devam etmiştir. Londra görüşmelerinde Bekir Sami Bey, Ankara ve İstanbul temsilcileri arasında varılan bir anlaşma sonucunda, her iki heyet adına hareket etmiştir. Türk temsilcilerinin Londra temaslarını iki kısma ayırmak gerekir. Birincisi, Türk temsilcilerinin Müttefik devletlerle yaptıkları genel görüşmeler; ikincisi de Ankara heyeti başkanı, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey ile İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcileri arasındaki görüşmelerde hazırlanan andlaşma tasarılarıdır. Ankara hükümeti Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaşmaları kabul etmedi. Bir anlaşma gerçekleşmemiştir. Ama bunu önemi Ankara hükümetinin Avrupa devletleri tarafından gizli bir şekilde de olsa tanınması ve İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmasıdır.

Londra Konferansları, 1955-1959

Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında düzenlenen iki konferans. I. Londra Konferansı’nda (29 Ağustos-7 Eylül 1955) bir sonuç elde edilmezken, II. Londra Konferansı’nda (19-23 Şubat 1959) Kıbrıs’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Belirli bir süre Kıbrıs sorununun varlığını kabul etmeyen İngiltere, Ada’daki gelişmeler hızlanınca, Türkiye ve Yunanistan’ın katılacağı bir konferans toplamaya karar verdi. I. Londra Konferansında İngiltere, egemenlik kendisinde kalmak üzere, Kıbrıs’a özerklik verilmesini ve Ada’nın savunmasında Türkiye ve Yunanistan’ın yeralması tezini savundu. Türkiye, Ada’nın tarihsel geçmişe göre kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürdü. Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi geleceğini belirleme hakkının verilmesinde ısrar etti. Konferans bir sonuca ulaşamadan dağıldı.

II. Konferans, Aralık 1958’de Paris’te yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısı vesilesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlrı Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesi üzerinde görüşmeler yaptılar. Daha sonra Zürich’te biraraya gelen Türk ve Yunan tarafları prensip olarak anlaştılar (11 Şubat 1959). Kıbrıs anlaşmazlığına böyle bir çözüm daha önce 1958 yılında Makarios tarafından ortaya atılmıştı. Antlaşmayı Londra’da Lancester House’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere başbakanları imzaladılar. Antlaşmaya göre Ada’da Türklerden ve Rumlardan meydana gelen ikili bir yönetim tarzı uygulanacak ve Kıbrıs devletinin bağımsızlığı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantisi altında bulunacaktı. Kıbrıs, hiçbir devlete katılmayacak; Türkler bir azınlık muamelesi görmeyecek, Ada’nın savunmasına Yunanistan ve Türkiye katılacak, İngiltere buradaki bazı askeri üslerini koruyacaktı.

Ada’nın Temsilciler Meclisinde her iki cemaat belirli oranlar içerisinde üye bulunduracak; Cumhurbaşkanı Rumlardan, yardımcı Türklerden seçilecekti. Türkler, kurulacak Kıbrıs ordusuna %40, mahalli kolluk kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılacaklardır. Bakanlar kurulunun 3 üyesi Türk, 7’si Rum olacaktı. Antlaşmada daha birçok kurumun, “ikili yönetime” göre nasıl kurulacağı hakkında ayrıntılı hükümler yer aldı.

Louis, 14.

17. yüzyılda (1638-175) Fransa’da hüküm süren kral. 1943’te beş yaşındayken Fransız tahtına çıktı. Bunda önce yönetimde, kral Naibi Kardinal Nazarin vardı. 14. Louis 1661’de 23 yaşında iken ülkenin yönetimini ele aldı ve 1715’te ölene kadar tam 72 yıl iktidarda kaldı. Çağdaş tarihin iktidarda en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır. Kendi döneminde, yönetimde mutlakiyet hakimdi. 16. yüzyılda yaşanan din savaşları ve Westphalia Barışı sırasında 1648 ayaklanmaları, Almanya’yı küçük devletlere bölmüş, Fransa’ya da dünya üstünlüğünü ele geçirmesini sağlamıştır. 14. Louis, sınıflara bölünmüş bir Fransa’nın bütünleştirilmesinde tek gücün ulusal monarşinin olduğuna inanmıştır. Merkeziyetçi otoritesini kurduktan sonra, orduya çekidüzen verdi. Çünkü askerler önceden istedikleri ülkeye hizmet ediyorlardı. Bunlara sürekli oturacak barakalar kurdu, emir komuta zinciri kurdu ve tek bir üniforma giydirdi. 14. Louis bunları içerde yaparken, dış politikada da çeşitli stratejiler uyguladı. Bu stratejinin temelinde genişleme yatıyordu. Doğuya ve Ren bölgesine doğru genişlemek ve İspanya Hollandasını (Belçika) kendi ülkesine ilhak etmek istedi. Bir de İspanya kralı II. Charles’in kızkardeşi ile evlenmişti). Bu konudaki amacı, Avrupa’nın öteki devletlerinin bağımsızlıklarına son verecek olan, “evrensel monarşi” kurmaktı.

Arkasında büyük bir miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles’in ölmesi ile 1700 yılında Avrupa savaş ile karşı karşıya gelmişti. Miras üzerinde en büyük hak sahibi, II. Charles’in iki kızkardeşi ile evli bulunan Habsburg İmparatoru ve Fransa Kralı’ydı. II. Charles ölmeden önce mirasın kime kalacağı konusunda vasiyet bırakmıştı. Vasiyete göre İspanya toprakları parçalanmadan bir bütün olarak 14. Louis’in torununa kalacak ama taht hiç bir zaman birleştirilmeyecekti. 14. Louis kabul etmezse, Habsburg İmparator’unun oğluna verilecek. 14. Louis bu mirası kabul etti ve savaş başladı. Savaş sonunda Utrecht Barış Antlaşması imzalanacak ve İspanya tahtına 14. Louis’in torunu II. Philippe geçecektir.

Lozan Antlaşması, 1923

Kurtuluş savaşımızın sonunda, yeni Türk devleti ve diğer imzacı ülkeler arasında yapılan barış antlaşması ile Türkiye tam bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş oldu. Bugünkü sınırlarımız ile dış ilişkilerimizin bir kısmı da Lozan Barış Antlaşmasına göre saptanmış ve yürütülmektedir.

20 Kasım 1922’de başlayan ve çok çetin geçen görüşmeler, aradaki bir kesilme döneminden sonra, 24 Temmuz 1923’de sonuçlanarak bu tarihte Antlaşma imzalanmıştır. Daha sonra da TBMM’de 23 Ağustos 1923 günü 340, 341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla kabul olunmuş ve böylece hazır bulunan 227 üyeden 213’ünün olumlu oyu ile tasdik olunmuştur. Aynı gün, İstanbul ve Boğazlar bölgesindeki müttefik kuvvetleri ve donanmasının çekilmesi istenmiş ve 6 hafta içinde gitmişlerdir.

Lozan Konferansında Türkiye’yi baş delege olarak, o sırada Dışişleri Bakanı bulunan İsmet İnönü temsil etmiştir.

Lozan Barışıyla özet olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
Henüz tespit edilmemiş güney sınırları hariç Türkiye’nin yeni sınırları Milli Misak ile kabul edilen sınırlardı. Türkiye Müttefiklere hiç bir tazminat ödemeyecekti. Kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Türkiye’de bulunan yabancılar ve yabancı kurum ve okullar Türk kanunlarına tabi olacaklardı. Yunanistan ile ahali mübadelesinden sonra, Türkiye, halkının büyük çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği mütecanis bir devlet haline gelmişti. Boğazlarda, tam kontrol hakkını kulanmamakla beraber egemenliği ve bağımsızlığı üzerine konulan tehditlerin bir çoğunu kaldırmaya muvaffak olmuştu.

Lozan’da imzalanmış olan belgelerin dökümü ise şöyledir:
1. Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Barış Andlaşması).
2. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında (Boğazların Usulüne Dair Sözleşme),
3. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Trakya Sınırlarına Dair Sözleme),
4. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Ticaret Sözleşmesi),
5. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yunanistan arasında (Genel Af ile İlgili Beyanname ve Protokol).
6. Yunanistan’daki Müslümanların malları hakkında (Yunan Beyannamesi).
7. Sağlık Sorunlarına Ait Türk Beyannamesi
8. Adalet işlerinin İdaresine ait Türk Beyannamesi
9. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında Osmanlı İmparatorluğunca verilmiş olan bazı imtiyazlara dair Protokol ve (Türk Beyannamesi),
10. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya arasında Lozan’da imza edilen belgelerin bazı hükümetlerine Belçika ve Portekiz’in katılmasına dair Protokol ve (Belçika Beyannamesi) ile (Portekiz Beyannamesi).
11. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya arasında İngiltere, Fransa, İtalya tarafından işgal edilen Türk arazisinin boşaltılmasına dair Protokol ve (Türk Beyannamesi).
12. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan arasında Karaağaç arazisiyle Bozcaada ve İmroz adalarına dair Protokol.
13. İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan arasında Yunanistan’daki azınlıkların korunması hakkında başlıca müttefik devletler ile Yunanistan arasında 10.08.1920 gününde yapılmış andlaşması ile Trakya’ya ait olarak aynı devletler arasında aynı günde yapılan andlaşmaya dair Protokol.
14. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan arasında, Yugoslavya tarafından Barış Antlaşmasının imzasına dair Protokol.
15. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Belçika, Portekiz arasında Lozan Konferansının bitimine ait Belge.
Barış Andlaşmasının kapsamı içinde olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki Rum ve Türk ahalinin karşılıklı değiştirilmesine dair Andlaşma 30.1.1923’de imzalanmıştır.
Atatürk, Nutkunda, Mondros Mütarekesinden sonra Müttefik devletlerce Türkiye’ye dört defa barış teklii yapıldığını, ilk üçünü Türk milletini tatmin etmekten çok uzak olduklarını, dördüncü ve son teklifin Lozan Antlaşması ile sonuçlanan görüşmeleri başlattığını belirterek ayrıntılarını vermiş ve Lozanı bir zafer olarak nitelemiştir.

Lusaka Konferansı, 1970

Bağlantısızların Zambia’nın başkenti Lusaka’da yaptıkları üçüncü bağlantısızlar toplantısı. “Barış, Bağımsızlık, İşbirliği ve Uluslararası İlişkilerin Demokratikleştirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu” ile bağlantısız bir dış politika izleme özlemi kararlı bir biçimde bir daha ilan edilmiştir.

Lübnan Sorunu

Ortadoğu sorununun önemli bir parçası durumundaki olaylar. Lübnan, 1970’lerin ortalarında taraflarını Hıristiyan sağcılar, Müslüman solcular, Suriye birlikleri, İsrail ve BM Barış Gücü’nün oluşturduğu bir iç savaş içine girdi. Bu çatışmanın nedenleri, Lübnan’ın iç yapısında ve bölgenin özelliklerinde aranmalıdır.

Bir kere Lübnan çeşitli dinsel ve etnik bölüntülere ayrılmış olup bir ulus-devlet görünümünde değildir. Ülkede hiçbir mezhep çoğunluğa sahip olamamıştır. Bunlar arasında Müslüman Sünniler, Şiiler, Düriziler, Hristiyan Maruniler, Yunan Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler en önemlilerini oluşturmaktadır. Bu etnik ve dini mozayiğe bir de 1970’te Ürdün’deki iç savaşı kaybederek bir anlamda bölgeden sürülen Filistinliler eklenmiştir. Burada bir yandan Hıristyan, Batı kültürü ile öte yandan İslam ve Doğu kültürü aynı potada erimemektedir. Lübnan toplumunun ailelere bölünmüş yapısı ülkenin siyasal yaşantısına kişisellik özelliği katmıştır. Siyasal iktidarın bozulduğu dönemde iktidarı ele geçirme çabaları büyük çatışmalara yol açmaktadır.

Lübnan 1943 yılında tam bağımsız olduğundan bu yana siyasal istikrarını geleneksel olarak bir Hristiyan başkan ve müslüman bir başbakan seçerek sürdürüyordu. Hristiyanlar mecliste ve hükümette çoğunluğu ellerinde bulunduruyorlardı.

Filistinlilerin de Lübnan’a gelmesi dengeyi iyice bozdu. 1975 yılında sağcı ve Hristiyanlar, solcu Müslümanlar ve Filistin gerillaları arasında bir savaş çıktı. Bir yıl sonra da Suriye, ABD ve İsrail’in onayı ile çatışmaları durdurmak için müdahale etti. 1978 yılında İsrail Güney Lübnan sınırından içeri girdiyse de BM Barış gücü gelince geri çekildi. Bu tarihten itibaren Lübnan’a saldırı için fırsat kollayan İsrail bir harekatı başlatarak Lübnan’ın güneyini işgal etti. Sonuçta Arafat ve Filistinliler bölgeden çekilirken, Lübnan’da yeni bir mücadele dönemi başlıyordu. 1980’li yıllar Lübnan’a özlediği barışı getiremedi ve 1975’te başlayan iç savaş hızını artırarak sürdürdü. Özellikle İsrail’in bölgede çekilişi sırasında ülkede, Devlet Başkanı Emin Cemayel dışında üç güç odağı ortaya çıktı. Hristiyanlar, Düriziler ve Şii Emel Örgütü. Saldırılara hedef olan Uluslararası Barış Gücü 1984 yılında ülkeden çekildiyse de İsrail askeri varlığını sürdürdü. 1986’dan sonra Suriye birlikleri, Şii Emel milisleri ve Filistinliler arasında yeni çatışmalar çıktı. 1989 yılında ise iç savaşın yeniden alevlenmesi, yeni seçilmiş başkan Rene Moawad’ın bir suikast ile öldürülmesi ve Batılı rehineler bunalımı sürmekteydi. Ordu komutanı Michel Aoun Hristiyanlar’ın lideri olarak ortaya çıktı. Auon, Suriye’nin Lübnan’dan elini eteğini tümüyle çekmedikçe herhangi bir anlaşmaya varamayacağını açıkladı. Aynı yıl içinde Arap Birliği Örgütü’nün çeşitli arabuluculuk komitelerinin çabaları sonuç getirmedi. Nihayet, 22 Mayıs 1991 tarihinde Suriye ile Lübnan arasında imzalanan bir antlaşma ile Suriye 1943 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra ilk defa Lübnan’ı ayrı ve bağımsız bir devlet olarak tanıdı. Bu tarihten sonra Lübnan merkezi hükümetinin en önemli sorunları, etnik dengelerin bozulup yeni çatışmalara yol açmasını engellemek, ülke topraklarının her tarafında denetimi sağlamak ve İsrail’in zaman zaman saldırıda bulunduğu gerilla kamplarının ne yapılacağı konusunda açıklık kazandırmaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir