Güncel Yazılar

Uİ (p-r)

Pan-Arabizm

Arapça konuşulan bütün İslam ülkelerini, büyük bir ortak düzen içinde birleştirmeyi amaç edinen siyasi hareket.

Panislamizm hareketinin durakladığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen Pan-arabizm XIX. yy.’da Arap dilinin ve kültürünün yeniden canlanışı olarak Mısır’da ortaya çıktı. XIX. yy.’ın başlarında, Avrupa’da özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında bulunan Balkan milletlerinde başlayan milliyetçilik uyanışı, kısa bir süre içinde Mısır’a sıçradı. XIX. yy. ortalarında Genç Osmanlılar tarafından ortaya atılan Panottomanizm düşüncesine karşılık, Mısır’da da, Arapça konuşan bütün milletleri bir bayrak altında toplama ülküsünü güden Pan-arabizm akımı doğdu. Arap ülkelerinin, özellikle petrol kaynaklarının bulunduğu bölgelerin, Angloamerikan şirketlerinin eline geçmesi yüzünden, küçük Arap emirlikleri doğduğu için bu düşünce başarılı olamadı. Pan-arabizm ülküsü, bağımsız Arap devletlerin ortaya çıkışı yüzünden bölünmeleri önleyemedi; ancak, Avrupa devletlerinin yardımlarıyla Osmanlı İmparatorluğunun yönetiminde bulunan Arap topraklarının Türklerin elinden çıkmasını kolaylaştırdı. İkinci Dünya Savaşı sonunda bu görüşün niteliği, Kahire’de kurulan, Mısır, Lübnan, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen ve Libya’nın katıldığı Arap Birliği’nin doğmasıyla ortaya çıktı (1945). Mısır ile Suriye’yi biraraya getiren Birleşik Arap Cumhuriyeti denemesi, kısa süreli olmasına rağmen (Şubat 1958-Eylül 1961) Pan-arabizmin bir aşaması sayılabilir.

Pan-İslamizm

19. yüzyılda İslam liderleri tarafından ortaya atılan İslami birlik düşüncesi. Bu düşüncenin temelini, Avrupalı’ların Müslüman topraklarında hakimiyet kurmaları ve kısmen müslüman dünyasında yaşanan durgunlukta aramak gerekir.

Pan-islamism 19. yüzyılda. müslüman liderlerinin en çok tuttukları bir görüştür. Bu müslüman liderlerin başını çektiği Osmanlı sultanı ve Halifesi II. Abdülhamit (1876-1909 hakimiyet dönemi) müslüman dünyasında bu görüşü bütün müslümanlara yaymak için girişimlerde bulundu. Bu konuda ilk adımı Hicaz demiryolunun yapılmasıydı.

Pan-islamizmin önde gelen ideologlarından biri Cemaluddin Afgani, yaptığı konuşmalar ve yazdığı kitaplar ile, bu görüşün uzak topraklara da yayılmasını sağladı. Bu görüşün diğer bir ideologu ise Abdullah Sahraverdi’dir. Kendisi 1903 yılında Londra’da Pan-islamizm derneğini kurdu. Amaç iki islami sekte olan Şii ve Sunni’leri birleştirmekti.

Abdülhamid’in ölmesi (1909) Pan-İslamizm hareketinin gerilemesine neden olmuştur. Abdülhamid’in bütün islam unsurlarını biraraya getirmede başarısız olması, bu hareketin içinde bulunanları yeni bir arayışa sevketmiştir. Fakat yapılan arayışların, islam evrenselliğine uygun olmaması yüzünden, tekrar başarısız olmuştur. Birinci Dünya Savaşından sonra Osmanlının yıkılması ile saltanatın kaldırılmış, ardından da hilafet kurumu feshedilmiştir (1924). İslam dünyasının halifesiz kalması, bundan çok etkilenen Hindistan Müslamanlarını, yeni bir hilafetin kurulması konusunda girişime sevketmiştir. 1926 yılında Mekke ve Kahire’de hilafet kongreleri yapılmış, fakat hiçbir sonuç çıkmamıştır.

İkinci Dünya savaşından sonra, Pan-islamizm düşüncesi geride kalmış, yerini Neo-Pan-islamizm almıştı. Amaç, tek bir merkezi kurum altında bütün müslümanların birleşmesini amaçlayan Pan-İslamizmden farklı olarak, uluslararası camia çerçevesinde yapılacak faaliyetlerin eşgüdümlenmesidir.

Pan-Slavizm

Orta ve Doğu Avrupa’da yaşayan Slavlar’ın ortak etnik geçmişinin kabul edilmesi ve bu slavlar arasında kültürel ve siyasi birlik sağlanmasını amaçlayan hareket. Bu hareket ilk defa 19. yüzyılda ortaya çıktı. Hareket, Batı ve Güney Slav entellektüel, bilimadamları ve şairler arasında ortaya çıktı. Bunlar ilk olarak, Slav halkının şarkılarını, folklörünü ve köylü lehçelerini inceleyerek, aradaki benzerlikleri göstererek, Slav birliği anlayışını geliştirmeye çalışıyorlardı. Prag kenti, Slav tarihinin araştırıldığı bir yer olduğu için, Pan-Slavizmin merkezi oldu.

Avusturya-Macaristan ihtilaller ile sarsıldığı sırada, 1848 yılında Prag’da bir Slav kongresi toplandı. Amaçları, Avusturya’nın merkezi monarşik yönetimine son verip, eşit halklardan oluşan bir federasyonun kurulmasını sağlamaktı. Bunun üzerine Pan-Slav hareketi 1860’larda Rusya’da yaygınlaştı. Rusya o zaman, Habsburg ve Osmanlı yönetiminden, Slavların tek kurtarıcısı olarak görülüyordu. Rus Pan-Slavistleri, hareketin kurumsal temelini değiştirerek, Slavofil anlayışı savundular. Buna göre, Batı Avrupa manevi ve kültürel açıdan iflas etmiştir ve Rusya’nın tarihsel misyonun, siyasal egemenlik kurarak Avrupa’yı gençleştirmek ve Rusya egemenliğinde bir Slav konferasyonu kurmaktır.

Rus yönetimi bu görüşü resmen desteklememesine rağmen, İstanbul ve Belgrad’ta bulunan Rus elçileri, Pan-Slavizmi ateşli bir biçimde savunarak, Rusya ve Sırbistan’ı Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan sokmayı başardılar. (1876-1878)

20. yüzyılın başlarında, Pan-Slav hareketini yeniden canlandırmak için ciddi girişimlerde bulunuldu. Fakat Slav halkları arasındaki gelişmeler bunu engelledi. 20. yüzyılın ikinci yarısında değişik gelişmelerin ortaya çıkması, özellikle 1991 yılında Yugoslavya’da savaş başlaması bazı Slav liderlerini yeni bir savaşa yöneltti. Sözgelimi, Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç Yunanistan ile işbirliğine gidip, diğer Balkan ülkelerinin de katılacağı bir “Ortodoks Birliğinin kurulmasını önermiştir.

Papa temsilcisi-Apostolic delegate

Vatikan ile normal diplomatik ilişkisi olmayan bir ülkede Papayı temsil eden elçi.

Paris Barış Antlaşması, 1763

İngiltere ve Fransız arasında sömürge, ticaret ve deniz gücü için yapılan Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan antlaşmadır. Bu antlaşma ile İngiltere ilk defa bir dünya gücü olarak tanındı ve yüz yıl süren Fransa-İngiltere mücadelesi, İngiltere lehine sonuçlandı. Ayrıca İngiltere Asya ve denizlerinde güç dengesi sağlayacak hale geldi. Hindistan, Afrika ve Amerika’daki Fransız toprakları, İngiltere’nin denetimi altına geçti. Fransa Kuzey Amerika’daki bütün topraklarını yitirdi. Ancak Fransa büyük bir yenilgi almasına rağmen, ekonomik bir felakete sürüklenmedi. Meksika’nın kuzeyindeki Amerika, İngilizce konuşan dünyanın bir uzantısı haline geldi. Hindistan ise, İngiliz İmparatorluğu’nun ekonomik sisteminin en önemli parçası haline geldi.

Paris Barış Konferansı, 1919-1920

I. Dünya Savaşı sonunda, barış antlaşmalarının yapıldığı konferans. Bu, yenik devletlerin hatta Sovyetler Birliği’nin çağrılmadığı, üç büyük devletin düzenledikleri konferanstır. Her şeyden önce, bu üç büyük devlet adanı, Wilson (ABD başkanı), Georges Clemenceu (Fransa Başbakanı) ve Lloyd George (İngiltere Başbakanı)’un eseridir. Konferansa İtalya Başbakanı Vttorio Orlando katılmıştı. Konferans, 18 Ocak 1919 tarihinde yirmi yedi ülkenin katılımı ile çalışmalarına başladı. Konferansta bir Yüksek Konsey oluşturulmuş, bütün önemli konularda Konsey’in yetkili olması kararlaştırıldı. Dışişleri Bakanları düzeyinde temsil edilen, bir Beşler Konsey’i oluşturuldu. Bu Konsey, ikincil önemde olan konuları ele alacaktı. Ekonomik konularda danışmanlık yapmak için bir Yüksek Ekonomik Konsey’i oluşturuldu.

Konferansta karşılaşılan en önemli sorun, bozulmuş olan Avrupa güç dengesiydi. Avusturya-Macaristan imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığının yıkılması, Avrupa’da bir güç boşluğu yaratmıştı. Ancak en büyük sorun Almanya ile Orta ve Doğu Avrupa’ydı. Avrupa’da kurulacak olan güç dengesi öyle bir hale getirilmeliydi ki, Almanya’nın tekrar bir militarist ve yayılmacı bir devlet olarak sivrilmesi önlensin. Ayrıca Orta ve Doğu Avrupa’nın sınırları öyle çizilmeliydi ki, ekonomi, güvenlik ve milliyet esasına göre çizilecek ve bir daha bozulmayacaktı.

Konferansın sonunda yenik devletlere imzalattıkları antlaşmalar şunlardır:
Almanya ile Versay Antlaşması (28 Haziran 1919), Avusturya ile St. Germain Antlaşması (10 Eylül 1919). Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması, (27 Kasım 1919). Konferansta Başkan Wilson’un ortaya attığı Milletler Cemiyeti fikrine ilişkin sözleşme 28 Nisan’da onaylandı. Konferans, Milletler Cemiyeti’nin resmen kurulması ile (20 Ocak 1920) sona erdi.
Sonuç olarak Paris Barış düzenlemesinin en önemli ilkesi, “Self-determination” (her ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkı)’nın kabul edilmesidir.

Paris Komünü, 1871

Bismarck’ın Fransa’nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini kırmak için 1870 yılında Fransa’ya karşı açtığı savaştan sonra 18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında Paris’te başlayan ayaklanma. Ayaklanma ve ondan sonra 21 Mart’da yapılan yerel yönetim seçimlerinde devrimciler kazandıklarından komün yönetimi kuruldu. Bu yeni oluşturulan yönetim, 1793 Fransız devrim geleneğini sürdüren ve devrimin Paris Komünü denetiminde olmasını savunan Proudhon’cular ve şiddet yanlısı Bloquiciler’den oluşmaktaydı.

Paris Komünü bir program yayımladı. Buna göre, Devlet dine verdiği desteği çekecektir. Fransız Cumhuriyet takvimi kullanılacak, iş saati on saat ile sınırlandırılacaktır.

Hükümet birlikleri, Komüncülere karşı 21 Mayıs 1871 tarihinde saldırı başlattı, 20 bin komüncü öldürüldü. Ayrıca 38.000 kişi tutuklandı ve 8.000’e yakın kişi sınır dışı edildi. Hükümet, bunun ardından elde ettiği güçten, sert yöntemlere başvurdu.

Paris Komünü, Marksistler tarafından tarihin ilk sosyalist devrim denemesi olarak kabul edilir. Kral Marks Paris Komünü’ne, Proletarya diktatörlüğünün ilk örneği olarak bakmıştır.

Paris Kongresi, 1856

Osmanlı Devleti, Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Sardunya-Piyemonte ve Rus çarlığı arasında, 25 Şubat-30 Mart 1856 tarihleri arasında düzenlenen Kongre.

1853 yılında Osmanlı-Rusya arasında Kırım Savaşı başlamıştı. 1854 yılında Rusya’nın Sinop’daki Osmanlı donanmasını bir baskın yaparak yakması üzerine, İngiltere ve Fransa Osmanlı’nın yardımına koştular. Piyemonte’nin de Osmanlı devletinin yanında katıldığı savaş, 1856 yılında Rusya’nın barış istemesi üzerine bitti. 19. yüzyılda Osmanlılar’ın Rusya’ya karşı kazandıkları tek savaş olan “Kırım Savaşı” sonunda, 30 Mart 1856 tarihinde Paris Kongresi’nde, “Paris Barış Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşma 34 madde ve bir geçici maddeden oluşuyordu.

Antlaşmaya göre, Rusya işgal ettiği Kars ve diğer Osmanlı topraklarını terkedecekti. Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti olarak tanınacak, bütünlük ve bağımsızlığına saygı gösterilecekti. Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışılmayacaktı. Karadeniz tarafsız bir statüde kalacaktı. Karadeniz kıyılarında Rusya ve Osmanlı devleti tersane bulundurmayacaklardı. Rusya Beserabya’yı Boğdan’a bırakılacaktı. Eflak ve Boğdan tarafların güvencesi altına alınacak, ancak Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları sürecekti, içişleri ve ticarette ise serbest olacaklardı.

Bu hükümler, Osmanlı devletinin parçalanmasında dönem noktası olarak görülebilir. Eflak ve Boğdan özerkliklerini aldıktan sonra, Fransa ve Rusya’nın desteği ile, 1869 yılında birleşeceklerdir. Eyaletlerin Romanya adı ile tam bağımsızlıklarını almaları, 1878 yılında ve bir başka Osmanlı-Rus savaşı sonunda gerçekleşecektir.

Parlamenter Diplomasi (parliamentary diplomacy)

Halen var olan uluslararası kurumlarda çoğunluğun uzlaşmasını isteyen, buna önem veren konferans diplomasisi. Aynı politik sistem, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, diğer uluslararası organlar ve ulusal parlamentolarda da uygulanır.

Pasif Direnme (passive resistance)

Dışarıdan veya içeriden gelen baskı ve şiddet uygulamalarına aynı şekilde karşılık vermeyerek yeni baskı ve şiddet yoluna sapmalarında yapılan karşı koyma faaliyeti.

Pasif Halk (passive population)

Dış politikaya karşı ilgi duymayan bu halk grubu, dış politika kurumlarındaki girişimlerinde, bu konularda basın ve yayın araçları ile duyurulan bilgileri değerlendirmek yeteneğinden yoksundur.

Pasifik Doktrini

1975’te ABD Başkanı G. Ford’un ilan ettiği Pasifik politikası ilkeleri. Buna göre, ABD Güneydoğu Asya’nın güvenliği ile yakından ilgilidir ve buralarda menfaatleri vardır. ABD’nin varlığı Pasifik bölgesi için elzemdir. Burada Japonya’da ortaklık, Çin ile ilişkilerinin normalleşmesi ve güçlendirilmesi, Güney Kore ile sıkı ilişkiler ve orada ABD varlığı, Pasifik bölgesiyle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi gibi hususlar savunulmuştur.

Pax-Americana: bkz. Yeni Dünya Düzeni

Pearl Harbor Baskını, 1941

Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda (7 Aralık 1941) Oahu adasındaki (Hawaii) Pearl Harbor’da bulunan ABD’nin deniz üssüne düzenlediği saldırı. Saldırı savaşta tarafsız kalmak isteyen ABD’nin savaşa girmesine neden olmuştur.

Japonya’nın, İkinci Dünya Savaşı başladığında Almanya ve İtalya ile ittifak kurması, ABD’de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine ABD, ülkesinde bulunan Japon varlıklarını dondurdu, ayrıca petrol ve savaş mazemelerinin gönderilmesini yasakladı. 1941 yılının Temmuz ayı geldiğinde, ABD, Japonya ile olan bütün mali ve ticari ilişkilerini kesti. Japonya, buna cevap olarak saldırı hazırlıklarını başlattı.

ABD donanmasına gerçekleştirilecek olan, saldırı, Japonya Birleşik Donanması’nın Komutanı Amiral Yamamoto İsoroku tarafından titiz bir şekilde planlamıştı. 23 Kasım’da Komutan yardımcısı Nagumo Çuiçi’nin yönetiminde 6 uçak gemisi, 2 savaş gemisi, 3 kruvazör ve 11 destroyerden oluşan bir filo, Hawaii’nin yaklaşık 440 km kuzeyindeki bir noktaya doğru hareket etti. Saldırı bu noktadan 360 uçakla gerçekleştirildi. Yerel saatle 7.55’te başlayan saldırı, ABD savaş gemilerine ağır darbe vurdu. “Virginia”, “Arizona” ve “West Virginia” adlı gemiler battı. Daha sonra “Maryland”, “Pennsylvania”, “Neroda” ve “Tennessee” gemilerine ağır hasar verildi. Ayrıca 140’tan fazla uçak yok oldu. Askeri kayıpların toplamı ölüler dahil, 3.400’ün üstündeydi. Japonya’nın ise sadece 29 uçak ve 5 denizaltısı yok oldu.

Japonya, Pearl Harbor baskınında hava gücünün deniz gücüne üstünlüğünü kanıtlamıştı.

Peel Raporu

İngiltere tarafından Filistinlilerle Yahudiler arasındaki anlaşmazlık ve uyuşmazlıkları araştırmak üzere Robert Peel başkanlığında 1936 yılında kurulan komisyonun hazırladığı rapor. 1920 yılında Filistin’de başlayan İngiliz manda yönetimi, Filistin’de bir Yahudi devletini kurmak istiyordu. Diğer taraftan da Filistinlilerin haklarını korumayı amaçlıyordu. Ancak bundan hoşnut olmayan Filistinliler (Araplar) İngiliz mandasına karşı gelerek, 1936 yılında ayaklanma başlattı. Bunun üzerine kurulan komisyon biriktirdiği verileri ve yaptığı incelemeleri, bir rapor halinde 1937 yılında yayımladı. Rapor’da, Filistinde sükunetin sağlanması için manda yönetiminin yararsız olduğu kabul ediliyor, bir Arap devleti, bir Yahudi devleti ve kutsal yerleri kapsayan bir tarafsız bölgenin kurulması öneriliyordu. İlk önce önerileri kabul eden İngiliz hükümeti, görüş değiştirerek, 1938 yılında Rapor’u reddetti.

Perestroyka: bkz. Gorbaçov Diplomasisi

Persona Grata

Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi yabancı devletin temsilcisi olarak görmek istemesi.

Persona Non Grata

Bir devletin özellikle belirli bir kişiyi diğer devletin diplomatik temsilcisi olarak kabul etmemesi.

Petrol Ambargosu, 1973

1973 Arap-İsrail Savaşı sonucunda OPEC (The Organization of Petroleum Exporting Countries-Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ülkelerinin, savaşta İsrail’e yardım eden ülkelere petrol arzını durdurması.

Batılı ülkeler kendi endüstriyel ihtiyaçlarını karşılamak için, Ortadoğu petrollerine yöneldiler. Çok geçmeden Batılı petrol şirketleri, petrol üretiminin her alanında kendilerini göstermeye başladılar. Bu şirketler, petrolun taşınması ve dağıtımını kontrolleri altında tutuyorlardı. Aynı zamanda hem fiyat hem petrol arzını belirliyorlardı.

Petrole sahip ülkeler ise çok az bir pay almaktaydılar. 1946 yılında, şirketler petrol üretiminin %82’sine, petrol ülkeleri ise sadece %18’ine sahiptiler. Ancak durum 1960’larda değişmeye başladı. 1960 yılında OPEC kuruldu ve ilk talep edilen şey, fiyatların artışı ve daha büyük paya sahip olmaydı.

OPEC ülkeleri kendi kaynaklarını kendilerinin kontrol etmelerini egemenlikten gelen bir hak olarak görüyorlardı. Zamanla OPEC ülkelerinin petrol üretimindeki payları artmaya başladı. 1946’daki %18’lik pay, 1960 yılında %50’ye ve 1970’de, %70’e yükseldi. Bununla, OPEC ülkeleri petrol üretimini kontrolleri altına almaya başladılar.

1973 yılında Arap-İsrail Ramazan (Yom Kippur) savaşında yaşanan yenilgi, petrolu bir siyasi güç haline getirdi. Savaş, OPEC’in iki karar almasına neden oldu. İlk olarak, OPEC, İsrail’e yardım edenlere “petrol ambargosu” uygulama kararı aldı. İkincisi de, petrol fiyatların %400 arttırılması kararıydı. Petrol’ün, OPEC ülkeleri tarafından gelişme, kalkınma ve dış politikada hedeflerin gerçekleştirilmesi amaçlı olarak kullanılması durumu bugün de devam etmektedir.

Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü-Arap Organazation of Petroleum Exporting Countries/OPEC

Arap Birliği Örgütü tarafından kurulan ve sadece petrol ihraç eden Arap ülkelerinin katıldığı ekonomik örgütlenme. 1968 yılında kurulan örgütün halen 10 üyesi bulunmaktadır. Örgüt üyeleri, dünya petrol üretiminin yüzde 26 sına, dünya rezervlerini de yüzde 56 sına sahiptir.

Ping-pong Diplomasisi (ping-pong diplomacy)

Uzun zaman, içeride komünist rejimi pekiştirmekle meşgul olan Çin, batılı ülkelerle ve özellikle ABD le ilişkiler kurmamıştır. Zaten ABD de bu yolda girişimlerde bulunmamış Formoza’daki Çan Kay Şek Çin’ini desteklemiştir. Ancak, zamanla hem Çin’in ve hem de ABD’nin bu görüşleri değişmiştir. İlişkiler kurma eğilimi başlamıştır. Bu yolda ilk adımlar olarak Çin ile ABD arasında ping pong masa tenisi takımarı ziyaretleri ve maçları yapılarak ilk yakınlaşma denemelerine girişilmiş ve bu duruma “ping-pong diplomasisi” adı verilmiştir. Nitekim, kısa bir süre sonra ilişkiler daha da gelişmiş ve ABD Başkanı Nixon Çin’e resmi bir ziyarette bulunmuştur. Bu arada Çin dışa açılma politikasını dinamikleştirmiş, bir çok ülke ile diplomatik ilişki kurmuş, Birleşmiş Milletler’deki yerini almıştır. Türkiye de Çin Halk Cumhuriyetiyle 1971 Ağustos’unda tanıma ve diplomatik ilişkilere girişmiştir.

Plebisit (plebiscite)

Herhangi bir bölgede yaşayan insanların bağlanmak istedikleri devleti seçmelerini sağlayan halkoylaması. Plebisit genellikle sınırların çizilmesi veya büyük devletlerin parçalanması sonucu oluşan bölünme zamanlarında gerekli olmuş ve uygulanmıştır. Yapılan plebisit sonucu, bölge halkı diğer devletlere bağlanmak istememişse, bu bölge üzerindeki egemenlik hakkı resmi yollarla seçilen devlete geçer.

Polisario Cephesi

Batı Sahra’nın bağımsızlığı için mücadele veren örgüt. 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde yoğunlaşan sömürgelerin bağımsızlık mücadelelerinden Batı Sahra’da payını almıştı. Sömürgeciliğe karşı başlayan hareketler, İspanya sömürgeciliğinin sonunu göstermişti. İspanya, kendi sömürgelerinden biri olan Batı Sahra’dan 1976’da çekilmişti. İspanya’nın yerini almak isteyen Fas, işgal girişiminde bulunmuş, bu işgal de Polisario Cephesi tarafından engellenmiştir. Daha sonra 1976 yılında Cezayir’de sürgün “Arap Demokratik Cumhuriyeti”ni kuran örgüt, Libya’dan destek almıştır. Cephe Moritanya ile yakınlaşarak, “Afrika Birliği Örgütü” tarafından destek görmüş ve Fas’a karşı mücadele etmiştir.

Porter Doktrini

Bir devletin borcunu ödememesi durumunda uygulanması gereken önlemlere ilişkin bir uluslararası hukuk görüşü. Bir devletin vatandaşlarının bir başka devletten alacaklarını tahsil edemedikleri durumlarda, borçlu devlete karşı zorlama tedbirlerine başvurulup vurulamayacağı konusu 20. yy. başlarında en çok tartışılan konulardan biriydi. Dönemin Arjantin Dışişleri Bakanı Louis Drago, 1907 yılında yapılan, II. La Haye Barış konferansında, bu gibi konularda borçlu devlete karşı zorlama önlemlerine başvurulamayacağını savunmuştu. Fakat çoğunluk bunu kabul etmemişti. ABD temsilcisi General Horace Porter bazı öneriler getirmiştir. Verilen önerilere göre, ilke olarak borçlu devlete karşı borcunu ödettirmek için zorlama önlemlerine başvurulamayacaktı. Bununla beraber, borçlu olan devlet konunun hakemliğe götürülmesini kabul edecekti. Eğer sözkonusu olan devlet hakemin kararına uymazsa, o zaman o devlete karşı zorlama önlemleri kullanılacaktır. Bu görüş konferanstaki çoğunluk tarafından kabul edilerek, yeni bir doktrin (Porter) halini aldı.

Potsdam Konferansı, 1945

II. Dünya Savaşı sonlarına doğru Müttefik devletlerin yaptığı son konferans. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam’da yapıldı. Konferansa ABD’den Başkan Truman, İngiltere’den Başbakan Winston Churchill (Konferans sürerken yapılan seçimlerde Churchill iktidardan düştü ve Attlee yeni Başbakan olarak Potsdam konferansına katıldı) ve Sovyetler Birliği’nden Stalin katılmıştır.

Temmuz 1945’te başlayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra toplanmıştır. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa’nın yeniden kurulması. Avrupa’nın savaştan yıkık çıkması, bu ihtiyacı doğurmuştu. Potsdam konferansı, planlandığı tarihten birkaç gün sonra başlamıştı. Tarihçiler bu konuda Truman’ı sorumlu tutmaktadırlar. Truman, konferansa ilk atom bombası denemesinin sonucunu beklerken gitti. Konferans’ta, barış antlaşmalarını hazırlayacak bir Dışişleri Bakanları Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu, Polonya sorunu, Avusturya’nın işgali, SSCB’nin Doğu Avrupa’daki rolü,savaş tazminatları ve Japonya ile süren savaşın durumuydu. Konferansta en çok tartışılan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya’nın yenilmesi kesinlik kazanmaya başlayınca, Almanya’nın parçalanması konusundaki eski görüşlerini değiştirmeye başladılar. Churchill Mart 1945’te “Almanya’yı parçalamayı düşünmüyoruz” demekteydi. Stalin ise Almanya’yı parçalamayı istemediğini söyledi. Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu. Potsdam’da, daha çok Almanya’nın Nazilikten ve askerlikten arındırılması konusu üzerinde duruldu. İlk önce savaş suçlularının cezalandırılmasına karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahların alınması, demokratik düzenin kurulması; bunu yapmak için ise, eğitim sisteminin tümüyle değiştirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya’nın bir süre işgal altında kalması kararlaştırıldı. Buna göre, Almanya, Sovyet, İngiliz, Amerikan ve Fransız işgal kuvvetleri komutanlarınca yönetilecek dört ayrı işgal bölgesine ayrılacaktı. Berlin, Viyana ve Avusturya aynı şekilde bölünecekti. Almanya’da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerkliğe sahip devletlerden oluşan bir federasyon kurulmasına karar verildi. Maliye, dış ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamına alınmayarak “Denetim Kurulu” oluşturuldu.

Konferansta üzerinde durulan diğer bir önemli konu, Polonya’ydı. Yalta Konferansında kurulması kararlaştırılmış olan koalisyon hükümeti, şimdi Potsdam Konferansı süresince kurulmuş ve kabul edilmişti. Polonya’da seçimler açık olacaktı, gazeteciler de seçimde gözlemci sıfatı ile bulunacaklardı. Sovyetler Birliği, Müttefik devletlerden yönetimleri değişen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a karışmamalarını, Türkiye’den Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.

Japonya’ya, Potsdam Bildirgesi’ni kabul etmesi için ültimatom gönderildi. Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, Hiroşima ve Nagazaki’ye (6 Ağustos, 9 Ağustos) atom bombası attı. Konferans 1 Ağustos 1945 tarihinde sona erdi.

Prag Darbesi, 1948

Çekoslovakya’da Şubat 1948’de komünistler tarafından gerçekleştirilen hükümet darbesi. Çekoslovakya’nın Bohemya ve Marovya toprakları, 29 Eylül 1938 tarihinde yapılan Münih Konferansı ile Almanya’ya verilmişti. 1935’te Masaryk’ün yerine Cumhurbaşkanı olarak geçen Beneş, Almanya ilhakını onaylamaktansa Cumhurbaşkanlığından ayrılarak, önce Londra’ya, ardından Chicago’ya gitti. Çekoslovakya’nın toprak kayıpları, Münih Düzenlemesi ile bitmedi; ülkenin bir kısmı (Teschen Düklüğü) Polonya’ya, Slovaklar ile Rutenlerin yaşadığı topraklar Macaristan’a verildi. Dönemin Prag hükümeti, Tiso’nun yönetimindeki Slovak Halkçı Partisi ile Karpatlar’da yaşayan Rutenlerin özerklik taleplerine boyun eğerek, üç özerk birimden oluşacak çapraşık bir yönetim sistemi oluşturuldu. Mayıs 1942’de, ilk önce buradaProtektora sıfatı ile bulunan Almanya yönetime fiilen el koydu. 1941’de, Beneş’in Londra’da ve Washington’da yürüttüğü görüşmeler sonucu, Jan Şramek’in başkanlığında, sürgündeki Çekoslovakya hükümeti kuruldu. Çek ulusal Komitesi’nin yönettiği yeraltı çalışmalar sonucu, 5 Mayıs’ta Prag halkı Alman birliklerine karşı ayaklandı. Mayıs 1946’da yapılan genel seçimlerde, Çekoslovakya komünistlerinin önderi Gottwald’in başında bulunduğu Komünist Parti seçimleri kazandı. Hükümette bir koalisyon oluşturularak, seçimlerin yapılacağı 1948’e değin geçici yönetimin sürdürülmesi kararı alındı. Ama partilerarası işbirliği, daha başlangıçta ekonomik kalkınma programı yüzünden, güçlüklerle karşı karşıya geldi. 1947’de SSCB’nin baskısıyla ABD’nin Marshall Planına katılm düşüncesinden vazgeçildi.

20 Şubat 1948’de komünist olmayan bakanların büyük bölümü Gottwald’ı istifaya zorlamak umuduyla hükümetten ayrıldı. Ama Gottwald istifa etmedi ve komünistler, boşalan bakanlıkları ve muhalefete geçen partilerin merkezlerini işgal etti. Komünistlerin örgütlediği işçiler Prag’da yürüyüş yaptılar. Prag ve öteki bölgelerde “eylem komiteleri” kurularak, devlet görevlileri de bu kurulan işbirliğine zorlandı. 25 Şubat günü çoğunlukla komünistlerin bulunduğu yeni bir hükümet kuruldu. Geçici Milli Meclis yeni hükümeti ve programı onayladı. Binlerce komünist olmayan politikacı, aydın ve yönetici ülkeden ayrıldı. 10 Mart’ta eski Cumhurbaşkanı Jan Masaryk ölü olarak bulundu. Böylece ülkenin Komünist Partisi, gerçekleştirdiği hükümet darbesiyle yönetimi eline geçirdi ve ülkenin tek örgütü haline gelerek, halkın çoğunluğunu arkasına almayı başardı. Bu olaylardan sonra Çekoslovakya dış dünyaya kapanarak iç sorunlara yöneldi.

Prestij Politikası (prestige policy)

Statu quo veya emperyalizmin amaçlarına ulaşmak için kullanılan araç, politika. Devletlerarası prestij, bir devletin diğer devletlerin ya da halklarının gözönünde ve zihnindeki yeridir. Prestij politikasının amacı, diğer devletleri sahip oldukları gücü ile etkilemektir. Araçları ise diplomatik törenler ve askeri güç gösterileridir.

Prestij politikası sonucu ulaşılmak istenen, bir devletin kendi maksatlarına diğer devletin saygı göstermesini ve güttüğü emperyalist ya da statü politikalarına destek sağlamaktır.

Prim Politikası (premium policy)

Siyaset alanında prim politikası deyimi, tavizci (ödüncü) bir tutum izleyerek ve bazı çıkar hesaplarına dayanarak bir kısım noktalarda karşı tarafa bazı müsamahalar göstermek, bazı ilkelerinden fedakarlık etmektir.

Ekonomik alanındaki pirim politikası ise daha somut bir niteliktedir ve çeşitleri bulunmaktadır. Örneğin, çalışma alanında uygulanan prim politikası ile fazla iş yapan ve yüksek randıman verenlere ekstradan para ödenir. Dış ticarette ve ihracatta prim politikası ile hükümet dış ülkeye ucuz satılan mallar için ihracatçıya ekstradan bir para öder. Paranın dış değeri açısından prim politikası ise, çeşitli nedenlerle ülke parasının dış değerinin resmi ve gayri resmi -serbest piyasa- (karaborsa) değerleri oluşması ve arada bir fark yaratılmasıdır. Bu durumda, fark lehte ise ülkenin parası prim yapmaktadır, aleyhte ise aksidir ve yabancı para prim yapmaktadır.

Proletarya diktatörlüğü-Dictatorship of the proletariat

Marksist siyasal kuramda, sosyalizme geçişi hızlandırmak ve üretim araçlarını toğlumsallaştırmak amacıyla işçi sınıfının işçi partileri yoluyla geçici bir süreyle kurduğu dikta rejimi.

Propaganda

Bazı siyasal ve toplumsal düşünceleri kabul ettirmek, desteklemesini sağlamak, birey ve grupların düşüncelerini duygularını ve hareketlerini etkilemek için kamuoyunun sistemli bir şekilde izlenmesi.

Amaçları

Dost devletlerin desteğini kazanmak veya kuvvetlendirmek

Olaylar veya fikirlere karşı tutum oluşturmak veya tutumu değiştirmek

Düşmana yolaçan devletlerin program ve politikalarını zayıflatmak, etkisizleştirmek,

Düşman diğer grupların programlarını önlemek ve karşılık vermek.

Propaganda etkili olabilmesi için inanılır, basit, ilginç, tutarlı sık sık tekrar edilmesi, bölgesel veya genel gerçeklerle uyumlu olması gerekir.

İki türlü propaganda vardır. Bireysel propaganda ve kitle propagandası. Ayrıca propagandanın kendisine has teknikleri vardır: Mesela, taraftarları hareket halinde ve canlı tutmak için aynı şeyleri tekrarlamak veya tarafların morallerini yüksek tutmak, gevşekliğe düşmemek için güç gösterisinde bulunmak.

Propagandacı özellikle mücadelenin sonucunu belirleyecek olan tarafsızlar, tereddütlü olanlar ve fikri olmayanlar üzerinde çalışır: Araçları ise söz, yazı ve resim ile ilgili bütün araçlardır. Propagandanın etkisi kitle toplumu ve teknolojik gelişmelerle artacaktır.

Protokol (protocol)

Başlıcı iki anlamda kullanılır. a)Siyasal hayatta, özellikle de diplomaside tören, konferans vb. durumlarda uygulanması gereken kurallar dizisi, b)İmzalanan bir andlaşmadan sonra bazı konulara açıklık getirmek üzere kaleme alınan ve genellikle de uygulamaya ilişkin konuların ele alındığı metinler

Psikolojik Savaş (psychological war)

Düşman askeri birliklerinin ve milletlerin direnme gücünü zayıflatmak, sivil halkla silahlı kuvvetlerin arasını açmak için düşüncelere etki yapmak suretiyle uygulanan askeri destekleme savaşı.

Quebec Konferansları, 14-24 Ağustos 1943 ve 11-16 Eylül 1944

II. Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere arasında yapılan, aralıklı iki Konferans. Konferanslara ABD tarafından Devlet Başkanı Roosevelt, İngiltere tarafından ise Başkan Winston Churchill katılmıştır. İki konferanstan ilki 14-24 Ağustos 1943 tarihleri arasında yapıldı. Bu konferansta İtalya ve Fransa kıyılarına yapılacak askeri çıkartmaların planları tartışıldı. Konferansta İtalya’ya yapılacak çıkartmanın “Normandiya Çıkartması” ile aynı anda yapılması konusunda anlaşıldı ve daha sonra konu aynı yıl Moskova, Kahire ve Tahran’da yapılan konferanslarda da ele alındı. 11-16 Eylül 1944 tarihleri arasında yapılan ikinci konferansta taraflar, Almanya’ya karşı Batı’daki iki cepheden çıkartma yapılmasına karar verdi.

Quebec Sorunu (Quebec Question)

Kanada’nın doğusunda Fransızca konuşanların çoğunlukta olduğu Quebec eyaletinin Kanada’dan ayrılıp-ayrılmama sorunu.

Quebec 1534 yılında “yeni Fransa” adı altında kuruldu. Yeni yıl savaşları sonucunda Fransa burayı İngiltere’ye kaptırdı. Eyalet İngiliz kolonisi haline geldiğinde İngiliz Ceza Kanunu ve Fransız Medeni Kanunu uygulanmaya konuldu. 1791’de Kanada Aşağı Kanada (Quebec) ve Yukarı Kanada (Ontorio) olmak üzere ikiye ayrıldı. 19 yüzyıldan sonra Quebec’te İngiliz nüfus azalmasına rağmen, Fransızca konuşan halk hiçbir zaman bölgenin ekonomik hayatını kontrolü altına almayı başaramadı. 1918 yılında Fransız kökenliler I. Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusuna katılmayı reddederek ayaklanmalar başlattılar. 1968 yılında ayrılıkçı “Parti Quebecois” kuruldu. 1970’lerde şiddet eylemleri arttı, ve finansman ayarlamaları konusunda eyaletler arasında problemler çıkmaya başladı. Kanada’dan ayrılma konusunda 1980 yılında yapılan ilk referandumda ayrılıkçılar yüzde 40 oyla mağlup oldular. Quebec, 1982’deki Kanada Anayasası’nı kendi kimliine aykırı bularak imzalamadı. Qubec’in şikayetleri doğrultusunda 1987 ve 1992 yıllarındaki iki girişim başarısızlıkla sonuçlandı. 30 Ekim 1995’te yapılan referandumda ayırılıkçılar yüzde 1.2 gibi küçük bir farkla yenilgiye uğradılar.

“Quid pro quo” Politikası (puid pro quo policy)

Türkçe’de; “Kısasa kısas” denilen şekilde uygulanan bir tutum olup, dünya diplomasisinde bu Latince deyimle anılmaktadır. Bazen, “göze göz, dişe diş” de denilen bu politika ile bir devlet diğerlerine karşı aynen onun kendisine olan davranışlarına uygun bir tutum izleyerek cevap verir. Uygulamada, bu politika, barışta dostluğa dostluk, zorluğa zorluk, işbirliğine işbirliği, propagandaya propaganda ile karşılık verilmesi şeklinde savaşda da misilleme politikası biçiminde gerçekleştirilir.

Quisling (quisling)

Başka bir devletin politikasına felsefesine ve sempati duyan ve savaş durumunda saldırgan devlete katılarak ve işbirliği yaparak kendi ülkesi aleyhine çalışan kişi. Bu kavram, bir süre Norveç’teki Faşist Parti’nin lideri olan ve İkinci Dünya Savaşı’nda Hitleri’nin ordularının ülkesini işgal etmesi sırasında Alman çıkarlarına hizmet eden bir hükümet kuran Vidkun Quisling’in adından türemiştir.

Raison d’etre

Dilimize hikmet-i hükümet ya da devletin varlık nedeni olarak aktarılabilen Latince bir deyim.

Ramazan Savaşı (Yom Kippur Savaşı), 1973

Ortadoğu’da, Arap ile İsrail kuvvetleri arasında yapılan savaşlardan en önemlisi 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş altı gün süren 1967 Savaşının yarattığı kızgınlığın bir sonucuydu. 6 Gün Savaşında İsrail, topraklarını yaklaşık dört kat genişletmişti. Golan Tepeleri Kudüs’ün tümü, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Gazze İsrail’in eline geçmişti.

1970 yılında Nasır’ın ölmesi ile yerine geçen Enver Sedat, 1967 yılında İsrail’e kaptırılan toprakların geri alınması için, bir Arap karşı saldırısı üzerinde durmaya başladı. 6 Ekim 1973’te başlayan savaşın, Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal ayı olan Yom Kippur’a denk gelmesi, bu savaşın aynı zamanda Ramazan Savaşı olarak anılmasına neden oldu. Söz konusu olan tarihte, Suriye ve Mısır birlikleri bir sürpriz saldırıda bulundular. İsrail birlikleri Sina yarımadasından ve Golan Tepeleri’nden çekilmeye zorlandı. Bu savaşta ilk kez Araplar İsrail’e saldırıda bulunacak güç buldular, aynı zamanda güçlerine güvenmeye başladılar. Savaşın Arapların lehinde olduğunu gören öteki Arap devletleri de savaşa katıldılar. İki büyük güç de bu savaşta dolaylı olarak yerlerini almışlar, ABD İsrail’e Sovyetler Birliği Arap devletlerine silah göndermekteydi. Ancak, savaşın gidişatı böyle olmadı. Savaşın ikinci haftasında, İsrail karşı saldırıda bulunarak, Golan Tepeleri’ni geri aldı ve Sina Yarımadası’ndan geri çektiği askerleri, tekrar geriye gönderdi.

Savaşın etkisi iki büyük devlet arasındaki çekişmeye yansıması, Doğu-Batı çatışma olasılığını ortaya çıkardı. Bunun üzerine harekete geçen BM Güvenlik Konseyi bir ateşkesin sağlanmasına karar verdi. Ancak bu karar yürümedi. Sovyetler Birliği’nin, ABD-Sovyetler Birliği kuvvetlerinin bölgeye gönderilmesini öngören önerisi, ABD tarafından reddedildi. Daha sonra, Sovyetler Birliği, tek başına asker göndereceğine ilişkin açıklama yapınca, iki güç arasındaki gerilim bir hayli arttı. Fakat, araya Bağlantısızlar grubunun girmesi ile, bunların ortaya attıkları BM Barış Gücü askerlerinin çatışanların arasına girmesi önerisi kabul edildi.

Savaş sona erdiğinde, tarafların kayıpları (hiç olmazsa manevi kayıp) çok fazla, aradaki askeri denge değişmiş, bir çok ülke değişik devletler tarafından silahlandırılmıştır. Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62 tanklarına sahip olmuş, uçaklarına uçak filoları eklemiştir. İsrail ordusu da ABD tarafından güçlendirilmiştir.

18 Ocak 1974’te İsrail-Mısır arasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma gereğince, Mısır Suveyş Kanalı’nın doğu yakasındaki güçlerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina’da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına çekilecekti. Bu antlaşma 4 Eylül 1975 tarihinde imzalanan ikinci bir antlaşma ile tamamlandı. 31 Mart 1974 tarihinde ise, Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir Birleşmiş Milletler tampon bölgesi ile ayrılması ve savaş tutsaklarının değiştirilmesi kararlarını da içeren bir ateşkes antlaşması imzalandı.

Ramazan Savaşı’nın en önemli sonucu, petrole sahip Arap ülkelerinin, petrol fiyatlarına yaptıkları müdahale ile üçüncü ülkelere karşı bir tür ambargonun koyulmasıdır.

Rapollo Antlaşması, 1922

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ve Almanya arasında imzalanan dostluk antlaşması. Savaşın sonunda yapılan antlaşmalar, iki savaş arası dönemin özelliklerine bir ölçüde biçim verdi. Almanya’ya imzalattırılan Versay Antlaşması, Almanya’ya ağır yükler verdi. Almanya, yapılan konferans ve toplantılarda hep ikinci sınıf devlet uygulamasını görüyordu. Fransa, Almanya’dan fizik garantiler peşinde koşuyor tamirat borcunda ısrar ediyor ve en önemlisi, dış politikada Almanya’yı “çevreleme politikası” uyguluyordu. Diğer taraftan da, 1917 sonrasında, Sovyetlerin Fransa ile ilişkileri iyi değildi. İç savaş sırasında Bolşeviklere karşı mücadele eden kesimleri destekleyen Fransa, savaş sonrası da bunun tutumunu değiştirmedi. Buna karşılık olarak da, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa’nın sömürgelerinde ortaya çıkan başkaldırıları teşvik ediyor ve destekliyordu. 1922 yılında da Cenevre’de yapılan konferansta, İngiltere ve Fransa’nın, Çarlık döneminden kalan borçların ödenmesi isteğini Sovyetler reddettiler. Böylece ortak düşmana karşı, Sovyetler ve Almanya arasındabir yakınlaşma başladı. Bunun sonucu olarak da 16 Nisan 1922 tarihinde Cenevre yakınlarında bulunan Rapollo’da Alman-Sovyetler Birliği Rapollo Dostluk Antlaşması imzalandı. Buna göre, iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kuruluyor, Almanya yeni Sovyet rejimini tanıyordu. Birbirlerine yönelik her türlü iddiadan vazgeçtiklerini ve sıkı bir ekonomik işbirliğine gireceklerini belirtiyorlardı. Bu antlaşma ile birlikte Versay düzenine karşı ilk başkaldırı ortaya çıkmış olmaktaydı. Yani iki devlet, revizyonist bir politika sürdürdüler. Bu yakınlaşma bununla kalmayarak, 1926 yılında yapılan Berlin Antlaşması’na göre, taraflardan biri saldırıya uğrarsa, öteki devlet tam yansızlık politikası izleyecekti. Bu yakınlaşma, 1939 yılında tekrarlanmak üzere, Hitler’in 1933 yılında iktidara gelişine kadar sürecektir.

Reformasyon (dini reform)

15. ve 16. yüzyılın Avrupa insanında ortaya çıkan görüş değişikliği sonucu, kilisenin devlet yönetiminden ayrı dinsel bir örgüt olarak faaliyet göstermesine neden olacak olan dini reform.

Dini reform konusunda verilen mücadele, üç yönlü bir nitelik göstermiştir. Mücadelenin değişik niteliklere sahip olması, Katolik kilisesine karşı yapılan muhalefetin üç kaynaktan gelmiş olmasındandır. Bunlar, monarklar ve zenginler, sade vatandaş ve kilise içinde bulunan misyonerler, azizler’dir.

15. yüzyıla gelindiğinde Kilise, monarklar ve zenginlerde olan saygınlığını yitirmeye başlamıştı. Monarklar ve zenginler, kilisenin manevi sınırlandırmalarına, genel hükümranlığına, koyduğu vergilere karşı çıkmaya başlamış, gücüne itibar etmemeye başlamışlardı. Bunun sonucu olarak da, monark ve zenginlerin reformasyonu, dinin başı olarak Papa’nın değil monarkın (devletin) geçmesi biçimini aldı, ve bunun üzerine her yerde ulusal kiliseler kurulmaya başlandı. Bohemya, Kuzey Almanya, İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka monarkları, Roma kilisesinden ayrıldılar ve kendi ulusal kiliselerini kurdular. Kilise’nin etkisi aynı zamanda sade vatandaşta da azalmaya başlamıştı. Ancak sade vatandaşın başkaldırısı monarktan farklı olarak, dini nitelikteydi. Onlar karşılarında güçlü bir kilisenin bulunmasını istiyorlardı, ama bu gücün diniöğretiye uygun olmasını istiyorlardı. Bunun sonucu olarak ta, sade vatandaşın reformasyonu, Roma kilisesi ile olan bağlantının tekrar devam etmesi ile sonuçlandı. Yapmak istedikleri, kilisenin otoritesine karşı, kendi İncil’lerine sahip olmak, kendi kiliselerini buna uygun olarak yönetmekti. Bu hareketin tipik örneği, Martin Luther’in Alman Protestanlığıdır. Büyük taraflar toplayan Protestanlık, gitgide yaşlı kıtada yayılmaya başladı. Daha sonra, bir grup Protestan prens ve kent -devletleri biraraya gelerek Katolik Kutsal Roma imparatoruna karşı, 1546 yılında savaş başlattılar. 1555 yılında yapılan Augsburg Barışı ile Protestanlık, devlet tarafından resmen tanındı.

Kilisenin içinde bulunan misyonerler ve azizler’in başlattıkları reform hareketinin amacı, Kilise’yi doğru yola çekerek onun gücünü arttırmaktı. Bu hareketin en önemli temsilcisi, İspanyol Loyala’lı Aziz İngatius’tur. İngatius, 1538’de “İsa’nın Toplumu” adıyla bir tarikat kurdu. Ve bunlara halk tarafından “Cizvitler” (jesuits) denmeye başlandı. Bunlar daha çok misyonerlik faaliyetleri ile uğraşıyorlardı. Ancak bunların en büyük başarısı eğitim alanındadır. Bunlar Katolik Kilisesi’nin itibarını yeniden kazandırmak için çalışmışlardır.

Reformasyon’unun en önemli sonucu, 15 ve 16. yüzyılda Kilisesinin ya da dini otoritenin hemen hemen bugünkü biçimini alması ve laikliğe giden kapının açılmasıdır.

Rekabetçi model-Comperatitive model

Uluslararası petrol pazarı modellerinden biri. Buna göre, petrol piyasaları çok aktörlü rekabetçi bir piyasa olduğundan ve petrol krizleri talepteki sorunlardan kaynaklandığından, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünün/OPEC davranışına göre fiyatın belirlenmesine gerek yoktur. Bu modelde, OPEC fiyatları fonksiyonel bir rol oynar. Diğer petrol piyasalarındaki değişkenler daha önemlidir.

Res Communis

Herhangi bir devletin egemenliğine bağlı olmayan anlamında bir terim. Kural olarak tek bir birimin edinim konusu yapılamayacak yerler ve şeyleriifade eden bu terim varolan şeyin veya yerin herkese ait olduğunu, ortak kullanıma açık olduğunu ifade eder. Özellikle uzay hukuku konusunda, uzayın res communis (herkese ait olan) mı yoksa res nullius (kimseye ait olmayan) mı olduğu öğretide uzun süre tartışma konusu olmuş ve res nullius olduğu görüşü ağır basmıştır. Bu konudaki bir başka örnek açık denizlerin durumudur.

Revizyonizm (revisionism)

Hem iç hem dış hem de uluslararası politika kavramıdır. Revizyonizm’den genellikle hareket, adalet ve değişiklikten yana olan politika anlaşılır. Yani var olan yapıda değişiklik isteyen politika denebilir.

Uluslararası Politika literatüründe hem genel hem de özel anlamda kullanılır. Uluslararası alanda mevcut statükoyu, varolan güç dağılımını değiştirmeye yönelik tutumlar genel olarak revizyonist politikalar olarak adlandırılır. Özel olarak da iki dünya savaşı arası dönemde başta Almanya olmak üzere I. Dünya Savaşı’nın statükosundan hoşnut olmayan İtalya ve Japonya’nın başını çektikleri revizyonist devletler grubunu nitelemekte kullanılır.

Risk Kuramı (risk theory)

Herhangi bir faaliyetten yarar sağlayan devletlerin bu faaliyetin doğurduğu tehlikelerden, risk ve zararlarından da sorumlu olacağını öngören kuram.

Rıza doktrini-Doctrine of concent

Uluslar arası hukuk kuralları ile devletlerin buna yaklaşımı konusundaki bir anlayış. Söz konusu anlayışa göre, uluslar arası sistemin bağımsız aktörleri olan devletler üzerinde otorite oluşturabilecek bir oluşum bulunmadığına göre, devletleri herhangi bir kuralla bağlayabilecek tek güç, yine kendi rızalarıdır. Yani, devletler ancak kendi açık yada zımmi rızaları ile kabul ettikleri kurallara bağlıdır.

Roma Antlaşmaları, 1957

Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile Avrupa Atom Birliği’nin (EURATOM) kuran 25 Mart 1957 tarihli Roma antlaşmaları. Bu antlaşmalar, Avrupa’nın ekonomik ve siyasal birlik kurma çabalarının bir sonucudur. 1945’i izleyen yıllarda Avrupa devletlerinin çoğu, karşılaştıkları ekonomik ve siyasal sorunların yalnızca ulusal bir çerçevede halledilemeyeceğini, bir tür uluslararası ya da uluslarüstü yetkilerle donatılmış bir kuruluşun kurulmasından yanaydılar. İşte,Avrupa devletleri aralarındaki koordinasyonu sağlamak için, Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (Nisan 1948), daha sonra bunu yetersiz görerek, Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini kurdular (C.E.C.A). Avrupa’nın uluslarüstü bir ekonomik bütünleşmeye gitmesi konusunda yeni bir girişim Hollanda Dışişleri Bakanı Johan Willem Beyen’den geldi. Beyen, bu konuda 1953 yılında bir plan sundu. Buna “Benelux Memorandumu” adı verilmektedir. Temmuz 1955’te Federal Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg’un katıldığı Messina toplantısı yapıldı. Bu toplantıda, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile Avrupa Atom Birliği’nin (EURATOM) dayanacağı genel ilkeler saptandı ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (CECA) gibi bir ortak pazarı, ekonominin bütün alanlarına yayma kararı aldılar. Kurulacak topluluğun yöntemlerini saptamak için hükümetlerarası bir komite kuruldu. Bu kurulun hazırladığı “Spaak Raporu” (Eski Belçika Başkanı Paul Henry Spaak’ın adıyla anılmaktadır) 1956 yılının Nisan ayında hükümetlere sunuldu. Bütünleşme konusunda atacakları ilk adım gümrük duvarlarının kaldırılmasıydı. Böylece hazırlanan antlaşmalar, 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da imzalanarak, Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak 1 Ocak 1958 tarihinde yürürleğe girdi.
İngiltere, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ile özel ilişkilerini dikkate alarak, AET ve girmedi. Ancak daha sonra, İsveç, Norveç, Danimarka, Avusturya, Portekiz ve İsviçre ile kurduğu EFTA (European Free Trade Area) cılız kalınca AET’ye girme yollarını aramaya başladı ve 1973 yılında üye oldu.

Roma Sözleşmesi-Conventions of Rome

ABnin oluşum sürecinde önemli rol oynayan 1957 ve 1980 tarihli anlaşmalar.

a-1957 Tarihli Roma Sözleşmesi:Avrupa bütünleşmesinin temelini oluşturan Avrupa Parlamenterler Meclisi (Avrupa Parlamentosu) ile Avrupa Toplulukları Adalet Divanını ve Ekonomik ve Sosyal Komiteyi kuran sözleşmedir. Roma Anlaşmasıyla birlikte 1958 de yürürlüğe girmiştir.

b-1980 tarihli Roma Sözleşmesi: Sözleşmeler Yükümlülüklerine Uygulanacak Kanun adıyla imzalanan sözleşmedir.

Rönesans

“Yeniden doğuş” anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bir süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu.

1) Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir,

2) İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir,

3) İnsanın sürekli faal olması şerefli bir şeydir ve

4) Gerçek güzeldir.

Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur anlayışı hakimdir.

Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en karlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi küçük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.

Ruhr Sorunu

Almanya ile Fransa arasında tartışma konusu olan bir bölge sorunu. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa, Almanya ile fizik garantiler peşinde koşuyor, tamirat borcu konusunda ısrar ediyordu. Kendini daha güvenli bir konuma getirmek için Almanya’yı “çevreleme politikası” uyguluyordu. Almanya ise Alsace-Lorrene bölgesinin Fransa’ya verilmesi ile demir cevheri ihtiyacını ithalat ile karşılamaya başladı. Endüstri bölgesi olan Ruhr’da yeni demir ve çelik işletmelerinin kurulmasını sağlamaya ve maden kömürü işletmeciliğini modernleştirmeye girişti. Almanya’nın Fransa’ya olan tamirat borcunun ödenmesinde aksaklık çıkmaya başlayınca, Fransa 1921 yılında Düsseldorf, Duisburg ve Ruhrort’u işgal etti. Ödemedeki aksaklığın devam ettiğini görünce, tamirat borcunu kendisi toplamak için Ocak 1923’te Ruhr bölgesini işgal etti. Ruhr bölgesini kendisi işletecek ve elde ettiği geliri de tamirat borcundan düşecekti. Daha sonra ortaya çıkacak olan “Dawes Planı” ile Almanya’nın tamirat borcu taksitlere bölündü ve nihayet işgal 1925 yılında sona erdi.

Rus Devrimi

Mart 1917’de Rusya’da Çarlık rejimine son verilmesinden sonra Kasım 1917’de başlayan değişim. 1800’lerin sonlarında Avrupa’da toplum içindeki sınıflar arasında siyasal dengenin sağlanması çabaları, uzlaşmalar yoluyla bir ölçüde başarılı olmuşsa da, iki grup bu çaba ve arayışların dışında kalmıştı. Bunlardan birincisi; Batı eğitimi görmüş, bulunduğu ortama yabancılaşan Doğu Avrupa’nın okumuş kitlesiydi. Toplumdan soyutlanma ve ondan uzak kalma, Rusya gibi imparatorluklarda oluşmakta bulunan devrim potansiyelini artırmaktaydı. İkincisi, orta sınıfın siyasal önderliğini kabul etmeyen fabrika işçileri. Fransız devrimin etkisi ile 1825 Aralık ayında çıkan Dekamberist ayaklanması Rusya’da büyük yankı uyandırmıştı. Ayaklanma bastırılmıştı. Fakat işçilerin kurtarıcısı olarak gözüken Marksizm teorilerinin yayılmasına engel olunamamıştı. Keza, aydınlarda da bu gibi fikirler yayılmış, varolan otokratik düzenin yıkılması için mücadele veriyorlardı. Rusya’nın beşte dördünü oluşturan köylüler, toprak sahiplerinin kölesi durumunda idiler. 5 Mart 1861 tarihinde çıkarılan “Kurtuluş Kanunu” ile serflik kurumu kaldırılmış ve ortaya bir işçi sınıfı çıkmıştır. Köylüye yapılan toprak dağıtımındaki bozukluk köylü halkını tedirgin etmiş, onların çeşitli hareketlere girişmelerine sebep olmuştur. 1870’lerde ortaya çıkan bu hareketlerden biri “Narodnik” ve “Narodniçestro” hareketidir. Bu hareket hükümetin baskısından dolayı başarı kazanamadı ve 1881 yılında Rus Çarı II. Aleksandr’ın öldürülmesi üzerine, bu “Halkçı Hareket” taraftarları ülkeyi terketti. 19. yüzyılda başgösteren yoksulluk, halkın grevler düzenlemesine neden olmuş, bunun sonucu olarak da sendikacılık faaliyetleri artmıştır. Bu ortamda Marksist örgütler arttı. 1895 yılında Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) tarafından Marksist nitelikte “İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliği” ve daha sonra 1898 yılında “Sosyal Demokrat İşçi Partisi” kuruldu. Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 yılında yaptığı kongresinde Rusya’da Marksist devrimin gerçekleştirilmesi ve bunun için de partinin nasıl bir nitelik kazanacağı sorunu, partide görüş ayrılığına sebep oldular. Sonraları bu parti Lenin’in önderliğini yaptığı Bolşevik ve Menşevik olmak üzere ikiye ayrıldı. Bolşevikler, küçük ve devrimci bir elitin denetiminde sıkı bir parti kurmak isterken, Menşevikler daha geniş ve katılmaya açık bir örgüt kurmak istiyorlardı. Menşevikler’den Trotsky’nin önderliğinde 1905 yılında Petersburg’da bir ayaklanma oldu. Moskova ve Peterburg’da “İşçi Sovyetleri” kuruldu. Ayaklanma bastırıldıysa da, Çar II. Nikola bazı haklar vermeyi ve Rus Meclisi Duma’yı açmayı uygun gördü ve bir seçim yasası çıkartıldı. Bu durumu etkileyen olaylar yanında, Rusya’nın yenilgisi ile sonuçlanan Rus-Japon savaşı da sayılabilir.

1917 yılına gelindiğinde Rusya’da vergi sistemi iflas etmiş durumdaydı. Savaş harcamaları, erimekte olan altın rezerveleri ve dış borçlar ile karşılanmaktaydı ve Rus halkının tek seçeneği Çarlık rejimine karşı gelmekti. Ülkenin savaşta da olması durumu gerginleştirdi. Bu ortamda 8 Mart 1917 tarihinde Petersburg’da başlayan gösteri ve grevler genel ayaklanmaya dönüştü. 12 Mart 1917 tarihinde Petersburg’da “İşçilerin ve Askerlerin Sovyet”i kuruldu. Üç yıldır aç, silahsız ve bıkkın bir biçimde savaşı sürdüren ordu Çar’ın yanında yer almadı ve devrimci hareketin üzerine yürümedi. Yapılan devrim iki aşamalıydı. Mart 1917’deki birinci aşamada, Sovyet yetkilileri ile Duma temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonucu Çarlık rejimine son verilmiş ve liberal görüşlü Prens Lvov’un başkanlığından Bolşevikler hariç hemen hemen bütün siyasal eğilimli partilerin katıldığı bir koolisyon hükümeti kurulmuştur. Kurulan hükümetin beklenen barışı sağlayamaması, toprak reformunu gerçekleştirememesi, işçilerin sorunlarına eğilememesi ve ekmeğe ihtiyacı olan halkın isteklerini gerçekleştirememesi koalisyonun başarısızlığını göstermiştir. Bunun sonucu Bolşeviklerin halktaki desteğinin artmasına oldu.

Devrimin ikinci aşamasında, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, hemen hemen tek kurşun bile atmadan 7 Kasım 1917 tarihinde yönetimi ele geçirdiler. Ordu bunların yanında yer aldı. Böylece Rusya’da Bolşevik Devrimi gerçekleşti.

Rus-Japon Savaşı, 1904-1905

Rusya ve Japonya arasında sürdürülen ve tarihte en önemli ve uzun vadeli sonuçlar yaratmış bir savaştır. 1902 yılına gelindiğinde Japonya İngiltere ile ittifak kurmuş, doğal yayılma alanı olarak gördüğü Mançurya ve Kore üzerinde var olan Rus etkisini ortadan kaldırmak için bölgeye, göz dikmişti. Rusya ile yapmak istediği savaşın hazırlıklarını yapıyordu. 1904 yılında bir bahane ile Port Arthur limanına bir baskın yaparak, Rusya ile savaşa girmiş ve bir buçuk yıl sürecek olan savaşta hem denizde hem karada Rusya’yı yenilgiye uğramıştır. Savaşın Avrupa’ya sıçramaması için, işe karışmayan Avrupa devletleri savaşın Uzakdoğu ile sınırlı kalmasını istemişlerdi. Pasifikte sömürgeci durumu gelen ABD Japonya’nın güçlenmesi karşısında elinde bulundurduğu adaları tehlikeli duruma düşürmemek için, Rusya’nın yardımına yetişti. O zaman ABD devlet başkanı olan Theodore Roosevelt, arabuluculuğa soyunarak, tarafların Portsmouth Barış Konferansı’na katılmalarını sağladı. Yapılan antlaşmaya göre, Port Arthur ile Sakhalin adası Japonya’ya verilecek, Ruslar Mançurya’dan askerlerini çekecek ve buradaki demir ayrıcalıklarını da Japonya’ya devredecekti.

Rus-Japon savaşı uzun vadeli sonuçlar yarattı:
a) Savaştan galip çıkan Japonya’nın tıpkı Batılılar gibi emparyalist bir devlet olarak ortaya çıkması.
b) Rusya’nın Uzakdoğu’da başarısız olmasıyla, dikkatlerini Balkanlar’a yöneltmesi. Bunun sonucu olarak da, I. Dünya Savaşı’nın başlaması.
c) Çarlık hükümetinin başarısızlığa uğraması, savaşın yarattığı sıkıntılar, halkın tepkisine yol açtı ve 1971 yılında yapılacak olan Rus Devriminin kapısını araladı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir