Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Suriye ile Kriz Yönetimi

Akçakale’ye düşen bombaların ardından Türkiye, Suriye’ye yönelik olarak bir kriz yönetimi süreci başlattı. Önce diplomatik yollarla NATO’dan dayanışma kararı, ardından meclisten yurtdışına asker göndermeye dair bir tezkere çıkartıldı. BM’de alınan kınama kararı da bu kriz yönetiminin bir parçasıydı ve son olarak 10 Ekim’de Suriye havayollarına ait sivil bir uçak arama amacıyla Ankara Esenboğa Havaalanına inişe zorlandı. Kriz yönetimiyle yapılmak istenen, Suriye konusunu uluslararası gündemde canlı tutarak rejim üzerindeki baskıları artırmak ve ABD’deki seçimlere kadar uluslararası kamuoyunu olgunlaştırmaktır.

Burada unutulmaması gereken nokta, içinde bulunduğumuz sürecin en azından şimdilik savaşa giden bir tırmanma süreci olmadığıdır. Türkiye açısından şu an için amaç, krizi tırmandırmak değil, canlı tutmaktır. Bu kriz yönetiminin başarılı olabilmesi için krizin temel aktörlerine ve yaklaşımlarına kısaca göz atmak gerekiyor. Çünkü başarılı bir kriz yönetiminin anahtarı diğer aktörlerin niyet ve algılarını doğru okumaktan geçer. Bu niyetlerin doğru okunması krizin amaca hizmet etmesini sağlarken, yanlış okumalar, krizin kontrol dışı tırmanmasına yol açabilir.

Aktörler

Suriye sorununda aktörler çeşitli ve çok sayıda. Fakat özellikle olayların gidişatına bırakılmasından rahatsız olan ülke olarak Türkiye ön plana çıkıyor. Diğer tüm aktörler, bu belirsizliği tolere edebilecek bir konumda bulunuyor. Oysa Türkiye hem Suriye ile uzun bir sınırı paylaşması hem de çok net bir biçimde soruna taraf olması nedeniyle belirsizliğin daha fazla uzamasını istemiyor. Bu amaçla da kriz yönetimi sürecini başlattı. Burada sorunun aktörleri olarak Suriye’nin kendisini (hem rejim hem de muhalifleri), Rusya, Suudi Arabistan, İran, Türkiye ve ABD’yi ele alacağız. Olaya askeri müdahale kapasitesine sahip iki ülke olan Türkiye ve ABD’yi en sona bırakarak analize başlayabiliriz.

Sorunun temel aktörü Suriye, geçen haftaki yazımızda da değerlendirdiğimiz gibi artık Türkiye karşısında kışkırtıcı bir yaklaşım izlemeyecektir. NATO’nun aldığı dayanışma kararı ve ardından Rusya’nın BM’den kınama kararının çıkmasına engel olmaması, Suriye’nin geri adım atmasında etkili olmuştur. Bu aşamadan itibaren Suriye rejimi değil, fakat muhalifler Türkiye’nin savaşa aktif katılımını isteyebilir.

Sorunun bir diğer aktörü Rusya, Suriye ile olan ittifak ilişkisini uzun zamandır devam ettiriyor. Son günlere kadar Güvenlik Konseyi’nden Suriye aleyhine çıkabilecek kararları veto etmesinin nedeni de bu ilişkiydi. Rusya’nın Suriye konusundaki temel kaygıları, biri jeopolitik diğeri stratejik olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Esed rejiminin yıkılmasıyla Rusya, hem Ortadoğu’da bir müttefikini hem de Akdeniz’deki tek askeri üssü olan Tartus’u kaybetme riskiyle karşı karşıya. Rusya açısından Akdeniz’e erişim tarih boyunca son derece hassas bir konu olmuştur. Bu nedenle, eğer Suriye’ye karşı atılacak adımlara Rusya’nın engel olması istenmiyorsa bu kaygının giderilmesi gerekir. Rusya’nın stratejik kaygısı, Esed sonrası yapılanmayla ilgilidir. Yeni yönetimin radikal İslamcı unsurlar içermesi, Kafkaslarda bu akımlarla zaten mücadele etmek zorunda olan Rusya açısından endişe verici bir durumdur. Fakat son kınama kararına karşı çıkmamış olması, Rusya’nın ikna edilebileceğini gösteriyor. Jeopolitik çıkarlar ve Esed sonrası konusunda garantiler verilebilirse Rus tutumu esneyecektir. Rusya, ne Türkiye, ne ABD ve ne de NATO’yla askeri bir tırmanmayı göze almayacaktır. Son krizden sonra Esed sonrası planlarının Moskova’da da yapılmaya başlandığını tahmin etmek zor değil. Rusya kendisini Esed için zor duruma düşürmek yerine yeni oluşum konusunda ABD ile pazarlık yapmak isteyecektir. Bu nedenle Türkiye’nin kriz yönetimi sürecinin temel yapıtaşlarından biri de, diplomatik çabalarını Rusya’nın kaygı ve beklentileri doğrultusunda yoğunlaştırması ve Suriye rejiminin yalnızlaştırılması olmalıdır.

Suudi Arabistan ve Katar açısından Suriye sorunu, bölgedeki Sunni-Şii dengesi ve İran’la aralarındaki güç dengeleri çerçevesinde önemlidir. Irak’ın İran eksenine girmesinin ardından bunu dengelemek ve bölgesel liderlik konusunda İran’ı zayıflatmak için bu ülkeler Suriye rejimini devirmek istiyor. Bu amaca yönelik olarak risk alma konusunda istekli de olabilirler. Fakat askeri ve diplomatik kapasiteleri yeterli olmadığı için sorumluluk almak isteyenlere ancak cesaret ve mali destek verebilirler. Bu bağlamda Türkiye’nin savaşa girmesini teşvik edebilecekleri de düşünülebilir. Düşürülen uçaktaki Türk pilotların Suriye istihbaratı tarafından öldürüldüğü haberini veren El-Arabiya kanalının sahiplerinin Suudi olması da bu konuda dikkat çeken bir başka unsurdur.

İran açısından Suriye’deki rejimi kaybetmek, Şii ekseninin Akdeniz’e ve daha da önemlisi İsrail’e erişiminin engellenmesi anlamına gelir. Ayrıca İran-Irak-Suriye ekseni, Türkiye’nin güneyinden geçen bir blok olarak Ortadoğu’yla bağlantısını kesmektedir. Bu eksen yoluyla İran, bölgesel liderlik konusunda kendisine rakip olarak gördüğü Türkiye’yi bölgeden kopararak Ortadoğu bölgesinde Türk etkisini azaltmayı amaçlamaktadır. Bir başka deyişle Suriye, Ortadoğu’da Türkiye’yi çevreleme ve sınırlandırma politikasının önemli bir parçasıdır. Bu nedenle Suriye, İran açısından vazgeçilmezdir. Fakat İran, rejimin eninde sonunda yıkılacağını görürse, Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasına ve böylece burada kimsenin kontrol sağlayamamasına yönelik politikalar izleyebilir. Fakat İran buradaki olası bir savaşa veya çatışmalara doğrudan katılmayacaktır. Çünkü katılırsa, ABD veya İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerine karşı askeri harekat yapma bahanesi yaratmış olur. İran, Suriye uğruna nükleer programını feda etmek istemez. İçinde bulunduğu ekonomik sorunlar da, bu tür çatışmalara girmemek için bir başka nedendir. Dolayısıyla İran, mevcut koşullarda savaş istemeyen, fakat Esed rejiminin devrileceği anlaşıldığında çatışmaları kışkırtabilecek bir ülke olarak değerlendirilebilir. Kriz yönetimi sürecinde, İran’ın bu yöndeki olası istikrarsızlaştırıcı çabaları karşısında dikkatli olunmalıdır.

Belirleyici Kapasiteye Sahip İki Aktör: Türkiye ve ABD

Suriye Krizinde belirleyici kapasiteye sahip iki aktör dikkat çekiyor. Bunlardan biri, krizin mevcut gidişini tolere edebilecek olan ABD, diğeri ise krizin bu şekilde devam etmesi karşısında tahammül sınırlarına yaklaşan Türkiye’dir. Tahammül sınırlarına yaklaşmış olması, Türkiye’yi daha kritik bir konuma yerleştirmektedir.

ABD, Suriye Krizinin gidişatını belirleyebilecek en önemli güçtür. ABD olmadan Suriye’ye karşı hareket çok düşük bir olasılık olarak görülebilir. ABD’ninse Suriye rejiminden rahatsız olmakla birlikte harekât konusunda isteksiz ya da kararsız davrandığını görüyoruz. ABD’yi harekete geçmekten alıkoyan nedenler şu şekilde sıralanabilir:

(1)   Öncelikle muhalifler arasında radikal İslamcı grupların yer alması, El-Kaide için bir yaşam alanı yaratma konusunda endişe yaratıyor. Radikal İslamcılar, Amerikan ve Rus kaygılarının örtüştüğü bir konudur. Irak’ta yıllarca savaştıktan sonra iktidarı İran’a yakın bir başbakana bırakmış olmak ABD açısından ilginç bir durum. Bilindiği gibi Maliki, Saddam rejiminin bir muhalifi olarak Suriye ve İran’da yaşamıştı. Sonuçta, Amerikan politikaları Irak’ta yeni bir İran müttefiki yarattı. Aynı durumun Suriye’de de yaşanması ve Esed sonrası durumu kontrol edememe endişesi ABD’yi kararsızlığa itiyor.

(2)   Bir başka neden, Irak ve Afganistan işgalleri ardından ABD’nin Ortadoğu’daki imajının zedelenmiş olmasıdır. ABD kendi imajı zedeleyecek ve Amerikan karşıtlığını artıracak başka bir örnek daha yaratmak istemiyor olabilir.

(3)   ABD açısından üçüncü endişe noktası, çatışmaların diğer ülkelere de sıçrayarak bölgeye yayılması endişesidir. Bölgede ortaya çıkacak karışıklıklar Türkiye’yi de içine alacak şekilde genişlerse, bu durum Amerikan çıkarlarına zarar verir. Bu yüzden medyadaki komplo teorilerinin aksine ABD, kendi katılımı olmadan Türkiye’nin savaşa girmesini istemez. Hele de seçimden önce kesinlikle istemez. Bu yüzden bazı uzmanlar, savaş yerine Suriye rejiminin “kontrollü yıkımı”ndan (“controlled demolition”) bahsediyor. Bilindiği gibi bu kavram, eski binaları etrafa zarar vermeden yıkmak için kullanılan bir ifadedir. Kontrollü yıkım kavramının temelde iki ayağı var: Birincisi, iç savaşın bölgesel bir savaşa dönüşmeden sonlandırılması; ikincisi ise, Suriye’nin elindeki kitle imha silahlarının El-Kaide başta olmak üzere istenmeyen grupların eline geçmesine izin vermeden ülkenin muhalif güçler tarafından kontrolü. Bu bağlamda Türkiye’nin yürütmeye çalıştığı soğukkanlı kriz yönetimi, kontrollü yıkım amacına da hizmet ediyor.

En kilit aktör konumundaki Türkiye’nin, kriz yönetimiyle hedeflediği kısa vadeli amaç rejimin devrilmesi olabilir, fakat uzun vadeli sonuçları açısından asıl önemli olan Esed sonrasının organizasyonudur. Çünkü şekillenecek koşullardan en çok etkilenecek olan ülke Türkiye’dir. Buradaki ümit Türkiye yanlısı bir hükümetin getirilmesidir. Fakat muhaliflerin yeni rejimin niteliği konusunda bir amaç birliğine sahip olmaması, bu gruplar arasındaki olası işbirliği ve çatışma olasılıklarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesini gerektiriyor.

Esed sonrasını belirleyecek unsurların, savaşanlar ve onlara destek verenler olacağını unutmamak gerekir. Bu yüzden rejim devrildikten sonra rekabet daha da kızışacaktır. Türkiye’nin aktif politikasının temel nedeni de, yeniden yapılanma sürecinde diğer aktörlerden daha avantajlı bir konumda olma kaygısıdır. Fakat bunun da çeşitli riskleri olabilir. Örneğin belirli bir gruba yakın durmak ve angaje olmak, daha sonra çıkma olasılığı yüksek bir muhalifler-arası iç savaşa Türkiye’nin de taraf olarak katılması anlamına gelir ki, bu da Suriye politikasının mutlak anlamda iflası olur.

Kriz yönetiminin hem kısa vadedeki başarısı, hem de sonrasında şekillenecek siyasal koşullar açısından Türkiye diğer aktörlerin algı, beklenti ve kaygılarını da dikkate almak zorundadır. Bu da hem rejiminin devrilme biçiminin hem de sonrasının diplomatik pazarlıklarla şekilleneceği anlamına geliyor. Bu nedenle Türkiye, alacağı riskler ve atacağı adımlar konusunda ölçülü ve dikkatli davranmak, uluslararası ve çok taraflı çözüm arayışlarına devam etmek zorundadır. Çünkü tek başınıza şekillendiremeyeceğiniz koşulları yaratmak için tek başına risk almanız hiç de akıllıca olmaz.

Yazar: Haluk ÖZDEMİR

11 Ekim Perşembe, 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret