Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Suriye-Türkiye Jet Krizi ve Uluslararası Hukuk

22 Haziran Cuma günü bir F4-RF Türk askeri keşif uçağının Suriye tarafından vurularak düşürülmesiyle başlayan Suriye-Türkiye jet krizi; Türkiye, Suriye ve Rusya’nın yaptığı açıklamalarla iyice çetrefilli hale gelmiş, asıl saldırgan kim sorusunu sormamıza neden olmuştur. Zira Türkiye keşif uçağının tek ve silahsız olarak bölgede mevcut radarımızın performansının test edilmesi maksadıyla görev uçuşu yaptığı esnada 5 dakikalık hava sahası ihlali yaptıktan yaklaşık 10 dakika sonra Suriye karasularının 1 mil dışında, takriben 13 mil uzakta,  uluslararası angajman kuralları ihlal edilerek vurulduğunu iddia etmektedir.  Suriye ise keşif uçağımızın “uluslararası hava sahasında” vurulduğu yönündeki bu iddiaların gerçek dışı olduğunu ve bu durumun belgelerle kanıtlanabileceğini ileri sürmektedir. Öte yandan Wall Street Journal Gazetesi, ABD’li üst düzey yetkililere dayanarak Türk jetinin Suriye hava sahasında düşürüldüğü yönünde yayın yaparken; Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Suriye tarafından düşürülen Türk F4- RF uçağı ile ilgili ellerinde objektif veriler bulunduğu ve bu bilgileri sunmaya hazır olduklarını söylemektedir. Bu toz bulutu içinde tarafların bu iddialarının Uluslararası Hukuk açısından değerlendirilmesi önem taşımaktadır.

Meseleyi ilk olarak Türkiye’nin tezlerinin doğru olduğunu yani F4- RF uçağımızın Suriye tarafından “uluslararası hava sahasında” düşürüldüğünü varsayarak değerlendirelim. Keşif uçağımızın düşürülmesi Türkiye’nin “meşru müdafaa” hakkını kullanmasına yol açacak nitelikte bir “silahlı saldırı” eylemi midir yoksa bu bir “saldırı” eylemi midir bunun açıklığa kavuşturulması gereklidir. Zira bu ayırımın yapılması uluslararası hukuk açısından oldukça önemlidir. Zira saldırı ve silahlı saldırı kavramları özdeş kavramlar değildir. Her “silahlı saldırı“ eylemi bir saldırı eylemi teşkil ederken her ”saldırı” eylemi bir “silahlı saldırı” eylemi teşkil etmemektedir.

1945’de kurulan BM güvenlik sistemi içinde saldırı ve silahlı saldırı kavramlarına farklı fonksiyonlar yüklenmiştir. Bir saldırı eylemi BM kolektif güvenlik sisteminin çalışmasına yol açar. BM kolektif güvenlik sisteminin çalışabilmesi için BM üyesi devlete karşı bir saldırı fiilinin gerçekleşmesi gereklidir. Bunun tespiti BM anlaşması VII. Bölüm md. 39 çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi tarafından yapılır. Saldırı fiilinin gerçekleştiği tespit edildikten sonra Konsey 40. madde çerçevesinde geçici tedbirler alabileceği gibi 41. madde çerçevesinde kuvvet kullanmasını içermeyen tedbirlere ya da son çare olarak 42. madde çerçevesinde kuvvet kullanılmasını gerektiren tedbirlere başvurabilir. BM’nin kuvvet kullanma sistemini incelediğimizde temel norm anlaşmanın 2. madde 4. fıkrasında yer alan “kuvvet kullanma yasağı”dır.

Bu norm devletlerin uluslararası ilişkilerde birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı ve BM’nin amaçlarıyla bağdaşmayacak surette kuvvet kullanmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını yasaklar. Bu yasak geniş kapsamlı bir yasaktır ve bir amir kural/jus cogens doğasındadır. Bu bağlamda Türk uçağının “uluslararası hava sahasında” düşürülmesi eylemi BM kolektif güvenlik sistemini harekete geçirecek nitelikte bir “saldırı”  eylemi niteliğindedir. Zira uluslararası hava sahasında “serbestlik” rejimi geçerlidir. Bütün devletler ister sivil isterse devlet hava aracı olsun bir takım uçuş güvenliği ve hava trafik hizmetleri düzenlemelerine uygun olarak bu alanda serbestçe uçma hakkına sahiptir. Suriye’nin uluslararası angajman kurallarını ihlal ederek, herhangi bir uyarı, taciz ve inişe zorlama eylemlerini yapmadan, emir komuta zinciri içinde F4 keşif uçağını uluslararası hava sahasında vurması BM Andlaşması 2/4. maddede öngörülen kuvvet kullanma yasağının açık ve cüretkar bir biçimde ihlalidir. Bu aynı zamanda BM Andlaşması 1. maddede yer alan devletler arasında dostane ilişkilerin geliştirilmesi ilkesinin de hiçe sayılmasıdır.

Suriye tarafından Türk uçağının düşürülmesi eylemi acaba aynı zamanda bir “silahlı saldırı“ eylemi teşkil eder mi? Suriye’nin Türk keşif uçağını vurması eylemi bir “silahlı saldırı” sayılırsa bu Türkiye’ye BM Andlaşması 51. maddede bulunan “doğal” olan bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını kullanma hakkını verir. 51. maddeye baktığımızda madde metni “Bu antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez.

Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.” şeklindedir. Burada temel sorun az önce belirtildiği üzere, tıpkı saldırı kavramı gibi “silahlı saldırı” kavramının tanımının da uluslararası hukuk sisteminde yapılmamış olmasıdır. BM Genel Kurulu’nun 1974 tarihli 3314 sayılı “saldırının tanım kararı” saldırının ne olduğunu belirlemede BM Güvenlik Konseyi’ne rehberlik edebilmektedir. Oysa bir silahlı saldırının gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti daha zordur. BM Andlaşması kaleme alındığında bir silahlı saldırı Almanya’nın Polonya’ya saldırısı gibi çok kapsamlı eylemlerdi. Günümüzde yaşanan teknolojik gelişmeler, çatışmaların değişen doğası ve terör örgütleri gibi devletdışı aktörlerin ortaya çıkması silahlı saldırı kavramını değerlendirmeyi daha da güçleştirmiştir. 11 Eylül 2001 olayı bizlere silahlı saldırının bir devlet tarafından değil devletaltı gruplar tarafından da gerçekleştirilebileceğini ziyadesiyle somutlaştırmıştır. BM Güvenlik Konseyi 1368 ve 1373 sayılı Konsey kararlarında ABD’nin meşru müdafaa hakkını teslim etmiş ve 7 Ekim 2001 Afganistan müdahalesini hukuka uygun bulmuştur. Günümüzde ABD terör örgütlerini barındırma eylemini bile bir silahlı saldırı saymaktadır.  Bununla birlikte günümüzde de silahlı bir saldırıdan bahsetmek için saldırının ölçü ve etkileri bakımından yüksek yoğunlukta olması aranan bir koşuldur. Kapsam ve etkileri itibariyle Suriye’nin Türk jetini düşürmesinin silahlı saldırı boyutunda bir eylem olduğunu söylemek güçtür. 11 Eylül olayına tekrar dönersek ikiz kulelere çarpan uçaklar ABD’de yaklaşık 3 bin insanın ölmesine ve 80 milyar dolarlık bir ekonomik kayba neden olmuştu. Elbette Türk jetinin vurulması olayı önemsiz ve basit bir olay değildir. Burada Suriye’nin Türkiye’nin egemenliğini ihlali ve bölgesel bir güç olma iddiasına yönelik bir meydan okuma vardır. Suriye’nin Türk jetini uluslararası hava sahasında düşürmesi uluslararası sorumluluk doğuracak bir hak ihlalidir. Türkiye’nin uğradığı maddi ve manevi zarar diploması yoluyla ya da Uluslararası Adalet Divanı (UAD) gibi uluslararası bir mahkeme aracılığı ile tazmin ettirilebilir. Bu durum Türkiye’ye misilleme tedbirlerine başvurma hakkını  da verir. Ancak bu misilleme tedbirleri kuvvet kullanılmasını içeremez. Zira misilleme uluslararası hukuka uygun veya aykırı dostane olmayan bir fiile karşı uluslararası hukuka uygun yollarla yanıt verilmesini içerir.

Suriye’nin bu eylemi kolektif güvenlik sistemini çalıştıracak bir saldırı eylemidir. Bu krizde olması gereken, Libya’da olduğu gibi “koruma sorumluluğu” doktrinin hayata geçirilmesidir. Günümüzde İnsani Müdahale doktrininden Koruma Sorumluluğu (R2P) olarak isimlendirilen bir doktrine doğru geçiş süreci yaşanmaktadır. Koruma Sorumluluğu doktrininin arka planına baktığımızda, bu kavramın, Kanada’nın kurduğu Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu‘nun 2001’de yayınladığı “Koruma Yükümlülüğü/Sorumluluğu” isimli bir rapor ile geliştirilmiş olduğunu görüyoruz. İnsani müdahale hakkı konusunda hukuksal ve siyasal ikilemleri çözme amacı güden söz konusu rapor, egemenliğin denetimden ziyade bir sorumluluk olduğunu vurgulamaktadır. Raporun ana teması, egemen devletlerin vatandaşlarını kapsamlı öldürme, tecavüz, soykırım, açlık gibi felaketlerden koruma sorumluluğu bulunduğu ancak devletlerin bu sorumluluğu yerine getirmek istememesi ya da harekete geçme kapasitesine sahip olmaması halinde bu sorumluluğun devletler topluluğuna ait olduğudur. Rapor siyasi ve hukuksal açıdan tercih edilmeyen İnsani Müdahale doktrini yerine daha az tartışmalı olan Koruma Yükümlülüğü kavramına vurgu yapmakta ve Koruma Yükümlülüğü kavramını İnsani Müdahale kavramından üç yolla farklılaştırmaya çalışmaktadır.   İlk olarak rapora göre Koruma Yükümlülüğü kavramında olaylara müdahale edenlerin çıkar ve öncelikleri değil; soykırım, kitlesel öldürme, etnik temizlik, tecavüz ya da kapsamlı açlık gibi felaketlere uğrayanların çıkarları esastır. İkinci olarak, koruma yükümlülüğü öncelikli olarak vatandaşları kapsamlı insan hakları ihlallerine ya da çatışmaya maruz kalan devlete ait bir sorumluluktur. İlgili devletin sorumluluğunu yerine getirmek istememesi halinde ya da istese de bunu yapacak kapasiteye sahip olmadığı durumlarda “devletlerin iç işlerine müdahale etmeme ilkesi” Koruma Yükümlülüğüne boyun eğmelidir. Üçüncü olarak Rapor’da üç aşamalı bir yükümlülük belirlenmektedir: İlk aşamada iç çatışmalara ve insani krizlere yol açan nedenlerin önlenmesine önem verilmekte (önleme yükümlülüğü); ikinci aşama harekete geçme yükümlülüğü olup yaptırımları,  uluslararası yargılama ve en son çare olarak askeri müdahaleyi öngörmektedir. Harekete geçme yükümlülüğüne son çare olarak başvurulması gereklidir. Üçüncü aşama ise askeri müdahale sonrası yeniden inşa yükümlülüğüdür. Raporda müdahalenin meşru sayılabilmesi için uygulaması gereken beş kriter sayılmıştır. Bunlar: niyetin ciddiyeti, doğru amaç, son çare, ölçülü araçlar ve sonuçlarının dengelenmesidir. Komisyon üyelerinin vardıkları sonuç üç yıl sonra BM Genel Sekreteri’nin 2003 tarihli “Tehditler, Mücadele Alanları ve Değişim Üst Düzey Paneli” tarafından onaylanmıştır.  Panel askeri güç kullanımı söz konusu olduğunda Koruma Yükümlülüğünün sadece BM Güvenlik Konseyi tarafından uygulanabileceğini açıkça belirtmiştir. 2005 Dünya Zirvesinde Koruma Yükümlülüğü doktrini Zirve Sonuç Belgesinin 138 ve 139. maddelerinde yer almıştır. (Bkz., UN Doc. A/RES/60/1 (24 Ekim 2005)).  BM Güvenlik Konseyi bu maddeleri 28 Nisan 2006 tarihli ve 1674 (2006) sayılı kararında yeniden teyit etmiştir. (Bkz., UN. Doc. S/RES/1674 (28 Nisan 2006)). 1674 (2006) sayılı karar Güvenlik Konseyi’nin Koruma Yükümlülüğü kavramına yani kısaca R2P’ye ilk resmi referansıdır.  138. maddede her devletin vatandaşlarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlara karşı koruma yükümlülüğü altında olduğu vurgulanmıştır. Harekete geçme sorumluluğunun düzenlendiği 139. maddede ise, uluslararası toplumun Güvenlik Konseyi aracılığıyla toplumları soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlara karşı BM Andlaşması’nın VI. ve VIII. Bölümlerine uygun olarak diplomatik, insani ve diğer barışçıl yollarla koruma yükümlülüğü altında olduğu vurgulanmakta, uluslararası toplumun barışçıl yolların yetersiz kalması ve ulusal yetkililerin halkı soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlara karşı koruyamaması halinde, VII. Bölüm dahil BM Andlaşması’na uygun olarak, Güvenlik Konseyi aracılığıyla, zamanında,  kararlı bir şekilde,  olay bazında bölgesel örgütlerle işbirliği içinde kolektif eylem gerçekleştirmeye hazırlıklı olması gerektiğini düzenlemektedir. Koruma Yükümlülüğü konusundaki gelişmeler daha sonra da devam etmiştir. Şubat 2008’de BM Genel Sekreteri R2P konusunda odaklaşması için özel bir danışman atamıştır. Ocak 2009 tarihinde ise BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon  “Koruma Yükümlülüğünü Uygulama” başlıklı bir rapor yayınlamıştır. Koruma Yükümlülüğü doktrininde “müdahale hakkından” “koruma sorumluluğu” kavramına geçiş vardır. Bu kavram ile BM Andlaşması VII. Bölüm çerçevesindeki  “barışa yönelik tehdit “kavramının yorumu berraklaşmaktadır. Nitekim bundan böyle soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlar artık kesinlikle “barışa yönelik bir tehdittir. Koruma Yükümlülüğü,  Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmaksızın meşru müdafaa hakkı dışında münferiden kuvvet kullanılmasına izin vermemektedir. Dolayısıyla  “müdahale etmeme doktrini”  uluslararası hukuk sisteminin temel ilkesi olarak kalmaya devam etmektedir. Bu bağlamda BM Güvenlik Konseyi’nin Cenevre’de gerçekleştirdiği toplantı Suriye halkı için bir başlangıç, dönemeç olabilir.  Doktrinin ilerleyen dönemlerde hayata geçirilmesi halinde hem Suriye halkının içsel boyutlu kendi kaderini tayin hakkı gerçekleştirilmiş olacaktır hem de Türkiye’nin uğradığı saldırgan davranış cezalandırılmış olur. Böyle bir yaklaşım BM kolektif güvenlik sistemini I. Körfez krizi ve Libya’dan sonra yeniden yükselişe geçirir ve BM’nin ikircikli bir tutum içinde olan işlevsiz bir örgüt olduğu imajını da değiştirir.  Türkiye Suriye’de rejim değişikliğini amaçlayan dolaylı veya doğrudan müdahale eylemlerine girişmemeli; olası bir uluslararası müdahalede ise başat bir rol oynamayı tercih etmelidir.

Suriye ve Wall Street Journal Gazetesi’nin ileri sürdüğü gibi Türk keşif uçağı gerçekten “uluslararası hava sahasında” vurulmayıp Suriye hava sahasında vurularak düşürüldüğü iddiaları gerçeklik kazanırsa durum ne olacak? Meseleyi uluslararası hukuk açısından bu cepheden de değerlendirmek gereklidir.  Uluslararası Hukuk çerçevesinde bir devlet ulusal hava sahasında tam ve münhasır egemenliğe sahiptir. İlke olarak yabancı uçaklar ülkesi üzerinden yalnızca bu devletin rızası ile uçar.  1944 Şikago Andlaşmaları ile devletlerin büyük çoğunluğu sivil hava araçlarının ülkeleri üstünden geçmesi konusunda rızalarını değişik biçim ve koşullara bağlı olarak açıklamıştır.  Buna karşılık, devlet hava araçlarının bir yabancı devlet ülkesi üzerinden uçması izne bağlıdır.  Bir yabancı devlet hava sahasına izinsiz giren devlet hava aracının bu girişi kötü hava koşulları, kaçırılma, teknik arza ve başka bir tehlikeli durum neticesinde olursa bu tür kasıtsız girişlerde sivil hava araçlarına davrandığı gibi davranır. Ancak devlet hava aracının girişi kasıtlı izinsiz giriş ise bu durumda uyarıda bulunduktan ve makul süre bekledikten sonra uçağa karşı kuvvet kullanılabilir. Düşmanca niyeti açık olan ya da saldırıya geçen askeri uçaklara karşı ise uyarıda bulunmadan da kuvvet kullanılabilir. Türk keşif uçağının tek ve silahsız olarak,  bölgede görev uçuşu yaptığı esnada vurulmuş olması saldırgan amaçlar taşımadığını göstermektedir. Dolayısıyla Suriye’nin bir uyarıdan sonra son çare olarak kuvvet kullanması gerekliydi. Bu durum Suriye’nin uluslararası sorumluluğuna yol açacaktır. Zira bu tür teknik ihlaller devletler arasında çok sık yaşanmakta ancak uçaklara karşı kuvvet kullanma vakaları gerçekleşmemektedir. Yani devletler zımnen bu tür kasıtsız izinsiz ihlallere göz yummaktadır. Burada durumu farklı kılan Türkiye’nin Suriye krizinin başından beri, Esed aleyhtarı bir politika izlemesi bu minvalde muhalifleri doğrudan veya dolaylı yollarla silah, para vb. şekillerde desteklediği yönünde haberlerin basında yer almasıdır. Ancak tüm bunlar uçağımızın Suriye’nin ulusal hava sahasını teknik nedenlerle de olsa ihlal ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye, bu ihlalin teknik nedenlerden kaynaklandığını ve kasıt olmadığını kanıtlamak durumundadır.

Suriye şu an iç savaşın eşiğine gelmiş, rasyonel olmayan, zayıf bir devlettir. Türkiye, bölgesel politikasını yeniden şekillendirirken bu gerçeği göz ardı etmemelidir. Mavi Marmara ve jet krizinde olduğu gibi kriz kapıyı çaldıktan sonra ne yapacağım derdini çekmektense bu tür krizlerin çıkmasına mahal vermeyerek güçlü bir devlet olduğunu kanıtlamalıdır…

Yazar: Fatma Taşdemir

3 Temmuz Salı, 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Soğuk Savaş Sonrası Hazar’da Politik Güç ve Statü Sorununa Bağlı Kıyıdaş Devletlerin Görüşleri

Orta Asya ve Kafkasya’da 1990’lı yılların başında meydana gelen jeopolitik değişim, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonucunda …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret