chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip düşük hapı antalya escort bayan antalya escort
Suriye Tarafından Düşürülen Uçak Krizi ve Türkiye'nin Seçenekleri | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Suriye Uçak Krizi ve Türkiye’nin Seçenekleri

Suriye tarafından düşürülen Türk jet uçağı halihazırda var olan krizi daha da derinleştirici bir işlev görmüştür. Türkiye söz konusu eylemi düşmanca bir tutum olarak değerlendirmiş ve ilan ettiği yol haritası ile de buna diplomasi ve uluslararası hukuk çerçevesinde karşılık vereceğinin altını çizmiştir.

Ancak genel itibarı ile bakıldığında, Türkiye’nin elinde çok taraflı mekanizmaları harekete geçirebilecek imkanlarının olmadığını söylemek mümkündür. Bunun yerine, aslında ilan ettiği yol haritası ile de uyumlu olarak, haklılığını tescil etmek kaydıyla tek taraflı hareket edebileceği meşru bir zemin oluşturmak en isabetli fakat bir o kadar da riskli seçenek olarak ortaya çıkmaktadır.

Aslında Türkiye’nin böylesi bir sorun ile ilgili olarak izleyebileceği kabaca iki yol vardı denilebilir. Bunlardan birincisi sorunu doğrudan Suriye makamları ile hal yoluna gitmek olabilirdi. Sorunun ikili bir sorun olduğu düşünüldüğünde buradaki tek makul muhatabın Suriye’deki Esat yönetiminin olduğu söylenebilirdi. Böylesi bir seçenekte muhtemelen özür ve tazminat gibi hem tansiyonu düşürücü ve hem de teknik anlamda mağduriyeti giderici yollara başvurulabilirdi. Nitekim mesela Mavi Marmara hadisesinde izlenen yol temelde bu olmuştur. Ancak böylesi bir tercih Esat yönetiminin muhatap alınması anlamına gelirdi. Halbuki, Türkiye bir süredir artık Suriye’de yaşanan krizle ilgili olarak Esat ile köprüleri atmış durumdadır. Bu nedenle Esat’ın muhatap alındığı izlenimi veren her türlü adımdan artık Türkiye kaçınmaktadır.

İkinci önemli seçenek ise geçtiğimiz günlerde Başbakan tarafından da ilan edilen ve Suriye’yi artık neredeyse tehdit olarak ilan eden yaklaşım olabilirdi. Bu iki seçenekten herhangi bir tanesi makul olabilirdi; ancak Türkiye’nin son dönemdeki Suriye politikası dikkate alındığında ikinci tercih biraz zorunlu bir seçenekmiş gibi durmaktadır. Bunların dışında kalan seçenekler ise sorunu uluslararası sorun olarak görme eğiliminin varlığına işaret eder ki bu siyasi açıdan Türkiye’nin aslında uzak durması gereken bir durumdur. Çünkü neticede bu bir ikili sorundur ve kendi güvenliğini ilgilendiren bir konuda Türkiye’nin henüz kendi imkanlarını tüketmemiş iken sorunu uluslararası alana taşıması bir zafiyet olarak algılanabilecek ve güçlü devlet imajına zarar verebilecek niteliktedir.

Fakat soruna karşı Türkiye’nin etkili önlemler alması ciddi bir meşruiyet zeminini de gerektirmektedir. İşte aslında resmi olarak açıklanan yol haritasında işaret edilen hukuk yolları bu zemini sağlama işlevi görebilecektir. Dolayısıyla, Türkiye’nin ilan ettiği yol haritasında diplomasiye aslında ciddi bir yer yoktur; sözü edilen hukuki imkanlar ise doğrudan doğruya BM Tüzüğü’nde belirtilen meşru müdafaa veya meşru karşılık verme durumları ile ilgilidir. Kısacası, Türkiye şunu söylemektedir: Türkiye bir süredir Suriye’nin egemenlik tecavüzlerine maruz kalmaktadır; bunun tespit edilmesi adına da adımlar atmaktadır; bu durumda benzer tecavüzlerin sürmesi halinde Türkiye meşru müdafaa ve diğer benzeri haller ile ilişkili olarak belirtilen gerekçelere dayanarak çok da ileriye gitmeyecek tedbirler almaya kendini hukuki anlamda yetkili görmektedir.

Uluslararası hukuk ve uçak krizi

Gerek Türkiye gerek Suriye uçak krizi ile ilgili olarak doğrudan uluslararası hukuka atıfta bulunmuştur. Suriye uçağın düşürülmesini kaza olarak nitelerken uluslararası hukuka aykırı davranmadığını iddia etmiştir. Buna karşılık Türkiye özellikle çok somut ayrıntılara dayanarak uluslararası hukukun ve kendi egemenlik haklarının ihlal edildiğini açıklamıştır. Bu çerçevede Türkiye mevcut verilere göre uçağın uluslararası hava sahasında vurulduğunu hatırlatmış ve ayrıca yine uçağın eğitim ve keşif amaçlı uçuş yaptığını, silahsız olduğunu ve açık kimlikle seferini tamamlamaya çalıştığını belirtmiştir. Bu ayrıntılar ile bağlantılı olarak şunu söylemek mümkündür:

Türkiye’nin hukuki anlamda bu hadisede eli net bir biçimde güçlüdür. Türkiye’den yapılan açıklamalara Suriye makamlarından da yalanlama gelmemiş olmamasını dikkate alarak durumun büyük ölçüde şu şekilde olduğu tespitini yapmak mümkündür: bir Türk savaş jeti, herhangi bir hasmane tutum işareti taşımaksızın–ki bütün bunlar yukarıda belirtilen hususlar ile teyit edilmektedir–bir uçuş gerçekleştirmiş ve çok kısa bir süre için Suriye hava sahasını ihlal etmiştir. Ancak bu ihlal fark edilir fark edilmez uçak uyarılmış ve çok kısa bir süre içinde tekrar yasal sınırlara geri dönmüştür. Bu şekildeki bir hareket tarzı hiçbir şekilde düşürülmeyi ve askeri karşılığı gerektirmemektedir. Kaldı ki, söz konusu uçak bilerek ve ısrarlı bir şekilde bile Suriye hava sahasını ihlal etmiş olsaydı yine hukuki çerçevede izlenmesi gereken yol Suriye’nin tavrından son derece farklı olmak durumundaydı. Diğer bir deyişle, Türk uçağı bilerek ve isteyerek ve ısrarlı bir şekilde Suriye hava sahasını ihlal etmiş olsaydı bile herhangi bir uyarı olmadan ve doğrudan askeri karşılık yapılmaksızın birtakım zorlayıcı tedbirler alınmadan düşürülemezdi. Böylesi bir kasti ihlal haline bile uymayan bir davranış biçimi, gayet iyiniyetli bir şekilde gerçekleşmiş bir uçuş için hukuk dışıdır denilebilir. Bu açıdan bakıldığında Suriye’nin tavrı net bir biçimde hukuk ihlalidir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, kısa süreli olarak hava sahasını ihlal etmiş ve ihlali yine kendiliğinden sona erdirmiş bir uçağa karşı yapılacak bir şey yoktur. Bunun son derece masum bir hata olduğu düşünülebilir veya kazaen bu ihlalin yapıldığı sonucuna varılabilir. Neticede ortada ısrarlı ve bilinçli bir ihlal yoktur. Ancak elbette gerekli görülürse Türkiye’ye durum resmi yollardan iletilebilir, cevap istenebilir, bu ihlalin neden yapıldığı sorulabilirdi. Ancak kesinlikle bu şekilde bir karşılık verilmezdi. İhlalin bir türlü sona ermemesi halinde bile öncelikle uçağın ikaz edilmesi, ihlalin sürmesi halinde ise uçağın inişe zorlanması gerekirdi. Uluslararası hukuka göre bütün bu yollar tüketildikten sonra hasmane bir tavır içinde olduğu düşünülerek uçak düşürülebilirdi.  Halbuki, örneğimizde Türk uçağı kısa süreliğine Suriye’nin egemenlik alanını işgal etmiştir ve bu işgali kendiliğinden sona erdirmiştir.

Yine ifade etmek gerekir ki hukuki anlamda haklılığına rağmen bu aşamadan sonra Türk uçaklarının benzer hataları yapması ihtimali biraz düşük görünmektedir. Ancak kazara benzer hadiselerin vuku bulması halinde Suriye’nin aynı tepkiyi vermesi ihtimali artık çok daha düşüktür. Bununla birlikte bu tür sınır ihlallerinin Türkiye tarafından yapıldığını ve Suriye tarafının da aynı tepkiyi verdiğini varsaydığımızda Türkiye açısından, Başbakanın açıklamasında belirttiği yeni angajman kurallarının işletilmesi şarttır. Yani Türkiye bu açıklama ile kendi kendini bağlamış durumdadır. Sözü edilen olayların vukuu halinde bu açıklamada belirtilen hareket tarzının takip edilmemesi Türkiye açısından ciddi bir prestij ve imaj sorunu haline dönüşebilecektir.

10 yıl önce Türkiye’nin bölge ile ilgili çizmiş olduğu vizyonun artık çok dışına çıkmış bir durumdan söz etmek mümkündür. Bu tabi ki Türkiye’nin kabahati değildir ama neticede durum budur. Hem İsrail hem de Suriye ile ilişkilerimiz işbirliği ve karşılıklı ticaret yerine yeniden güvenlik bağlamında ele alınmaktadır.

Mavi Marmara ve uçak krizi: Benzerlikler farklılıklar

Mavi Marmara örneği ile uçak krizi arasında, maruz kalınan muamele bağlamında ciddi benzerlikler söz konusudur. Mavi Marmara krizinde Türkiye istediğini şu ana kadar elde edememiştir. Her şeyden öte Mavi Marmara ile ilgili süreç oldukça yavaş ilerlemektedir ve zaten somut netice elde edilmesi çok beklenmeyen bir hadisedir. O da aynı uçak düşürme krizinde olduğu gibi aslında bir ikili ihtilaftı; Türkiye’nin meseleyi uluslararası platforma taşıma girişimleri kısmen başarıya ulaştı denilebilir. Bu başarı Türkiye’nin haklılığının uluslararası toplumca tescillenmesidir. Öte taraftan hukuki anlamda İsrail’i zorlayacak mekanizmalar harekete geçirilemedi; geçirilmesi de aslında pek mümkün değildi. Geriye diplomatik yöntemler kaldı ki Türkiye başından itibaren siyasi pozisyonunu net bir biçimde belirlemiştir. Ancak bu tutum doğru olmakla birlikte çok da somut sonuçlar getirmemiştir. Bu daha çok Türkiye’nin İsrail’e karşı sahip oldukları ile ilişkili bir durumdur. Mesela Türkiye NATO’da Suriye krizi ile ilgili kendi lehine bir sonuç elde edebilmiştir; bu elbette NATO’nun Suriye’ye karşı harekete geçeceği anlamına gelmiyor ama sonuç olarak önemlidir. Aynı yolu Türkiye mesela Mavi Marmara konusunda izlemiş olsaydı aynı sonucu elde edemezdi. Neticede biri İsrail, diğeri Suriye’dir. Dolayısıyla Mavi Marmara sürecinin tıkanmış olmasının anlaşılabilir nedenleri vardır; Türkiye’nin imkanlarının kısıtlı olması ve hukuki sürece İsrail’in yanaşmaması burada altı çizilmesi gereken önemli noktalardır.

Suriye ile yaşanan krizde farklı bir durum daha vardır. Türkiye Suriye’den özür veya tazminat talep etmemiştir. Onun yerine benzer tavırların devamı halinde artık meşru müdafaa ve misliyle karşılık verebilme gerekçesine dayanarak çerçevesini kendisinin belirleyeceği tedbirleri alacağını söylemiştir. Benzer bir tutum İsrail için söz konusu olmamıştır. Netice itibariyle, Türkiye İsrail’e diplomasiyi açık tutmuş ama Suriye’ye bu kapıyı kapatmıştır. Benzerliklerine gelince, her ikisinde de maalesef Türkiye’nin bir yönüyle köşeye sıkışmışlığı söz konusudur. Hem hukuki olarak hem de diplomatik olarak bunu söylemek mümkündür.

Bir diğer benzerlik de hukuki olarak Türkiye’nin seçeneğinin fazla olmamasıdır. Doğrudan yargı mekanizmaları olarak düşünülebilecek Uluslararası Adalet Divanı (UAD) yargısı ile bireysel suçları kovuşturan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargısı her iki örnekte de çok uzak ihtimallerdir. İlkinde iki devletin de rızası gerekir iken ikincisinde mahkemenin devreye girmesi pek olası görünmemektedir. Halbuki, mesela Türkiye UCM’ye taraf olmuş olsaydı durum belki farklı olabilirdi; en azından bireysel olarak saldırı ve insanlığa karşı suçlar ile ilgili bir süreç başlatma imkanı olabilirdi.

Bu noktada uluslararası hukukun aslında genel itibarı ile çok da işlevsel olmadığı düşünülebilir. Ancak uluslararası hukuk aslında çok tartışmalı bir platform değildir. Onu tartışmalı hale getiren devletlerin tutumlarıdır. Elbette uluslararası hukukun yerel hukuk gibi işlemesini bekleyemeyiz. Diğer bir ifadeyle, mevcut kuralları ihlal edenlerin peşinden gidecek her daim bunu vazife bilen kurumlar veya mekanizmalar bulunmamaktadır. Çünkü uluslararası siyasi sistemde yönetilme yetkisi bir üst organa tevdi edilmiş değildir. Onun yerine topluluğun parçası olan devletler ve örgütler bu kuralları üretmektedir. İronik gelebilir ama aynı üyeler bu kurallara uymak zorunda kalmaktadırlar. Bunun pek mümkün olmayacağı düşünülebilir, ancak gerçekte sisteme yön veren ve sistemi ayakta tutan ciddi normlar vardır ve aslında bu normlara uyulmaktadır.

Şimdi Suriye örneğinde, Türkiye uluslararası toplumun diğer üyelerini haklılığı konusunda ikna edebildiği takdirde istediğini elbette alabilecektir. Ancak bu tamamen kendi haklılığına ve bunu gösterebilmesine bağlıdır. Belirtmek lazım ki, Türkiye’nin uluslararası hukuk ile ilgili karnesi pek parlak değildir. Daha ziyade uluslararası hukuku kullanmak isteyen bir devlet görüntüsü vermektedir; bu eskiden beri böyledir. Bu davranış tarzı aslında güvenlik odaklı devletlerin tipik bir davranışıdır. Uluslararası hukuku kullanmak isteyen devlet davranışına bir örnek vermek gerekirse, bu tür devletler hukukun uygulanmasında son derece seçici (selective) davranırlar.  Uygun gördüklerinde uluslararası hukuku hatırlarlar, görmediklerinde de hatırlamazlar. Türkiye’nin mesela Darfur’da sesini çıkarmayıp Suriye’de normatif hareket etmesi buna bir örnektir. Özetle, ısrarlı bir biçimde hukuka bağlı kalmaya devam eder ve haklılığını muhafaza ederse tabi ki uluslararası hukuk Türkiye’nin yanında olacaktır ve hukuka dayanarak Türkiye istediğini elde edebilecektir.

Ancak Türkiye’nin kriz ile ilgili olarak siyasi pozisyonunu netleştirmek adına uluslararası hukuka çok fazla bel bağlamadığının altını çizmek gerekmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin uçak krizi ile ilgili olarak Suriye’yi mahkum ettirme gibi bir girişimi henüz yoktur. Görünen o ki böyle bir yola da tevessül edilmeyecektir. Ancak, Türkiye meşru müdafaa veya misliyle mukabele hakkının tescil edilmesi amacı ile önde gelen uluslararası kuruluşlar nezdinde haklılığını ispatlamaya çalışmaktadır. Suriye’nin mahkum ettirilmesi veya tazminat ödemesinin sağlanması gibi bir amaç gütmemektedir. Hali hazırda görünen şudur: Türkiye bunu bir ikili sorun olarak görmektedir; kendi egemenliğine yönelik tecavüzlerin bir parçası olarak değerlendirmektedir; kendi egemenliğini korumak için de kendisini yetkili addetmektedir; bunun hukuki çerçevesi olarak da meşru müdafaa ve misliyle mukabele mekanizmasını adres göstermektedir. Bu mekanizmanın da hukuken var olduğunu gösterebilmek için de haklılığını izah etmeye çalışmaktadır.

Uçak krizinde uluslararası örgütlerin rolü

Yukarıda sözü edilen çerçevede uluslararası örgütlerin rolü sadece Türkiye’nin haklılığını ispat ve tespit etmeye yönelik olacaktır. Uluslararası örgütlerin böylesi bir amaç için kullanılmaları gayet yerinde olacaktır. Onun dışında Suriye’yi mahkum ettirme veya haklılığını ortaya koyma girişimleri hem süreci uzatacak ve hem de Türkiye’nin kendi haklılığında tereddüt duyduğu gibi bir izlenim doğuracaktır. Durumu şu şekilde özetlemek mümkündür: Türkiye net bir biçimde Suriye’nin egemenliğini ihlal ettiğini ve bunun devam etmesi halinde de farklı bir tutum izleyeceğini ifade etmiştir. Bu yol haritasına rağmen Türkiye mesela konuyu araştırmak üzere uluslararası bir komisyonun kurulmasını isterse veya durumu netleştirme amacı güden başka girişimlerde bulunursa kendi kendisi ile çelişkiye düşmüş olacaktır. Bu nedenle uluslararası kuruluşların rolü sadece ve sadece Türkiye’ye siyasi destek ve haklılığını teyit etmekle sınırlı olacaktır.

Kriz ile ilgili olarak akla ilk gelen seçeneklerden birisi olan NATO’nun kolektif savunma koruması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Türk jetinin Suriye güçleri tarafından düşürülmesi NATO Antlaşmasının 5. maddesine dayanılarak kollektif savunma tedbirlerinin alınması için yeterli değildir. Henüz detaylar çok net olmamakla birlikte söz konusu hadise Suriye tarafından bir egemenlik ihlali olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla ortada Suriye tarafından Türkiye’nin egemenlik haklarının ihlal edildiğine dair net bir bilgi yoktur. Kaldı ki öyle bile olsa, yani meşru bir çerçevede uçuş yapan bir Türk jeti, gayrı meşru bir biçimde Suriye güçleri tarafından düşürülmüş olsa, buna dayanarak 5. maddenin devreye gireceğini söyleyemeyiz. Söz konusu maddenin, ittifakın tarihinde sadece bir kere devreye girdiği düşünüldüğünde bu tür nispeten önemsiz sayılabilecek hadiselerde Türkiye’nin sanki böyle bir koruması varmışçasına konuyu sürekli gündeme getirmek çok anlamlı değildir.

Türkiye 4. madde çerçevesinde ittifaka üye bir devletin güvenliğinin tehdit edildiği gerekçesiyle istişare toplantısı talep etmiştir. Bu bir yönüyle yerinde bir tavırdır. NATO net bir şekilde Türkiye’nin yanında yer aldı ve Türkiye’nin haklılığını teyit etmiştir. Bu neye yaramıştır? İlerde Türkiye söz verdiği gibi, bir ihlal halinde yeni angajman kurallarını harekete geçirirse, yani teknik anlamda meşru müdafa gerekçesine sığınırsa NATO’nun bu kararı Türkiye’yi destekleyici bir işlev görecektir. Yoksa 5. madde çerçevesinde NATO’nun harekete geçmesi beklenmemelidir. Böyle bir beklenti üç açıdan sakıncalıdır: birincisi, neden aynı tutumun Mavi Marmara olayında takınılmadığı sorgulanabilir. İkincisi, Türkiye kendisine ait nispeten basit bir sorunu bile NATO’ya havale eden bir devlet görüntüsü verir. Üçüncüsü de zaten çatışma yorgunu olan NATO’nun olumsuz cevap vermesi halinde Türkiye çok zor durumda kalır.

NATO örneğinde olduğu gibi meselenin BM’ye de taşınması zordur; aslında buna da pek gerek yoktur. Mesela, BM Genel Kurul kararı yolu ile UAD’den istişari görüş istenebilir ama Türkiye’nin açıkladığı yol haritasına göre buna hiçbir şekilde ihtiyaç duyulmamaktadır. Güvenlik Konseyi’nden Suriye aleyhine bir karar çıkması ihtimal dışındadır; belki bir başkanlık açıklaması denenebilir. Bu da yukarıda belirtildiği gibi, sadece Türkiye’nin zaten kendi kendine ilan ettiği haklı pozisyonu teyit eder bir fonksiyon üstlenecektir.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye’nin öncelikle açıklamalarda takınılan yüksek tondan kaçınması gerekmektedir. Ne yazık ki askeri olarak güçlü olmak artık günümüz dünyasında ilave avantaj sağlamamaktadır. Bu yüksek tonun devamı halinde Türkiye’nin bölgedeki imajının ciddi bir biçimde zedeleneceğini söylemek mümkündür.Hatta Suriye’de muhaliflerin bile buna sıcak bakmayacağı iddia edilebilir. Yani “Türkiye’nin düşmanlığı kahredicidir” gibi ifadeler hele ki medya üzerinden halka taşındıklarında olumsuz sonuç verebilirler. İkincisi, tabi ki benzer bir olayın meydana gelmemesi için çaba göstermeli, yani sınır ihlalleri yapmamalıdır. Sınır ihlali olması ve Suriye’nin de aynı tavrını sürdürmesi halinde de kendi kendini bağlayan kurallar ile hareket etmesi şarttır; ama burada da orantılı karşılık vermek son derece önemlidir. Uçağınızın düşürülmesi Suriye içlerine bir tabur asker gönderilmesini haklı kılmayacaktır.

Bu noktada belirtmek gerekir ki Türkiye’nin angajman kurallarını değiştirmiş olması, yeni yol haritasının en önemli unsurlarından birisidir. Bu tam olarak Türkiye’nin kendisinin belirlediği hukuki sürece uygun bir tavırdır. Türkiye, hukuki çerçeve olarak BM Sözleşmesi’nin 51. maddesinde belirlenen meşru tedbirler ile ilgili mekanizmasını belirlemiş durumdadır. Yeni angajman kuralları da aslında Türkiye’nin bu hukuki gerekçeye dayanarak müdafaasını kendisinin sağlayacağı ve gerekli tedbirleri kendisinin alacağı anlamına gelmektedir. Burada önemli olan husus, hukuki olarak bu gerekçenin geçerliliğine ve haklılığına halel getirecek orantısız ve aşırı tasarruflardan kaçınılmasıdır.

Daha önce de sınır ihlali anlamına gelebilecek birtakım tahrikler yaşandığı dikkate alındığında Suriye tarafının Türkiye’yi zor durumda bırakma gibi bir tutum içinde olduğunu söylemek mümkündür. Hukuki anlamda saldırı olarak tanımlanamayacak birtakım eylemler ile Türkiye’yi tahrik eden Suriye, Türkiye’yi iki zor seçenek arasında bırakmak istemiştir. Türkiye ya tek başına müdahale anlamına gelebilecek maceravari tedbirler alacak ya da bu tahrikler karşısında etkili önlemler alamayarak ciddi prestij kaybına uğrayacaktır.

Bu noktada Türkiye’nin yapması gereken ciddi bir stratejik tercihtir. Eğer ülkede artık resmi ve hukuki olarak bir iç savaşa dönüşen çatışmada muhaliflerin yanında olduğunu açık bir şekilde belirtirse, (ki aslında Türkiye bunu artık çok daha net bir şekilde vurgulamaktadır) Türkiye meşru çerçevede kalarak Esat rejiminin sona ermesi için var olan kanalları kullanmak durumundadır. Mevcut duruma bakıldığında artık Esat ile Türkiye arasında tamiri mümkün olmayan ciddi bir çatlak olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Türkiye için tercih yapmanın da buna göre oldukça kolay olduğu sonucuna varılabilir. Ama önemli olan artık muhaliflerin meşru yollardan desteklenmesidir, doğrudan bir müdahale değil.

Yazar: Cenap ÇAKMAK

Çarşamba, 11 Temmuz 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Soğuk Savaş Sonrası Hazar’da Politik Güç ve Statü Sorununa Bağlı Kıyıdaş Devletlerin Görüşleri

Orta Asya ve Kafkasya’da 1990’lı yılların başında meydana gelen jeopolitik değişim, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonucunda …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle