Güncel Yazılar

Suriye’den Gelen Bombalar ve Türkiye’nin Kendini Savunması

3 Ekim’de Akçakale’ye Suriye’den atılan bir bombanın düşmesi sonucu en az beş Türk vatandaşı hayatını kaybederken bir çok kişi de yaralandı. Akçakale Suriye sınırında yer alıyor ve uzun zamandır Suriye’den atılan mermi ve toplara hedef oluyor. Türk jetinin düşürülmesinden sonra angajman kurallarının değiştiği duyurulmuş ve güvenlik sağlamak amacıyla silahlı kuvvetlerin çeşitli unsurları Suriye sınırına sevk edilmişti. Başbakanlık da yaptığı bir açıklamayla Suriye’de çeşitli noktaların topçu ateşiyle vurulduğunu açıkladı.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ilk önce ifade edilmektedir ki Türkiye’ye düşen bombalar Suriye devletinin “devlet sorumluluğu”nu gerektirmektedir. Nitekim Türkiye’nin toprak bütünlüğü ihlal edilmiş, egemenlik alanında bulunan kişi ve mülke zarar söz konusu olmuştur. Uluslararası hukuka aykırı eylemlerin devletin sorumluluğunu gerektirdiği kuralı uluslararası hukukun yerleşmiş bir kuralıdır. Buna göre kasıtlı olup olmamasına bakılmaksızın Türkiye’ye atılan bombalar Suriye’nin sorumluluğundadır. Bombaları kimin attığının da bir önemi bulunmamaktadır. Esad’a bağlı silahlı kuvvetlerin, milislerin veya muhaliflerin bombayı ateşlemesinin önemi yoktur. Her halukarda devlet olarak Suriye sorumlu durumdadır. Bu devlet yetkililerin çıkıp bu sorumluluğu kabul ederek özür ve tazminat yollarıyla sorumluluğun gereğini yerine getirmeleri gerekmektedir.

Uluslararası hukuku ilgilendiren başka çok önemli bir konu kuvvet kullanma hukukudur. BM Anlaşması madde 2(4) ile kuvvet kullanılmasını yasaklamaktadır. Maddenin kapsamının geniş olduğunu hatırlatmakta fayda var. BM Güvenlik Konseyi’nin yetki vermesi dışında kuvvet kullanma yasağının bir diğer istisnası meşru müdafaadır. Meşru müdafaa BM Anlaşması’nın 51. maddesi tarafından düzenlemiştir ve silahlı saldırı halinde meşru müdafaa amacıyla kuvvet kullanılabilir. Basit ve tek defaya mahsus sınır çatışmaları silahlı saldırıyı oluşturmaz, ancak tekrarlı olarak gerçekleştirilen atışlar, şartlara bağlı olarak, silahlı saldırı olarak nitelendirilebilir.

Türkiye bu hakka dayanarak kendisini kuvvet kullanarak savunma yoluna başvurduğu gerekçesini öne sürmeye karar verirse dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Her şeyden önce meşru müdafaa hakkı orantılı bir biçimde gerçekleşmelidir. Büyük çapta bir bombardıman ve işgalin bu vasfı taşımadığı açıktır. Topu atan bataryanın imhası ve gelecekte bu tür bir saldırıya maruz kalmamak için önlemler alması “orantılı” olarak nitelenebilir. Meşru müdafaa vakit geciktirilmeden yapılmalıdır. Aradan süre geçmesi, eğer saldırı olasılığı ciddiyetini devam ettirmiyorsa, meşru müdafaa hakkına dayanmayı ortadan kaldırır.

Çok önemli bir husus da kuvvet kullanma yoluna başvurulması durumunda devlet yetkililerinin kullanacağı terminoloji ile ilgilidir. Resmi açıklamalarda “savunma” kavramı vurgulanmalıdır. Özellikle cezalandırma veya intikam tabirlerini içeren bir terminoloji baştan uluslararası hukuka uygunluğu tartışmalı hale getirebilir. Misilleme ve karşılık verme terimleri de bu riski taşımaktadır.

Anayasanın 92. maddesine göre silahlı kuvvetlerin başka bir ülkeye gönderilmesi ancak milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde gerçekleşebilecektir. Her ne kadar maddenin lafzından, BM Anlaşması hükümleri de dahil olmak üzere, uluslararası andlaşmaların gerektirdiği durumlarda TBMM’nin yetki vermesine ihtiyaç olmadığı öne sürülebilse de, Türkiye’de hükümetler sorumluluğu paylaşma ve demokratik katılım gerekçeleriyle Meclis’ten bir yetki tezkeresi çıkararak silahlı kuvvetleri yabancı ülkelere göndermeyi tercih edegelmişlerdir. Uluslararası hukukun meşru saydığı bir halin oluşup oluşmadığına TBMM karar verir durumdadır. Suriye’yi de kapsayacak bir tezkerenin Meclis’e sunulmuş olması kararın sadece hükümetçe değil, geniş katılımlı bir demokratik platformda ülkenin yasama organınca alınması gerektiği kararını yansıtmaktadır.

Yazar: İbrahim Kaya
4 Ekim 2012, Perşembe

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Soğuk Savaş Sonrası Hazar’da Politik Güç ve Statü Sorununa Bağlı Kıyıdaş Devletlerin Görüşleri

Orta Asya ve Kafkasya’da 1990’lı yılların başında meydana gelen jeopolitik değişim, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonucunda …

Tek Yorum

  1. Yazıda yer alan hususlar (uluslararası hukuk, politik anlamda verilen mesajlar ve anayasanın 92. maddesi gibi) şu ana kadar yazıldığı şekliyle cereyan ediyor. Hatta bu misillemelere birçok ülkeden de destek gelmiş durumda. Ancak burada şunu gözden kaçırmamalıyız: Her gün düşen birkaç top mermisi ve bunlara verilen cevaplar… Dikkatinizi çekerim bu durum artık sıradanlaşmaya başladı. Sıradanlaşmak ilgisizliği beraberinde getirir. İlgisizlik ise duyarsızlığı… Aman dikkat edelim, bu duyarsızlık bizi bir anda hiç de istemediğimiz bir ateşin içine atabilir.
    Saygılar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir